Epigenetik

24 Mayıs 2021

Sağlığımızla ilgili kaderimizi doğduğumuz yer değil doyduğumuz yer belirliyor.

Yaşamak için yemek zorundayız. Ancak yemek sadece açlığımızı bastırmak için olmamalıdır. Belki midemize yiyecek girince kendimizi tok hissederiz. Evet karnımız doymuştur. Keyfimiz yerindedir. Hele bir de lezzetli ve bizi cezbeden yiyeceklerse ayrı bir keyif almışızdır. Ama ya sonrası? Bu yiyecekler midemize girdikten sonra sindirilince, emilince bizde ne gibi kalıntılar bırakacak. Neremize ne yapacak hiç düşünür müyüz? Kilo vermek isteyip de veremeyenler hep dayanamayıp da yedikleri o yasak yiyeceklerden sonra aynı pişmanlığı yaşarlar. Yerken iyiydi ama ya sonrası?

 YEDİKLERİMİZ ALIŞKANLIK KAZANDIRIR

Yediklerimiz zaman içerisinde bizim ağız tadımızı belirler. Hatta zamanla alışkanlık kazanmamıza yol açar. Damak tadı denilen bu olay daha çocuklukta başlar. Edindiğimiz bu alışkanlığa göre benim damak tadıma uyuyor veya uymuyor deriz. Çok şeker verilen çocuk ileride de tatlıya düşkün olur. Bu çocuklar insülin direncine ve tip 2 diyabet dediğimiz sonradan olan şeker hastalığına adaydır. Hele bir de bu çocuğa ödül niyetine şeker, çikolata verilmişse ilerideki yaşantısında da hep sözde kendisini ödüllendirmek ve iyi hissetmek için şeker, çikolata tüketecektir. İyi haber bu alışkanlık nasıl ortaya çıktıysa aynı şekilde iyi yönde de değişebilir. Bunun için ortalama üç haftaya ihtiyaç vardır. Üç hafta boyunca hiç tatlı tüketmezse sonrasında artık canı o kadar tatlı istemez. Benzer şekilde her yemekte bol ekmek tüketmeye alıştıysa da ekmek yemeden doyduğunu hissetmez. Bazılarımız da neredeyse kahvaltıda bile et yemek ister.

YEMEK KÜLTÜRÜNDEKİ FARKLILIKLAR

Öğünlerde tükettiğimiz yiyeceklerin çeşitleri, alışmayla, kültürle, görenek, gelenekle değişen özellikler gösterir. İnsan aynı insan fakat farklı kültürlerde, farklı geleneklerde ve coğrafyada yetiştiğinde damak tadı da yeme alışkanlıkları da değişir. Bu nedenle Amerikan kahvaltısı başka, İngiliz ya da Rus kahvaltısı başka, Türk kahvaltısı bambaşkadır. Türk kahvaltısı bile yöresel farklılıklara sahiptir. Dev porsiyonlu Amerikan mutfağı, küçük porsiyonlu ve bol soslu Fransız mutfağı, Türk mutfağı ve sağlık için önerdiğimiz bol zeytinyağlı, balık ve sebzeden zengin Akdeniz mutfağı hepsi birbirinden farklıdır. Değişik lezzetler içerir. Damak tatları farklıdır. Bunlardan Fransız mutfağının ve Türk mutfağının da ayrıca bölgesel farklılıklar gösteren özellikleri olduğunu söylemeliyim. Güneydoğu Anadolu’da bol acılı yemekler, kebaplar tüketilirken egede daha çok Akdeniz mutfağının izlerini taşıyan zeytinyağlıları görürüz.  Fransa’da Champagne ve Alsace bölgesinde bol av etleri, sakatat tüketilirken Normandiya ve Picardie tarafında midye, karides, ıstakoz ve bol balık tüketilir. Bizim kahvaltıda yediğimiz peyniri Fransızlar öğlen ve akşam yemeklerinden sonra tüketir. Hem de meşhur camembert gibi son derece yağlı bol kolesterollü peynirlerdir bunlar. Görünen o ki bu mutfak çeşitlerindeki bazı menüleri ancak az miktarda ve denemek için tadımlık yemek lazım. Belki içerdiği ağır soslarla lezzeti çok güzel olabilir, bol şekerli, kremalı, kaymaklı olan tatlılarının albenisi de çok olabilir. Fakat uzun vadede bize sağlığımıza neler yapar bilmek bile istemezsiniz.

NE YERSENİZ O’SUNUZ

Yazının devamı...

