‘Sağlıkta millileşmeye destek verilmeli’

5 Nisan 2021

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bundan yaklaşık olarak 2.5 yıl önce Ankara’da Sağlık Bilimleri Üniversitesi 2018-2019 akademik yılı açılış töreninde yaptığı konuşmasında, sağlıkta millileşmenin en az savunma sanayi kadar önemli olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’nin sağlık alanında hızlı bir millileşmeye, yerlileşmeye ihtiyacı var” demişti. Sağlık bilimleri Üniversitesi Türkiye’nin sadece sağlık alanında eğitim veren ilk devlet üniversitesidir. Yurt içinde ve yurt dışında onu tıp fakültesi olmak üzere birçok enstitü, yüksekokul ve merkezlerde eğitim veren üniversitemize afiliye olan 61 hastanemiz bulunmakta.

Seferberlik ruhuyla çalışıyoruz

Dünya Sağlık Örgütü ile beraber kıymetli projeler gerçekleştirdiğimiz Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün danışmanı olarak ben de bu törene davet edilmiş ve katılma şerefini elde etmiştim. Cumhurbaşkanımız o gün ayrıca “Ülkemizin geldiği yer itibarıyla artık meselelere bakış açımızı ve yaptığımız işlerin mahiyetini farklı bir noktaya taşımamız gerekiyor. Düne kadar başka ülkelerin araştırıp, geliştirip, hazır olarak bize sunduğu bilgileri, yöntemleri, alt yapıları, ürünleri kullanıyorduk. Bugün artık tüm bu süreçleri kendimizin yürütmesi gereken bir döneme girdik ve sağlık konusunda da aynı yolu izlememiz gerekiyor. Bakanlığımızda, araştırma hastanelerimizde, tıp fakültelerimizde, hocalarımızla, doktorlarımızla, öğrencilerimizle, firmalarımızla bu doğrultuda seferberlik ruhuyla çalışıyoruz. Onun için son dönemlerde dikkat edilirse tıp fakülteleri sayısını artırdık, artırıyoruz. Türkiye’nin sağlık alanında da hızlı bir millileşmeye, yerlileşmeye ihtiyacı vardır. Hastalıkların teşhisinden tedavisine, ilaçların moleküler düzeyde keşfinden klinik çalışmalarına ve üretimine, tıbbi cihazların geliştirilmesinden imalatına her alanda bunu başarmalıyız. Bugün hâlâ hem ilaç hem tıbbi cihaz sektörlerimiz büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Bundan kurtulmamız gerekiyor” demişti.

Sağlık harcamalarımızın önemli bir bölümünün ürün veya lisans olarak ithal edilen ilaçlara, cihazlara ödenen paralardan oluştuğuna dikkat çekerek milli bir alt yapı kurulması gerektiğini söylemişti. Benim ve dinleyen tüm vatandaşlarımızın gönülden katıldığı bu sözler Kovid-19 salgını başlamadan çok önce yapılan bir konuşmada geçmişti. Hiç kimse böylesine bir küresel salgının olacağını, ülkelerin perişan hale gelip birbiriyle adeta maske, ilaç, aşı savaşına girişeceğini, ileri dediğimiz ülkelerde hastaların solunum cihazı yokluğundan ve hastanelerde ya da yoğun bakımlarda yer olmaması sebebiyle tedavi edilemeyip öleceğini hiç aklına getirmezdi. Bugünkü şartları düşünürsek ne kadar isabetli, ileri görüşlü ve ne kadar haklı bir yaklaşım olduğunu bir kez daha söylemek istiyorum.

