“4 Hekim ile 4 Farklı Söyleşide, Meme Kanserinde Farkındalık ve Dünyadaki Gelişmeler” ele alındı.

Tüm dünyada Ekim ayı, “Meme kanserinde farkındalık ayı olarak kutlanır. Dünyanın birçok yerinde konferanslarla, toplantı ve söyleşilerle bu konudaki gelişmeler anlatılır. Topluma bilinç kazandırılmaya çalışılır. Ekim ayını ülkemizde de çeşitli etkinliklerle geride bırakırken biz de, tüm kadınlarımız için her ayın, yüksek farkındalık duygusuyla devam etmesini diliyoruz. Bu konuda otorite isimlerle yaptığımız söyleşilerle bu farkındalığı “Kasım” ayında da devam ettirmek istiyoruz.

Bu yazı dizisi, meme kanserinin ne olduğu, geçiren kişilerde oluşturduğu duyguların anlaşılması, erken tanının önemi, süreçte nasıl yol izlenmesi gerektiğine ışık tutulması amacıyla alanında uzman kişilerle yapılmıştır.

Meme kanserinden korunma, tanı ve tedavi konularını ve merak edilenleri, Genel Cerrah Prof. Dr. Abdullah İğci, Medikal Onkolog Prof. Dr. Gül Başaran, Radyolog Prof. Dr. M. Erkin Arıbal ve Onkoloji Diyetisyeni Dilşat Baş ile konuştuk.

Özellikle Meme kanseri konusunda uzmanlaşmış değerli hocalarımız, dünyadaki son gelişmeleri de içeren bu yazı dizisine “ülkemizdeki ve dünyadaki son gelişmeleri” de aktararak katkı sağladılar.

İlk defa bir Türk Hekimi bu yıl Ekim ayında ESMO’ya konuşmacı olarak davet edildi.

Dünyada yapılan çok önemli konferanslarından birisi olan “European Society for Medical Oncology” ESMO’ ya bu yıl ilk defa bir Türk hekim konuşmacı olarak katıldı. Medikal Onkolog Prof. Dr. Gül Başaran’ın konuşmacı olduğu ESMO’da, (detayları röportaj kısmında yer alan) “Erken evre her iki pozitif meme kanserinin tedavisinde güncel yaklaşımı ve gelecekte önem taşıyan noktaları” özetledi.

MEME KANSERİ NE HİSSETTİRİR?

Elbette ki her insan farklı. Olaylara bakışı, duygularını yaşama şekli farklı ama aynı şeyi yaşayınca benzer çok şeyde yakalanabiliyor. İşte bir örnek hikaye…

Hayatın içinde bazen kendimizi bambaşka pencerelerin içerisinde buluruz. Hiç düşünmediğimiz şeyler başımıza gelir. Beni bulmaz denilen şeyler, yanı başımızda beliriverir. Acısıyla tatlısıyla uzun bir yoldur hayat. İlerlerken neleri topladığımız, neleri geride bırakıp devam ettiğimiz, mücadeleci ruhumuzdan, bakış açımızdan o kadar etkilenir ki kimimiz için bütün zorluklarıyla birlikte yaşanması gereken güzel bir armağandır.

Bu zorluklar içerisinde sanırım insanı en etkileyenlerin başında zor hastalıklar geliyor ve bunlardan bir tanesi de kanser. Adını duymak bile birçok kişi de, büyük bir korku oluştururken, bir kısmımız kendinde, bir kısmımız çok yakınında, en sevdiğinde, eşinde, kızında, kardeşinde maalesef deneyimliyor bu zorlu süreci. Özellikle kadınlarda son zamanlarda çok yaygın olarak görülen “meme kanseri” ise neredeyse sekiz kadından birisinin başında.

Yani hiç de azımsanamayacak kadar yaygın ve hayatın içinde. Ama işte başına gelene kadar kimse kendine konduramıyor.

Peki ya başa gelince nasıl bir şeydir? Nasıl duygular yaratır insanda? Ne yapmak gerekir?

İşte bu yoldan geçmiş bir kadının hikayesi şöyle başlıyor;

“Önce, iliklerinize kadar donuyorsunuz. Gerçeklikle, hayal arasında kalıyorsunuz. Bu konuda öyle bir korku salınmış ki içimize, adeta yaşarken kendi ölüm haberini almak gibi bir şey.”

