ABD’ye ‘kırmızı bülten’ notası

26 Ekim 2019

Türkiye, ABD Başkanı Trump’ın telefon ile konuştuğu, Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun görüntülü görüşme gerçekleştirdiği terör örgütü liderlerinden Mazlum Kobani’nin kırmızı bültenle aranan bir terörist olduğunu verdiği nota ile hatırlattı

Türkiye, ABD ve Rusya’nın ‘muhatap’ aldığı terör örgütü PKK/YPG’nin elebaşlarından Suriye uyruklu Mazlum Kobani kod adlı terörist Ferhat Abdi Şahin’in, hakkında kırmızı bülten düzenlenmiş bir suçlu olduğunu hatırlattı. Adalet Bakanlığı Şahin’in ABD’ye girdiği anda tutuklanması için gerekli yazışmaları başlatırken, terörist hakkında 14 Eylül 2018 tarihli kırmızı bülten de ortaya çıktı. Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin 6 Mayıs 2015 tarihli yakalama kararına istinaden çıkarılan bültende Şahin’in terör örgütündeki geçmişi ve işlediği suçlar yer alıyor.

No: 2018/74239

ABD Başkanı Donald Trump’ın telefon ile konuşarak, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun yanında diğer askerlerle birlikte görüntülü görüşme gerçekleştirerek meşrulaştırmaya çalıştığı Mazlum Kobani kod adlı Ferhad Abdi Şahin adlı terörist kırmızı bültenle aranıyor. Bu durum ABD’ye bir nota ile hatırlatıldı. Şahin, Interpol kayıtlarında 2018/74239 dosya numarası ile aranan bir suçlu. Bülten yayımlanma tarihi 14 Eylül 2018. 196 ülkede geçerli olan bültene göre Şahin’in görüldüğü yerde tutuklanarak Türkiye’ye iade edilmesi gerekiyor. Dolasıyla normal şartlar altında Türkiye’nin hiçbir diplomatik talebine ihtiyaç olmaksızın terörist Türkiye’ye teslim edilmeli.

Suriye doğumlu

Üç sayfadan oluşan kırmızı bültende, 1967 Afrin Suriye doğumlu olan ve daha önce ‘Şahin Cilo’ kod adını da kullanmış olan Ferhat Abdi Şahin’in 1990’da PKK/ KCK silahlı terör örgütüne katıldığı, sırasıyla 1990, 1999, 2004, 2008, 2011, 2013’de örgüt içerisinde üstlendiği görevler yer alıyor. Bültende Şahin’in 2018 yılı itibariyle örgütün Suriye sahasından sorumlu olduğu belirtiliyor.

Kırmızı bültende ayrıca Şahin’in üyesi olduğu PKK/KCK terör örgütünün amacı da ayrı bir paragraf olarak yer alıyor. Bu bölümde, örgütün Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriyle, İran ve Irak’ın bazı bölgelerinin içinde yer aldığı bir Kürt devleti kurmayı amaçladığı belirtiliyor. Ayrıca bu amaçla şiddet kullandığı, Türkiye’de 30 binin üzerinde kamu görevlisi ve sivili şehit ettiği, yaraladığı ve bu sebeple bir terör örgütü olduğu vurgulanıyor.

Yazının devamı...

Çekilme sürerken izlenenler 120 saatin analizi

23 Ekim 2019

ABD ile varılan mutabakat çerçevesinde terör örgütüne güvenli bölge sınırlarını terk etmesi için tanınan 120 saatlik süre boyunca TSK eli tetikte bekledi. Bu süre zarfında PKK/YPG’li teröristlerce 42 ihlal ve taciz yapıldı. Bekleme süresinde sadece askerler değil, diplomatlar, güvenlik ve istihbarat uzmanları da bazı açıklamaları, temasları yakından takip etti.