Yerli cihaz atağı

Hepimizin bildiği gibi yerli solunum cihazımızı ürettik. Hem de oldukça kısa bir süre içinde ve tamamı yerli olarak üretildi. Cihazın içindeki bileşenleri bile yerli olan bu solunum cihazı Arçelik, Biyovent, Aselsan ve Baykar mühendislerinin yoğun çalışmaları sayesinde 15 gün gibi çok kısa bir süre içinde seri imalat prototipine kavuştu. Artık ithalatı bile yapılıyor. Ülkemize döviz geliri getiriyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Mustafa Varank’ın da teşvik edici hareketiyle yerli solunum cihazı için ilk çalışmayı, Biosys Biyomedikal tasarladı, Arçelik üretti. ASELSAN ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvenliğimizi korumada ve terörle mücadelesinde çığır açacak ilerlemelerine imkân yaratan ve savunma sanayinde gurur kaynağımız yerli İHA ve SİHA’larımızı bize kazandıran Özdemir Bayraktar ve evlatları Haluk, Selçuk, Ahmet Bayraktar‘ın dahil olduğu Baykar mühendisleri ekibi ile de hayata geçti. Bunun devamında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün teşvikiyle Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne bağlı Gülhane Medikal ve Tasarım Üretim Merkezi’nde Türkiye’nin Kovid-19’la mücadelesine destek olmak amacıyla bir tane solunum cihazının aynı anda birden fazla hastada kullanılmasını sağlayıcı bir aparat geliştirilerek elimizdeki solunum cihazı sayısının birden birkaç katına çıkmasına imkân sağlandı.

Yerli aşı

Erciyes, Hacettepe, Yıldız Teknik, Marmara, Atatürk ve Akdeniz üniversitelerinde Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) destekli birçok yerli aşı geliştirme projeleri yürütülüyor. Erciyes Üniversitesi tarafından geliştirilen İnaktif aşıda nisan ayı sonunda son aşama olan Faz 3 aşamasına geçilmesi bekleniyor. VLP (Virus Like Particle) virüs benzeri parçacık aşısı ise dünyadaki en İnovatif aşı adaylarından biri. TÜBİTAK COVID-19 Türkiye Platformu çatısı altında  ODTÜ’den Prof. Dr. Mayda Gürsel ile Bilkent Üniversitesi’nden İhsan Gürsel çiftinin ortak projesiyle geliştirilmeye başlanan bu aşı adayı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) listesinde yerini alarak dünyada klinik aşamaya geçen 4. VLP aşı adayı oldu. Aynı zamanda TÜBİTAK COVID-19 Türkiye Platformu kapsamında birçok yerli aşı ve ilaç çalışmaları sürdürülüyor. TUSEB’in desteği ile ODTÜ, Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi’nde kimya, genetik, biyokimya ve tıp alanlarındaki akademisyenlerden oluşan 40 kişilik ekip tarafından geliştirilen ve burundan sprey gibi uygulanacak olan nazal aşı çalışmaları sürüyor. Mukozal immüniteyi sağlayan ve virüsün girişini de bulaşıcılığı da önleyeceği ön görülen bu aşının yakın zamanda Faz 1 aşamasına başlanacağı Sağlık Bakanımız Dr. Fahrettin Koca tarafından bildirilmişti.

Yazının devamı...

Bu pandemi neden bitmiyor

29 Mart 2021

Bir yılı aşkın bir süredir devam eden bu küresel salgın bizi gerçekten bıktırdı. Her fırsatta bitsin, gitsin artık diye birbirimize tekrarlıyoruz. Evlere kapanmaktan, sevdiklerimizle gönlümüzce görüşememekten sıkıldık artık. Bir süredir kafeler, restoranlar açık ve dolup taşıyor. Yani bir kısmımız bundan pek de mağdur değil. Ancak benim kastettiğim kesim vakalar ve ölümler bu kadar artmış iken akıllı ve bilinçli davranarak tedbiri elden bırakmayanlar. Fakat onlar da artık ne zamana kadar böyle devam edecek diye merak ediyorlar.

Tedbirlere uymayanlar

Bulaşıcı hastalıklardan kurtulmak her şeyden önce bulaşmayı önlemek ile sağlanır. Bu salgına sebep olan virüsün bir köşede bekleyip pusu kurup sonra insanlara saldırmak gibi bir kabiliyeti yok. Önce birine bulaşıyor onu hasta ediyor sonra onun yaydığı damlacıklar yoluyla yakınındaki başka birine bulaşıp hasta ediyor. Bu vesileyle yayılıyor ve yaşantısını sürdürüyor. Yani yaşaması için insana tutunması gerekiyor. Nasıl bulaştığını da çok iyi biliyoruz. Eğer bu virüsün bulaşmasını engellersek tutunacak hasta edecek insan bulamayınca ortadan kaybolacak. Bunu sağlayacak anahtar kelimeler de maske, mesafe, temizlik. Bu kadar basit bir çözüm varken neden bir yılı aşkın bir süredir bitmedi devam ediyor. Bunun cevabını tedbirlere uymayanlarda sormak gerek.

