Meme kanserine yakın bakış 3

19 Kasım 2020

“Meme kanserinde farkındalık” yazı dizimizin 3.sinde konuğumuz, Meme Cerrahisinin Uzman isimlerinden Prof. Dr. Abdullah İğci. Yıllık rutin kontrollerde veya şüpheli durumlarda gidilen ilk doktorlardan birisidir cerrahlar. Burada en önemli noktalardan birisi tıpkı radyolojide olduğu gibi, meme konusunda uzman bir cerrah ile işbirliği yapmaktır.

Tanısı konan hastalarda cerrahın başarısı hastalığın seyri üzerinde hayatı bir öneme sahipken, hastanın daha sonraki kozmetik konforu ve psikolojisi içinde ehil ellerle işbirliği yapmak çok önemlidir.

Değerli hocamız Prof. Dr. Abdullah İğci ile, “risk faktörleri, gen mutasyonu, meme cerrahisi ve daha bir çok konuyu konuştuğumuz sohbetimizi sizlerle paylaşıyoruz.

Hocam, “Bir kadın olarak meme kanserine yakalanma riskimiz” nedir?

Her 8-10 kadından biri yaşamı boyunca meme kanserine yakalanma riski taşır ve bu risk ilerleyen yaşla birlikte artar. En sık 50-60 yaşlarında görülmekle birlikte ülkemizde 40 yaş altında yaklaşık %18 oranında görülmekte. Bu nedenle ülkemizde erken yaşlar da bilinçlendirme gerekir. Meme kanserinin % 15 i genetik veya ailesel yatkınlık ile olur. %85'inin ailesinde meme kanseri yoktur. Meme kanserinin % 1 i erkekler de görülmektedir. Erken tanı olanakları ve gelişmiş tedavi yöntemleri ile meme kanseri çok yüksek oranda tam olarak tedavi edilmektedir.

Risk faktörleri nelerdir?

Başlıca risk faktörleri; Ailede meme kanseri olması , hiç doğum yapmamış olmak, eken adet görmek ve geç menopoz, menopoz döneminde hormon replasmanı almak, daha önce göğüs duvarına ışın tedavisi yapılmış olması, obezite ve aşırı alkol tüketimi.

Yazının devamı...

Meme kanserine yakın bakış 2

12 Kasım 2020

"Meme kliniklerinde uzmanlaşmış radyoloji uzmanlarıyla" bir araya gelmek hayati öneme sahiptir."

“Meme kanserinde farkındalık” yazı dizimizin 2.sinde konuğumuz, Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Erkin Arıbal. Uzmanlık alanı itibarıyla gerek rutin taramaların gerekse şüphe duyulan durumların en önemli kısmında yer alan radyolojik süreçlerde işinin ehli uzmanlar tarafından görülmek son derece önemli. Maalesef gözden kaçırıldığı, takip gerektiği halde fark edilemediği için sonuçları istenmeyen noktalara giden bir çok vakayı da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle Meme Sağlığı üzerine çalışan Meme Kliklerinde Uzmanlaşmış Radyoloji Uzmanlarıyla bu süreci yönetmek hayati öneme sahip.

Özellikle” Meme” konusundaki çalışmaları ile bilinen Değerli Hocamız Prof. Dr. Erkin Arıbal ile sizler için “rutin taramaların ve erken teşhisin önemini, bu taramalardaki güncel uygulamaları konuştuk.

Erkin Hocam erken teşhisten ne anlamalıyız?

Bu sorunun cevabına şöyle başlamak isterim. Öncelikle aslında meme kanserine karşı kadınları 2’ ye ayırmak gerekir. Risk altında olanlar ve riski olmayanlar. Riski olmayanlarda, yani sokaktaki herhangi birine biz 40 yaşından itibaren yılda bir kez tarama mamografisi ile başlamasını öneriyoruz. Bunu her yıl tekrarlanmalıdır.

Sadece mamografi yeterli mi?