Çekilmenin başladığına dair bölgeden bilgiler gelirken, başta sosyal medya olmak üzere kimyasal silah kullanımı, hastane bombalama, asimilasyon, etnik temizlik gibi bir dizi asılsız iddia hız kesmeksizin devam etti. İddiaların bir kısmının bizzat sahadaki CENTCOM komutanları tarafından bazı Pentagon muhabirlerine özellikle yazdırıldığı güvenlik makamları tarafından not edildi. Yaptıkları paylaşımlarla dakika başı üst düzey ABD’li askerlerle konuşabildiği, Kuzey Suriye’den anlık bilgi aldığı izlenimini veren bu gazetecilerden bazıları sonradan paylaşımlarını silmek zorunda kaldı.

Kandil ile görüş farklılığı mı yoksa...

Kandil’den gelen açıklamalar da takip edilen başlıklar arasındaydı. YPG çekilme konusunda ABD yönetimine garanti vermesine rağmen, PKK’nın Kandil’deki yöneticilerinin çekilmeye karşı çıktığı haberleri yayıldı. Örgütün, YPG yönetimine, çekilme yerine TSK’nın bölgeden çıkarılmasına çalışılması, bulundukları noktaları terk etmemeleri talimatı verdiği haberleri geldi. PKK’nın sözde yöneticisi Cemil Bayık’ın “mücadele” ve “direniş” çağrısı da yaptığı belirtildi.

Yazının devamı...

Operasyonun sosyal medya mücadele sahası

18 Ekim 2019

Barış Pınarı Harekâtı vesilesiyle günümüzde devletlerin mücadelelerini bir kaç sahada aynı anda vermesi gerektiğini bir kez daha hatırladık. Fiziksel olarak sahada, diplomatik olarak masada, propaganda ve dezenformasyona karşı basın-yayın ve sosyal medyada. Klasik propaganda araçları olarak gazete ve televizyonlar ilk olarak akla gelse de, asıl mücadele alanı sosyal medya. Asıl kıyamet orada kopuyor. Dakikalar değil, saniyeler içinde ve kontrolsüz bir şekilde bilgi de, dezenformasyon da yayılabiliyor. Amerikan ABC televizyonu ‘Türkiye sivilleri bombalıyor’ diye silah tanıtımı görüntülerini yayınlayınca çıkıp özür dilemek zorunda kalmıştı. Fakat sosyal medyada benzerlerini yapanlar ise kimseden özür dilemiyor.

Eskiden sadece devletler propaganda savaşı yapardı. Artık bu alanda devlet dışı aktörler de var. Bunlar kimi zaman terör örgütü, kimi zaman bir çıkar grubu. Kadir Has Üniversitesi’nden Akın Ünver, “Propaganda savaşı, artık sıradan sosyal medya kullanıcıları, gazeteciler ve teknoloji şirketlerinin de müdahil olduğu daha geniş çaplı bir mücadeleye dönüşmüş vaziyette. Bütün taraflar kendi argümanlarını destekleyecek nitelikte yazılı, görsel içeriği sıklıkla paylaşarak belli bir gündem oluşturmaya ve yaşanan kriz durumunu kendi inandıkları şekilde yansıtmaya çalışıyor” diyor. Ünver’e göre, böylece kararsız kullanıcıların kriz durumu hakkında görüşü oluşturulmak isteniyor. Bunun için de uluslararası kamuoyu kullanılarak, hedef ülke veya örgütler üzerinde baskı kurulmaya çalışılıyor.

Nasıl yapıyorlar?

Sıradan sosyal medya kullanıcılarının çoğunlukla ‘ara eleman’ olarak kullanıldığı sosyal medyada, aslında her şeyi yapan devlet içi ya da devlet dışı aktörler. Bunlar profesyoneller.