Sağlıksız yaşam

Koronavirüsle mücadelede bağışıklık sistemini sağlam tutmak için sağlıklı yaşam, özellikle de sigara içmemek son derecede önemlidir. Bu farklılık herkesin hastalığı neden aynı şekilde geçirmediğini de bir ölçüde açıklar.

Bencil yaklaşım

Hasta ya da asemptomatik (belirtisiz) olarak virüsü taşıyan kişilerin bilinçli davranıp kendini karantinaya almak yerine topluluğa karışması virüsün de yayılmasına sebep oluyor.

Yazının devamı...

Su ve sağlık

22 Mart 2021

Dünya nüfusundaki artış, yanlış ve özensiz kullanım ile giderek büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmek, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasının sağlanmasında teşvik olması amacıyla 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 22 Mart tarihini ‘Dünya Su Günü’ olarak ilan edildi.

Su yaşam için son derece önemli ve gereklidir. Hem içebilmek için hem de tarımda, temizlikte kullanım için suya ihtiyacımız var. Bu nedenle haberlerde meteorolojide yağışlardan bahsederken bir yandan da barajlardaki doluluk oranı konuşulur. Yani bir yandan su birikimimiz yeterli mi acaba diye endişeleniriz. Eyvah bu sene yeterli yağmur yağmadı. Barajlardaki doluluk oranı da şu kadar düştü. Aman kuraklık mı geliyor diye korkarız. Korkarız ama bunu önlemek için acaba kaçımız ne kadar dikkat ediyor? Bugün daha çok bu konuya dikkat çekmek için belirlenmiş bir gün. Bu nedenle yazılı ve görsel basında sık sık bununla ilgili konuları duyacaksınız zaten. Ben bu yazımda daha çok suyun sağlıkla ilgili önemine değineceğim.   

Susuzluk belirtileri

İnsan vücudundaki su oranı cinsiyet, yaş, fiziksel özellikler ve günlük fiziksel aktivitelerine göre değişim gösterir. Çocukların vücutlarındaki su oranı %70 civarlarında iken, yetişkin bireylerde bu oran %50-%60 aralığında değişir. İnsan gıda almadan yalnız su içerek yaklaşık 5 hafta hayatını sürdürebildiği, halde susuzluğa ancak 7-12 gün dayanabilir. 

Su fizyolojik bir ihtiyaçtır. Suya ihtiyacımız olduğu zaman vücut bize bunu susama refleksi ile bildirir. Susadığımız halde eğer su içmezsek ilk önce beynimizde tepki oluşur. Çünkü vücut su dengesini düzenleyen merkez beyindeki hipotalamus bölgesidir. Bu düzenlemeyi susama duyusunu yaratarak ve idrar miktarını değiştirerek yapar. Susadığımızda önce ağzımız dilimiz kurur bu ihtiyacı gidermezsek halsizlik, yorgunluk hissi, stres, unutkanlık, sersemlik hali, panik, gerginlik oluşabilir. Hatta Algılama yeteneğimiz bozulabilir. Daha ileri seviyelerde bilinç bulanıklığı da ortaya çıkabilir. Nefes darlığı ile beraber dolaşım bozukluğu da ortaya çıkabilir. Kan dolaşımı yavaşlar pıhtılaşmaya meyil artar. Bu da pıhtıyla olan damar tıkanıklıklarının oluşmasına sebep olur.

Özellikle çocuklarda ve ileri yaştaki kimselerde susuzluk belirtileri yakından takip edilmelidir. İshal, kusma ya da terleme ile kaybedilen su, yeterli miktarda su içilerek yerine konulmazsa bilinç bulanıklığına varan susuzluk belirtilerinin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Yüksek ateşle seyreden infeksiyonlarda da aynı sebeple dikkatli takip yapılmalıdır.

