İstanbullu mekânların yazlık planları

4 Nisan 2021

Bodrum pandemiye rağmen geçen yazı çok hareketli geçirmişti. Bu yaz ise durum daha da farklı. Lucca’dan Sunset’e, Papermoon’dan Hakkasan’a birçok yeme-içme markası bu yaz Bodrum’da olacak

Her yaz İstanbul’dan Bodrum’a, Çeşme’ye birçok restoran transfer oluyor. Bu yaz ise beklenmedik isimler de bu transferler arasına katıldı. Nedeni basit, pandemi nedeniyle tüm restoranlar zor bir yıl geçirdi ve işletmecilerin en büyük ümidi, yazın güzel geçmesi. Malum, geçen yaz Bodrum’da, Çeşme’de mekânlar önceki yıllardan katbekat daha fazla ciro yaptı. Kışın evlere kapanmanın acısı yazın bol bol gezilerek, açık hava restoranlara gidilerek çıkarıldı. Hatta en pahalı otellerde bile yer bulunamıyordu, yazlık ev kiraları neredeyse satılık ev fiyatlarına yaklaştı.

Bu yazın ilk duyumu Papermoon’un Bodrum’da şube açacak olmasıydı. İstanbul’un popüler İtalyan restoranı Papermoon Bodrum Loft’ta mı, Mandarin Oriental’de mi açılacak diye söylentiler vardı. Geçen yaz Maça Kızı’nın Loft projesinden ayrılığıyla rekabet daha da kızışmıştı. Loft’ta Karaköy’deki Mürver’in ekibi Elia adlı bir restoran da açmıştı. Bu yaz ise Papermoon, Bodrum Loft’ta yer alacak.

İstanbul’un en iyi restoranlarından Sunset de suşi barıyla Bodrum Loft’ta olacak. Bodrum’da geçen yaz açılan ve çok sevilen Dereköy Lokantası’nın sahipleri ise bu yaz Bodrum Loft’un karşısındaki Bodrum Mesa’da, deniz mahsulleri ağırlıklı bir fine-dining restoran açıyorlar. Mandarin Oriental ise bu yaz iki sürprizle karşımıza çıkıyor: Lucca ve Hakkasan. Lucca uzun yıllar şube açmaya direndi, hatta Cantinery gibi başka bir marka yaratmayı tercih etti. Şimdi ise Bodrum’da bir pop-up’la karşımıza çıkması şaşırtıcı.

Hakkasan ise daha önce Kanyon’da yaşadığı şanssızlıktan sonra yeniden Türkiye’ye geliyor. Bu arada Japon restoranı Nobu’nun da İstanbul’da Ritz Carlton’da açılacağının altını çizelim.

Diğer bir sürpriz

Bodrum’un bir diğer sürprizi ise Od Urla’nın şefi ve sahibi Osman Sezener’in The Edition Bodrum’da Kitchen at Edition by Osman Sezener adlı yeni bir restoranla karşımıza çıkacak olması. Edition Otel’e gelen bir başka İstanbul markası da Kuruçeşme’deki Inari. Yeniköy Azur, Nişantaşı Must ve Bomonti Wu da Yalıkavak’ta yazlık şubelerini açacak diğer İstanbul markaları. Nişantaşı’ndaki Boel ise Bodrum Must’ın hemen üstündeki otelin işletmesini üstleniyor. Geçen yazın İstanbul’dan Bodrum’a transferlerinden en çok konuşulanlarından biri ise Frankie’ydi. Susona’daki Frankie Beach Club’da günlük canlı müzik performansları da vardı. Frankie’nin yaratıcısı, Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TURYİD) Başkanı Kaya Demirer’in diğer sürprizi ise bir destinasyon restoranı olan Malva’ydı. Şefi tarafından özel olarak seçilmiş günlük taze malzemelerle yavaş pişirilen lokal lezzetlerin sunulduğu restoranda yerli ve yabancı canlı müzikle eğlence de vardı.

Bakalım bu yaz Bodrum’da en çok hangi mekânları konuşacağız ve tabii Bodrum trafiğiyle nasıl başa çıkacağız? Hep birlikte göreceğiz.

Yazının devamı...

Muhteşem Süleyman portresi yarın satışa çıkıyor

30 Mart 2021

Yarın Sotheby’s Londra’da gerçekleşecek İslam Dünyası ve Hint Eserleri Müzayedesi’nin ilkbahar edisyonunda Kanuni Sultan Süleyman’ın şimdiye kadar hiç görülmemiş bir yağlıboya portresi yer alıyor.

