Koleksiyonculuk uzun yıllar boyunca belirli çevrelerin, belirli uzmanlık alanlarının ve çoğu zaman da belirli yaş grubunun ilgi alanı olarak görüldü.
Pul, para, tablo, antika mobilya ya da klasik otomobiller gibi.
Her biri kendi dünyasında, kendi kurallarıyla ilerleyen, birbirine çok temas etmeyen alanlardı.
Bugün ise bu sınırlar hızla ortadan kalkıyor.
Amerika’nın en büyük müzayede şirketlerinden Heritage Auctions’ın yılın ilk altı ayında 1.4 milyar doları aşan satış hacmine ulaşması yalnızca şirket açısından bir rekor değil.
Asıl önemli olan, bu rakamın koleksiyonculuğun nasıl değiştiğini göstermesi.
Eskiden koleksiyoncu, belli bir konuda uzmanlaşırdı.
Martin Margiela alıştığımız moda tasarımcısı ya da kreatif direktör kalıplarına uymuyor. Çünkü, bugünün görünürlük çağının tam tersini seçerek başarılı oldu.
Hiç röportaj vermedi, podyum sonunda selam vermedi, yüzünü markasının önüne koymadı. Logoların yükseldiği dönemde etiketi boş bıraktı. Moda endüstrisinin yıldız kültünü reddederken, farkında olmadan onun en büyük yıldızlarından biri hâline geldi. Geçtiğimiz hafta Paris’te düzenlenen “Martin Margiela: Personal Archives” müzayedesi de tam bu yüzden sıradan bir açık artırma değildi.
Maurice Auction ve Kerry Taylor Auctions iş birliğiyle gerçekleştirilen yaklaşık 200 parçalık satış, yaşayan bir moda tasarımcısının kişisel arşivini ilk kez doğrudan bir müzayede aracılığıyla satışa sunması bakımından tarihe geçti.
Sonuçlar da beklentilerin çok ötesindeydi.
Toplam satış 1.39 milyon euroyu aşarken, 1991 tarihli grafitili Tabi botları tam 364 bin euroya alıcı buldu ve Maison Martin Margiela
GLP-1 ilaçların etkisiyle önce restoranlarda porsiyonlar küçüldü, sonra moda dünyasında zayıf bedenlere uygun tasarımlar öne çıktı. Şimdi ise Chanel’in kreatif direktörü Matthieu Blazy, buna karşı gelerek Coco Chanel’in mirasına ve giyim konusunda kadınlara özgürlük ve rahatlık tanınmasına sahip çıkıyor.
Hatırlayacaksınız, geçen yıl “Küçülen porsiyonların sırrı” başlıklı yazımda, zayıflama ilaçlarının restoran dünyasını nasıl dönüştürmeye başladığını anlatmıştım. “Farmakolojik iştah devrimi”nin tabakların yanı sıra gastronominin iş modelini de değiştireceğini söylemiştim. O gün mesele porsiyonlardı. Elbette, aynı devrim gardıroplara da ulaştı. Çünkü moda tarihi bize hep aynı şeyi anlatıyor; beden değiştiğinde kıyafet de değişiyor.
Farklı markalarda zayıflama ilaçları artık yalnızca sağlık sektörünün konusu değil. Morgan Stanley’nin raporlarından lüks tüketim analizlerine kadar pek çok araştırma, bu ilaçların kozmetikten havayollarına,
Çok değerli fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ sayesinde, Oxford Üniversitesi’nden yeni mezun olan çok genç bir sanat tarihçisini tanıma fırsatı buldum.
Ahmet Bey’in bana gönderdiği kısa notta büyük cümleler ya da iddialı övgüler yoktu.
Sadece, “Bunu ilk sana göndermek istedim” diyordu.
Ekinde ise bir genç yeteneğin sessiz ama istikrarlı emeğinin izleri vardı.
Adı Defne Özyürek.
Türkiye’de başarı bursuyla okuduğu Koç Lisesi’nden mezun olduktan sonra Oxford Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okumaya hak kazanmış. Şimdi lisans eğitimini tamamladı.
Fakat hikâyeyi ilginç kılan yalnızca Oxford diploması değil.
Dünyanın en ünlü iç mimarlarından biri Martyn Lawrence Bullard İstanbul’daydı.
Londra doğumlu, Los Angeles merkezli Bullard, Hollywood’un yaşam biçimini şekillendiren tasarımcılardan biri.
