Beslenme inflamasyon ilişkisi

22 Kasım 2020

Beslenmenizde inflamasyonu artırıcı etki gösterebilen besinlerden kaçındığınızda kalp hastalığını ve felç riskini azaltabilirsiniz

İnflamasyon konusunu daha önce de yazmıştık. Ama yeni bilgiler ışığında bir kez daha üzerinden geçelim istedim. Önce inflamasyon nedir bir hatırlayalım: İnflamasyon vücudunuzun kendisini enfeksiyon, hastalık veya yaralanmadan korumak için verdiği bir tepkidir. Yani bir nevi vücudumuzun bir sorunu bulunduğunu ve tehlike sinyali verdiğini anlatma biçimi. Stres, sağlıksız beslenme ve düşük aktivite seviyeleri inflamasyonu tetikleyen etkenlerdendir. Peki, beslenmenizde inflamasyonu artırıcı etki gösterebilen besinlerden kaçındığınızda kalp hastalığını ve felç riskini azaltabileceğinizi biliyor musunuz? Yeni yapılan bir çalışma; inflamasyon, beslenme ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi incelemiş. Ben de bu çalışmadan elde edilen sonuçları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hangi besinler inflamasyonla ilişkili?

Kronik inflamasyonun, kalp hastalığı ve felç gelişiminde önemli bir rol oynadığını hatırlatmakta fayda var. Bu konuda biz beslenmecilere Akdeniz diyetinin önemini bir kez daha vurgulamak düşüyor. Zeytinyağı, yağlı tohumlar, tam tahıl ürünleri, meyve ve sebzeler ve deniz ürünleri açısından zengin bir beslenme düzeni benimsemek çoğu hastalıkta olduğu gibi burada da etkili. “Vücudunuzda artmış inflamasyonla ilişkilendirilen yiyecekler nedir” diye bakacak olursak kırmızı et, sucuk, salam gibi işlenmiş etler; rafine karbonhidratlar, organ etleri ve şekerli içecekleri örnek verebiliriz. American College of Cardiology dergisinde yayınlanan çalışmaya göre bu besinler, antiinflamatuar yani inflamasyon azaltıcı besinlere kıyasla kalp hastalığı ve felç riskini artırabiliyor.

Antioksidan ve lif içeren yiyecekler

210 binden fazla katılımcının dâhil edildiği söz konusu çalışmada; katılımcılar, “proinflamatuar yani inflamasyonu artırıcı şekilde beslenenler” ile “antiinflamatuar yani inflamasyonu azaltıcı beslenenler” olarak değerlendirilmiş. Proinflamatuar gıdalardan zengin bir beslenme planı uygulanan katılımcıların, antiinflamatuar beslenenlere kıyasla yüzde 46 daha yüksek kalp hastalığı riski ve yüzde 28 daha yüksek inme (felç) riskine sahip oldukları saptanmış.

Burada inflamasyon ile mücadeleye yardımcı olarak daha yüksek antioksidan ve lif içeren yiyecekler tüketmenizi önerebilirim. Ispanak, lahana, roka gibi yeşil yapraklı sebzeleri tüketmeye özen gösterin. Rafine şeker, kızarmış yiyecekler, gazlı içecek tüketimi, işlenmiş et ürünleri ve organ etini ise beslenme planınıza dâhil etmekten kaçının! Çünkü bu yiyecekler, araştırma sonucuna göre proinflamatuar diyet indeksine en büyük katkı sağlayanlar arasında yer alıyor.

Ceviz tüketimi önemli

Yazının devamı...

İklim biziz, değişeceğiz

18 Kasım 2020

Doğanın sizi beslemesine izin verin. Hava hasta, toprak hasta, su hasta yani gezegen hasta diye defalarca söylüyorum ve onlar iyi olamazsa bizim de iyi olamayacağımızı her fırsatta vurguluyorum. Doğayı korumak için bize kendisini hatırlatmasını beklemeden harekete geçmeliyiz. Çünkü toprak, hava, su, tüm canlılar yaşam kaynağımız. İklim değişikliğinin sadece çevre sorunu olmadığını anlamamız gerekiyor. Çünkü doğal yaşamdan barınmaya, gıdaya kadar birçok alanı tehdit ediyor. Bu nedenle İKLİM BİZİZ, DEĞİŞECEĞİZ!! Varoluşumuzu devam ettirmek için ihtiyacımız 1.5 derece. Bu nedenle, 5 yıl önce kabul edilen ülkelere önemli görev ve sorumluluklar getiren Paris Anlaşması şartlarının yerine getirilmesi büyük önem taşıyor.