Vücut susuz kaldığında ciltte de kuruma ortaya çıkar. Muayenede turgor azlığı dediğimiz bulgu ortaya çıkar. Bunu anlamak çok basittir. Hastanın cildini çimdikliyormuş gibi baş ve işaret parmağımızın arasına alıp bıraktığımızda derinin elastikiyetinin azaldığını görürüz. Sağlıklı bireylerdehemen eski halini alır. Buna karşılık,sıvı kaybı olan kişilerde deri eski haline hemen dönemez,yavaş yavaş düzelir. Hatta su kaybı derecesine göre de uzun zaman öylece kalabilir. Bunun yanı sıra dilde kuruluk, koyu renkli idrar ve idrar miktarında azalma da görülür.

Vücutta %1’lik su kaybı ile susama hissi uyarılır. %10’luk kayıp yerine konmazsa hayat tehlike %20’lik kayıpta da ölüm ortaya çıkabilir.

Yazının devamı...

Başınızı ağrıtan sebepler neler?

15 Mart 2021

Hepimizin başına gelmiştir, az ya da çok şiddetteki bir baş ağrısı birçok sebep yüzünden ortaya çıkabilir. Çoğu zaman arkasında bir hastalık yoktur. Stres, yorgunluk, uykusuzluk, üşütmek, aç ya da susuz kalmak gibi basit bir sebep baş ağrısına yol açabilir. Kimi zaman da baş ağrısı bazı hastalıkların habercisidir. Gelin beraber başımızı ağrıtabilecek sebepler nelermiş bakalım.

Uzun süren açlık

Açlık ile beraber kan şekeri de düşer. Kan şekerindeki bu düşüş   tek başına bir baş ağrısı sebebidir. Özellikle uzun süren açlıklarda kan şekerindeki düşüş de daha ileri derecede olur. Hipoglisemi olarak adlandırdığımız durumda kan şekeri 70 mg/dl’nin altına kadar düşmüştür. Beynin ana yakıt maddesi şekerdir. Beyin kendisi için gerekli şekeri depolayamaz. Kandaki şekerde düşüş olunca doğrudan etkilenir. Giderek artan şiddette baş ağrısı görülür. Hatta kısa dönem hafızada düşüş, öğrenme ve problem çözme güçlüğü ile bir takım becerilerde azalma, uyku hali gözlenir. Bu nedenle hafif bir baş ağrısı hissettiğimizde önce acaba öğün atladık mı, aç mıyız diye kendimizi bir sorgulayalım. Çünkü acıkan sadece midemiz değildir, beynimiz de acıkmıştır. Bunu bize önce baş ağrısı ile söyler. Daha da uzatırsak işlevi ile ilgili diğer saydığım belirtileri ortaya çıkarır. Burada son zamanlarda moda olan aralıklı oruç ya da uzun süre aç kalmalara dayanan diyetlerde gördüğümüz kan şekeri düşüşlerini ve buna bağlı olan dikkat bozukluklarını, baş ağrılarını özellikle dikkat gerektiren işlerde çalışanlara hatırlatmak isterim.

Uykusuzluk

Uykusuzluk ya da uyku kalitesinde azalma ertesi gün devam edecek bir baş ağrısına sebep olur. Uyku apnesi ya da strese bağlı uykusuzluk baş ağrısına neden olabileceği gibi baş ağrısının kendisi de uyumaya engel olabilir.

Alkol alımı, susuzluk

Alkol kullanımı, özellikle kırmızı şarap gibi mayalı içkiler, nitrat içeren işlenmiş et tüketmek, susuzluk, sigara, aşırı çay, kahve tüketimi baş ağrısını tetikler.

Hipertansiyon

Yazının devamı...

Kadın kalbinin farkı

8 Mart 2021

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yeryüzündeki tüm hemcinslerime kutlu olsun. Bugünün özeline bir kardiyolog olarak kadın kalbinin özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Duygusal anlamda erkek ve kadın arasında doğal olarak bir farklılık var. Bunu hepimiz biliyoruz. Duyguları kalbe bağladığımız için aradaki farkın bu manada olduğu aklımıza gelebilir. Ancak benim bahsedeceğim gerçek anlamda bilimsel ve yapısal farklılıklar.