Bu kapanmayı bir yaza hazırlık kampı olarak değerlendirin

17 Mayıs 2021

Bilirsiniz bir işe girişince hazırlık devresinde bazen kampa gireriz. Bu öyle doğada çadır kurulup kamp ateşi yakılan tatil kampı gibi bir kamp değildir. Başarmak amacıyla çok çalışmak, hazırlanmak içindir. Pandemi boyunca evde geçirdiğimiz süre içinde hem hareketimiz azaldı hem de can sıkıntısından kendimizi yemeye verdik. Çoğumuzun mutfaktaki maharetleri arttı. Evde ekmek, pide yapanlarımız oldu. Hem vakit geçirmek hem eğlence olsun diye hem de yarın bir gün her yer kapanır, kıtlık olur korkusuyla kendi kendimize yetecek kadar ekmek, yemek yapar olduk. Restoran ve kafeler kapalı iken eve yemek servisi yapan şirketler çoğaldı. Her şeyi oturduğumuz yerden ısmarlar olduk. O oturduğumuz yerden de pek kalkmaz olduk. Evden çalışanlarımız bilgisayar başında saatler süren toplantılara katıldı. Uzun vakit alan raporlar, yazılar hazırladı. Tabi herkesin oturduğu yerde tüketeceği abur cubur, fast foodlar çalışmayı bölmeyen ama sağlıksız olan atıştırmalıklar çok tüketildi. Benzer şekilde yağlı kuruyemişler ve patlamış mısırlar, çekirdeğin her çeşidi ekran karşısında film ya da dizi izlerken sanki vazgeçilmezimiz gibi elimizden düşmedi. Çoğunlukla da stres içindeyiz bahanesiyle çikolatalara, pastalara, tatlılara gömüldük. Bütün bunların sonucu ne oldu? Tabi alınan kilolar, genişleyen bel çevreleri ve hoş geldin metabolik sendrom. Unutmayalım ki bu kilolar sadece pantolonların, eteklerin belini genişletmemize sebep olmaz. Karaciğerin de yağlandığı şişman karın sonrasında kalbi de vurur, damarları tıkayıp kalp krizine zemin hazırlar, diyabet yani şeker hastalığına da yol açar.

İnsülin direnci

Sizi sık sık acıktıran, bütün bu şekerli ve muzır yiyecekleri daha da çok tüketmenize sebep olan, göbek çevresinin gittikçe daha da yağlanmasına, dolayısıyla da kilo artışına neden olan ve kilo vermek istediğimiz zaman ilk önce kırmamız gereken insülin direnci, bu kampta da ilk önce ulaşmayı başaracağımız hedef olmalıdır.

İnsülin vücudumuzda şeker metabolizmasında önemli rol oynayan bir hormondur. Aldığımız gıdalar sindirim sonucunda parçalanıp bağırsaktan şeker olarak emilip kana geçer daha sonra da kas, yağ dokusu, beyin, karaciğer gibi organlarda kullanılmak üzere insülin hormonu yardımıyla hücre içine girer. Bu işlem sonucunda kan şekeri dengelenir ve hayati organlar kendileri ve vücut için gerekli enerjiyi sağlamak üzere kullandığı yakıta yani şekere kavuşur. Bu nedenle insülin işlevini yerine getiremediği zaman beyin ve kas gücünde de azalma, çabuk yorulma, dikkat ve konsantrasyon eksikliği ortaya çıkabilir. Çabuk yorulma ve kas gücündeki azalma sebebiyle insan hareket etmek istemez, tembellik arkasından da kilo artışı ve obezite ortaya çıkar. Yağ hücrelerindeki insülin direnci, depolanmış trigliseritlerin serbest kalmasına ve kandaki miktarının da artmasına yol açar. Bu nedenle check upta kan yağlarına bakıldığında gördüğümüz trigliserid yüksekliği bize yanlış beslenmenin ve insülin direncine gidişin ipuçlarını verir. Bu kişilerde olayın ne kadar geçmişi olduğuna bağlı olarak değişik derecelerde karaciğer yağlanması gözlenir. Unutmayalım ki glisemik indeksi yüksek yiyecek ve içecekler, sadece şekerli gıdalardan ibaret olmayıp, beyaz unlular, nişastalı gıdalar, alkol, meşrubatlar, tatlı ve kuru meyveler de aynı şekilde şeker metabolizmasını bozar.

İnsülin hormonunun işleyişindeki bozulmayı tetikleyen en önemli sebep glisemik indeksi yüksek ve bol şekerli gıdaları tüketmek ve bunu uzun süre devam ettirmektir. Bu gıdaları tükettikçe kan şekerini dengelemek için insülin hormonu salgılanır. Başlangıçta normal işleyen bu süreç aynı durum devam ettikçe artık salgılanan insülin yeterli gelmez. Çünkü artık direnç gelişmiştir. Bu nedenle salgılanan insülin miktarı artar ve kan şekeri normal düzeyde tutulmaya çalışılır. Olay ilerlerse artık fazla salgılanan insülin de yetersiz kalır ve kan şekeri yükselmeye başlar. Sonuçta tip II diyabet yani şeker hastalığı ortaya çıkmıştır.

Şeker hastalığı tedavisinde kullanılan, aynı zamanda insülin direncini tedavi etmede ve buna bağlı kilo artışını frenlemede metformin içeren ilaçlardan yardım alınabilir. Bu ilaç değişik yollarla etki gösterir. Karaciğer üzerine etki ederek orada şeker üretimini baskılar. Kasların insüline duyarlılığını artırır, bağırsaklardan şeker emilimini geciktirir. Unutmayalım ki ilaç ne kadar marifetli olursa olsun, beraberinde diyet ve hareket olmadan pek işe yaramaz. Ama gelin biz hiç ilaca bile gerek olmadan şu dönemi fırsat bilip zararın neresinden dönülse kardır diyerek önce insülin direncimizi bir kıralım.