Cher’den Sharon-Ozzy Osbourne’a, Eva Mendes’ten Edward Norton’a, Tommy Hilfiger’dan Kris Jenner ve Kardashian ailesinin tüm fertlerine kadar sayısız ünlünün evini tasarlayan, dünyanın en prestijli otellerine imza atan bir isim.
Üstelik bu başarı tesadüf değil.
Architectural Digest’in dünyanın en iyi tasarımcılarını sıraladığı AD100 listesinde tam 18 yıl üst üste yer almak, tasarım dünyasında ulaşılması güç bir istikrarın göstergesi.
İstanbul’a gelişi ise sıradan bir seyahat değildi.
Homeworthy YouTube kanalında hazırladığı Live, Love & Decorate serisinin İstanbul bölümü, aslında şehrin uluslararası ölçekte yapılmış en zarif tanıtımlarından biri oldu.
Wimbledon her yıl olduğu gibi bu yıl da maçlardaki rekabet kadar kortta ve tribünlerdeki stillerle de dikkat çekiyor. İngilizler için bir nevi vitrin, kraliyet protokolü de Londra’da boy gösteren Hollywood yıldızları da sessiz ama iddialı bir moda defilesiyle takip ediyorlar turnuvayı. All England Club’ın çim kortları üzerinde oynanan her maçın yanında, tribünlerde oynanan bir stil mücadelesi var. Bu mücadelede skor tabelası yok ama yine de yapılan kombinasyonlar hafızalara kazınıyor.
Turnuvanın açılışından itibaren tablo son derece netti. Tribünlerdeki kalabalık, tenis maçlarını izlerken aslında stillerini de sergiledi. Bir yanda Wimbledon’ın değişmeyen kodu: Beyazlar, pastel tonlar, keten dokular, ölçülü zarafet öne çıkıyordu. Diğer yanda ise 2026’nın etkisi olan tematik aksesuarlar, kültürel referanslar ve bilinçli stil provokasyonları.
Kraliyet locası her zamanki gibi ilginin merkezindeydi. Galler Prensesi Catherine, Gabriela Hearst imzalı mavi takım elbisesiyle hem geleneği hem modernliği aynı anda temsil etti. Safir
Moda dünyasında başarı çoğu zaman kırmızı halılar, satış rakamları ve ünlü isimlerin tercihleriyle ölçülüyor.
Oysa bazı başarılar çok daha sessiz geliyor.
Bir müzenin kalıcı koleksiyonuna kabul edilmek gibi…
Londra merkezli moda tasarımcısı Erdem Moralıoğlu daha önce tasarımlarıyla müze koleksiyonlarına girdi.
Şimdi ise ressam Kaye Donachie’nin 2022 yılında kağıt üzerine yağlı boya tekniğiyle gerçekleştirdiği “Erdem” portresi, sanatçının bağışıyla NPG 7244 envanter numarasıyla National Portrait Gallery’nin kalıcı koleksiyonuna dahil edildi.
1856 yılında kurulan National Portrait Gallery, Britanya’nın kültürel belleğini oluşturan en önemli kurumlardan biri.
Shakespeare’den Virginia Woolf’a, Charles Dickens’tan David Hockney’e, Vivienne Westwood’dan David Beckham’a uzanan koleksiyon, ülkenin düşünsel ve sanatsal tarihinden oluşuyor.
Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitap, Stanford Üniversitesi’nden yeni mezun olan 21 yaşındaki Theo Baker’ın ‘How to Rule the World: An Education in Power at Stanford University’ adlı kitabı oldu.
Geçen hafta Londra’da Foreign Press Association’ın bir etkinliğinde kendisiyle tanışma fırsatı da buldum.
İlk bakışta insanın aklına şu geliyor, daha 21 yaşında biri ne anlatabilir ki?
Oysa Baker’ın anlattıkları sadece kendi üniversite deneyimi değil, dünyanın en güçlü teknoloji ekosisteminin nasıl çalıştığına dair içeriden bilgi.
Gazeteci bir anne ve babanın çocuğu olmasına rağmen çocukluğundan beri hedefi gazetecilik değil, yazılım geliştirmekmiş.
Küçük yaşta kod yazmaya başlayan Baker da Stanford’a giren birçok öğrenci gibi Silikon Vadisi’nin bir parçası olmayı hayal ediyor.
Büyük bir teknoloji şirketi kurmak, yatırım almak, dünyayı değiştirecek bir girişim üretmek...