Bu eserin neden diğerlerinden farklı olduğunu Sotheby’s Londra Ortadoğu satışlarının başındaki Benedict Carter ile geçen ay uzun uzun konuştum, portreyle ilgili bilinmeyenleri de Benedict Carter’a sordum.

“16. ve 17. yüzyıllarda Avrupalı ressamların yağlı boyayla yaptığı çok az sayıda Osmanlı sultanı portresi günümüze kadar geldi. İtalyan sanatçının yaptığı bu portrede, Süleyman’ın başarılarının zirvesinde olduğu dönemde, 43 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Irak’ı fethettiği, Preveze Deniz Muharebesi’nde Papa Paul III’ün ve müttefiklerinin ordularını yendiği bir dönem söz konusu. Tüm anlatılanlarda olduğu gibi iri siyah gözleri, heybetli burnu ve uzun bıyıkları dikkati çekiyor” diye başladı anlatmaya Benedict Carter.

“Bu portrenin en önemli farkı ise benzerlerinin aksine yağlı boyayla kanvas üzerine değil, bakır üzerine yapılmış olması. Floransa’da Medici koleksiyonunu sergileyen Uffizi Galeri ve Viyana’da Habsburg koleksiyonunu sergileyen Kunsthistorisches Museum koleksiyonlarında yer alan benzer iki Süleyman portresi de kanvas üzerine yapılmıştı. O yüzden de farklı bir önemi var” diye devam etti.

“Muhteşem Süleyman’ın daha önce de Sotheby’s’de Ekim 2008’de ve Mayıs 2019’da iki portresi açık artırmayla satılmıştı, ama bu portre onlardan daha farklı özellikler taşıyor” diye ekledi.

Bu portre bir sanat koleksiyonerinin mi yoksa bir müzenin arşivinden mi çıktı?

19. yüzyıldan beri Fransa’da özel bir aile koleksiyonunda yer alıyormuş.

“Son 15 yılda Fatih Sultan Mehmet ve Muhteşem Süleyman’ın da aralarında olduğu önemli Osmanlı sultanlarının yağlıboya tabloları açık artırmayla hem özel koleksiyo- nerlere hem de müzelere satıldı. Muhteşem Süleyman, en önemli Müslüman hükümdar- lardan olduğu için bu tablo söz konusu olduğunda hem İslam dünyasından hem de daha geniş sanat piyasasından yoğun bir ilgi göreceğine eminiz” dedi Benedict Carter.

Yazının devamı...

“Star Wars”un yönetmeni Lego ile ölümsüzleştirdi

28 Mart 2021

Londra’nın 34 yıllık simge restoranlarından River Cafe’ye ve kurucusu Ruth Rogers’a, restoranın müdavimi, “Star Wars” filmlerinin yönetmeni JJ Abrams bir sürpriz yaptı

İstanbul’un klasikleri haline gelen, şehrin simgelerinden olan yeme-içme mekânlarıyla bile üzülerek vedalaşmak durumunda kalıyoruz. Oysa bu mekânların aslında hayatımızda ne kadar önemli olduğunu pandemi sürecinde daha da iyi anladık, sosyalleşmeyi ve sevdiğimiz mekânları çok özledik. Yeme-içme sektörünün yaşadığı sorunlar elbette sadece Türkiye’ye özgü değil, tüm dünyada benzer zorluklar yaşanıyor pandemi döneminde.

Londra da bu zorlukların yaşandığı metropollerden biri. Ama gelin görün ki, artık şehrin simgelerinden biri haline gelmiş bir restoran, sadece korunmakla kalmıyor, müdavimleri tarafından daha da yüceltiliyor. Bkz. River Cafe