İlk önce yedikleriniz arasında ne kadar şekerli ve beyaz unlu, nişastalı ne varsa onları bir eleyin. Üç hafta yemezseniz ölmezsiniz. Ama insülin direnciniz düzelir. Vücudumuzun bir şeye alışması veya bırakması için üç hafta ideal bir süreymiş. Sevdiğiniz zeytinyağlı yemeklerden kendinize bir menü listesi çıkarın. Her gün bunlardan birini deneyin. Yanına balık, tavuk gibi proteinler ekleyin. Güzel salatalar yapın.  Sadece bu şekilde bile bol lifli ve glisemik indeksi düşük ama faydası yüksek beslenmeyle hem aç kalmayacak hem insülin direncini kıracak hem de kısa sürede zayıflayacaksınız. Atıştırmalıklarınız ceviz badem gibi kuru yemişler olsun ama bunları da abartmayın. Karın doyuracakmış gibi değil birkaç tane sadece atıştırıyormuş gibi tüketin. Bol su ve bitki çayları tüketin. Trans yağ içeren gıdalardan, paketlenmiş ürünlerden, kızartmalardan uzak durun. Trans yağlar da insülin salgılayan organımız pankreasın işlevini bozar. Meyve suyu yerine veya meyve kurusu yerine meyvenin kendisini ve tazesini mevsiminde tüketin. Bunların üzerine bir de her gün aksatmayacağınız ve en az bir saat süren yürüyüşleri katarsanız. Yazın o tiril tiril giysilerin içindeki fit görünümünüzü garantilediniz demektir. Güzel bir yaz geçirmenizi dilerim.

Yazının devamı...

Kapanmayı kalbiniz için fırsata çevirin

10 Mayıs 2021

Bu salgından korunmak için bir süredir kapanma dönemine geçtik. Vaka sayıları azalmaya başladı. Ülkemizde ve dünyada aşılama devam ediyor. Ben şahsım adına bu aşılamanın daha hızlı olmasını beklerdim. Dünyada yaygın olarak kullanılan ve aşılarının çok etkili olduğunu iddia eden şirketlerin, şirket hisselerinin değerini artırmak ve para kazanmak peşinde koşmak yerine dünyayı esir almış bu öldürücü hastalık için aşı formüllerini paylaşmalarını beklerdim. Tüm dünyada diğer aşı üretebilecek şirketlerin de tam kapasite ile bu aşıları üretip çok kısa bir zaman içinde insanları aşılayıp dünyayı kurtarmalarını beklerdim. Üstelik bu aşı şirketlerinin çoğu Ar-Ge çalışmaları için hükümetten çeşitli destek, teşvik ve birtakım avantajlar elde etmişken en azından makul miktarda bir karşılık alarak bu bilgi devrini yapabilirler diye düşünüyorum. Bu sayede yeterince aşı üretilir, günde yaklaşık bir milyon aşılama kapasitesi olan ülkemizde de sene başından beri devam eden bu faaliyette tüm nüfusu çoktan aşılamış olup bugün kapanmayı değil açılmayı konuşur olurduk.

Yürüyün, sizi kim tutar

Ne yapalım elimizdeki şartları en güzel en doğru şekilde nasıl değerlendirebiliriz ona bakalım. Kapanma sağlığımızı güvenceye almak için şart oldu. Zaten hep tekrarladığımız evde kal ve hayat eve sığar sloganını biraz da zorunlu olarak şimdi yerine getiriyoruz. Gelin bunu kalbiniz için fırsata çevirmenin yollarına bakalım.

Kapanmada sokağa çıkışlarımız kısıtlandı. Evinin bahçesi olan ya da site içinde yaşayan şanslı kişiler haricinde şehrin ortasında plazalarda ya da apartmanlarda yaşayanlar yürüyecek pek bir yer bulamıyorlar. Sadece markete gitme iznimizi kullanırken özellikle tenha yolları tercih ederek ama biraz da uzatarak gidersek aslında günlük yürüyüşümüzün büyük kısmını da gerçekleştirmiş olabiliriz. Hatta bunu taşıdığınız yükü de azaltmak uğruna günde iki üç kez yaparsanız daha da iyi olacaktır. Yalnız bunu sosyalleşmek adına algılamamalı kalabalık yerlerden uzak kalarak markette geçirdiğimiz süreyi de minimumda tutarak yapmalıyız. İş yürümek olsun ve yeter ki bunu isteyelim evin içinde bile odadan odaya turlayarak da günlük yürüyüşümüzü gerçekleştirmek mümkündür.

Yürümenin birçok faydası vardır. Kemik, kas gücünü artırır. Yapısını sağlamlaştırır. Kapanmada en çok şikâyet ettiğimiz kilo artışını engeller. Zinde ve fit olmayı sağlar. Diyabet hastalarında şekerin kolay düşmesini sağlar. Diyabet ilaçlarına olan ihtiyacı azaltır. Kötü kolesterolün düşmesine iyi kolesterolün yükselmesine yardım eder. Karaciğer yağlanmasına ve metabolik sendroma da neden olan trigliserid yüksekliğini düzeltir. Hipertansiyon hastalarında tansiyonu dengelemede yardımcı olur. Kondisyonu ve efor kapasitesini artırır. Böylece iki adım atınca yorulmayız. Güzel uyku uyumaya yardımcıdır. Kalp damar hastalıklarındaki tüm bu risk faktörlerinden korunmada yardımcı olabildiği gibi yürümek aynı zamanda kalpte kollateral dediğimiz damarların artmasını da sağlar. Bir tür yeni damar oluşumu gibi nitelendirdiğimiz bu oluşumlar özellikle damar tıkanıklıklarında kalbin iyi kanlanabilmesi için son derecede önemlidir.