Evvela yüzleşmek gerekiyor. İlk duyduğunuz da, merak ettiğiniz soru, “bu beni öldürür mü? ” oluyor. Hayat her şeye rağmen o kadar güzel geliyor ki, hele bir de hayatla arası iyi biriyseniz, kalbinizin tam üzerine bir fil oturuyor, kalkmak bilmiyor. Sanki binalar üzerinize yıkılmış ta siz nefes alamıyorsunuz.

Küçük bir evladınız varsa her şey çok daha zor. Anlıyorsunuz ki insan kendinden vazgeçebilir de, evladı ne olacak onu bilemiyor. Siz yokken hiçbir şey yok ama siz var olmanın ne olduğunu biliyorsunuz ya, yokluk hissi çok acıtıyor içinizi. Hayatta kalabilmek için biraz daha süre istiyorsunuz, kainatın tek sahibinden.

Diğer taraftan başta sesi çok kısık çıksa da umut içinize fısıldıyor, “korkma geçecek” Belki ihtiyacınız olan tek kelime bu o anda. Ve aklınıza Nietzsche’nin harika sözü geliyor. “Yaşamak için bir NEDENİ olan herkes, her türlü NASILA dayanabilir.”

Ama yine de soruyorsunuz sorularınızı… Ne olacak, nasıl olacak? O kadar güvenmek istiyorsunuz ki birilerine. Sizi hem anlasın, hem dinlesin, hem teselli etsin, hem umut versin istiyorsunuz. Sesinde ilgi, alaka, sıcaklık, gözlerinde umut arıyorsunuz. Tıpkı çocukluğunuzda en korktuğunuz anlarda bir yakın şefkati bekler gibi, küçücük oluyorsunuz koca bedeninizde.

Otorite ile en büyük imtihanınız bu belki de. Çaldığınız kapılarda umut, bilgi, ilgi arıyorsunuz. Bilseniz nasıl istiyorsunuz size, “en yakınına davranır” gibi davranmasını, anlamasını. Empatiye en ihtiyaç duyulan zamanlardan geçiyorsunuz. İletişimin gücünü, hekimliğin sadece bildiğini uygulamak değil, bir vakadan çok öte, iliklerinize kadar sizi algılamasını, istiyorsunuz. Etrafınıza anlatamadığınız, paylaşamadığınız tüm kaygılara sahip çıkılsın istiyorsunuz. Belki de çok şey istiyorsunuz, ama gerçekten de çok şey “ kanser” kelimesini içine sindirmek.

Sonra başlıyor mücadeleniz, anlamaya çalıştığınız birçok soru ve cevapla.

Öyle geceler ve gecelerin sabahları oluyor ki, siz bile şaşıyorsunuz kendinize. Bazen gücünüze, bazen de acizliğinize.

Kime neyi, nasıl söyleyeceğinizi öğreniyorsunuz bu süreçte. Hasarlar alıyorsunuz.

Tek başına “ acıma” duygusunun yaralayıcı etkisini öğreniyorsunuz. Önceden yaşadıkları deneyimlerle, sizi de diri diri gömenler mi, yüzünüze bakıp ağlayanlar mı?

Her daim pozitif enerjileriyle sizi hayata bağlayan içten destekleriyle yanınızda olan dostlarınızla, arkadaşlarınızla bağlarınız daha bir pekişiyor. Güzel bir aileye sahip olmanın önemi kat be kat ortaya çıkıyor. İnsan beyninin gücüne şaşıyor. Sanki ne öğretirsen onu yapıyor. Belki şaşırtıcı ama “sürekli kanser olabileceğini düşünmek, kanser olmaktan daha kötü.” O yüzden olsa gerek insanların bir kısmı senden uzaklaşmayı tercih ediyor. Çünkü “ acıyla yüzleşmek, onun baş edilebilir bir şey olduğunu”, düşünmek bile çok zor onlar için.

Yani bu işin duygu yönü karma karışık. O yüzden de zaten insanlarla paylaşım çemberini sınırlı tutmak en güzeli. Yoksa bir yığın farklı enerjinin ortasında darmadağınık kalakalıyorsun.

