Korku ve Kaygılarımızla Baş Edebiliriz!

Daha on beş gün öncesine kadar işimiz, gücümüz, başardıklarımız, başarmaya çalıştıklarımız, akşam yemeği, çocuğun okulu, doktor randevumuz, temposu bitmeyen işlerimiz, sevdiğimiz ve sevmediğimiz her şey… Günü, aklımızda başlatıyor; bazen trafiğe, bazen ekonomiye, bazen eşimize, bazen arkadaşımıza, yöneticimize, müşterimize, kötü gelen yemeğe, beğenmediğimiz kahveye kızıyor; belki de kızdıkça rahatlıyor, akşam ediyorduk. Bazen de kendimizi gereksiz bir gerginliğin içinde buluyor, yatağa yatınca gözümüzü uyku tutmuyordu. Her şeyi bırakıp kaçmak istediğimiz zamanlar oluyordu.

Diğer yanımızsa hayatı çok seviyor, bazen tomurcuk veren bir ağaçta, evladımızın gülüşünde, kedimizin mırıltısında; bazen arkadaşımızın içten sesinde, annemizin mis kokan yemeğinde, başarının hazzında, “ne güzel şey yaşamak!” dedirtiyordu bize.

Bu sıralar kaygı ve merak; korku ve tedbir; umut ve umutsuzluk tam yanı başımızda. Dünden farklı olarak kendimizi, sevdiklerimizi, değer verdiğimiz birçok şeyi risk altında görüyoruz. Hiç aklımıza gelmeyen bir olağanüstü hal yanı başımızda bitiverdi.

Peki biz ne yapacağız, bu durumla nasıl baş edeceğiz? Birbirimize nasıl destek olacağız?

Hayat gerçekten mutlu olmak için de; yaşamak için de ciddi bir çabayı gerektiriyor. Yani mücadelesi olan bir süreç... Hiçbir şey kendiliğinden iyi ya da kötü olmuyor. Burada duygularımızın yönetimi çok önemli. Üstelik psikoloji bilimi der ki; hayatınıza kattığınız 1 negatif düşünce, sahip olduğunuz 4 pozitif düşünceyi anında yıkabilir.

Evet, tıpkı bu günlerde birden bire hayatımıza çöken “corona virüs” korkusu gibi... Ansızın geldi ve hepimizi köşeye sıkıştırdı. Aslında tüm sert hastalıklar böyledir. Siz önce dünya başınıza yıkıldı zannedersiniz. Sonra, “ hayat devam ediyor” der, pozitif yanınızı güçlendirmeye çalışırsınız. Çünkü başka türlü hayatta kalmanız ve mücadele etmeniz mümkün değildir. Bağışıklık sisteminizin çökmemesi ve güçlenmeniz de çok büyük ölçüde bu çabanıza bağlıdır. Önce korkuyla yüzleşmek gerekir.

Peki nedir korku?

Konunun uzmanlarına göre, bir belirsizlik karşısında tehdit algısı ile ortaya çıkan son derece rahatsız edici ve olumsuz bir histir. Kaynağın beslendiği yerde çoğunlukla, insanın zarara uğrama, hatta “yok edilme” endişesi vardır. Çünkü insan sonlu bir varlıktır ve bunu çok iyi bilir. İşte bu nedenle, yani ölümlü varlığımızı bildiğimiz için de, salgın hastalık, savaş, deprem gibi kontrol edemediğimizi düşündüğümüz her şeyden çok korkarız.

Gerçek olan bu korkularımız, bazen hayal gücümüzün de etkisiyle beslenir ve biz zamanla, zihnimizde onları kontrol edemeyecek kadar çok büyütürüz. Üstelik bunu, sadece bazılarımız değil; neredeyse hepimiz yaparız.