Görüşüne başvurduğum bu alanda çalışmalar yapan, Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Emine Çelik internetin aslında üç katmanlı olduğunu belirterek, “Her gün açıkta kullandığımız internet aslında yüzey internet. İnternetin sadece yüzde 4’lük kısmı. Geri kalan yüzde 96’lık kısmının, yüzde 90’ı deep web (derin internet), yüzde 6’sı da dark web (karanlık internet). Deep web’e yasaklanmış ya da özel yazılım araçlarıyla giriliyor. Bu alan profesyonellik gerektirir. Devlet dışı aktörler bu alanda sistematik çalışma yapıyorlar. Dark web’de satın alınan bot hesaplar ve veri tabanlarından çekilen görüntüler üzerinden sunucular yönlendiriliyor. Örneğin 1995 yılında depremde çekilen bir görüntü, harekat sırasında ‘Türkler çocukları öldürüyor’ diye yayınlanıyor” dedi.

Çelik’in verdiği bir başka örnek farklı bakış açılarından çekilmiş görüntülerin ‘servis’ edilmesi. Üç ya da dört kamera olan bir yerden sadece bir kameranın görüntüsü yayınlanıyor. En yakın dönem örneği DAEŞ’lilerin ‘hapishaneden kaçma görüntüleri.’ YPG/PYD’ye ait hesapların, “Türkler bomba attı, kapılar açıldı, DAEŞ’liler kaçtı” diye servis ettikleri görüntülerin, başka kamera açısına ulaşılmasıyla aslında, bizzat YPG’liler tarafından açılan kapılar olduğu ortaya çıktı. Çelik’in tespiti, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarına oranla Barış Pınarı Harekatı’nda bu alandaki saldırıların daha da yoğunlaştığı yönünde.

Doğru ve yanlış

Bağımsız doğrulama platformu teyit.org, operasyon başladığından bu yana sosyal medyada paylaşılan içeriklerden 20’sinin yanlış olduğunu ortaya çıkardı. Mesela ‘Suriye’de Türk tankı vuruldu’ paylaşımının aslında Körfez Savaşı’ndaki bir Irak tankı, ‘Türk keskin nişancılar tarafından vurulan YPG’li’ görüntüsünün ise 2015’te bir DAEŞ’in keskin nişancısı tarafından vurulan Şii savaşçı olduğu ortaya çıkarıldı.

Yazının devamı...

Ankara yaptırım kararını nasıl okudu?

16 Ekim 2019

ABD; Fethullah Gülen Terör Örgütü ve PKK adına suç işlemek ve casusluk suçlamalarından yargılanan vatandaşı Pastör Andrew Brunson serbest bırakılmayınca, 2018 ağustos ayında iki yaptırım kararı aldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “insan hakları ihlallerinden sorumlu oldukları” gerekçe göstererek, malvarlıklarını dondurdu.

Soylu; karar için “Amerika’da bir malımız var; FETÖ. Onu da orada bırakmayız. Alacağız!” dedi. Gül ise “Benim bu topraklarda yaşamak ve bu topraklarda ölmek dışında bir düşüm olmadı. ABD’de veya Türkiye dışında herhangi bir ülkede ne bir dikili ağacım, ne bir tek kuruş param da yoktur. Nasip olursa belki bir gün memleketim Gaziantep’te küçük bir zeytinlik alırım” cevabını verdi. Her iki bakanın da ABD’de malvarlığı yoktu. ABD elbette bunu biliyordu. Dolayısıyla, yaptırım olsa da, karar sembolikti.

Ayrıca; ABD Türkiye’den aldığı çelik ve alüminyumdaki gümrük vergisini iki katına çıkardı. 2017’de Türkiye’nin 9,5 milyar dolarlık toplam demir çelik ihracatında ABD’nin payı 1 milyar dolardı. Artırılan vergi Brunson tahliye olduktan sonra, Mayıs 2019’da eski oranına düşürüldü.

Bilinen yöntem

ABD Başkanı Donald Trump şimdi de ülke içinden ve dışından, DAEŞ ile mücadelede ‘ortağı’ SDG’yi yalnız bırakmakla, Rusya’nın sahada etkin olmasına yol açmakla suçlanınca Barış Pınarı Harekâtı dolayısıyla bir kez daha Türkiye’ye yönelik yaptırım kararlarının altına imza attı. Savunma Bakanı Hulusi Akar, Enerji Bakanı Fatih Dönmez ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ABD’deki mal varlıklarının dondurulacağı, ABD ile herhangi bir mali işlem yapamayacakları ve ülkeye seyahat edemeyecekleri duyuruldu. Kurumsal olarak; Enerji ve Savunma Bakanlıkları da yaptırım listesine alındı. Çelikte gümrük vergisi tekrar yükseltildi. 100 milyar dolar hedefli ticaret anlaşması görüşmeleri durduruldu. Oysa daha geçen ay; ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross o görüşmeler için, hem de 5 günlüğüne Türkiye’ye gelmişti.