1.5 derece ne anlama geliyor?

Günümüzde küresel ortalama sıcaklıklar 19. yüzyılın sonlarına kıyasla 0.85 derece daha yüksek. Son otuz yıldan beri kaydedilen en sıcak yılları yaşıyoruz. İnsan kaynaklı emisyonların neden olduğu ısınma, yüzlerce hatta binlerce yıl etkisini sürdürecek. İklim krizi deniz seviyelerinin yükselmesi gibi önemli etkilere sebep olabiliyor.

Bilim insanları, Dünya’nın ortalama sıcaklığının endüstri öncesi dönemlere kıyasla 2 derece artmasını hayati bir eşik olarak tanımlıyor. Paris Anlaşması’nda küresel ısınmayı 1.5 dereceyle sınırlamaya çalışmanın, iklim değişikliğinin doğuracağı riskleri ve etkileri önemli ölçüde azaltacağı belirtiliyor. İklim krizinin önüne geçmek, ısınmayı 1.5 derecede tutmak için insan kaynaklı emisyonlar ve sera gazı salınımını azaltmayı herkesin benimsemesi gerek.

Yazının devamı...

Diyabetin farkında olun

15 Kasım 2020

Diyabet mücadele ister, erken tanıyla bir hayat fark eder! 14 Kasım Dünya Diyabet Günü dolayısıyla diyabetten korunmak için nelere dikkat etmemiz gerektiğini hatırlayalım istiyorum

Her yıl 14 Kasım Dünya Diyabet Günü olarak kutlanıyor, çeşitli etkinlikler düzenlenerek farkındalığı artırmak hedefleniyor. Diyabette beslenmenin etkisinin göz ardı edilemeyecek boyutta olduğu herkes tarafından biliniyor diye düşünüyorum. Bu nedenle ben de her 14 Kasım’da katıldığım etkinliklerle bu çabaya ortak olmaya çalışıyorum. Çünkü diyabet, ülkemizde ve dünya genelinde görülme sıklığı giderek artan, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen günümüzün en önemli sağlık problemlerinden. Dünya çapında yüz milyonlarca insanı etkiliyor. Diyabet farkındalığı ile alınacak önlemlerle sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün. Düzenli hekim kontrolü, kilo kontrolü, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve dengeli beslenme burada etkili faktörlerden. Bu yıl Dünya Diyabet Günü ışığında Tip 2 diyabet tedavisinde erken tanının önemi, diyabet farkındalığı ve diyabetten korunmak için günlük yaşamımızda dikkat etmemiz gerekenleri hatırlatmak istiyorum. Unutmayın, diyabet mücadele ister, erken tanıyla bir hayat fark eder!

11 kişiden biri diyabet hastası

Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF) küresel diyabet verileri de erken tanının önemini bir kez daha konuşmamız gerektiğini gösteriyor. Bu oranların artmaması için harekete geçmeliyiz. Neden mi? Çünkü; 463 milyon birey, yani her 11 kişiden biri diyabet hastası ve her 2 diyabetliden birine teşhis konulmuyor. 13 yetişkinden birinde bozulmuş glikoz toleransı, yani yüksek kan şekeri seviyelerine rastlanıyor. Her 6 doğumdan biri gebelik şekerinden etkileniyor ve yüzde 84’ünde gestasyonel diyabet dediğimiz gebeliğe bağlı diyabet bulunuyor. Küresel sağlık harcamalarının yüzde 10’unun diyabet için kullanıldığını da unutmamak gerek. Diyabetli bireylerin dörtte üçü, yani yüzde 79’u düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor. Diyabetli her üç kişiden ikisi ise kentlerde yaşıyor. Yaşam tarzı farklılıklarının burada önemli bir etkisi var.