Kadın kalbi daha küçük

Kalbin büyüklüğü biraz cüsse ile ilişkili tabii ki. Buna bağlı olarak da kadın kalbinin erkek kalbine oranla daha küçük olması da doğal olmalı. Yapılan çalışmalar aradaki bu farkın yaklaşık olarak 60 gram olduğunu söylüyor. Yani erkek kalbi kadın kabinden yaklaşık olarak bir yumurta ağırlığı kadar daha büyük.

Kadın kalp damarları daha ince

Kalbin boyutundaki bu fark ile beraber damarlarında da benzer şekilde farklılık vardır. Kadın kalbindeki damarların erkek kalbinde görülen damarlara göre daha ince olması tedavi amacıyla yapılan müdahalelerde çok az da olsa bir zorluk yaratır.

Kadında kalp damarlarında tıkanıklık daha geç yaşta başlar

Kalp damar hastalıklarında risk faktörlerini sayarken erkek cinsiyetin de risk faktörü olduğundan bahsederiz. Yaş gibi değiştirilemeyen bir risk faktörü olan erkek cinsiyet, menopozdan sonra her iki cinste de eşitlenir. Aslında ateroskleroz yani halk arasındaki adıyla damar sertleşmesi süreci dünyaya gelmekle beraber başlar. Kiminde çok yavaş ilerler, hiçbir zaman damarlarda anlamlı bir darlık yapmaz. Kiminde hızlı ilerler, beklenen yaştan çok daha önce kalp damarlarında darlık başlar. Kiminde yavaş ilerlerken değişik sebeplerle belli bir dönemde risk faktörlerinde artış görülmesine bağlı olarak daha hızlı ilerler. Tüm bu ilerlemelerin hızı kişiden kişiye değişir. Kişinin yaşam tarzına, genetik özelliklerine ve diğer risk faktörlerine bağlı olarak değişen derecelerde etkilenir. Ancak kadın ve erkek arasında da kadınların lehine olacak şekilde bir fark vardır. Kadınlar menopoza kadar kendilerine özgü olan östrojen hormonunun koruyucu etkisindedir. Bu durum hemen insanın aklına şunu getiriyor. O zaman damar sertliğinin oluşumuna karşı kadını koruyan bu hormonu menopoz sonrası ilaç gibi verelim. Tabi bu parlak fikir bilim insanlarının da aklına gelmiş. Bu konuda bilimsel araştırmalar yapmışlar. Maalesef sonuç beklenildiği gibi öyle basitçe halledilecek türde çıkmamış. Yani sentetik östrojen doğal östrojenin yerini tutmuyor.

Yazının devamı...

Yeşilay’ın ışığında bir asır

1 Mart 2021

Yeşilay 5 Mart 1920’de İstanbul’da “Hilal-i Ahdar” adıyla kurulmuş, bu nedenle de 1 - 7 Mart tarihleri ülkemizde Yeşilay haftası olarak kutlanıyor. Ahdar Osmanlıcada yeşil anlamına geldiğinden “Hilal-i Ahdar” ismi daha sonra “Yeşil Hilal” ve “Yeşilay” olarak değiştirilmiş olup 1934 yılında da Bakanlar Kurulu kararıyla Yeşilay’a “kamuya yararlı dernek statüsü” verilmiş. Kuruluşundan günümüze bağımlılık türleri arttıkça Yeşilay’ın da tüzüğünde çalışma alanları çeşitlenmiş, alkolden sonra sigara, uyuşturucu madde, kumar ve yakın tarihte teknoloji bağımlılığı Yeşilay’ın mücadele alanına dahil olmuş.