Doktorundan daha çok doktor olan mı istersin, seni senden daha çok düşünen mi? Eline “sen bu reçeteyi yap, şu otla şunu karıştır, git şurada dua et, şuranın suyundan iç” diyen mi, herkesin bir ölümlü vakası var ve vakadan çok doktor suçlu. “Gitmemelisin ona yoksa sende ölürsün...” Mizah kısmı da çok yoğun bu işin…

Başka bir konu da ilk ilaçtan sonra başlayan hesaplar... Dökülen saçlarınızın ilk tellerini omuzlarınızda hissettiğinizde, ilacın bedeninizde yarattığından çok daha büyük bir acı duyuyorsunuz. Tümünü kazıtmak o kadar zor gelmiyor sonrasında. Kel halinizi görmek isteyenlerle, o halinizi görmekten kaçınan yetişkinlerin farklı duygu durumlarını yönetmekte işin başka bir başarı taşı. Ama en güzeli ne biliyor musunuz? Yerine geri gelirken kirpiklerinizin, kaşınızın, saçınızın değerini daha bir anlıyorsunuz, vaktiyle “ fazla kesildi” diye üzüldüğünüz birkaç santime gülüp geçiyorsunuz. Bir de bu süreçte en ilginç yerlerden birisi kuaför koltuğu. Size peruğunuza, bazen aşikâr bazen belli etmeden bakmaya çalışan çekingen gözler var ya, “ rahat ol, bakabilirsin” demek geliyor içinizden. Çocuklar bu konuda çok daha başarılılar. Onların çok umurunda değil, kel ya da saçlı olmanız. Onlar yüzünüzdeki tebessümle daha çok ilgileniyorlar. İnsanlar için ilginç bir başka konu da, meme rekonstrüksiyonuz ve genel cerrahınız ile plastik cerrahınızın başarısına duyulan ilgi. Bu noktada mutlaka başarılı isimlerle bir araya gelin ki, sonrasında etrafınıza mutlu mesajlar ve görüntüler verebilin.

Öğrendiklerimden en önemlisi, KANSER barış imzalanması gereken bir kelime. Her kanser öldürmüyor. Her kanserli, kanserden ölmüyor. Hayatla barışık olmak, iyi şeylere şükür kadar, başımıza gelen felaketlere de “kabul, sabır, yüksek moral ve mücadele gücüyle “ bakmak çok önemli.

Anlatacak, paylaşacak çok şey var belki ama unutulmaması, hayat telaşı içerisinde asla atlanılmaması gereken en önemli konu; “ meme kanserinden korunmak için yıllık rutin kontroller” asla atlanılmamalıdır ve “ erken tanı, hayat kurtarır.” Bir de yaşadığınız an o kadar önemlidir ki, siz gününüze anlam katmaya çalışıp, pozitif bir bakış açısıyla her günü özel kabul ederseniz, hastalık da sizi çok yormadan sessizce gider yanı başınızdan…

KANSER TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR!

Esmo’ya (European Society for Medical Oncology) konuşmacı olarak katılan İlk Türk Hekimimiz Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gül Başaran ile “ Meme Kanserini ve bu konuda dünyadaki son gelişmeleri konuştuk.

Meme kanserine yakın bakış

Gül Hocam öncelikle kanser kelimesinden bahsedelim. Nedir bu kanser ve neden çok korkuluyor?

Kanser modern çağın hastalığı, nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, dönemler içinde değişen koşullara paralel , bir takım hastalıklar daha ön plana çıkıyor. 2005 yılına kadar Amerika ‘da kardiyovasvüler hastalıklar en çok öldüren hastalık grubuydu. 2005 yılından sonra kanser en çok öldüren hastalık grubu oldu ve hala bu yerini koruyor. O zamanlarda hepimizin yakın çevresinde kalp hastası olan vardı ama şimdilerde çevremizde veya ailemizde birilerinde sıklıkla rastlıyoruz kansere.

Erken teşhis önemli çünkü kolay bir şekilde hastalığın tedavi edilip şifa bulmasına yani bir daha geri gelmemesini sağlayabiliyor, ancak geç tanı ve metastatik hastalıkta sonuçları hiç istemediğimiz noktalara gidebiliyor maalesef.

Kanser kelimesinden çok korkuyoruz ancak kanserden daha fazla eziyet eden başka kronik hastalıklar da olduğu gibi, kanser olup kanseri atlatıp başka hastalıklardan ölenler de var.

Neden bu kadar arttı?