Türkiye’de 7 milyonu aşkın diyabet hastası

Üzülerek söylüyorum ki, ülkemizde de durum pek iç açıcı değil. IDF Diyabet Atlası’nda, Avrupa’da diyabet yaygınlığı en yüksek 5 ülke arasındayız. Türkiye’de 7 milyonu aşkın diyabet hastası olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde yapılan TURDEP-II çalışması verilerine göre ise diyabetli bireylerin yüzde 45.5’i hastalıklarının varlığından haberdar değil. Diyabete farkındalığı artırmak ve alınacak önlemlerle sağlıklı bir yaşam sürmek elinizde. Kilo kontrolünüze dikkat ederek, düzenli fiziksel aktivite yapmaya özen göstererek, dengeli ve sağlıklı beslendiğinizde aslında kendinizi koruma altına alıyorsunuz.

Beden kitle indeksi genetikten daha güçlü bir risk faktörü

Yazının devamı...

EGZERSİZ VE SAĞLIK İKİLİSİ

11 Kasım 2020

Geçtiğimiz pazar günü gerçekleşen İstanbul Maratonunda Doğal Hayatı Koruma Vakfı(WWF) ile birlikte Doğa Öncüleri yetiştirmek için 10 km koştum. Bu yıl 40 Sivil Toplum Kuruluşu birbirinden güzel projeler ile İyilik Peşinde koşarak yardımseverlik koşularını gerçekleştirdi. Benim adımlarım ise gezegeni beslemek, biyoçeşitliliği korumak, risk altındaki canlı türlerine dikkat çekmek içindi. Unutulmamalı ki toplumsal dönüşüm ve değişime öncülük eden nesillerin yetişmesi adına, çocuklarımızın içindeki doğa koruma potansiyelini ortaya çıkarmak birlikte mümkün. Anlamlı amaçlar doğrultusunda gerçekleşen bu maraton vasıtasıyla egzersizin sağlığınız üzerindeki etkilerini bir kez daha konuşalım istiyorum.

Egzersizi, kaslarınızın çalışmasını sağlayan ve vücudunuzun enerji harcayarak kalori yakmasına yardımcı bir hareket olarak tanımlamak mümkün. Aktif olmanın hem fiziksel hem de zihinsel olarak birçok sağlık yararına sahip olduğu yapılan çalışmalarda gösteriliyor. Öyle ki egzersiz daha uzun yaşamanıza bile yardımcı olabiliyor.

Dengeli beslenme ile egzersizi bir bütünmüş gibi düşünmenizde fayda var çünkü aslında ikisi bir arada olduğunda genel sağlığınızı iyileştiriyor ve birçok hastalığa karşı koruyor. İnsülin duyarlılığı, kardiyovasküler sağlık, vücut kompozisyonu, kan basıncı, kolesterol seviyeleri bu ikilinin fayda sağladığı faktörlerden. Neden egzersiz ve dengeli beslenme ikilisini hayatınıza adapte etmeniz gerektiğini 3 madde üzerinden tekrar hatırlayalım.

Güçlü bir bağışıklık için

Dünyanın büyük bir kısmının izolasyon sürecinde olduğu bu dönemde düzenli, günlük egzersiz yapmak, sağlıklı bir bağışıklık sisteminin korunmasına yardımcı olmada önemli rol oynuyor. Bath Üniversitesi’nden araştırmacılar pandemi döneminde spor salonlarına erişimin daha az olmasına rağmen insanların egzersiz yapmayı bırakmaması gerektiğinin altını çiziyor.

Exercise Immunology dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, haftada 150 dakikaya ulaşmak amacıyla yürüyüş, koşu veya bisiklete binme gibi düzenli orta yoğunlukta egzersiz yapmak bağışıklığınızı güçlendirmenize yardımcı olur. Bağışıklığınızı güçlendirmek adına elbette sadece egzersiz yapmak yeterli değil, beslenmeyle desteklemek de önemli. Günde 5 porsiyon sebze ve meyve tükettiğinizden emin olun, haftada 2 kez balık tüketmeye özen gösterin ve bol su içmeyi ihmal etmeyin. Bu dönemde vitamin ve minerallerin yeterli alımı önem taşıyor. Portakal, mandalina gibi C vitamini kaynaklarınızı beslenme planınıza ekleyin.

Kendinizi daha 

Yazının devamı...

Sağlıklı bağırsakların dostu ve düşmanı

8 Kasım 2020

Bağırsaklar artık ikinci beynimiz olarak tanımlanıyor. O yüzden, bağırsak sağlığı ile bağışıklık sistemi, ruh hali, akıl sağlığı, otoimmün hastalıklar, endokrin bozukluklar, cilt rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok hastalık arasında ilişki bulunduğunu da unutmayın!