Hayır. 40 ile 60 yaş arasında kadınların yaklaşık %50’sinde meme dokusu çok yoğun olduğu için mamografi tek başına yetersiz kalabiliyor. Mamografiye, ultrason veya tomosentez gibi ince kesitli detay veren tetkikler ekleyebiliyoruz.

Yazının devamı...

Meme kanserine yakın bakış

9 Kasım 2020

Tüm dünyada Ekim ayı, “Meme kanserinde farkındalık ayı olarak kutlanır. Dünyanın birçok yerinde konferanslarla, toplantı ve söyleşilerle bu konudaki gelişmeler anlatılır. Topluma bilinç kazandırılmaya çalışılır. Ekim ayını ülkemizde de çeşitli etkinliklerle geride bırakırken biz de, tüm kadınlarımız için her ayın, yüksek farkındalık duygusuyla devam etmesini diliyoruz. Bu konuda otorite isimlerle yaptığımız söyleşilerle bu farkındalığı “Kasım” ayında da devam ettirmek istiyoruz.

Bu yazı dizisi, meme kanserinin ne olduğu, geçiren kişilerde oluşturduğu duyguların anlaşılması, erken tanının önemi, süreçte nasıl yol izlenmesi gerektiğine ışık tutulması amacıyla alanında uzman kişilerle yapılmıştır.

Meme kanserinden korunma, tanı ve tedavi konularını ve merak edilenleri, Genel Cerrah Prof. Dr. Abdullah İğci, Medikal Onkolog Prof. Dr. Gül Başaran, Radyolog Prof. Dr. M. Erkin Arıbal ve Onkoloji Diyetisyeni Dilşat Baş ile konuştuk.

Özellikle Meme kanseri konusunda uzmanlaşmış değerli hocalarımız, dünyadaki son gelişmeleri de içeren bu yazı dizisine “ülkemizdeki ve dünyadaki son gelişmeleri” de aktararak katkı sağladılar.

İlk defa bir Türk Hekimi bu yıl Ekim ayında ESMO’ya konuşmacı olarak davet edildi.

Dünyada yapılan çok önemli konferanslarından birisi olan “European Society for Medical Oncology” ESMO’ ya bu yıl ilk defa bir Türk hekim konuşmacı olarak katıldı. Medikal Onkolog Prof. Dr. Gül Başaran’ın konuşmacı olduğu ESMO’da, (detayları röportaj kısmında yer alan) “Erken evre her iki pozitif meme kanserinin tedavisinde güncel yaklaşımı ve gelecekte önem taşıyan noktaları” özetledi.

MEME KANSERİ NE HİSSETTİRİR?

Elbette ki her insan farklı. Olaylara bakışı, duygularını yaşama şekli farklı ama aynı şeyi yaşayınca benzer çok şeyde yakalanabiliyor. İşte bir örnek hikaye…

Yazının devamı...

Ne yapalım, kalpler bir olsun… Karantinada Anneler Günü

10 Mayıs 2020

Bugün anneler günü… Bir kısmımız neredeyse 2 aya yakın zamandır ebeveynlerimizi doyasıya göremiyoruz. Birçoğumuz belki de ilk defa bu kadar, aynı duyguların etrafında birleştik. En sevdiklerimizin özlemi içimizde, aynı yoklukta adeta aynı kaderi paylaşıyoruz. Nasıl keskin, üstesinden gelinmesi ne kadar zor bir duygu, varlıkta yokluğun acısı. Hem çok yakın, hem de çok uzaktayız birbirimizden. Tanımlanması güç mesafeler girdi aramıza, fiziki uzaklıkların, zamansızlıkların içinde kaybolan bizler hiç beklemediğimiz bir anda, hiç beklemediğimiz bir şekilde kala kaldık kendi başımıza ve ne çok özledik birbirimizi…

Bir masanın etrafında buluşup çay içmeyi, gülüşmeyi, dertleşmeyi, sarılıp, öpüşmeyi...