Omega 3 zengini Akdeniz diyeti ile sağlıklı beslenin

Akdeniz diyeti denince hepimizin aklına zeytinyağlı yemekler, bol yeşillikli, domatesli salatalar gelir. Tabi adında da deniz olduğundan anlaşılacağı üzere balığın her çeşidi. Siz yine bunu denizden çıkan her şey gibi algılamayıp kolesterolü bol karides, ıstakoz, ahtapot yerine yağlı balıkları, ceviz keten tohumu ile karışmış zeytinyağlı salataları düşünün.

Yazının devamı...

‘Üç Silahşörler’ ve korona

3 Mayıs 2021

Ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas’ın başyapıtlarından ve dünya klasikleri arasına girmiş meşhur eseri “Üç silahşörler”i neredeyse duymayanımız yoktur. Bu tarihi ve macera romanındaki olaylar Fransa’da XIII. Louis döneminde 1600’lü yıllarda geçer. Athos, Porthos ve Aramis kralı koruyan üç silahşörlerdir. D’Artagnan da daha sonradan onlara katılır. Romanda kralı düşürmek isteyen Kardinal Richelieu’nun komplolarından kralı korumak için giriştikleri maceralar anlatılır. Pandemideki mücadelemizde bizim üç silahşörlerimizi maske, mesafe, temizlik üçlümüz olarak tarif edebiliriz. Aşıyı da onlara sonradan katılan D’Artagnan olarak düşünelim. Kardinal Richelieu ise yeni koronavirüs olsun.

Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için

Romanda silahşörler arasında geçen ve birlik beraberlik gerektiren birçok durumda dile getirilen uluslararası bir hal almış “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” sloganını da hatırlayacaksınız. İşte tam da şimdi böyle bir milli mücadelede vurgulanacak his bu olmalı.

Bir milli mücadelede birlik ve beraberlik ne kadar önemli ise kullanılan mühimmat ve teçhizat yani cephane ve donanımın yerli ve milli olması da o kadar önemlidir. Bunun en güzel örneğini bugün yerli ve milli imkanlarla geliştirilmiş İHA (insansız hava aracı) ve SİHA’larımızda (silahlı insansız hava aracı) görüyoruz. Buradaki gururumuzu, eğitimini yurt dışında alan ve dünyanın en iyi üniversiteleri, hatta savunma örgütlerinden gelen tekliflere karşılık babasının “ülkene dön, burada yapalım oğlum” sözü ile vatansever bir şekilde hareket eden Selçuk Bayraktar ve ailesine borçluyuz.

Sağlıkta millileşmenin önemi

Bugün yerli İHA ve SİHA’larımız Türkiye’nin bölgedeki gücünü korumada büyük rol oynuyor. Aynı zamanda ihraç ederek önemli döviz geliri de elde ediyoruz. Oysa eğer Selçuk Bayraktar başlangıçta kendine gelen bu teklifleri kabul etseydi, belki biz de tıpkı Biontech

aşısında olduğu gibi bir Türk evladı buldu diye gurur duyacaktık. Fakat sıramızı bekleyip artık ne kadar verilirse, ancak sınırlı dozlarda alış yaptığımız gibi bunları alabilecektik. Hatta belki F35’ler gibi parasını ödediğimiz halde bize gönderilmeyecekti. İçinde bulunduğumuz küresel salgın gibi zorlu bir mücadele bize sağlıkta millileşmenin de en az savunma sanayi kadar önemli olduğunu  gösteriyor. Yeni koronavirüsün tedavi prokolünde kullandığımız favipiravir etken maddeli ilacın yerli üretimi Atabay ve Abdi İbrahim adlı Türk ilaç şirketleri tarafından sağlanıyor. Bu sayede yeterli sayıda üretilen ilaç, devletimiz tarafından halkımıza ücretsiz olarak hem de evine kadar getirilerek sunuluyor. Bu tedaviye yardımcı olarak kullanılan ve kuersetin molekülü içeren yerli ve milli ilaç çalışmalarımızdan daha önce de bahsetmiştim. Dilerseniz önce kuersetinin ne olduğunu ve faydalarını biraz hatırlayalım.

Yazının devamı...

Ülkemizin kapanmasını istemiyorsak aşılanmalıyız

26 Nisan 2021

Bir yılı aşkın bir süredir Kovid-19 pandemisi tüm dünyada hem sağlığı hem de ekonomiyi bozmaya devam ediyor. İnsanlar hayatını kaybediyor, işsiz kalıyor, şirketler kapanıyor.

Söz konusu olan sonuç sağlığı ilgilendiriyorsa, hatta yaşa, başa bakmadan hiç acımadan insanların ölümüne yol açıyorsa akan sular duruyor. Alınacak tedbirler her türlü kararın önüne geçiyor.

