Turuncu devrimden bugüne

Bugün toprakları işgal edilmekte olan Ukrayna’nın kaderi, 2004 yılındaki Turuncu Devrim’in ardından değişti. O tarihte cumhurbaşkanlığı için yarışan iki adaydan Rusya destekli Viktor Yanukoviç’in yüzde 2.8’lik oy farkıyla kazandığı açıklanınca, diğer aday Viktor Yuşçenko, taraftarlarını sokağa çağırmıştı. Yuşçenko’nun boynuna taktığı atkının rengiyle anılan "Turuncu Devrim" eylemlerinin sonunda seçim yenilenmiş ve Yuşçenko, 2005’te cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu.

O dönem turuncu devrimin bir diğer sembol ismi ise Yuliya Timoşenko’ydu. Bugün Ukrayna’da “Tüm Ukrayna Anavatan Birliği Partisi” Genel Başkanı olan Timoşenko’ya, Rusya ile yürüyen müzakereleri sordum. Eski başbakan, 18 yıl önce olduğu gibi hala NATO ve AB üyeliğinin hararetli bir savunucusu. Timoşenko, “NATO Ukrayna’ya koruma sağlayabilecek tek kaledir” diyerek, bu perspektiften vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyor.

Timoşenko, başbakanlığı döneminde (2008’de) NATO üyeliğinin Fransa, Almanya gibi ülkelerin talebiyle reddedildiğini, 2014'te de AB üyelik sürecinin engellendiğini hatırlatarak, “Bugün iki stratejik hatanın sonucu olarak bu savaşı yaşıyoruz. Bunlar şimdi düzeltilmeli” uyarısında bulundu. "Silahsızlanma" sözü verilmesinin de ileride sorun yaratabileceğini düşünen eski başbakan, “Bu, ileride silahsız Ukrayna’ya karşı yeni bir savaşın başlangıcı demek. Ukrayna ve dünya durdurmazsa, Putin kendiliğinden durmaz” diyor. Timoşenko, kendisi cumhurbaşkanı olsaydı, yürüteceği müzakerelerin çerçevesini ise şöyle anlattı:

Zelenksi’nin yerine olsa...

“Ukrayna’daki barışın ilk garantisi kuvvetli Ukrayna ordusu ve savunma sanayidir. İkinci boyut, güvendiğimiz ülkelerle- Türkiye, Polonya, Kanada, Baltık ülkelerini sayabiliyoruz- garanti anlaşması yapmak. Üçüncüsü, mümkün olan ilk zamanda NATO üyeliğidir.”

Son maddenin Rusya açısından savaş sebebi olduğunu gördükten sonra, Timoşenko’nun bu sözleri, görevde olsaydı müzakerelerin başlamadan bitmesi anlamına da gelebilir. Timoşenko, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliğinin tartışılmaması gerektiği konusunda da uyarıyor. Peki Timoşenko, müzakere masasında Ruslarla neyi müzakere ederdi? Eski başbakan “Taviz verebileceğimiz tek alan, bugün dünyanın Rusya’ya karşı uyguladığı yaptırımların geri alınmasıdır” diye konuştu. Yulia Timoşenko, “Hem Kırım hem Donbas Ukrayna’nın ayrılmaz bir parçasıdır.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğüyle ilgili konu Ukrayna halkı tarafından çözülmeli. Dolayısıyla referandumun iyi bir çözüm olabileceğini düşünüyorum” dedi ama bu konunun referandumun tek başlığı olamayacağının, tüm barış anlaşmasını içermesi gerektiğinin de altını çizdi. Timoşenko, referandum dese de Ukrayna halkının “topraklarını ve işgal altında inleyen Ukraynalıları satmayacağına” inanıyor.

Turuncu devrimden bugüne

Avrupa’ya Irak gazı mı?

ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland’ın bu haftaki Ankara ziyaretinden sonra Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde yaptığı East-Med (Doğu Akdeniz) projesi açıklaması dikkat çekiciydi. ABD zaten, İsrail-Mısır-Güney Kıbrıs ile Yunanistan’ın Türkiye’yi dışlayarak 2020’de imza attığı, Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıyacak boru hattı projesine desteğini çektiğini açıklamıştı.

Nuland, bu projeye neden soğuk baktıklarını iki sebebe vurgu yaparak anlattı: Proje hem fazla maliyetliydi hem de Avrupa’nın acil gaz ihtiyacı ortadayken 10 yıl beklenemezdi. Nuland’ın “İsrail, Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye ile doğalgaz için alternatif yollar üzerinde çalışıyoruz” ifadesi, elbette herkeste merak uyandırdı ve bu sözlerin, Türkiye-İsrail enerji iş birliğine atıfta bulunduğuna dair yorumlar yapıldı. Ama bu, pek öyle görünmüyor. Kulislerden edindiğim bilgiler, Washington’ın aklında başka bir plan olduğunu gösteriyor: Irak’ın Kürt bölgesindeki gazını Avrupa’ya taşımak.

Edinebildiğim bilgilere göre Victoria Nuland, Ankara’da İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına dair doğrudan veya dolaylı bir görüş beyan etmiş değil. Görüşmelerde enerji çeşitliliği yaratacak, az maliyetli ve hızlı şekilde hayata geçirilebilecek projeler konuşulmuş, Irak’tan gelebilecek gaz gündeme gelmiş.

İlk sinyali verilmişti

Bu noktada Mart ayı sonunda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Masrur Barzani’nin şu açıklamasını hatırlatalım: “Avrupa’daki enerji açığının en azından bir kısmını karşılama kapasitesine sahibiz. Yakın gelecekte Irak’ın geri kalanına, Türkiye’ye ve Avrupa’ya doğalgaz ihracatçısı olacağız,”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bunun ilk sinyalini Şubat ayı başında Kiev dönüşünde vermiş, doğalgaz sıkıntısı haberleri sorulduğunda “Irak’tan da belki doğalgaz noktasında Türkiye’ye bir arz olabilir” demişti. Erdoğan, Şubat başında Türkiye’ye gelen Neçirvan Barzani ile bu konuyu konuştuğunu, onun da Iraklı yetkililerle görüşmeler yapacağını, muhtemel anlaşmaların ilerleyen günlerde yapılacağının sinyalini vermişti. Cumhurbaşkanı’nın NATO Liderler Zirvesi’nden dönerken yaptığı şu açıklama da dikkat çekiciydi.

“Önümüze enerjide çok daha farklı alanlar açılacak ve bunu duyduğunuzda ‘Bu da nereden çıktı?’ diyeceksiniz.”

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Parlamentosu Enerji Komisyonu Başkanı Ali Hama Salih’in Türkiye’ye 2025’te doğalgaz satmaya başlayacaklarına dair bir açıklaması da var. Bu arada Kuzey Irak doğalgazını Türkiye şebekesine bağlayacak Şırnak hattının tamamlandığını, o bölgedeki altyapıların iyileştirildiğini ama 2017’de bağımsızlık referandumundan sonra iş birliğinin durmak zorunda kaldığını da biliyoruz. Tüm bu açıklamaları yan yana koyduğumuzda, önümüzdeki süreçte Irak gazıyla ilgili önemli gelişmeler olabilir.

Turuncu devrimden bugüne

Irak doğalgazı:

2020 kanıtlanmış rezerv: 132 trilyon metreküp (Dünyanın en büyük 12. gaz potansiyeli)

Doğalgaz üretimi: 378 milyar metreküp

Kanıtlanmış gaz rezervlerinin yüzde 70’i Basra’da

Kuzey Irak’ın potansiyel rezervi: 900 milyar metreküp