Alkol bağımlılığı

Başlarda keyif için ya da “sosyalleşme” maksadıyla başlayan alışkanlık zamanla bağımlılığa dönüşebilir. Kişi alkol almadığı zaman yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Sürekli her fırsatta alkol alır. Gittikçe aldığı miktarı artırır. Artık alkole bağımlı hale gelmiştir. Alkol vücutta pek çok organda tahribat yapar kalıcı hasar bırakır. Karaciğerde yağlanma ve ileri vakalarda siroza sebep olur. Pankreasın fonksiyonunu bozar pankreatit yapar. Beyinin işlevini bozar. Hafızayı zayıflatır. Dikkat kaybı olur. Erken bunamaya sebep olabilir. Mide şikayetlerine sebep olur ülser ve gastrit başlar. Reflü hastalığına ve belirtilerinin artmasına sebep olur. Ayrıca alkol kullanımı başlangıçta sosyalleşme bahanesiyle başlasa bile ileride sosyal çevre ile hatta aile içi anlaşmazlıkların artışına sebep olur. Şiddet olaylarını tetikleyebilir. Alkollü iken araba kullanımı trafik kazalarına sebep olur. Dünyada alkol kullanan 2 milyar kişinin 76 milyon kadarı alkol bağımlısıdır. Yılda 1 milyon 800 bin kişi bu nedenle hayatını kaybetmektedir. Ülkemizde ilk tüketim yaşı 11’e kadar inmiştir. İlk kullanım yaşı düştükçe ileriki yaşlarda bağımlı olma riski de artmaktadır.

Bağımlılık korkutucu olmalı

Bağımlılığın her çeşidi insan için değişik derecelerde ama mutlaka olumsuz sonuçlar doğurur. Bu durum davranış bozukluğu ile seyreden psikiyatrik bir hastalıktır. İyileşmesi mümkün olan bu hastalık hem doktor için hem de hasta için hatta hasta yakınları için hep birlikte hareket etmeyi gerektiren son derecede zorlu bir süreci gerektirir. Bağımlılık beyinde bir takım biyokimyasal, hormonal değişikliklere yol açar. Sonuçta da bir tür beyin hastalığı yaratır. Bu hastalığın oluşmasında değişik etkenler rol oynar. Çevresel etkenler, eğitim, aile, arkadaşlar bağımlılığın gelişmesinde değişen derecelerde rol oynar. İçinde bulunulan psikolojik durum, yaşanan olumsuz olaylar, hayatındaki bir takım boşlukları doldurma isteği insanı farklı bağımlılıklara doğru itebilir. Başlarda masum gibi görünen alışkanlıklar bir bakarsınız ki vazgeçilemeyen bir bağımlılığa dönüşebilir.

Tütün bağımlılığı

Bir kardiyolog olarak üzerinde hassasiyetle durduğum bir konudur. Maalesef ülkemizde tütün bağımlılığı, sigara, nargile, pipo, puro kullanımı oldukça yaygın olup elektronik sigara kullanımıyla birlikte bu alışkanlık daha da artarak gittikçe daha küçük yaşlara kadar iner. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü aynı zamanda kardiyolog olan Prof. Dr. Cevdet Erdöl’ün 2008 yılında Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı iken sürdürdüğü çalışmalar sayesinde çıkarılan “Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesi” ile ilgili yasa sonrasında Türkiye’nin bu yarası büyük oranda hafifledi. Cumhurbaşkanımızın tütünle mücadele çalışmalarına verdiği sağlam destek, Yeşilay’ın ve Sağlık Bakanlığımızın kayda değer çalışmaları sayesinde koruyucu sağlıkta çok önemli olan bu konu hakkında toplumun bilinçlenmesi büyük değer taşır. Tütün kullanımı sadece kalp damar ve akciğer sağlığını tehdit etmekle kalmaz, kanser gelişiminde ve mide hastalıklarında da olumsuz derecede rol oynar. Bu derece tehlikeli bir bağımlılıktan kurtulmak için hiçbir zaman geç değildir. Sigarayı bıraktıktan 2 saat sonra nikotin vücudunuzu terk etmeye başlar, 6 saat sonra kalp atış hızı ve kan basıncı düşmeye başlar, 12 saat sonra sigara dumanından kaynaklanan zehirli karbonmonoksit kan dolaşımınızdan temizlenir ve ciğerlerinizin daha iyi çalışmasını sağlar, 2 gün sonra tat ve koku duyularınız keskinleşir. 2-12 hafta içinde kan dolaşımı iyileşir, bu da yürüme, koşma gibi fiziksel aktiviteleri kolaylaştırır, 3-9 hafta sonra öksürme, nefes darlığı, hırıltı gibi problemler azalır ve akciğerleriniz güçlenir. 5 yıl içinde kalp krizi riski yarı yarıya azalır. 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yarıya inerken kalp krizi riski hiç sigara içmemiş bir kişinin riskiyle aynı orana düşer.