Neden üç bakan?

Hükümet kaynakları; seçilen her isim ve kurum üzerinden Türkiye’ye ayrı bir mesaj verildiği görüşünde.

Yorumlar şöyle; Savunma Bakanı Akar ve İçişleri Bakanı Soylu, içerde ve dışarda Türkiye’nin terörle mücadelesiyle özdeşleşen iki isim. Kurum olarak Savunma Bakanlığı’nın listeye dahil edilmesi, savunma sanayi teknolojisinde Türkiye’nin kaydettiği gelişmeye, kendi ayakları üzerinde durabilme çabasına bir tepki.

Yazının devamı...

Radikallik, aşırıcılık ve yabancı savaşçılar

7 Ekim 2019

Yabancı silahlı savaşçılar, Türkiye’nin yanı başında 8 yıldır devam eden Suriye savaşının ürettiği bir düzine sorundan sadece biri. Suriye’de bir yandan siyasi çözüm aranırken pek çok ülkeyi kaygılandıran ise bu savaşçıların akıbeti. Özellikle Çin, Kazakistan, Fransa, İngiltere, Almanya, Belçika, Tunus, Libya, Hollanda sayıları tam olarak bilinmeyen bu savaşçıların nereye gideceklerine, neye evrileceklerine dair bir dizi soruya yanıt arıyor.

Türkiye tehdidin fotoğrafını çekti

Türkiye, Avrupa Birliği’nin desteklediği 18 ay süren bir proje ile kendi deneyiminin fotoğrafını çekti. ORSAM, TOBB ETÜ ve Türkmeneli İşbirliği ve Kültür Vakfı birlikte yürüttükleri “Terörist Savaşçıları ve Radikalleşme Tehdidini Önleme Tedbirlerinin Etkinliğini Artırma” ya da kısa adıyla ‘Herkesi Önemsiyorum’ (icare4all) Projesi ile; ideolojik, etnik veya dini motivasyonlarla radikalleşenlerin, şiddete varan aşırıcılığın ve yabancı terörist savaşçıların yarattığı tehdide karşı kamuoyunda farkındalığı artırmayı ve mücadele kapasitesini artırmayı amaçladı.

Proje kapsamında anılan kavramlar çerçevesinde uluslararası hukuk müktesebatı tarandı. AB ve ABD ile Türkiye’nin güvenlik mekanizmaları karşılaştırıldı. Radikalleşme tehdidi altındaki farklı gruplarla saha araştırmaları gerçekleştirildi. Örneğin, kadının radikalleşmedeki yeri, eylemlerin engellenmesindeki rolü araştırıldı. Gençlerin farkındalığı ölçüldü. Sosyal medyayı kullanma kapasitesi ile deyim yerindeyse çığır açan DAEŞ’e dair Youtube’da en çok izlenen mizah veya komplo teorisi içerikli videolar masaya yatırıldı. STK’lara hem radikalleşme anlatıldı, hem çözüm odaklı nasıl proje yürütebilecekleri eğitimleri verildi.

 Proje kapanışını da 21 - 23 Ekim’de dikkat çekici bir uluslararası sempozyumla yapması bekleniyor. BM Terörle Mücadele İcra Komitesi(UN CTED), Radikalleşme Farkındalık Networkü (RAN), Şiddet içeren aşırıcılığa çözüm arayan düşünce kuruluşları network’ü RESOLVE ve HEDEYAH gibi konuyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği uluslararası aktörlerin temsilcileri Ankara’da olacak. “Radikalleşme ve Aşırıcılık Uluslararası Sempozyumu”nda 20 ülkeden, 70’den fazla konuşmacı yer alacak. Bunlar arasında nörolog, sosyal psikolog, bürokrat, akademisyen, araştırmacı ve terörle mücadelede görev almış subaylar ve diplomatlar olacak.

