Altıncı tur için müzakere

Suriye’den gelen şehit haberlerinden sonra İdlib’deki durumu yoluna koyabilmek için liderler düzeyinde bir temas şarttı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 29 Eylül’de Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşecek. Ankara, Suriye rejiminin topçu saldırılarını M4 karayolunun güneyine yönlendirmiş olmasından, Rusya’nın da havadan “terör unsurlarına karşı” diye izah ettiği müdahalelerinden rahatsız. Rusya da Türk askerinin Suriye’deki varlığından memnun değil ve Türkiye’yi “İdlib’in terörden temizlenmesi için üzerine düşeni yapmamakla” suçluyor.

Altıncı tur için müzakere

İki liderin görüşmesinde muhtemelen ‘bakan düzeyinde temasın artırılması’, ‘askeri düzeyde sahada birlikte çalışma’ gibi geçmişte başvurulmuş uygulamalar yeniden devreye sokulabilir ama daha ötesinde bir mutabakata varılması pek mümkün görünmüyor. Beklenti, yine diplomasi masasının işaret edilmesi. Zira BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in bir süredir Anayasa Komitesi’nin toplanabilmesi için uğraşıyor. 

Taraflar ‘esneyebilecek’ mi?

Suriye hükümeti ve muhalefeti, en son 5. tur için Ocak 2021’de Cenevre’de buluşmuştu. Anayasa Komitesi 6. toplantısını 10 aydır yapamıyor. Taraflar, anayasa yazım sürecine girmek, heyet başkanlarının oturumlar öncesi bir araya gelmesi gibi konularda uzlaşamıyor, Suriye rejimi bunlara yanaşmıyordu. Pedersen hem Şam’ı hem de İstanbul’u ziyaret etti, “Kolay değil ama en kısa sürede yeni bir oturum düzenlemek için esneklik talep ediyorum” açıklaması yaptı.

Bir süredir o çıkmazın aşılabilmesi için Rusya rejimle, Türkiye de muhalefetle temastaydı. Henüz Suriye rejiminden bir yeşil ışık gelmiş değil ama bu haftaki Soçi zirvesinden önce, zirve sırasında ya da zirvenin hemen akabinde toplantı için bir tarih duymak mümkün. Altıncı tur da Ekim ayı içinde yapılabilir.

Japonların ‘ah’ı

Geçen hafta Avustralya’nın ABD ve İngiltere ile denizaltı anlaşması yapması, Fransa’yı çılgına çevirmiş ve transatlantik ilişkilerde ortalık toz duman olmuştu. Bu hafta Fransa-ABD ve Fransa-İngiltere arasındaki ilk temasların ardından buzlar eridi. Bu gerilimi biraz geriden, biraz da keyifle izleyen bir ülke vardı: Japonya... Çünkü Avustralya’nın 12 denizaltı alımı için 2007’de açtığı ihalede Japonlarla uzun süre müzakere yapılmış, iş anlaşma noktasına da gelmiş ancak Avustralya hükümeti ihaleyi son anda Fransızlara vermişti. O dönem Japonya derin bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Savunma ve güvenlik uzmanı olan Arda Mevlütoğlu, Japonların o dönem ihaleyi kaybetmesinde öne çıkan üç sebebi şöyle sıralıyor: Siyasi konjonktür, model ve üretim yeri.

Altıncı tur için müzakere

Hükümet gitti ihale bitti

Arda Mevlütoğlu Avustralya Başbakanı Tony Abbott ile Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin yakın ilişkisini hatırlattı, bu durumun Japonların teklifini o dönem avantajlı hale getirdiğini ancak Abbott’un parti başkanlığını ve başbakanlığı kaybetmesiyle tablonun tersine döndüğünü anlattı.

Yeni gelen hükümetin Fransa ile ilişkisi ihalenin Japonlardan Fransızlara kaymasına yol açtı. Ayrıca Fransızların Barracuda tipi 4 bin 500 tonluk (gövde ne kadar büyükse, daha çok balistik füze yerleşimine imkân sağlıyor) gövdeleri, Japonların 4 bin tonluk Soryu sınıfı denizaltılarına tercih edilmişti. Mevlütoğlu ihale şartnamesine göre denizaltıların Avustralya’da üretileceğini ve Japonların bu tip konularda muhafazakâr olduğu, üretim yeri konusunda Avustralya’yı tercih etmemesinin Fransızları yarışta öne geçirdiğini belirtiyor.