Kontrol edemediğimiz bir belirsizliğin içerisinde güvenli kalelerimiz sarsıldı.

İnsanın kendinden, daha doğrusu kendi bilinmezinden, en sevdiğini korumaya çalışması da nasıl bir trajedidir?

Her şey bir yana bugün anneler günü. Günlerdir ne çok reklam yapıldı TV’lerde, sosyal mecralarda. “Kavuşacağımız günler yakın” mesajlarını ne çok duyuyoruz etrafımızda. Hiç aklımıza gelir miydi, hayatın bu denli değişeceği ve en basit şeyler için bile özlemle iç geçireceğimiz.

Havada mayıs ayının mis gibi bahar kokusu var. Annem ve babam 2 ay sonra bugün yürüyüşe çıkacak. Özlediler elbette, dışarıda olmayı, mahallelerinin günlük telaşını.

Annem, “ fırına yürürüm, pide alırım” dedi. Heyecanlıydı sesi. Ben de heyecanlıyım. Sıkı sıkı tembihledim. “Dikkat edin, önünüze iyi bakın, yorulursanız dinlenin, ” dedim. Kim bilir kaç ebeveyn böyle tembihlendi. Kim bilir kaç evlada, “ merak etme, sen kendini koru biz iyiyiz” dendi. Nasıl da birbirine belli etmeden, birbirini merak ediyor evlat-,ana-baba üçgeni.

Yazının devamı...

Evde kal ama nasıl?

31 Mart 2020

Korku ve Kaygılarımızla Baş Edebiliriz!

Daha on beş gün öncesine kadar işimiz, gücümüz, başardıklarımız, başarmaya çalıştıklarımız, akşam yemeği, çocuğun okulu, doktor randevumuz, temposu bitmeyen işlerimiz, sevdiğimiz ve sevmediğimiz her şey… Günü, aklımızda başlatıyor; bazen trafiğe, bazen ekonomiye, bazen eşimize, bazen arkadaşımıza, yöneticimize, müşterimize, kötü gelen yemeğe, beğenmediğimiz kahveye kızıyor; belki de kızdıkça rahatlıyor, akşam ediyorduk. Bazen de kendimizi gereksiz bir gerginliğin içinde buluyor, yatağa yatınca gözümüzü uyku tutmuyordu. Her şeyi bırakıp kaçmak istediğimiz zamanlar oluyordu.

Diğer yanımızsa hayatı çok seviyor, bazen tomurcuk veren bir ağaçta, evladımızın gülüşünde, kedimizin mırıltısında; bazen arkadaşımızın içten sesinde, annemizin mis kokan yemeğinde, başarının hazzında, “ne güzel şey yaşamak!” dedirtiyordu bize.

Bu sıralar kaygı ve merak; korku ve tedbir; umut ve umutsuzluk tam yanı başımızda. Dünden farklı olarak kendimizi, sevdiklerimizi, değer verdiğimiz birçok şeyi risk altında görüyoruz. Hiç aklımıza gelmeyen bir olağanüstü hal yanı başımızda bitiverdi.

Peki biz ne yapacağız, bu durumla nasıl baş edeceğiz? Birbirimize nasıl destek olacağız?

Hayat gerçekten mutlu olmak için de; yaşamak için de ciddi bir çabayı gerektiriyor. Yani mücadelesi olan bir süreç... Hiçbir şey kendiliğinden iyi ya da kötü olmuyor. Burada duygularımızın yönetimi çok önemli. Üstelik psikoloji bilimi der ki; hayatınıza kattığınız 1 negatif düşünce, sahip olduğunuz 4 pozitif düşünceyi anında yıkabilir.