Eski teröristlerin deneyimleri

Sempozyum programında 15 farklı oturum var. Kişisel olarak ilgimi çekenlerden ikisinin moderatör ya da konuşmacıları ise ‘eski teröristler.’ Örneğin, Pakistan ve Suriye’de bulunmuş eski bir militan, sonrada Kanada Gizli Servisi’nin mümtaz bir üyesi olan, ülkedeki el-Kaide hücresinin çökertilmesini sağlayan Mubinoddin Shaikh, DAEŞ’in yükselişi, düşüşü ve sonrasının konuşulacağı bir oturumu yönetecek. Parallel Networks adlı girişimi kurarak eski aşırıcıları bir araya getiren, kendisi de eski bir el-Kaide sempatizanı ve örgüt için insan devşiren bir kişi olan Jesse Morton bir başka oturumun moderatörü. Oturumun konuşmacıları ise eski Amerikalı bir dazlak olan Frank Meeink, ‘Amerikalı Nazi’ olarak tanınan Jeffrey Stpehen Schoep ve Hollanda vatandaşı eski El-Kaide destekçisi Jason Walters. Cezaevinde bulundukları sırada ya da sonrasında görüşlerinden uzaklaşan bu isimler, daha sonra ‘muhbir’ ya da ‘gönüllü’ olarak aşırıcılıkla mücadeleye katıldı. Haklarında kitaplar, onlarca makale yazılmış, haberleri yapılmış bu isimleri de dinlemek ilginç olacak.

Yazının devamı...

Siyasiler kampa giriyor

25 Eylül 2019

Siyasiler, üst üste geçirilen seçim dönemini geride bıraktıktan sonra bu yaz ilk kez tatil yaptılar. Eylül yine biraz rölantide olsa da en azından kurmaylar açısından Meclis’in yeni dönemine hazırlıkla geçti. Asıl maraton TBMM Başkanı Mustafa Şentop 1 Ekim Salı günü 27. dönem 3. yasama yılı için tokmağı zile vurduğunda başlayacak. Dönemin hem yoğun, hem de oldukça hareketli geçeceği kesin. Seçimler nedeniyle tartışması sonraya bırakılan birçok konu sırayla Meclis gündeminde yerini alacak. Yargı Reformu’nun ilk paketiyle başlanıyor...

Benzeşen, ayrışan

Meclis’in çalışmaya başladığı ilk haftanın sonunda, 4-6 Ekim’de AK Parti Kızılcahamam’da, CHP ise Abant’ta yeni dönem hazırlığı için kampa girecek. Her iki partinin de taslak kamp programlarında ortak noktalar var. Kamplar liderlerin açılış konuşmalarıyla başlayacak. Her ikisinde de Genel Merkez ve Meclis Grupları çalışmaları, gündemleri hakkında bilgi verecek.

AK Parti kampında bu kez Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yapacağı sunum dikkat çekiyor. Oktay bir süredir, pek çok kesimin görüşüne başvurarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tıkanan, işleyen yönlerini tespite yönelik bir çalışma yürüttü. Daha önce AK Parti MKYK’ya çalışma hakkında bilgi veren Oktay bu kez milletvekillerine sunum yapacak. Parti kurmaylarının aktardığına göre; Oktay’ın çalışması bir çeşit sistem röntgeni. Bu nedenle, tıkanma noktaları net olarak görülüyor. Çalışmanın ortaya çıkardığı sonuç ise; sistemin tam olarak oturması için zamana ihtiyaç olduğu. Bu nedenle radikal değişiklik önerileri içermiyor. MKYK’da yapılan değerlendirmede; sorunun daha çok yeni sistem/eski alışkanlıklar çelişkisinden kaynaklandığı öne çıkıyor. Sisteme lokal müdahalelerin yapılabileceği belirtiliyor.