Kimse kanserin spesifik nedenini bilmiyor. En net bildiğimiz birkaç dış etken var. Sigaranın akciğer kanserinden, mesane kanserine kadar bir çok kanser tipine içerisindeki kanserojen öğelerle neden olduğunu biliyoruz. Alkol de bir kanser etkeni , bazı mikroorganizmalar dokuyu bozarak kansere %25 arttırıyor. Alkol aynı zamanda bir bağışıklık sistemi baskılayıcısı ve bağışıklık sistemi düştükçe riskimiz artıyor. Ama genel olarak bakarsak kanser onun multifaktoriyel bir hastalık yani tek bir nedenle değil, bir çok faktör yan yana gelerek kansere neden oluyor. Temelde olan genlerimizden birinde bozukluk olması bu nedenle kontrolsüz hücre bölünmesini frenleyen mekanizmaların çalışamaması .Diğer faktörler bu ana bozuk gen mekanizmasının üzerine, “tuz biber” gibi geliyor

Günümüzde ne oldu da bu kadar arttı dediğimizde gerçekten net bir neden bilmiyoruz. Uzayan insan ömrü yani ilerleyen yaş da kanser için bir risk faktörü , çünkü yaşlandıkça kanseri yok eden biyolojik mekanizmalarımızda bozluyor.

Biten bir kanser tekrar gelir mi?

“Bitmek” ile ne demek istediğimiz önemli, erken evre kanserlerde koruyucu tedavi verdikten sonra aslında hastalığın bittiğini düşünüyoruz. Ancak bu grup hastalarda tümörün özelliğine göre farklı risk grupları var, yani hastalığın daha erken geri gelebileceğine işaret eden özellikleri taşıyanlar ve taşımayanlar. Erken evre tedavisi tamamlandıktan sonra yıllar içinde tümörün tipine bağlı olarak hastalık geri gelebilir, bazılarında ise hiç geri gelmeyebilir. Genellikle geri gelme yani nüks riski yüksek tümörle tedavi sonrası 1-2 yıl içinde geri gelme özelliğine sahiptirler. Ancak kanserin seyri ile ilgili dinamiklerin tümüyle bilinmediği için bazen geri gelmez dediğimiz hastalarda hastalık geri gelirken bazen de hemen nüks eder dediğimiz hastalarda hastalık geri gelmeyebiliyor yani her zaman iki artı iki dört etmeyebiliyor.

Kadınlarda en çok görülen kanser tipi meme kanseri mi şu an?

Evet, dünyada da, bizim ülkemizde de kadınlarda en çok görülen kanser tipi meme kanseri. Amerika da kadınlarda görülen kanserlerin %30'unu, ülkemizde ise %25 ini oluşturuyor meme kanseri. Unutmayın ki meme kanseri en çok öldüren kanser tipi değil, daha az görülen pankreas, mide kanseri daha fazla öldürüyor.

Artan yaş kanser gelişmesinde en önemli faktörlerden biri. Çünkü yaşlandıkça kanseri önleyen biyolojik mekanizmalar da yaşlanıyor ayrıca artan yaş ile birlikte kansere yakalanma için daha uzun bir yaşam süreciniz oluyor. Bu arada toplumdaki kişilerin yaş ortalaması da önemli. “Türkiye’de hep gençler oluyor” deniyor ama Türkiye zaten genç nüfusa sahip bir ülke. Yapılan istatistiklerde gösteriyor ki 35 yaş altı hastalar yüzde 5 -10‘dan fazla değiller. Keza 70 yaş üstü hastalar da çok değil. Kadınların rektodüktüf (üretken) olduğu 40-50 yaşlar en sık gördüğümüz yaşlar.

Bu konuda son araştırmalar ne diyor?

Meme kanseri, en çok görülen kanser olduğu için araştırmaların da en sık yapıldığı kanser tipi.

Öncelikle meme kanserini üç ana tipe ayırarak tedavi kararı alınıyor. Tümörün patolojik incelemesinde bakılan östrojen/progesteron reseptörleri, ve Her-2 adlı bir proteinin varlığına göre meme kanseri üç alt tipe ayrılıyor. İlk grupta hormon reseptörleri pozitif (östrojen ve progesteron reseptörleri), ikinci grupta hormon reseptörleri ve Her-2 negatif (üçlü negatif grup) ve üçüncü grupta ise Her-2'nin pozitif olduğu (Her-2 pozitif) meme kanserleri var. Her-2 pozitif hastaların yaşam süreleri her evrede (erken ya da geç) tümör hücresinde bulunan Her-2 proteinine karşı geliştirilen akıllı ilaçların kullanımı ile çok uzadı. Eskiden kötü gidişli dediğimiz Her-2 pozitif meme kanseri günümüzde artık pek çok tedavi alternatifi olan, verilen tedavilerle iyi sonuçlar alınabilen bir grup oldu.