Tam 34 yıl önce İngiliz şef Rose Gray ve Amerikalı şef Ruth Rogers birlikte Hammersmith’de kuruyor River Cafe’yi. İtalyan mutfağı ağırlıklı restoranda Ruth Rogers’ın İtalyan kayınvalidesinin yemeklerinden etkileniyorlar en çok. Basit ama lezzetli yemekler yapıyorlar. O zamanki hedef, Ruth Rogers’ın eşi, efsane mimar Richard Rogers’ın mimarlık ofisinin kantini gibi hizmet vermek. Richard Rogers’ı Paris’teki Centre Pompidou, Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Londra’daki Millennium Dome gibi birçok eseriyle tanıyoruz. İşte bu iki kadın ortak kantin olarak başlattıkları restoranlarını ilk 20 yılda bambaşka bir yere taşıyorlar, hatta bu süreçte ilk Michelin yıldızlarını da alıyorlar. Birçok ünlü şef onların mutfağında yetişiyor, kendi kanatlarıyla uçmadan önce. Kimler mi? Jamie Oliver, Theo Randall, Ed Baines, April Bloomfield, Hugh Fearnley-Whittingstall, Ben O’Donoghue ve Tobie Puttock…

Daha sonra Rose Gray kansere yenik düşüyor, ama Ruth Rogers ortağının anısını koruyarak aynı şekilde River Cafe’ye devam ediyor. Hatta şu anda 73 yaşında olmasına rağmen, her gün işinin başında. Çok teklif almalarına rağmen şube açmıyorlar, sadece çağdaş sanat fuarı Frieze Londra’nın içinde bir pop-up restoran açıyorlar.

River Cafe’nin kardeşi Sylvia’s

Pandemi nedeniyle eve paket servis ve çevrimiçi mağaza işlerini büyüttüler. Hatta yine pandemi döneminde River Cafe’ye kardeş Sylvia’s adlı bir İtalyan restoranıyla daha karşımıza çıktılar. Aslında onu hiç açmasalar da olurdu. Çünkü şubeleşmek ne yazık ki iyi restoranların sonu oluyor, bir süre iyi para kazansalar da yemek kalitesi ister istemez düşüyor, çünkü aynı kişiler her işin başında olamıyor. Tabii Sylvia’s’da durum farklı, River Cafe’yle yan yana olduğu için yine aynı ekip işin başında ve daha sınırlı bir menü servis ediliyor. River Cafe menüsüne konulmayan basit İtalyan yemekleri var menüde ama River Cafe’nin başta Nemesis olmak üzere sevilen tatlıları da menüde yer alıyor.

Yazının devamı...

EVLİLİK VE İKİ EV MESELESİ

27 Mart 2021

Ece Dağıstan ve Fazıl Say bu konuyu yeniden gündeme getirdi, özel hayatlarıdır, kendilerine mutluluklar dilemekten başka söyleyecek bir şey yok. Asıl mesele, tam bir senedir hepimiz evlerimizdeyiz.
Evden çalışıyoruz, spor yapıyoruz, yemek yiyoruz, sürekli evde ne yenilecek düşünüyoruz ve konuşuyoruz.
Ev sürekli dağılıyor, topluyoruz. Artık evlerin her milimetrekaresine hakimiz, şimdiye kadar hiç fark etmediğimiz ne kadar çok detay varmış meğer. Alışverişe de gitmemeye çalıştığımız için eve sürekli kargo kutuları geliyor, bir yandan kendimizi suçlu hissediyor, bir yandan, ‘küçük mutluluklar bizi ayakta tutuyor’ diyor, bir yandan da onları nasıl geri dönüşüme sokacağımızı düşünüyoruz.
Hadi biz müzik yapmıyoruz, öyle bir yeteneğimiz yok ama yine de Zoom’da toplantıdayken ya da bilgisayar başında, artık çökmek üzere
olan posta kutumuzdaki e-postaları cevaplarken arkadan gelen elektrik süpürgesi sesine tahammül edemiyoruz. Bulaşık makinesi sürekli dolup taşıyor, boşaltıyoruz, yeniden dolup taşıyor. Hatta pandeminin ikinci dalgasında evlerde çift bulaşık makinesi olmalı, biri temizler, biri kirliler için diye pratik bir çözüm bile geliştirmiştim. Nasıl mutfaklarda çift evye olabiliyorsa, bu da gayet faydalı olabilir. Ev nüfusunu azaltmak da bir çözüm tabii.
Evde bırakın eşinizi, çocuklarınızı bile istemez hale geliyorsunuz ister istemez.
Pandemi döneminin başında yurt dışında okuyan çocuklar bile apar topar evlerine geri getirilirken, şimdi bakıyoruz aileler okul yöneticilerinin gözlerinin içine bakıyor, nolur çocuklar evden gitsinler de iş güç yemek konusunda düşünecek daha az kişi olsun diye.

Yazının devamı...