CHP’de ise milletvekillerinin iller hakkında hazırladıkları raporlar ele alınacak. CHP kampının rutin dışı bölümünü partinin çalıştığı bazı araştırma şirketlerinin iletişim konulu sunumları oluşturuyor. CHP görünen o ki geçen seçimde başlattığı “araştırmaya dayalı söylem oluşturma”nın faydasını gördü, bunu sürdürecek.

Esnek kongre süreci

Her iki partinin kampı aynı zamanda 2020’de yapılması planlanan kongre/kurultay süreçlerine hazırlık niteliği taşıyor. Partilerin kongre süreçleri her zaman önemlidir. Kadrolar yenilenir, takviyeler yapılır. Aynı zamanda partiler, önlerindeki sürece göre topluca yeniden şekillenir. Ancak bu kez süreç olağanın ötesine geçecek kadar kritik. Her iki parti de yeni kadrolarla birlikte yeni bir siyaset dilini de belirlemeye çalışacak.

Ekimde kongre takvimlerinin ilanı, delege belirlemeyle başlayacak olan süreçte, AK Parti yılbaşından itibaren ilçe kongrelerine başlayarak, nisan sonuna, bir başka deyişle Ramazan’a kadar tamamlamayı planlıyor. Yaz il kongreleriyle mi geçecek yoksa ara verilip Kurban Bayramı sonrasında mı yapılacak henüz net değil. Bu açıdan AK Parti’nin kongre süreci esnek olarak tanımlanabilir. Kongreye hazırlığın erkene alınması hızlıca tamamlanacağı izlenimine neden olmuştu. Ancak şimdilik böyle ilerlemeyeceği anlaşılıyor. CHP de ise şubata kadar ilçe ve il kongrelerinin bitirilerek mart sonu, nisan başı genel başkan ve parti meclisinin belirleneceği 37. Olağan Kurultay’ın yapılması planlanıyor.

Yazının devamı...

‘Türkiye ile istişare etmeden sürece girmek doğru değil’

23 Eylül 2019

 

BM Genel Kurulu sırasında gerçekleştirilecek Kıbrıs görüşmelerine temkinli yaklaşan KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Rumların Türkiye’nin sondaj gemilerini Akdeniz’den çekmesi, Maraş açılımından vazgeçilmesi gibi ön şartlar ileri sürdüğünü belirterek, “Bizim bu şartları kabul etmemiz mümkün değil. Türkiye ile istişare etmeden böyle bir sürece girmek de doğru değil. Sayın Akıncı’yı uyardık. Halk iradesi ve Meclis’in aritmetiğine baktığınızda Akıncı’nın böyle bir sürece girme yetkisinin olmadığını düşünüyoruz. Özellikle cumhurbaşkanı seçimlerine altı ay kala böyle bir sürece girmemesi ve çok dikkatli olması gerektiğini söylüyoruz” dedi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ersin Tatar BM 74. Genel Kurul’u sırasında gerçekleştirilecek Kıbrıs görüşmelerinden Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerine, kapalı Maraş açılımından, turizm potansiyeline ve ülkenin elektrik sorununun çözümüne kadar pek çok konuyu Milliyet’e değerlendirdi.

KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Didem Özel Tümer ile muhabirler Seyfettin Ersöz ve Ecem Toplar’ın sorularını yanıtladı.

BU ŞARTLARI KABUL ETMEYİZ: (BM’de yapılacak görüşmeler konusunda temkinli mi?) Guterres belgesi çok tehlikeli bir süreçti. Federal temelde bir anlaşma ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü sonlandırılmasını istiyorlar. Rum tarafından gelen seslerde ön şart olarak, müzakere başlayacaksa sondaj gemilerinin Akdeniz’den çekilmesi, Türkiye’nin bu sondaj çalışmalarından ve Maraş açılımından vazgeçmesi ön plana çıkıyor. Bizim bu şartları kabul etmemiz mümkün değil. Türkiye ile istişare etmeden böyle bir sürece girmek de doğru değil.