Tüm meme tümörlerinin %60-70’ni oluşturan hormon reseptör pozitif metastatik meme kanseri son 5 yıla kadar ise sadece anti-hormon ilaçlarla tedavi ediliyordu. Bu grupta sadece hayatı tehdit eden metastatik tutulum olan hastalara kemoterapi veriliyor, hastaların çoğunda tedavide kemoterapiye anti-hormon tedavi seçenekleri tükendiğinde ihtiyaç duyuluyor. Son yıllarda bu anti-hormon grubu ilaçlar yanına eklenen akıllı ilaçlarla bu gruptaki hastalarımızın daha uzun süre hastalık ilerlemeden yaşayabildiği daha az yan etkiye maruz kalarak hayat kaliteleri yüksek kaldığı ilerleyen zamanlarda kemoterapiye başlama zamanı da geciktirilmiş olduğunu biliyoruz artık.

Üçlü negatif meme kanseri meme tümörlerinin yaklaşık %10-15 ini oluşturur, bu tümör grubu genellikle hayati organlara metastaz yapmayı seviyor, örneğin beyin, beyin omurilik sıvısı , karaciğer ve akciğer gibi. Uzun yıllar sadece kemoterapi ile tedavi etmeye çalıştığımız bu tümörlerin oldukça heterojen bir grup olduğunu, bir kısmının çok hızlı ilerlediğini bir kısmının ise daha yavaş seyirli olabileceğini klinikte gözlemliyoruz. Bu tümör grubunda geliştirilmekte olan çok çeşitli ilaçlar var bunlardan bir tanesi bağışıklık sistemimizi tümöre karşı daha aktif hale getirerek savaşmasını sağlayan immünoterapilerdir. Bu tedavilerin kemoterapi ile birlikte verilmesinin üçlü negatif tümörlü hastalarda yaşam süresini uzattığı raporlandı. Metastatik hastalarda tümörde yapılan bir patolojik inceleme ile bu tür tedaviden fayda görülüp görülmeyeceği belirleniyor eğer sonuç pozitif çıkarsa kemoterapiye immünoterapi de eklenebiliyor. Bu yaklaşımın lokal ileri evre dediğimiz yani operasyon öncesi verilen kemoterapi ile tümörde küçültme sağlanarak operasyona gönderilen, uzak organlarda metastazı olmayan hastalarda da tek başına kemoterapiye karşı tümörde daha fazla küçülme yaptığı gösterildi. Ayrıca, yakın zaman önce üçlü negatif metastatik hastalarda, tümörlerinde bulunan bir proteine karsı geliştirilen bir antikorun bu grup hastaların tedavisinde yüz güldürücü sonuçları yayınlandı.

Bildiğimiz gibi tüm meme kanserlerinin sadece %5-10 u ailesel kaynaklıdır, yani anne ve babadan gelen bozuk genlerle çocuklarına taşınır. BRCA 1 ve 2 geni normalde vücudumuzun temel taşı olan DNA ya bir hasar geldiğinde onu onaran enzim sistemlerinden biridir. Bu enzim sistemlerinde zararlı bir genetik bozukluk olduğunda meme, yumurtalık, pankreas ve prostat kanserlerine yatkınlık olur. BRCA enzim sistemi gendeki bozukluk nedeni ile çalışmayan metastatik meme tümörlü hastalarda PARP inhibitörleri dediğimiz bir grup akıllı ilaçların kullanımının faydalı olduğu gösterildi.

Artık kanser tedavileri çok ileride, diyebilir miyiz?

Elbette öyle, bir çok insan bu hastalığı yeniyor. Hayatlarında bir daha gündeme getirmiyor. Hep kötü örnekler üzerinden gidiliyor, birisi bu hastalıktan kaybedildiğinde akılda o hasta kalıyor, kanseri yenip bir daha bu konuyu unutup giden kişiler değil.

Maalesef kanserin adı kötü, adı kanser olmayıp da, insanları öldüren, sıkıntıya sokan bir çok hastalık var. İnsanın kendini bir başka hasta ile kıyaslaması asla doğru değil. İyi örnekleri görmek lazım. Kanser tedavilerinde çok hızlı yol alınıyor.

Kanserde evrelerden bahsediliyor ve bizim toplum çok meraklı anlarmış gibi bu evrelere?