Teknoloji bağımlılığı

Yazının devamı...

Manyetik terapi ile gelen sağlık

22 Şubat 2021

Pandeminin başından itibaren içimiz dışımız koronavirüsle doldu. Başta pandemi ne demekten tutun da covid-19 nedir, nasıl bulaşır, neler yapar, nasıl korunmalı her birimiz öğrendik. Neredeyse bir doktor kadar bilecek derecede bilgi yağmuruna tutuldunuz. Bu pandemi bitene kadar da bu durum böyle sürecek gibi gözüküyor. Aşılar başladı kurtuluyoruz diyoruz, bu sefer hangi aşı ne kadar korur o aşı mı bu aşı mı diye konuşuluyor. Yok, efendim virüste mutasyon oldu aşı koruyacak mı, hasta olan kişi yeniden hasta olur mu ya da aşılananlara mutasyonlu virüs bulaşınca hastalık yapar mı, eğer hastalanırlarsa o zaman hastalık nasıl seyreder ya da iyileştik ama bir izi kalacak mı, akciğer dışında başka organlarda da hasar bırakır mı, kalpte ne olur bu hasarlar sonradan ortaya çıkar mı? Ben bugün sizi tüm bu sorulardan uzaklaştırıp farklı bir konuya götüreceğim. Tıptaki kullanımı aslında çok eskilere dayanan bizim daha çok tanı yöntemi olarak tanıdığımız bir terapi alanı olan manyetik terapiden bahsedeceğim.

Manyetik etki

Manyetik terapi adından da anlaşıldığı gibi mıknatıs gücüne dayalı bir terapi türü. Mıknatısla neyin terapisi olacak diyeceksiniz. Bu oldukça karışık bir konu aslında ama bir o kadar da ilginç. Önce lisedeki fizik bilgilerimize biraz gidelim. Atom adı verilen küçük parçacığı hatırlayalım. Yeryüzünde canlı cansız bütün varlıkların en küçük parçacığı olan atom, pozitif elektrik yüküne sahip protonların ve yüksüz nötronların bulunduğu bir çekirdek ile bu çekirdek etrafında dönen negatif elektrik yüküne sahip elektronlardan oluşuyor. Atomlar birleşerek molekülleri, moleküller birleşerek daha büyük yapıları oluşturuyor. Atomlardan moleküllere, hücrelerden organlara ve organizmaya kadar tüm bu yapıları bir arada tutan kuvvetlerin içinde en öne çıkanı elektromanyetik kuvvettir. İçinden elektrik akımı geçen bir iletkenin etrafında, cevap olarak manyetik alan oluşur. Bunun tersi de doğrudur. Yani manyetik alan, çevresindeki iletken dokuda akım oluşturabilir. 1800’lü yıllarda ünlü fizikçi Michael Faraday’ın çalışmalarından beri bunu biliyoruz. İnsan vücudundaki her hücrenin kendine özgü bir elektrik devresinin olduğunu ve vücudumuzu bir ağ gibi saran sinir sistemini de düşünecek olursak, bedenimizin de bir elektromanyetik cihaz gibi olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca evrende de bir manyetik alan söz konusudur. Dünya’nın etrafındaki manyetik alan, yeryüzünü Güneş’ten gelen zararlı ışınlardan koruyan bir kalkan görevi görür. Manyetik alanlar ayrıca günlük elektrikli cihazlar tarafından da yaratılır. Televizyon, bilgisayar, cep telefonları, mikrodalga fırın, elektrik kabloları birer manyetik alan yaratıcılarıdır.