Bir işletme düşünün bu işletmenin bir çalışanında bulaşıcı bir hastalık oluyor. Bu çalışan rapor verilip evine gönderildiği halde karantinada kalmayarak işe gelmeye devam ediyor ve diğer iş arkadaşlarına da hastalığı bulaştırıyor. Bunun üzerine işletmedeki diğer çalışanlar hastalığın bulaşmaması için bazı tedbirleri almak üzere uyarılıyor. Fakat bir kısmı uyarılmalarına rağmen bulaş yollarına hiç dikkat etmediği için hastalığa yakalanıyor. Bu arada hastalığı önlemek için aşı bulunuyor. Fakat bir kısım çalışanlar onlara ücretsiz sunulduğu halde aşı olmayı reddediyor. Sonunda bu öldürücü hastalıkla baş etmek için işletme kapanıyor. Sonuçta tüm tedbirleri yerine getiren, kurallara uyan, aşısını olan çalışanlar da diğerleri gibi işsiz kalıyor. Bunca sene verdikleri emek boşa gidiyor. Sonuçta işletme tam kapanmasa bile büyüyeceği ve ilerleyeceği yerde yıllar öncesine geriliyor. Ekonomik çöküntü başlıyor. Bu verdiğim küçük işletme örneğini daha da çoğaltmak mümkün. Hatta büyüterek ülke gibi düşünmek de mümkün. Çalışanları da ülke vatandaşları olarak düşünün. Ne kadar korkutucu ve üzücü geliyor değil mi? Kapanacak olan da bizim ülkemiz, bizim ekmek kapımız. Birkaç kişi bu elim sonucu umursamıyor diye çalışanların hepsi ortada kalıyor. Daha da önemlisi hasta oluyor, yoğun bakıma düşüyor, ölüyor. Bu bile bile lades gibi olan tarafı. Bir de yine tüm kurallara dikkat eden, ortalıklarda gezmeyen ama yine hasta olan bir grup var. Onlara da farkında olmayarak virüsü taşıyan asemptomatik yakınları bulaştırıyor. Bu nedenle tedbirleri asla elden bırakmamalı ve bilmeliyiz ki salgını önleyebilecek en kesin çözüm aşıdır.

Aşı ile salgın önlenebilir

Aşı insanlarda hastalık yapma yeteneğinde olan virüs, bakteri vb. mikropların hastalık yapma özelliklerinden arındırılarak ya da bazı mikropların salgıladığı toksinlerin etkileri ortadan kaldırılarak geliştirilen biyolojik ürünlerdir. Koruma amaçlı sağlam ve risk altındaki kişilere uygulanır. Vücut kendisine zarar vermeyen mikrop ya da toksinleri tanır ve onlara karşı bir savunma geliştirir. Böylece gerçek mikropla karşılaşıldığında önceden geliştirilmiş savunma sistemi ile savaşır, hastalığa yakalanmaz, artık bağışıktır.

Geçmiş tarihte veba, tifo, kolera, difteri, kızıl, çiçek kitlesel ölümlere yol açmış tehlikeli ve bulaşıcı birer hastalık iken günümüzde neredeyse hiç görülmemesinin sebebi aşıyla bu hastalıkların önlenmiş olmasıdır. Belki yakın bir gelecekte covid-19 da aşı sayesinde tarihe karışacak. Onun için de bu saydığımız hastalıklar gibi “bir zamanlar böyle bir hastalık vardı” diye bahsedeceğiz. Bunu sağlayabilmek için de aşı konusunu ciddiye almalı sıramız gelince nazlanmadan, akıllıca ve cesur bir şekilde aşımızı olmalıyız. Bunu, hem kendi sağlığımız için taşıdığımız bedene karşı sorumluluğumuz, hem çevremizdekileri, ailemiz ve dostlarımızı, arkadaşlarımızı korumak için yapmalıyız. Aynı zamanda da ülkemizi bu dertten kurtarmak için yapmamız gereken bir vatandaşlık görevi olarak düşünmeliyiz. Gelin ülkemizde kullanılan Coronavac, Biontech ve Sputnik V aşılarıyla beraber dünyada yaygın kullanılan diğer aşılardan Moderna ve AstraZeneca aşılarından biraz bahsedelim.

Çin’de Sinovac’ın geliştirdiği Coronavac aşısı inaktif bir aşı yani ölü virüs aşısı. Aşının içeriğindeki virüs parçalanıp etkisiz hale getiriliyor ve öyle uygulanıyor. Vücudumuza bir zarar vermeden bağışıklığımız uyarılıyor. Bu aşı bilinen gelenekselleşmiş yöntemlerle üretiliyor.

Yazının devamı...

Koronavirüse karşı umut veren ilaç çalışmaları

19 Nisan 2021

Yeni koronavirüse özgü ve hastalığa karşı kullanılabilecek bir ilaç henüz bulunamadı. Hastalık süresince uygulanan tedavi ancak şikayetleri ve hastalığın ilerlemesini önlemeye yönelik. Çoğunlukla da başarı sağlanıyor. Bu başarı her hastalıkta olduğu gibi burada da tedaviye erken başlamakla ve bünyenin sağlamlığıyla yakın alakalı. Salgında korunmak için maske, mesafe, temizlik ile beraber aşı uygulaması da büyük değer taşıyor. Tüm bunların yanında bir de ilaç çalışmaları var ki hastalıktan korkmadan ve bize yarattığı bu esaretten kurtularak yaşama umudumuzu daha da artırıyor.