Vücudunuzda, çoğu bağırsaklarınızda bulunan yaklaşık 40 trilyon bakteri yaşadığını biliyor muydunuz? Yediğiniz, içtiğiniz tüm besinler vücudunuzda yaşayan bakteri türlerini büyük ölçüde etkiliyor. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsak mikrobiyotanızı oluşturuyor ve sağlığınız için çok büyük önem taşıyor. Eminim bugüne kadar siz de duymuşsunuzdur bağırsaklar artık ikinci beynimiz olarak tanımlanıyor. Bu nedenle bağırsak floranızdaki denge çok önemli.

Bağırsaklarınızdaki belirli bakteri türlerinin artması veya azalması, birçok hastalığın ortaya çıkmasına yol açabilir. Yüksek stres seviyeleri, az uyku gibi bazı faktörler, bağırsak sağlığınızı etkileyen nedenlerdendir. Son 20 yılda yapılan pek çok sayıda çalışma, bağırsak sağlığıyla bağışıklık sistemi, ruh hali, akıl sağlığı, otoimmün hastalıklar, endokrin bozukluklar, cilt rahatsızlıkları ve kanser gibi birçok hastalık arasında ilişkiler olduğunu gösteriyor. Bağırsak sağlığı ve bunun genel sağlık üzerinde nasıl bir etkisi olduğu konusunda çok fazla çalışma yapılmaya devam ediliyor. Bu konuda yeni yapılan birkaç çalışmanın sonucunu sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Bağırsak düşmanı yüksek şekerli diyet

Kalın bağırsağın iltihabi hastalıklarına kolit adı verilir; kolonu etkileyen bir hastalıktır ve çeşitlerine göre nedenleri de farklılık gösterebilir. Beslenme planınızda şekere fazla miktarda yer veriyorsanız aslında bağırsaklarınıza zarar vererek kolit riskini artırıyorsunuz. Kolit, kalıcı ishal, karın ağrısı ve rektal kanamaya neden olabilir. Geçen hafta yayınlanan çalışmada, kalın bağırsaklar üzerinde inceleme yapan araştırmacılar, diyetteki şeker oranı arttıkça inflamatuar bağırsak hastalık riskinin de arttığını ve bağırsaklarımızın koruyucu mukus tabakasına zarar verebilecek daha fazla bakteri olduğunu belirlemiş. Mukus tabakasının zarar görmesinin bağırsak iltihabını başlatan anahtar nokta olduğunu unutmayın! Southwestern Tıp Merkezi’nde yapılan araştırmaya göre, yedi gün boyunca diyetlerine şeker ilave edilen grupta bağırsak içindeki mikrobiyal popülasyonda önemli değişiklikler görülmüş. Akkermansia gibi mukus parçalayıcı enzimler ürettiği bilinen bakteriler daha fazla sayıda bulunurken, iyi bakteri olarak kabul edilen ve genellikle bağırsakta bulunan lactobacillus gibi bazı diğer bakteri türleri daha az miktarda bulunmuş.

Şeker tüketimini azaltmak için

Burada Batı tarzı diyete (yağ, şeker ve hayvansal protein açısından yüksek) dikkat çekmek istiyorum. Aynı zamanda gıda endüstrisi tarafından geliştirilen ve sonrasında birçok paketli gıdanın içeriğinde kullanılan yüksek fruktozlu mısır şurubuna şüpheyle yaklaşılması gerekiyor. Şeker tüketiminin obezite, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ve Alzheimer gibi birçok hastalığı olumsuz yönde etkileyebileceğini unutmayın! Şekeri azaltmak istiyorsanız yerine, taze veya kuru meyve tüketebilirsiniz. Şekerli içecekler yerine ise bitki çayları, ayran ve maden suyu gibi alternatifleri tüketmeye özen gösterin. Paketli gıdalardan ize uzak durmanızda fayda var.

Yazının devamı...

Doğaya saygı duymak

4 Kasım 2020

Günlerdir aklımız ve dualarımız Güzel İzmir’de, Ege’de. 30 Ekim’deki depremde yaşamını yitirenlerin yakınlarına bir kez daha başsağlığı, yaralılarımıza ise acil şifalar diliyorum. Böyle zor günleri birlik içerisinde sağduyuyla atlatmak tek dileğim.