Çünkü korku da tıpkı sevmek, güvenmek gibi hepimizin içinde vardır ve kuvvetli bir duygudur. Ayrıca çoğu sonradan öğrenilmiştir. Bebekleri düşünürsek, en temel korkuları yüksek ses ve düşme korkusudur. Çünkü bu uyaranlar onlara varlığını tehdit altında hissettirir. Doğaüstü olaylara karşı geliştirdiğimiz korkunun yanı sıra, sosyal korkular da geliştiririz. Çevresel etkenler, yetiştiğimiz ortam, ebeveynlerimizin, karşılaştığımız insanların kişilik özellikleri,( öğretmenlerimiz, yöneticilerimiz vb.) tutumları bizi bazen çekingen, korkak yapar. Farklı zaman ve yerlerde benzer uyaranlar gördüğümüzde geçmiş deneyimlerimizle bağlantılar kurar ve önyargılı genellemeler yaparız. Sunum yapma korkusu, mahcup olma korkusu, yanlış anlaşılma korkusu, bizi yapmak istediğimiz birçok eylemden uzak tutar. Oysa birçoğu kontrol altına alınabilen korkulardır.

İnsanın tarihsel varlığı içerisinde her dönem, kendi tehditlerini ve kaygılarını beraberinde getirir. Hatta bazı araştırmacılara ve düşünürlere göre içinde bulunduğumuz teknoloji çağı, belirsizlikleri ve artan karmaşıklığı ile “korku çağı” olarak tanımlanmaktadır. Maalesef artan iş kaygısı, küresel karmaşıklık, ekonomik istikrarsızlık, kabul görmeme, yalnız kalma, başarısız olma, hasta olma gibi birçok kaygı ve korku günümüz dünyasında birçoğumuz için tanıdık olmaya başladı. Çünkü günümüzde yüksek entropiyle ( belirsizlik hali) yaşıyoruz ve bu durumu yönetmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Şu anda da çok korkuyoruz, çok yönlü bir tehdit altındayız ve en önemlisi de endişelerimizin her gün biraz daha artmasına neden olan bir bilgi bombardımanı, entropi içerisindeyiz.

Bir salgın tehlikesi var. Ölümcül sonuçları olabilir. Elimizden de yapacak çok şey gelmiyor ama yerine getirmemiz gereken birçok da sorumluluğumuz var. Sosyal izolasyon, mesafe korumak, hijyen… Hepsi bu kadar mı? Keşke olsa, ama değil!

Basit düşünemediğimiz, düşünmek istemediğimiz veya bir süreliğine de olsa kendimizi parantez içine alamadığımız için, hayatımızdaki entropi hali sürekli artıyor. Nasıl mı?

Hepimiz televizyon seyrediyor, gazete okuyor, sosyal medyayı takip ediyor ve bir dijital dünyanın içinde yaşıyoruz. Bakın neler oluyor? Birkaç örnek; “Dışarı çıkmayın” deniyor, “ama işim var, çıkmalıyım”. Şimdi ne yapmalıyım?

TV Spikeri ve kendisine konuk olan uzman başlıyor konuşmaya… Konuşsunlar. Fakat mesele şu ki konuşma sırasında ortaya yeni belirsizlikler çıkıyor. “Mecburen dışarı çıktım. Karşıdan gelen hapşırdı. Tam da yanımdan geçiyordu. Acaba ben test yaptırsam mı?” Bakın bir dışarı çıkma hangi belirsizliklere yol açtı… Hapşırık anında çıkan tükürük damlacıklarının menzili nedir? Bu damlacıklar havada asılı durur mu? Eğer durursa; birisi oradan geçerken o kişiyi enfekte eder mi? Yere düşerse ve ben o yere basarsam virüsü taşır mıyım? Ayakkabıları eve alalım mı?

Daha da beteri şu;

Hastalığı ilgilendiren çeşitli konularda, örneğin hastalığın artış hızı, muhtemel ilaçlar, aşılar, maskeler, bu hastalığın ne zaman son bulacağı, ölenlerin yaşları, Avrupa’da kaç kişi öldüğü gibi konular sürekli tartışılıyor. Herkes anladığını kendince paylaşıyor. Kendine dert ediyor. Belirtiler; ateş, öksürük, nefes darlığı, koku duygusunda azalma konuşuluyor. “Acaba bende var mı” paranoyası toplumun yarısını sardı. Bir de senaryolar ve komplo teorileri…

“Hasta ve ölü sayısı saklanıyor, aslında bu 3. Dünya Savaşı, yeni dünya düzenine hazırlık yapılıyor. Yaşlı nüfusu malum ekonomik nedenlerden azaltmak istiyorlar…”

Bunların hepsi de olabilir veya deli saçmasıdır.