Antibiyotiğin keşfinden önce basit enfeksiyonlarla insanlar ölüyordu

Alexander Fleming’in, 1928 yılında penisilini keşfetmesi antibiyotik çağının başlamasını sağlamıştır. Bu buluş aslında Fleming’in mikroorganizmaları üreterek çalışmalarını yaptığı kaplardan birinde küf mantarı üremesiyle beraber o bölümdeki mikroorganizmaların yok olduğunu fark etmesiyle gerçekleşti. Penicillium notatum olarak adlandırılan bu küf mantarı daha sonra çığır açan bir buluş olan meşhur antibiyotik penisiline adını verdi. Bu çalışma Alexander Fleming, Howard Florey ve Ernst Chain’e 1945 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandırmıştı. Penisilinin keşfinden önce küçük bir yaranın enfeksiyonu ya da bir çıban yüzünden insanlar hayatını kaybediyordu. Buna tarihimizden bir örnek Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim’in hayatını sırtında çıkan bir çıban yüzünden kaybetmesidir.

ABD’de bir Türk bilim insanının çalışması

2018’den itibaren Güney Kaliforniya’nın Los Angeles şehrindeki Seraph Research Institut’ta kendi adını taşıyan laboratuvarda çalışmalarına devam eden Dr. Serhat Gümrükçü SARS-CoV-2’lerin kendi ana protein enzimlerini kullanılarak geliştirilen Hijack RNA adlı yöntemi ile hayvanlar üzerinde yapılan denemesinde virüsü 48 saat içinde etkisizleştirip yok etti. Bunu takiben de insanlar üzerinde deneme için FDA onayı başvurusunda bulundu. Daha önce Hepatit B virüsünün tedavisi için çalıştığı bu modeli ilacın genetik şifresini ve protein kodunu değiştirerek koronavirüsü hedef alacak şekilde yeniden tasarlamış. Gümrükçü, hayvan denemelerinde tek doz ilaçla koronavirüsü 6 günde ortadan kaldırabildiklerini söylüyor ve bu deneylerde hayvanlar bir insana bulaşan virüs miktarının yaklaşık 10 bin katı virüsle enfekte ediliyor. Gümrükçü’ye göre bu yüksek virüs oranıyla 6 günde hayvanlar iyileşebiliyorsa insanlardaki iyileşme süresi de 2-3 güne kadar düşebilir. Ayrıca bu ilaç, virüsün kendi yaşamını devam ettirmesi için çok önemli olan enzimi hedef aldığı için virüsün mutasyon yaparak da kurtulması mümkün değil. Çünkü enzim mutasyona uğrarsa virüs zaten yaşayamaz. Tek doz olarak sıkılacak bir sprey olarak formüle ettikleri ilacın 9-10 ay etki göstermesini beklediklerini ve bu senenin sonundan önce ilacın piyasaya çıkmasını bekliyorlar. Ciğerler ve solunum sisteminde aylarca kalması sayesinde de sadece tedavi amaçlı değil koruyucu amaçlı da kullanılabileceğini düşünülüyor.

Yeni korona virüsü 24 saat içinde etkisiz hale getiren molnupiravir

ABD’de yer alan Georgia Eyalet Üniversitesi Biyomedikal Bilimler Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, gribe karşı geliştirdikleri yeni bir antiviral ilaç olan “MK-4482 / EIDD-2801”in gelincikler üzerinde yapılan deneylerinde 24 saat içinde yeni tip korona virüsü tamamen etkisiz hale getirerek bulaşma riskini önlediğini gösterdi. Molnupiravir hücre içine giren virüsün RNA’sını kopyalaması esnasında virüsün kodunda hatalar yaparak kopyalamayı önlüyor. Böylece virüs çoğalamıyor. Bu mekanızma yeni koronavirüs dahil diğer RNA virüslerinde de işe yarayacağı için ilaç farklı virüslere de etkili olacak. Hatta mutasyonlu virüslere de etkili olacak. Zira virüs neresinde mutasyon yaparsa yapsın hayatını sürdürmesi ve çoğalması için kodunu kopyalaması lazım. İlaç da bu kopyalamayı önleyerek etki gösteriyor. Faz-2 insan denemelerinde enfekte kişilerde virüsü büyük ölçüde azalttığı da görülen ilaç Faz-3 denemelerinde de başarılı sonuçlar verirse, ağız yoluyla alınan ve asemptomatik yayılmayı da engelleyen iyi bir antiviral ajan olacak.

Yazının devamı...

Oruç bize sabretmeyi öğretir

12 Nisan 2021

Bugünü yarına bağlayan gece Ramazan ayının ilk sahuru yapılacak ve niyet edilerek yarın bir ay sürecek olan oruç dönemine başlanacak. Biliyoruz ki oruç tutmak sadece aç ve susuz kalmak değil aslında dinimizdeki anlamı çok daha derin ve önemlidir. Ben bugün orucun sağlıkla ilgili yönünden ve içinde bulunduğumuz dönemde çok gerekli olan sabır duygusunu bize nasıl kazandırdığından bahsetmek istiyorum.