Evet, tıpkı bu günlerde birden bire hayatımıza çöken “corona virüs” korkusu gibi... Ansızın geldi ve hepimizi köşeye sıkıştırdı. Aslında tüm sert hastalıklar böyledir. Siz önce dünya başınıza yıkıldı zannedersiniz. Sonra, “ hayat devam ediyor” der, pozitif yanınızı güçlendirmeye çalışırsınız. Çünkü başka türlü hayatta kalmanız ve mücadele etmeniz mümkün değildir. Bağışıklık sisteminizin çökmemesi ve güçlenmeniz de çok büyük ölçüde bu çabanıza bağlıdır. Önce korkuyla yüzleşmek gerekir.

Peki nedir korku?

Yazının devamı...

Mutluluk Öğrenilir

15 Ekim 2019

Uzunca bir zaman sonra Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile yine tatlı bir sohbetteyiz ve konumuz yine insan. İnsanın çocukluğundan yaşlılığına dek olan dönemdeki bitmeyen arayışları, yalnızlığı, çatışmaları, değişen duygu halleriyle hayat kolay da, biz mi zorlaştırıyoruz yoksa gerçekten zor bir iş mi şairin dediği gibi “Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” diyebilmek…

Nasıl koşturuyoruz, sanki son yıllarda zaman daha bir hızlandı; Bilgi çağı, 4.0 endüstriyel devrim, dijital dönüşüm derken sanki bedenlerimiz, ruhlarımızın çok önünde anlamsızca koşturuyoruz. Bazen en sevdiklerimizi bile günlerce, hatta aylarca görmeden işlerimizin doluluğu, gönüllerimizin boşluğu içinde sağa sola çarpa çarpa yol almaya çalışıyoruz.

Sonra yoruluyoruz ve başlıyoruz kendimizi, geçmişi sorgulamaya. Bir bakıyoruz çocuklarımız bizsiz büyümüş, ebeveynlerimiz çoktan yanımızdan gitmiş, dostlar azalmış. Başlıyoruz neyi yanlış yaptım demeye. Mutluluğumuzu sorgulamaya, mutsuzluk kaynaklarımızı araştırmaya.

İşte bu nokta da Nevzat Hocam, “Entropi yasasına göre evrende düzenden düzensizliğe doğru bir denge vardır ve bu yüzden mutsuzlukla savaşmak yerine kendimizi mutlu etmeye gayret etmeliyiz” diyor ve başlıyor sohbetimiz.

Hocam, “aslında yalnızlık hiç insana göre bir şey değil,” öyle değil mi?

Elbette, insan yaradılış olarak ilişkisel bir varlıktır ve yalnız yaşamaya kodlanmamıştır. İletişim insan türü için bir zorunluluktur. Öyle ki, yalnızlığın güçlü bir travma etkisi vardır. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nün çeşitli çalışmaları ve yapılan deneyler var. 15 gün hiçbir uyaran vermediğinizde kişide şizofreni belirtileri ortaya çıkıyor ve kişinin akıl sağlığı bozuluyor. Yani zihinsel, ışık vb. hiçbir uyaran olmadan kişiyi tüm iletişim araçlarından uzak tuttuğunuzda bu durum bir çeşit işkence kabul ediliyor. Yaşlıların işte bu nedenle en büyük psikososyal sorunu yalnızlık. İngiltere’de 8,5 milyon civarı yaşlının yalnız yaşadığı biliniyor ve devlet bu problemi çözmek için çalışıyor. Bu nedenle İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulması için uğraşılıyor. Yaşlılık sürecinde, sosyal ve psikolojik bir izolasyon var. Bu nedenle ileri yaşın travması yaşlılık. Tüm insanların ilişki ihtiyacı vardır.Yapılan araştırmalarda 16-24 yaş arasındaki gençlerde de bir yalnızlık durumu olduğu tespit edildi. Bu yalnızlık, “kalabalık içindeki yalnızlık.” Sosyal ve psikolojik izolasyon var.

Eskinin geniş aile modeli bakıldığında ne kadar önemli.

Yazının devamı...