Sayın Akıncı’yı uyardık. Halk iradesi ve Meclis’in aritmetiğine baktığınızda Akıncı’nın böyle bir sürece girme yetkisinin olmadığını düşünüyoruz. Özellikle cumhurbaşkanı seçimlerine altı ay kala böyle bir sürece girmemesi ve çok dikkatli olması gerektiğini söylüyoruz. Türkiye ile de bu görüşlerimizi paylaştık. Türkiye de bu konuya temkinli yaklaşıyor.

AMAÇLARI YALNIZ BIRAKMAK:

Yazının devamı...

Çankaya Zirvesi’nden çıkan 4 sonuç

19 Eylül 2019

Suriye’de siyasi çözüm için Türkiye, Rusya ve İran Cumhurbaşkanlarını bir araya getiren 16 Eylül Çankaya Zirve’sindeki açıklamalar tek tek ve birlikte değerlendirildiğinde ortaya dört temel sonuç çıktığı söylenebilir. ORSAM Levant Çalışmaları Koordinatörü, Suriye uzmanı Oytun Orhan ile yaptığımız görüşmenin ardından bu sonuçları şöyle özetlemek mümkün.

Birincisi; Zirve’nin elma şekeri Anayasa Komitesi

listesinin onaylanması oldu. 150 kişilik listenin tamamlanması için uzun süredir üzerinde müzakere yürütülen altı isimden geriye bir tane kalmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan en son isim konusunda onay alınması ile süreç tamamlandı. Putin’in “Erdoğan çok çaba gösterdi. Son bir adayın isminin eklenmesiyle süreç tamamlanmıştır” sözü önemliydi. Komitenin ilan edilmesiyle, İdlib sahasındaki çatışmalar nedeniyle askıya alınan diplomatik çabalara dönüldüğünün de işareti verildi.

‘Ülkelerin birbirine ihtiyacı sürüyor’

İkincisi; İdlib sahasında taraflar askeri olarak karşı karşıya gelince beliren ‘Astana Masası’nın dağılabileceği beklentisi ortadan kaldırıldı. Orhan, her üç tarafın da Astana sürecine bağlılıklarını çok güçlü bir şekilde ortaya koyduklarını belirterek, “Bu bize bütün görüş ayrılıklarına rağmen tarafların Suriye’de işbirliğine istekli olduklarını gösteriyor. Birbirlerine olan ihtiyaçları da devam ediyor. Fikir aykırılıklarına rağmen, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, siyasal birliğinin sağlanması, terör örgütleriyle mücadele ve artık siyasi çözüm aşamasına geçilmesi gibi ilkeler temelinde ortaklık olduğu anlaşılıyor” tespitini yapıyor.

İdlib’de yeni bir ‘hâl’

ORSAM Direktörü Orhan’a göre; Putin’in İdlib’in kontrolünün neredeyse tamamen El Kaide bağlantılı gruplarda olduğunu belirttikten sonra eklediği “Buna sessiz kalamayız. Erdoğan ve Ruhani ile İdlib’de gerginliğin azaltılması için adımlar atılması konusunda mutabık kaldık. Terörün bitmesi için Suriye ordusuna kısıtlı destek vereceğiz” ifadesi, İdlib’de Rusya destekli çok geniş kapsamlı rejim operasyonunun söz konusu olmayacağını gösteriyor. Türkiye’nin kaygıları dikkate alınarak yeni bir dizayn, yeni bir hâl olacağını belirten Orhan, “Bu hali yaratırken de, Türkiye’yi gözardı etmemeye dikkat edileceği anlaşılıyor. Bu rejim operasyonları sonlanacak anlamına gelmiyor. Radikal unsurların kontrol ettiği bölgelere dönük, zaman ve coğrafya sınırlı operasyonların devam edeceği ve Rusya’nın da bunlara destek vereceği anlaşılıyor” diyor. Bu da zirveden çıkan üçüncü sonuç.

Yazının devamı...