Ağır vebal

KOALİSYONLAR döneminin acısını öyle yaşadık ki, nihayet 19 yıl sonra tek parti iktidarına kavuşmanın iyimserliğini, partiye oy veren vermeyen herkes taşıdı.
2002’li yılların hemen ardı dünyanın hormonlu büyüme sürecine de denk gelince, “tamam dedik, bu ülke değişiyor, gelişiyor.”
Önemli yapısal reform başlıkları ortaya atıldı. Umutların filize yattığı günlerde, geç kalmadı, içimizde bir kolaycılık şüphesi de belirmeye başladı.
Türkiye, değerli TL politikası ile kendini ucuz ithalatın kollarına teslim ediyordu.
Ticari hareketlilik arttıkça sanayi yavaş yavaş durgunluk sürecine girdi.
Otel alımları, alışveriş merkezleri yapımları, rezidans projeleri ile karlı devlet kuruluşlarının özelleştirmeleri ardında artçı üretim politikaları taşımıyordu.
Üretimin iki asal ayağı; tarımsal üretim ile sanayi üretimi aynı aynı günllerde daralan yollara girmeye başladı.
Kendi yalanımızdan önce, küresel yalan ortaya çıktı.
Hayal ticareti çöktü. “Ekonomide hangi yapısal reforma imza atıyorduk” sorusuyla başbaşa kaldık.
Yol gitmedik değil elbette, birkaç arpa biriktirebildik. Ama orada tıkandık kaldık.
Siyasetin öncelikli amacının “toplum genelinin daha refah, daha mutlu yaşaması” olduğunu unutmaya meyilli durduk, donduk.
Siyaset, ülke düzenini, sadece kendi öngördüğü ölçüde demokratikleşmeyi tek amaç görme noktasında artık takılıydı.
* * *
Oysa istikrar kelimesi ekonomide çok şey ifade eder.
Ancak kendinizi ekonomiye, üretime kilitlerseniz stratejik dönüşümlere, sadece iktidar ve iktidara yakın olan çevreyi mutlu edecek değil, topluma dalga dalga refah yaratabilecek dönüşümlerin kaptanı olabilirsiniz.
Bir toplum için ekmeği, suyu mutluluğudur istikrar.
En basitinden verelim örneği...
İç siyaset kaygılarını azaltmış, yasama, yürütme, tüm güçleriyle barış içinde huzurlu bir toplumda sadece toplumsal mutabakatı sağlamakla dahi Maliye sisteminiz, kendini bu düzenin kralı yerine koyamaz.
Oluşturacağınız stratejilerin karşısında “vergi kaybına tahammülümüz yok diyerek” durmaz, duramaz. Bugün bu ülkede 641 bin kurumlar vergisi mükellefi vergilerin sadece yüzde 10’unu ödüyor ve vergiler ancak yüzde 70’e varan oranlarda dolaylı vergilerle toplanabiliyor. Akaryakkıttan, beyaz eşyadan, otomobilden, iletişimden, sigaradan, içkiden vergi bindikçe bindiriliyor.
Her şeyi bırakalım, bugün akaryakıttan alınan dolaylı vergiler kaldırılsa, aldığımız en ufak ürünün fiyatına yansıyacak.
Akaryakıt bugün her sektörün ana girdisi.. Ağır ÖTV, KDV olmasa bugün hayat en azından yüzde 25-30 daha ucuz olacak.
* * *
Ya da Türkiye, milyarlarca dolarlık tarımsal ürün ithal ediyor.
Sadece pamuk ve bitkisel yağlık tohum için 4 milyar doların üzerinde ithalata para ödüyoruz. Bu rakamın bir bölümünü kendi üreticimiz için desteklesek, bir başka çözüm zinciri yaratılabilecek. Çünkü dünya fiyatlarıyla başa çıkamayız, bunu yaratabilmek büyük bir stratejik dönüşüm ister.
Örnek o kadar çok ki!
Ama...
Ana startejilere imza atamıyorsak anayasayı değiştiriyoruz.
Haksızca alınanın, dolaylı vergileri azaltamıyorsak, doğrudan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile uğraşıyoruz
“Biz ülkeyi demokrasinin özüne döndürüyoruz” diyenler bilmeli ki toplum için dönüşmesi gereken daha çok strateji var.
Ancak yeni yatırımları başlatacak, işsizliği azaltacak büyük dönüşümlere imza atacak güç, ne yazık ki bugünlerde çok meşgul...
Ve bu çok meşguller, dershane parasını ödeyemediği için annesinin hapse girmesine yaşamına son vererek isyan eden gençlerden tutun, her gün parasızlıktan intihar edenlerin, aile dramlarıyla, yoksullukla acı çeken milyonların vebalini sırtlarında taşıdıklarının bilmem farkındalar mı?

‘Çinli olsam daha çok destek alırdım’Ağır vebal
TÜRKİYE’DE yürüyen merdiven üretimini ilk başlatan Löher firmasının kurucusu Ali Aktaş bugünlerde hem mutlu hem dertli.
Küresel krizin ihracatı daralltığı süreçte Avrupa’ya ihracatını artıran Aktaş, yeni bir fabrika kurarak üretimini artırmayı başardı. 2009 yılını Hollanda, Almanya, Yunanistan, Bulgaristan, Ukrayna, Irak gibi ülkelere 50 adet yürüyen merdiven ihraç ederek kapatan Löher, 2010’a hızlı bir giriş yaparak Almanya’ya 563 bin Euro’luk ihracat gerçekleştirdi.
Siparişler artınca Menemen’de 9 bin metrekarelik alanda yeni bir üretim tesisi daha kurdu.
Aktaş’ı dertli kılan, ihracat yaptığı ülkeler, kalite belgelerinden dolayı Türk firmasını seçerken, kendi ülkesinde yılda 2 bin civarında Uzakdoğu’dan merdivenaltı üretilmiş, kalite belgesi olmayan yürüyen merdivenin ithal edilmesi. “Kalitenin önemini yabancı ülkelere anlatıyoruz, kendi ülkemize anlatamıyoruz” diyor.
Aktaş bugünlerde hani neredeyse Çin’e gidip bir şirketle ortaklık kurarak, adını Loher Ching Chang koyabilecek noktaya gelmiş. Tabii bu işin esprisi ancak kendi bölgesinden örnek vererek, yaşadığı çelişkiyi anlatmaya çalışıyor:
“Ege Bölgesi’nde yetkililer çeşitli Çinli firmaların yatırım yapmaları için peşine düştü. Yeter ki yatırım yapın şu olanağı sağlarız, bu olanağı sağlarız diye demeçleri okudukça kahroluyorum. Biz sessiz sedasız ihracat yapıyoruz, talep her geçen gün büyüyor. Yeni yatırımlar yapmayı daha da büyümeyi istiyoruz, bir Allah’ın kulu da size şu desteği verelim demiyor. Kendi ülkemizde Çinli kadar değerimiz yok mu bizim?”
Ne kadar kızgın olsa da Aktaş, Ege Bölgesi’nin soluk veren firmalarından biri olarak yolunda umutla ilerliyor.