Erken evre, geç evre nedir? Daha çok hastanın çevresindeki kişiler merak ediyor bunu ve aslında ne olduğunu da bilmeden çoğu zaman. Evre kavramı da şöyledir; Erken evre, hastanın operasyonla memesindeki kitlenin alınıp, arkasından geride kaldığı düşünülen mikroskobik hastalığın tekrar geri gelmemesi için tümördeki özeliklere göre kemoterapi, radyoterapi ve anti hormon tedavi gibi risk azaltıcı tedavileri uyguladığımız evredir. Metastatik evre; hastalığın akciğer, karaciğer, beyin vb, hayati organlara sıçradığı evredir. Bir de lokal ileri dediğimiz evre var, bir şekilde tümör cerrahi ile çıkarılamayacak kadar büyük olabilir ya da koltuk altı lenf bezi tutulumu olabilir, işte o zaman önden tedavi verip tümörü küçültüp cerraha daha rahat ameliyat yapabilecek hale getirerek operasyon için hastamızı yönlendirdiğimiz evre. Artık evreden ziyade, tümörün biyolojik yapısının daha çok önemi var. Bazen evre dört dediğimiz metastatik evredeki bir hastanın seyri, evre bir ama kötü huylu tümörü olan hastaya göre daha iyi seyredebiliyor. Evre daha çok anatomik bir kavram, biyolojik bir kavram değil çoğu zaman tümörün huyunu göstermez. Tümörün yükünü yani “ne kadar büyük, 1 cm mi, 3 cm mi, koltuk altına gitmiş mi, hangi bölgelerde metastaz var” bilgilerini gösterir.

Her hasta ve hastalığı farklı değil mi?

Elbette. Bu çok doğru. Aynı evrede aynı tümöre sahip hastada bile hastalıkla ilgili farklı tedaviler olabilir. Çünkü kiminin aile hikayesi vardır, gen testi pozitif çıkar ve bambaşka bir yola gidebilirsiniz, kiminin başka bir hastalığı daha ( örneğin kalp hastalığı) vardır asıl vermek istediğiniz tedaviyi veremezsiniz, başka bir tedavi uygularsınız . Aynı evrede aynı tümörler bile farklı seyir izleyebilir. Hastaların bağışıklık sistemi, tümörün tedavi direnci, tümörün heterojenitesi (yani hep tek tip hücrelerden oluşup oluşmadığı) gibi bir çok faktör var. Onkologlar patoloji raporunda tarif edilen, tümörün huyuna suyuna göre tedavi belirliyor hastaya göre biçiyoruz. O yüzden aslında hiç kimsenin tedavisi birebir bir diğeri ile örtüşmüyor. Bütün bu tecrübeyi hastalarımızı takip ederken anlayabiliyoruz. Yapılması gereken her şey yapılmış ve hastalığı geri gelmeden şifa bulan bir sürü hasta varken yapılması gereken yine yapılmış ama hastalığı tedaviden sonra kısa sürede geri gelen hastalarımız da var. Tıpta her şey matematikte gibi değil. Hala daha çözülmemiş çok şey var. O yüzden hastalarımızın kendilerini bir başkası ile kıyaslaması uygun bir davranış değil.

Bir kadın ne zaman bu konuya dikkatini vermeli?

Kanser 20’li yaşlarda da 90 yaşında da çıkabiliyor. Doğurganlık çağına gelince, 20’li yaşlardan sonra bütün kadınların kendi memesini tanıması gerekir . Banyoda eli meme üstünden gezdirildiğinde ele gelen her zamankinden farklı bir şey var mı, varsa bu daha çok adet dönemlerinde olup daha sonra kayboluyor mu, kalıcı mı bunları rutin olarak kontrol etmeli. Tabii gereksiz evham da yapılmamalı, şüphe duyduğu bir durum varsa hemen bu alanında uzman özellikle meme klinikleri olan kurumlara başvurmalıdır. 40 yaşından itibaren de yıllık mamografi çekimleri ihmal etmemelidir. Ele gelen her şeyin kanser olma olasılığı o kadar yüksek değil. Duktal yapılar, selim fibroadenomlar, memenin bir sürü kanser olmayan hastalıkları var. Sadece değişimlere karşı duyarlı olmak ve bir hekime göstermek için geciktirilmemesi gerekir.

Tedavide cerrahi mi, ilaç mı öncelikle başlamalı konusu da bazen kafa karışıklığına neden olabiliyor.