Enkaz altında kalan biri için saliseler bile önemliyken, canla başla çalışan arama kurtarma ekiplerine sonsuz minnet borçluyuz. 3 yaşındaki Elif’imiz tam 65. saatte enkazın altından yaralı olarak kurtarıldı, bu mutluluğu bize yaşatanlara bir kez daha teşekkür ediyorum.

Destek olmak adına sivil toplum kuruluşları birçok faaliyet gerçekleştiriyor, bağışlar toplanıyor, ben de sosyal medya hesaplarımdan olabildiğince duyurmaya ve destek olmaya çalışıyorum. Ülkemizin her yerinden yardımlar geliyor, bunları görmek çok sevindirici. Gün, birlik olma günü. Dayanışma, sevgi ve birliktelikle bu günleri de atlatmak en büyük temennimiz.

Doğayı korumak için bize kendisini hatırlatmasını beklemeden harekete geçmeliyiz. Bir kez daha gördük ki doğaya saygılı olmak ve buna uygun davranmak zorundayız. Tüm bu afetler bize yıllardır ne anlatmaya çalışıyor, hiç durup düşündük mü? Tedbir almak elimizdeyken, neden her gün kötüye gidiyoruz? Ne zaman iyileşebileceğimizin cevabı aslında ortada. İnsanın insana, doğaya tüm canlılara saygı duyduğu günlere özlem duymadığımızda iyileşeceğiz.

Yazının devamı...

Obezite iklim krizini etkiliyor

1 Kasım 2020

Yediğimiz yiyeceklerden soluduğumuz havaya, içtiğimiz suya kadar her şeyi doğaya borçluyuz. Gezegenimizi yaşanabilir hale getiren doğa aslında uzun zamandır alarm veriyor, öyle ki iklim krizi terimini sık sık duymaya başladık

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biri sıkça bahsettiğim sera gazı salınımıdır. Sera gazlarının atmosferdeki seviyelerinin doğanın kabul edebileceği sınırların çok çok üzerinde olduğu maalesef ortada. Karbon ayak izi terimini daha önce duydunuz mu? Duymayanlar için bir kez daha açıklamak istiyorum: Bir madde veya faaliyet tarafından üretilen sera gazı miktarını tanımlamak için kullanılıyor. Yani bir besinin veya bir ürünün karbon ayak izi yükseldikçe doğaya verdiği zararın ve doğaya maliyetinin arttığını unutmamak gerek. Özellikle hayvansal kaynaklı besinlerin bitkisel besinlere kıyasla karbon ayak izinin çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün.

Bu konuda güncel yayınları okumaya ve elimden geldiğince de sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Yeni okuduğum bir araştırma sonucuna göre, dünya çapında artan obezite oranları da iklim krizine katkıda bulunuyor.

Obezlik ve sera gazı

Obesity dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, obezlik normal ağırlıktan yaklaşık yüzde 20 daha fazla sera gazı emisyonu ile ilişkilendiriliyor. Obezitenin dünya çapında her yıl fazladan 700 megaton karbondioksit emisyonuna veya insan kaynaklı emisyonların yaklaşık yüzde 1.6’sına katkıda bulunduğu belirtiliyor. Diğer oksijene bağımlı canlılar gibi bizler de yaşamak için gerekli olan metabolik süreçlerle üretilen karbondioksiti doğaya yayıyoruz. Obez bireylerin normal kilodaki bireylerden daha fazla karbondioksit ürettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu durum kontrol altına alındığında aslında çevreye de olumlu yönde katkı sağlamış olacağız. Obeziteyi önlemek için sağlıklı ve dengeli beslenmeyi bir kez daha konuşalım istiyorum.

Akdeniz diyeti obezitenin kötü etkilerine karşı mı?