Bir yılı aşkın süredir devam eden ve ezber bozan bu salgın insanları artık bezdirmeye, bıktırmaya başladı. Maske, mesafe, temizlik kurallarını mikroba karşı üç silahşörlerimiz gibi uyguluyoruz. Hatta artık alıştık gibi geliyor. Maskeyi unutup çıktığımız zaman bir eksiklik hissediyoruz, dostlarımızla karşılaştığımız zaman eskiden hemen sarılıp öpüşüyorsak da artık şimdi tam sarılacak iken duraksıyoruz ve uzaktan sevgimizi belli eder hareketleri yapıyoruz. Bu alışkanlıklar zamanla selamlaşma kültürüne de değişiklik kazandıracağa benziyor. Başımızdaki mikrop adeta benden kurtulamazsınız diyerek durmadan mutasyon geçiriyorsa, Dünya Sağlık Örgütü ileride benzer şekilde karşımıza çıkabilecek diğer başka mikroplar hakkında bizi uyarıyorsa bu mikroplara karşı her zaman dikkatli olmayı bilmemiz gerekiyor.

Biraz daha sabır

Oruç tutarken acıkmak, susamak gibi doğal ihtiyaçlar aklımıza gelir. İftar saatini sabırla bekleriz. Bu bekleme sürecinde de hiç şikayet etmeyiz, söylenmeyiz. Sabretmek böyle bir duygudur. Bizim dinimizde, inancımızda olan bir duygudur. Tasavvufun dayandığı temellerden biridir. Sabretmeyi bilmek insanı daha erdemli kılar. Çalışkanlığın da ve sonrasında hak edilen başarının da temelinde sabretmek vardır. Zorluklara, acılara da sabretmeyi öğrenerek katlanırız.

Biliyorum hepimiz bu salgın yüzünden hayatımızın kısıtlanmasından bıktık. Bir yandan kısıtlı bir sosyal hayat, iş alanındaki kısıtlamalar, seyahat kısıtlığı sabrımızı zorluyor. Ama tam da işte bu zamanda sabretmeyi çok iyi bilmemiz gerekiyor. Çünkü bu günler nasıl olsa geçecek. Ama biz salgını önlemek ve bitirmek için üzerimize düşenleri sabırla yerine getirmeliyiz.

Ruhunuzu arındırmak için iyi gelecek

Beden ve ruh sağlığını her zaman bir bütün olarak değerlendirmeliyiz. Tüm ibadetlerde olduğu gibi, oruç tutmak da Allah’a yakınlaşmayı,  ruhu arındırmayı, vicdan açısından rahatlamayı sağlar. Her zaman iyi bir insan olarak dikkat etmemiz gereken özelliklere Ramazan ayında daha da çok dikkat ederiz. Güçsüz ve muhtaç kişilere yardım edip, dedikodu, fitne ve fesattan uzak kalırız. Ramazan ayı oruç ibadetiyle beraber dostluğu, kardeşliği, dayanışmayı, birlik ve beraberlik içinde olmayı çağrıştırır. Oruç bize sabretmenin, tevazu göstermenin, affetmenin, paylaşmanın, yardım etmenin değerini hatırlatır. Belki de çoğu zaman göz ardı ediyoruz ama çağımızda stres birçok hastalığın kaynağında bulunuyor. Bağışıklığımızı kötü yönde etkiliyor tansiyonumuzu yükseltiyor, huzurumuzu, uykumuzu kaçırıyor. Stresi yönetmenin onunla baş etmenin en önemli aşaması sabretmeyi öğrenmektir. Tahammül edebilmek aslında her tür mücadelede en büyük avantajdır. Sadece oruç zamanı değil hayatımızın her döneminde hatta çocuklarımızı bile buna alıştırarak yetiştirirsek ileride karşılaşacakları ve onlara güç gibi gelen tüm merhaleleri de kolayca atlatacaklardır.

Yazının devamı...

‘Sağlıkta millileşmeye destek verilmeli’

5 Nisan 2021

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bundan yaklaşık olarak 2.5 yıl önce Ankara’da Sağlık Bilimleri Üniversitesi 2018-2019 akademik yılı açılış töreninde yaptığı konuşmasında, sağlıkta millileşmenin en az savunma sanayi kadar önemli olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’nin sağlık alanında hızlı bir millileşmeye, yerlileşmeye ihtiyacı var” demişti. Sağlık bilimleri Üniversitesi Türkiye’nin sadece sağlık alanında eğitim veren ilk devlet üniversitesidir. Yurt içinde ve yurt dışında onu tıp fakültesi olmak üzere birçok enstitü, yüksekokul ve merkezlerde eğitim veren üniversitemize afiliye olan 61 hastanemiz bulunmakta.