Meme kanseri tanısı alan hastaların çoğu eline bir kitle gelerek başvuruyorlar . Bu yüzden de genellikle ilk buluşma ya cerrahla ya da jinekologla oluyor. Cerrahla olan buluşmada, hasta ilk olarak cerrahi işlem görecek anlamına gelmiyor. Artık bizim cerrahi öncesi verdiğimiz tedavilerle hastaları çok düzgün sonuçlarla cerrahiye gönderiyoruz. Önce tedavi mi yoksa operasyon mı olacak bir takım olarak buna karar vermek lazım. Bu hastalar meme kanseri ile ilgilenen tüm disiplinleri içeren konseylerde tartışılıyor bir konseyde tartışıyoruz. Bu konseylerde radyologlar, meme cerrahları meme kanseri ile ilgili plastik cerrahlar, genetik danışmanlar, patologlar, psikologlar, radyasyon onkologları ve nükleer tıp bilim dalları birlikte karar veriyor. Günümüzde özellikle Her-2 pozitif meme tümörlerinde ve üçlü negatif meme tümörlerinde cerrahi öncesi tedavi vererek tümörü küçültme çok daha sıklıkla kullanılan bir yöntem oldu. Bu yöntem ile tedavi sırasında tümörün uygulanacak tedaviden fayda görüp görmeyeceği de tedavi süresince ve ameliyat sonrası gözlenmiş olabiliyor.

Genetik testlerde önemli değil mi tedavinin sürecinde?

Evet, eskiden o kadar çok bakmasak bile artık hem test yapmanın ucuzlaması hem de ülkemizdeki üniversitelerde de başarılı bir şekilde yapılmasıyla genetik testleri daha sık yapar olduk. Meme kanserinin %5-10 u aileden gelen bozuk genlerle nesilden nesile taşınabiliyor. Buna kalıtsal meme kanseri diyoruz. 45 yas öncesi meme kanseri tanısı alan hastalarda aile öyküsünden bağımsız olarak bu testler öneriliyor. Bunun dışında yakın akrabalarda meme, yumurtalık, pankreas ve prostat kanseri olanlara, ailede erkek eme kanseri olanlara, üçlü negatif meme kanseri tanısı alanlara da bu testler öneriliyor. Öncelikle BRCA 1 ve 2 genlerinde bir bozukluk olup olmadığına bakılıyor eğer yok ise meme kanseri için risk taşıyan diğer başka genlere de bakabiliyoruz artık. Bir de bazı etnik gruplarda BRCA 1 ve 2 gen bozuklukları daha sık görülebiliyor örneğin Askenazi Yahudilerde, bu gruplarda da ailesel olup olmadığının kontrol edilmesi öneriliyor. BRCA 1-2 genlerinde biz bozukluk olduğunun bilinmesi o kişinin diğer memede kanser gelişimi ve yumurtalıklarında kanser gelişimi açısından daha riskli grupta olduğunu gösteriyor ve bu nedenle risk azaltıcı cerrahi işlemler yapılabiliyor. Ayrıca o kişinin birinci derece akrabalarına da bu test yapılarak kanser gelişmeden gereken önlemlerin alınması sağlanabiliyor.

Bu gen bozukluklarının biliniyor olması metastatik evrede bambaşka bir boyut kazandı. Örneğin BRCA mutasyonu olan hastalara özel verilen bazı özel ilaçlar var, PARP inhibitörleri gibi.

Bu nedenle meme kanseri gören her merkezde genetik danışmanlık alması gereken hastalar özenle seçilmeli varsa kendi merkezlerinde yoksa başka genetik danışma merkezlerine bu konu ile ilgili bilgilendirilmeleri ve testlerinin yapılması çok önemli.

Kanserden korunma diye bir şey var mı?

Kanserden korunmayla ilgili tedbirler tamamen sağlıklı yaşamakla ilgili. Kanser ve beslenme çok sömürülen konulardan birisi. “Sigara kullanma, alkol kullanma, kilo alma , aşırı karbonhidrattan uzak dur, düzenli egzersiz yap” denildiğinde çok kişinin hoşuna gitmiyor. Bir takım yiyecekleri yiyerek veya yemeyerek kanserden korunma olduğuna dair bir bilgimiz yok.

Diyetlere gelince, herkesin kafası karışmış durumda, herkesin ideal kilosunu koruduğu diyet onu koruyan diyettir aslında. İnsanın çok kilo almaması için diyetinde karbonhidratın yoğun olmaması gerekiyor. Şeker tamamen yasak, “kanseri besler” diye duyuyoruz ama ispatlanmış böyle bir şey yok. Ama yoğun şekerli ve karbonhidratlı gıda tüketimi obesiteyi getiri ki bu da kanser ile ilişkili. Kanser hücreleri her türlü besin maddesini kullanabiliyorlar, öncelikle şekeri ama proteini de yağı da vitamini de tüketebiliyorlar çünkü yaşamaları için onların da bir metabolizması var. Elimizde ne ekstra alınan vitaminlerin ne de yiyeceklerin kansere karşı korudukları ile ilgili en ufak bir bilimsel veri yok.