Sebze meyve tüketiminin bol, kırmızı et tüketiminin nispeten az olduğu Akdeniz diyetinin doğayı da beslediğini daha önceki yazılarımda sizlerle paylaşmıştım. Hem sağlığınızı korumak hem de doğayı beslemek için Akdeniz diyetini yaşam tarzınız haline getirmeye çalışın. Aslında bu noktada altını her fırsatta çizdiğim sürdürülebilirlik kavramı karşımıza çıkıyor. Sağlıklı beslenme belirli bir süre içerisinde uygulanacak bir trend değil, yaşamımızın her döneminde uygulanabilir olmalı. Akdeniz diyeti bu anlamda uygulanması kolay, ideal bir beslenme düzeni diyebilirim. Bu konuda geçtiğimiz haftalarda PLOS Medicine dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, sağlıklı ve dengeli Akdeniz tipi beslenme, obezite ve kardiyovasküler ölümler arasındaki ilişkiyi azaltıyor. Çalışmada, 79 bin 3 İsveçli katılımcının beslenme ve yaşam tarzı değerlendirilmiş ve Akdeniz diyetine uyum arttıkça hem obezitenin önlenmesi hem de kalp hastalıklarından korunulması açısından olumlu sonuçlar elde edildiği görülmüş.

Yazının devamı...

SEN DE SÖZ VER!

28 Ekim 2020

Uzun zamandır sürdürülebilir beslenme, atığı azaltma, israfı önleme ve gezegeni besleme konusunda çalışmalarımı ve hassasiyetimi biliyorsunuz. Birlikte çalışmaktan çok mutlu olduğum Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO her yıl kuruluş yıl dönümü olan 16 Ekim’i Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. Kuruluşunun 75. yılı olan bu yıl için temasını “Besleyelim, büyütelim ve hep birlikte sürdürelim” olarak belirledi. Tükettiğimiz her gıdanın arkasında, aslında onu yetiştiren, hasat eden, üreten, taşıyan ve satan onlarca belki de yüzlerce gıda kahramanımız var. İşte bu yılın temasıyla birlikte hafta boyunca gerçekleşen çok sayıda etkinlikle gıda kahramanlarımızı bir kez daha hatırladık ve onlara teşekkür ettik.

Geçtiğimiz hafta yine benzer gündemde diğer önemli konu ise FAO ve Tarım ve Orman Bakanlığı iş birliğinde Gıdanı Koru, Sofrana Sahip Çık kampanyasının ”Sen de Söz Ver’’ basın lansmanı idi. Tarım Ve Orman Bakanımız Sayın Dr. Bekir Pakdemirli Bey ile birlikte benim de açılış konuşması ve moderasyonunu yaptığım bu basın lansmanında ülkemizdeki her bireyin bu konuda üzerine düşen sorumluluğu alması için çağrıda bulunduk

Hedef 2 milyon imza ile dünya rekoru kırmak ve “Söz Ver “farkındalık çalışmasıyla örnek olmak. Gıda kaybı ve israfını azaltmak için gerek meslektaşlarım, gerek sizlerden bu kampanyaya olan destekleri görmek beni mutlu ediyor.

Şu anda dünya nüfusunu beslemek için yeterli gıda var iken 2 milyardan fazla insanın yeterince güvenilir ve besleyici gıdaya düzenli erişimi yok. Açlığın ve dengesiz beslenmenin olmadığı bir dünyayı hayallerden gerçeğe taşımak için hepimize düşen bir rol var. Beslenme planınıza sağlıklı gıdalar tercih etmeye çalışarak ve israf etmemek için çaba göstererek olumlu katkıda bulunmak mümkün. Böylelikle herkesin gıdaya erişmesine katkıda bulunabilir, sağlıklı beslenebilir ve gıdamızı koruyabiliriz.

2050’de dünyayı neler bekliyor?

Dünyada 821 milyon insan açlıkla mücadele ediyor, yani her 9 insandan biri aç. Buna karşılık 1.3 milyar ton gıda israf ediliyor, bu üretilen gıdanın 3’te 1’inin çöpe gittiği anlamına geliyor. İsraf edilen gıdayı oluşturmak için gerekli alan ise Çin’in yüzölçümü kadar. 2020 yılında dünya nüfusu 7.8 milyar iken, 2050 yılında bunun 10 milyarı aşacağı tahmin ediliyor. Bununla birlikte, gıda talebinde %60, sera gazı salınımında ise %50 artış bekleniyor.

Buna paralel olarak, karasal biyoçeşitlilikte %10, kişi başı arazi varlığında %24, tarımda kullanılan suda %24, birim alandaki verimde ise %8 azalış bekleniyor.

Tarım ve gıdada gelecek 10 yılda öne çıkacak bazı

Yazının devamı...