Tabii o dönem “savunma sanayinde büyüme hedefiyle” bu ihaleye giren Japonya’nın planlarının son anda suya düşmesi Tokyo yönetimini çok öfkelendirmişti. İşte, Japonların o zaman ihaleyi ellerinden alan Fransa’nın bugünkü durumunu keyifle izlemeleri bundan...

Uzun ve zorlu yol

Türkiye’nin 2016’da imzaladığı Paris İklim Anlaşması’nın gelecek ay Meclis’ten geçmesi bekleniyor. Türkiye bu onayla birlikte artık 191 ülke gibi anlaşmanın öngördüğü hedeflere ulaşmak için çalışacak. Daha basit bir ifadeyle endüstri, sanayi, ulaşım gibi başlıca alanlarda hazırlayacağı ulusal eylem planlarıyla karbon azaltımı için yol haritasını belirleyecek ama daha önemlisi her 5 yılda bir Birleşmiş Milletler’e “Ulusal Katkı Niyet Beyanı” resmi belgesini sunacak. Yani 2025’ten 2060’a kadar karbon salım projeksiyonunu BM’ye bildirecek.

Türkiye böyle bir belgeyi en son 2015’ten önce sunmuştu. O belgeye göre Türkiye yüzde 5 büyüme hedefi baz alınarak yapılan hesapla hiçbir adım atmasa, 2030’a gelindiğinde 1.1 milyar ton karbon gazı miktarını -enerji, sanayi, ulaşım, şehirleşme, tarım, atık yönetimi ve ağaçlandırma gibi alanlarda yapacağı dönüşümle- 930 milyon tona düşürmeyi yani yüzde 21 azaltmayı beyan ediyordu. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Ekonometri Merkezi Üyesi Dr. Barış Karapınar sunulacak yeni belgede, güncel ortalama büyüme rakamları ve hedeflerine göre ‘gerçekçi’ yaklaşımlar konulması gerektiğini, dahası Türkiye’nin artık sadece azaltım senaryosunu değil, ‘sıfır karbon’ hedefini açıklaması gerektiğini söylüyor.

Altıncı tur için müzakere

‘Hedef sıfır karbon olmalı’

Bugün dünyada sadece iki küçük ülke, Güney Asya’da Butan Krallığı ve Güney Amerika’daki Surinam sıfır karbon hedefine ulaşmış durumda. “Sıfır emisyonda” bundan sonrası için en yakın hedefi, Uruguay, 2030 için belirledi. AB için bu takvim 2050, dünya emisyonlarının yüzde 25’inin müsebbibi olan Çin’in hedefiyse 2060. Türkiye’nin yeni niyet beyanındaki taahhüdü ne olacak bu aşamada bilinmiyor ancak Türkiye’nin girdiği bu yeni yolda “sıfır karbon” hedefini de dünyaya açıklaması gerekiyor. Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu görüş şuydu:

“Türkiye olarak sanayide küresel emisyonun sadece yüzde 0,7’sini üretiyoruz. Bu alandaki sorumluluk gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler göz önüne alınarak yüklenilmelidir.” 

Karapınar, “Atmosfere karbon gazı salmadan da büyümek mümkün. Büyümeyi, karbon emisyonlarından ayırmak gerekiyor. Bunun yolu ekonomimizin enerji verimliliğini artırmak ve kullandığımız enerjinin büyük oranını yenilenebilir kaynaklardan üretmek” diyor. Karapınar, Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyelini örnek gösteriyor, maliyetlerin artık fosil yakıtlara göre daha ucuz olduğunu, bu potansiyelin çok hızlı devreye sokulması gerektiğini belirtiyor. Özetle Türkiye’yi uzun ve zorlu ama iyi planlama ile temiz bir yol bekliyor.

Sıfır karbon hedefi Yıl:

Uruguay: 2030

Almanya: 2045

Kanada: 2050

Fransa: 2050

Çin: 2060

Avustralya: 2050-2100