Sağlıksız bir gıdayı yemek kanser için değil bir çok hastalık için çok kötü . İşlenmiş gıdalardan uzak durmak, yanmış gıdalar, kızartmalar tütsülenmiş gıdalar zaten genel sağlığımız için de sağlıklı değil. Doğal şeyler kullanmayı, mevsiminde olan ürünlerle beslenmeyi önemsemeliyiz.

Bazı hastalarım “ben çok sağlıklı yaşarım, düzenli spor yaparım, doğal ürünlerle beslenirim, kilom çok iyi bu hastalık beni nasıl buldu” diyor. En başında kanseri yapan genetik bozukluğu neyin yaptığını bilmiyoruz. Bu durum kişiye özgün nedenlerle olabileceği gibi zaman içerinde çevresel koşulların bir şeklide kanserden korunma ile ilgili gen sistemleri üzerinde olumsuz bir etki yaptığı düşünülüyor. Genlerimiz modifiye olabiliyor. Örneğin Japonya da daha çok mide kanserine rastlanılır ama Amerika Birleşik Devletlerine yerleşen Japonlarda tıpkı Amerika’ da yaşayanlarda olduğu gibi meme kanseri daha sık görülmeye başlıyor. Muhtemelen çevre koşulları meme kanserine yatkınlık konusunda bir değişim geçiriyor.

Stresin etkisine ne dersiniz?

Nedeni ne olursa olsun stres vücuttaki normal işleyiş mekanizmalarını bozuyor, stres altında insanların tansiyonu fırlayabiliyor, kan şekerleri yükselebiliyor, muhtemelen kanserle baş edilme ile ilgili biyolojik sistemlerinde, bağışıklık sistemlerinde de aksaklıklar oluyor. Böyle bir dönemde bir şeklide ortaya çıkmış bir kanser hücresi varsa, stres onun gelişmesi için humuslu toprağı sağlamış oluyor. Stres tek başına etken değildir ama ortamı besler.

Son söz ne dersiniz?

Kanserden korkmamak , doğru tedaviyi, doğru kişilerden, merkezlerden almak gerekir. Metastatik hastalarımız yıllarca hep daha kısıtlı tedavi imkanları tedavi edildi, yaşam süreleri de hayat kaliteleri de kısıtlıydı, artık öyle değil. Gün geçtikçe sayısı artan akıllı ilaçlarla hem daha etkili hem de daha yan etkisiz yaklaşımlarla artık ileri evreyi de yönetiyoruz.

Hastalığın adı kötü geliyor, tanı ile yüzleşmek en başta hastalar için çok zor olabiliyor, hem hastalara hem de yakınları birbirilerini çok sevdikleri için adeta bir tiyatro oynayarak var olan gerçeğin stresini kendilerinden uzaklaştırdıklarını düşünüyor. Çevre de bilir bilmez hasta ve yakınlarını üzebiliyor. Bizim kültürümüzde bazı şeyler çok zor. Yakın çevredeki tanıdıklar tarafından hemen hastaya acımalar, “vahlar, tühler “başlıyor. Bu tür bir yaklaşımı hastayı daha da strese sokuyor. Aslında var olan durumu anlayıp yapılması gereken adımları aileden alınan destekle önem sırasına göre sıra ile atmak ve bu konuda kararlı bir biçimde yürüyerek tedaviden alınması beklenen cevaplara erişmek hasta için en güvenilir yol oluyor. Kanserde tedavi süreçleri çok dinamik her yıl değişik daha etkili tedavi yöntemleri çıkabiliyor.

Bu kadar kanser tarama imkanın olduğu ülkemizde, devletin desteklediği bir çok yerde mamografinin yapıldığı bir ortamda yıllık kontrollerin yapılmaması büyük bir ihmalkarlık olur. Kadınlarımız 40 yaşından sonra mamografi taramasına gitmelidir. “ Şunu yersem kansere yakalanmam, bunu yersem kanserden ölürüm” diye yapılan gereksiz eforların yanında, gerçekten erken evrede kansere tanı koydurabilen rutin kontrollere gidilmemesi hiç uygun değil.