İletişimin Kokusu

8 Ağustos 2019

Yaz mevsiminin en büyük habercisi artan sıcaklar ve beraberinde deniz, güneş, tatil demektir. Fakat bu güzel mevsimin bir kötü yanı da var ki etrafı saran kesif ter kokusu. Gerçekten etrafımız içinde hayatı çok zorlaştıran bu duruma, bu sıcak yaz gününde dikkat çekmeden edemedim.

Özellikle birlikte olduğumuz insanlarla, toplu taşıma ve birlikte paylaşılan ortak alanlarda hayatı güzelleştirmek, için gelin biraz kendimize, sadece kendimize zaman ayırarak kişisel bakım ve gelişimizle biraz daha fazla ilgilenelim.

Zira kendisiyle ilgilenmek kişiyi moralman olumlu etkilediği gibi çevresine de pozitif bir hava verir. Düşünsenize nefesi kokan, yakası bir yerde paçası bir yerde, saçı başı dağınık bir insanla mı, yoksa mis gibi sabun kokan, dişleri temiz, bakımlı bir insanla mı sohbet etmek, çalışmak size daha cazip gelir?

Etrafınıza baktığınızda kimileri gerçekten de uzun süredir yıkanmamış gibi kimilerinin de süsü yerinde... Her şey sanki görüntüden ibaret. Ya da adına rahatlık denilen hırpani kıyafetler... Bu lafıma karşılık, "kişi nasıl mutluysa önemli olan odur" diyebilirsiniz. Kendi değer yargılarınız içinde haksız da sayılmazsınız. Fakat ister kabul edelim ister etmeyelim toplum içerisinde yaşıyor olmanın da kendi kuralları var ve başarıyı getiren unsurlardan birisi de özellikle günümüz dünyasında dış görüntü. Tıpkı yıllar öncesine söylenmiş "insanlar kıyafetleriyle karşılanır, düşünceleriyle uğurlanır" sözünde olduğu gibi. Bunun için çok zengin olmak da gerekmiyor, biraz su, biraz sabun, düzgün taranmış saçlar ve özenle seçilmiş birkaç ütülü kıyafet yeterli... Bir de mümkünse deodorant... İyi hayat= İyi alışkanlık Siz de durumu amma vahimleştirdiniz sanki genelimiz bakımsız diyebilirsiniz. Ancak arkadaşlar durumumuz gerçekten çok vahim. Yapılan araştırmalar maalesef evimizin temizliği kadar beden temizliğimize ve bakımımıza önem vermediğimizi gösteriyor. "İyi bir hayat, iyi alışkanlıklardan oluşan bir bütündür" diyor yazar İpek Ongun ve devam ediyor, "Kendini güzel ya da yakışıklı hisseden kişi Dünya'ya daha sevgi dolu bakacaktır, çünkü o her şeyden önce kendisiyle barışıktır." Ne kadar da doğru söylüyor değil mi? Kişisel bakım güven hissini geliştirir ve insanın kendini daha iyi hissetmesin sağlar. Bu sebeple bu yaz fırsat buldukça kişisel bakım ve gelişim (uyku, beslenme, spor, kilolar, ağız ve diş sağlığı, saçlar, kıyafetler, oturma kalkma, konuşma vb.) konuları üzerinde duralım istedim. Sağlığınız için gerekli ama... Bu hafta özellikle üzerinde konuşacağımız konu ter ve çareleri. Araştırmalara göre hormonların da etkisiyle özellikle gençler yetişkinlere oranla çok daha fazla terliyor. Terleme aslında sağlığımız için son derece önemli fizyolojik bir faaliyet. Burada mesele, terleyen bölgenin kirliliğinden kaynaklanan ter kokusu. İsterseniz gelin önce konunun uzmanlarından terlemenin ne olduğunu öğrenelim sonra da tedbirlerimizin neler olabileceğini bir kez daha göz gezdirelim; Ter bezleri: Vücudumuzda toplam 3 milyon ter bezi bulunuyor. Vücut kokusunun çoğu, teri üreten 'apokrin' bezlerinin bulunduğu koltuk altlarından ve kasıklardan geliyor. Bu bezlerde üretilen ter, kokusuz bir sıvı. Ancak süte benzeyen ve protein açısından zengin olan bu sıvıya bakteriler hücum edince rahatsız edici bir koku ortaya çıkıyor. Bu bezler testosteron hormonuna karşı hassas olduğu için, ter ve vücut kokusu ergenlikten sonra artıyor. Vücudun diğer yerlerinde de ter üreten 'ekrin' adlı bezler bulunuyor. Bu bezlerden üretilen ter ise daha tuzlu ve üzerinde pek bakteri üreyemiyor. İnsan neden terler?: Vücut ısısını terleyerek dengelediğimiz için günde ortalama bir litreden fazla ter üretiyoruz. Spor yapmak, hava sıcaklığı, heyecanlanmak ve tiroid hastalığı, enfeksiyonlar gibi bazı sağlık meseleleri, daha fazla terlemeye sebep oluyor. Fazla kilolu olmak, soğan, balık, sarımsak ve baharatlı yiyecekler yemek de fazla terlemeye yol açan diğer sebepler. Fazla terleyen insanların kötü vücut kokusuna sahip olma ihtimali artıyor. Yeterince sık duş yapmamak ve birkaç gün aynı kıyafeti giymek var olan terin çoğalmasına ve kötü vücut kokusunun keskinleşmesine yol açıyor. Karşı cinsi etkilemek için üretilen hormonların da aynı apokrin bezleri tarafından üretildiği, ancak duş alınmadığı takdirde biriken feromon hormonlarının kötü kokuya yol açtığı biliniyor.