Bize kısa vadede bunları bilmenin düşünmenin ne faydası var?

Yapacaklarımız belli: evde kal, elini yıka.

Hiçbir şey artık aynı olmayacak. Orası malum. Ancak entropiye kapılmak endişeyi gereksiz büyütür, çeşitlendirir. Kısa vadedeki hedefimize kilitlenelim. İşimiz, sağlığımızı korumak.

Ne mi yapalım?

•Öncelikle korkularımızla yüzleşelim. Parçalara ayıralım ve içinde olduğumuz ana odaklanalım. Güvendiğimiz kişilerle duygularımızı paylaşalım. Felaket çığlıkları atmanın hiç birimize faydası olmadığı gibi; yüksek kaygının, anksiyete, bağışıklık sisteminin bozulması, kalp damar hastalıkları, fibromiyalji, sindirim sistemi bozuklukları gibi bir çok sağlık sorununu tetiklediğini bilelim.

•Doğru beslenelim. Doğru nefes alalım. Korku ve kaygımızın arttığını fark ettiğimizde bilinçli, yavaş ve derin nefes alalım. Bunu 10 kez yapalım. Odağımızı bedenimize indirelim ve o anı yaşayalım.

•Kontrol edebileceğimiz şeylere odaklanalım. “Dışarıda virüs var. Dikkatli olmak zorundayım, yapılan uyarıları dikkate almalı, sorumluluklarımı yerine getirmeliyim” diye düşünelim.

•Değiştiremeyeceğimiz şeylere karşı kabullerimiz olmalı ve bazen akışa bırakmayı bilmeliyiz. Hayatımızda beklenmedik şeyler de olabileceğine karşı yer açmalıyız. “Beni bulmaz, bana gelmez” diye bir şey yoktur. Ancak kendini yıpratmak doğru değildir. Henüz olmamış senaryoları olacakmış gibi merkeze oturtmak bizi sadece hasta eder. Şunu bilmeliyiz ki, aslında kaygılarımızın birçoğu da başımıza gelmez.

•Aşırı negatiflikle beslenen insanlardan uzak duralım.

•Hiç denemediğimiz yeni aktiviteler seçelim. İşimizin dışında bize mutluluk veren aktivitelere odaklanalım. Kitap okuyalım. Antik devirlerde filozofların “nasıl mutlu bir yaşam sürülür” sorusuna verdikleri cevaplardan biri şu: “Başınıza gelenlerin nedeni siz değilseniz, olanları kontrol etmek, değiştirmek sizin gücünüzü aşıyorsa, kendi haline bırakın. Basit yaşayın, hayatınızı sadeleştirin.”

•Televizyonu daha az seyredelim, akıllı telefonlarımızla sosyal mesafemizi koruyalım. Kendimizi geliştirmek için istediğimiz online eğitimlere ağırlık verelim.

•Bir de çocuklarımızın ruh hallerinden haberdar olalım. özellikle küçük çocuklar için korkularını kontrol etmek daha zordur; çünkü soyut düşünme becerileri bize göre daha sınırlı. Dolayısıyla birçok kaygıyı daha abartılı yaşıyorlar ve zarar göreceklerine daha çok inanıyorlar. O nedenle ebeveynlerinin tepkileri, beden dilleri, korkuyu yaşama şekilleri onların en önemli referans noktaları. Ergenler de ise durum daha farklı, onlar ne çocuk, ne yetişkin. İki ruh hali arasında korkuyu ciddiye almama, üstüne gitme ve korkusuzca davranma eğiliminde olabiliyorlar. Onların bizimle duygularını paylaşmalarını sağlayalım ve dikkatle, ilgiyle dinleyelim.

Tüm duygular bulaşıcıdır, bunu unutmayalım.