Seferberlik ruhuyla çalışıyoruz

Dünya Sağlık Örgütü ile beraber kıymetli projeler gerçekleştirdiğimiz Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün danışmanı olarak ben de bu törene davet edilmiş ve katılma şerefini elde etmiştim. Cumhurbaşkanımız o gün ayrıca “Ülkemizin geldiği yer itibarıyla artık meselelere bakış açımızı ve yaptığımız işlerin mahiyetini farklı bir noktaya taşımamız gerekiyor. Düne kadar başka ülkelerin araştırıp, geliştirip, hazır olarak bize sunduğu bilgileri, yöntemleri, alt yapıları, ürünleri kullanıyorduk. Bugün artık tüm bu süreçleri kendimizin yürütmesi gereken bir döneme girdik ve sağlık konusunda da aynı yolu izlememiz gerekiyor. Bakanlığımızda, araştırma hastanelerimizde, tıp fakültelerimizde, hocalarımızla, doktorlarımızla, öğrencilerimizle, firmalarımızla bu doğrultuda seferberlik ruhuyla çalışıyoruz. Onun için son dönemlerde dikkat edilirse tıp fakülteleri sayısını artırdık, artırıyoruz. Türkiye’nin sağlık alanında da hızlı bir millileşmeye, yerlileşmeye ihtiyacı vardır. Hastalıkların teşhisinden tedavisine, ilaçların moleküler düzeyde keşfinden klinik çalışmalarına ve üretimine, tıbbi cihazların geliştirilmesinden imalatına her alanda bunu başarmalıyız. Bugün hâlâ hem ilaç hem tıbbi cihaz sektörlerimiz büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Bundan kurtulmamız gerekiyor” demişti.

Sağlık harcamalarımızın önemli bir bölümünün ürün veya lisans olarak ithal edilen ilaçlara, cihazlara ödenen paralardan oluştuğuna dikkat çekerek milli bir alt yapı kurulması gerektiğini söylemişti. Benim ve dinleyen tüm vatandaşlarımızın gönülden katıldığı bu sözler Kovid-19 salgını başlamadan çok önce yapılan bir konuşmada geçmişti. Hiç kimse böylesine bir küresel salgının olacağını, ülkelerin perişan hale gelip birbiriyle adeta maske, ilaç, aşı savaşına girişeceğini, ileri dediğimiz ülkelerde hastaların solunum cihazı yokluğundan ve hastanelerde ya da yoğun bakımlarda yer olmaması sebebiyle tedavi edilemeyip öleceğini hiç aklına getirmezdi. Bugünkü şartları düşünürsek ne kadar isabetli, ileri görüşlü ve ne kadar haklı bir yaklaşım olduğunu bir kez daha söylemek istiyorum.

Yerli cihaz atağı

Hepimizin bildiği gibi yerli solunum cihazımızı ürettik. Hem de oldukça kısa bir süre içinde ve tamamı yerli olarak üretildi. Cihazın içindeki bileşenleri bile yerli olan bu solunum cihazı Arçelik, Biyovent, Aselsan ve Baykar mühendislerinin yoğun çalışmaları sayesinde 15 gün gibi çok kısa bir süre içinde seri imalat prototipine kavuştu. Artık ithalatı bile yapılıyor. Ülkemize döviz geliri getiriyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Mustafa Varank’ın da teşvik edici hareketiyle yerli solunum cihazı için ilk çalışmayı, Biosys Biyomedikal tasarladı, Arçelik üretti. ASELSAN ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvenliğimizi korumada ve terörle mücadelesinde çığır açacak ilerlemelerine imkân yaratan ve savunma sanayinde gurur kaynağımız yerli İHA ve SİHA’larımızı bize kazandıran Özdemir Bayraktar ve evlatları Haluk, Selçuk, Ahmet Bayraktar‘ın dahil olduğu Baykar mühendisleri ekibi ile de hayata geçti. Bunun devamında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün teşvikiyle Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne bağlı Gülhane Medikal ve Tasarım Üretim Merkezi’nde Türkiye’nin Kovid-19’la mücadelesine destek olmak amacıyla bir tane solunum cihazının aynı anda birden fazla hastada kullanılmasını sağlayıcı bir aparat geliştirilerek elimizdeki solunum cihazı sayısının birden birkaç katına çıkmasına imkân sağlandı.

Yerli aşı

Erciyes, Hacettepe, Yıldız Teknik, Marmara, Atatürk ve Akdeniz üniversitelerinde Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) destekli birçok yerli aşı geliştirme projeleri yürütülüyor. Erciyes Üniversitesi tarafından geliştirilen İnaktif aşıda nisan ayı sonunda son aşama olan Faz 3 aşamasına geçilmesi bekleniyor. VLP (Virus Like Particle) virüs benzeri parçacık aşısı ise dünyadaki en İnovatif aşı adaylarından biri. TÜBİTAK COVID-19 Türkiye Platformu çatısı altında  ODTÜ’den Prof. Dr. Mayda Gürsel ile Bilkent Üniversitesi’nden İhsan Gürsel çiftinin ortak projesiyle geliştirilmeye başlanan bu aşı adayı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) listesinde yerini alarak dünyada klinik aşamaya geçen 4. VLP aşı adayı oldu. Aynı zamanda TÜBİTAK COVID-19 Türkiye Platformu kapsamında birçok yerli aşı ve ilaç çalışmaları sürdürülüyor. TUSEB’in desteği ile ODTÜ, Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi’nde kimya, genetik, biyokimya ve tıp alanlarındaki akademisyenlerden oluşan 40 kişilik ekip tarafından geliştirilen ve burundan sprey gibi uygulanacak olan nazal aşı çalışmaları sürüyor. Mukozal immüniteyi sağlayan ve virüsün girişini de bulaşıcılığı da önleyeceği ön görülen bu aşının yakın zamanda Faz 1 aşamasına başlanacağı Sağlık Bakanımız Dr. Fahrettin Koca tarafından bildirilmişti.

Yazının devamı...