Benden söylemesi; güzel koku insanı, insana çeker ve iletişimin önemli bir aracıdır.

Yazının devamı...

İstanbul Kokulu Mutfaklar

22 Mayıs 2019

İstanbul Kitapları arasına, yakın zamanda çok özel bir kitap daha eklendi. “32 muhteşem Kadın ve İstanbul Kokulu Mutfaklar”. Yazarı Meri Çevik Siminiyodis.

Kendisi sadece yazmıyor, pişiriyor, kendi markası olan Mezadaki lezzet atölyelerinde öğretiyor, üniversitelerde seminerler veriyor. Yurt içi, yurt dışı tam bir kültür elçiliği yapıyor. “İstanbul’um, Tadım, Tuzum , Hayatım” dan sonra bu son kitabı, “ Yine İstanbul’un başarılı ve saygın hanımlarının ağzından ; lezzetleri, kültürel çeşitliliği, farklı mutfaklardan gelen yaşanmışlıklarıyla” hatırası bol nefis bir çalışma olmuş. Mutfağın birleştirici, sınırlar kaldırıcı muhteşem ortamında dinlendiren, eğlendiren, düşündüren ve aynı zamanda kadınların ne kadar çok yönlü olduklarını, başarılarını , kederin, sevincin, bazen kahkaha bazen gözyaşıyla girilen mutfağın hikayelerini, nesillere uzanan serüvenini ve tüm bu kadınların hayata karşı duruşlarını da yansıtan ne kadar güzel sohbetler çıkmış ortaya.

Kimler yok ki kitapta. Ne hayatlar , ne mutfaklar….

Halkla İlişkilerin Ustadı Betül Mardin, İş dünyasının en başarılı kadın isimlerinden Leyla Alaton, Tiyatro Sanatçısı Nilgün Belgün, ülkemizin değerli Avukatlarından Kezban Hatemi, Prof. Dr. Eva Şarlak, Zeynep Kakınç, İrini Dimitriyadu ve daha bir çok isim.

Bende bu harika kitaptaki sohbetler ve hikayelerle ilgili yüreğinize bir tad bırakmak için Sevgili Meri ile bir araya geldim ve işte satırlarıma yansıyanlar.

Yazının devamı...