Tıpta manyetik etki

Yazının devamı...

Pandemi döneminde alınan kilolar sonradan başınıza dert olabilir

15 Şubat 2021

Sağlıklı yaşamayı anlatırken şişmanlığın vücuda yüklediği fazla kilolardan ve bu kiloların yarattığı problemlerden de sık sık bahsediyoruz. Bu fazla kilolar hem yük olarak mekanik anlamda sıklıkla da kalça ve dizlerde bir takım ortopedik problemler yaratabiliyor. Hem de metabolizmamızı bozuyor.

Metabolizmada bozulma

Metabolizma vücuttaki yapım yıkım olaylarının dengesi ile oluşan ve canlılığın sürdürülmesi için gerçekleşen bir dizi kimyasal tepkileşmeden ibarettir. Yediklerimiz, içtiklerimiz bu işleyişe doğrudan etki eder. Kilomuz ve vücut yapımız da yine metabolizmamıza bağlıdır. Nasıl ve hangi hızla çalıştığı önemlidir. Yanlış besinler tükettiğimizde de bozulur. Bu yanlışlık hem nicelik yani miktar hem de nitelik yani ne tükettiğimizle yakın alakalıdır. Şişmanlık ya da obezite metabolizmanın iyi çalışmadığının ya da zorlandığının bir göstergesidir. Başlangıçta kilo artışı ile kendini gösteren bu problem özellikle bel çevresinde ve karında biriken yağlarla da geri dönülmesi zor sorunlar yaratabilir. Metabolik sendrom olarak adlandırdığımız ve bir çok risk faktörünü içinde barındıran tehlikeli klinik tablo buna en belirgin bir örnektir. “Bir dirhem et bin ayıp örter” ya da” aman canım beni beğenen böyle beğensin” veya “ can boğazdan gelir” gibi bahanelerle aldığınız kiloları önemsemiyorsanız görüntü olarak da bu durum sizi rahatsız etmiyorsa tabi bu sizin bileceğiniz iş. Ancak unutmamak gerekir ki bu fazla kilolar metabolik sendrom dediğimiz tabloya yol açıp kalp damar hastalığıyla beraber hipertansiyon, kalp krizi, inme, şeker hastalığı gibi yaşam konforunu bozan ve hayatı tehdit eden hastalıklara yol açar. Bu klinik tablo kendini en çok karın bölgesindeki yağlanmayla belli eder. Göbek üzerinden ölçülen bel çevresinin erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88 cm’den fazla olması bunun bir göstergesidir. Tabi bu yağlanma sıklıkla kan yağlarındaki artış ile de beraber olur. Bu klinik tabloda yüksek olmasını istediğimiz HDL yani iyi kolesterolün düşük olduğunu gözlemleriz. İyi kolesterol düzeyinin kadınlarda 50, erkeklerde 40 mg/dl’ nin altında olması bir risk faktörüdür. Spor, yürüyüş yapmak HDL’nin yükselmesine yardımcı olur. Sigara içenlerde iyi kolesterol genelde düşüktür. Dolayısıyla iyi kolesteroldeki düşüklük biz doktorlara, sizin yürüyüşü pek yapmadığınız ve sigara içtiğiniz şüphesini uyandıracaktır. Bazen de bu değer ne kadar dikkat edersek edelim yine de düşük olabilir. O zaman genetik olarak bir düşüklük söz konusudur. Bu durumda ise kan damarlarını tıkanıklıktan korumak için daha da dikkatli olmak zorundayız demektir. Yine bu klinik tabloda kan yağlarından biri olan trigliserid düzeyinin de yüksek olduğunu gözlemleriz. İşte bu trigliserid düzeyindeki yükseklik de sağlıklı yaşamaya ne kadar dikkat ettiğinizi bize ispiyonlayan bir ajandır. Sıklıkla da hepatosteatoz dediğimiz karaciğer  yağlanmasıyla birlikte seyreder. Yağlı abur cubur yemekler, kola, meşrubatın yanı sıra şekerli, karbonhidratlı yiyecekler, pasta, börek, çörek, beyaz unlu gıdalar, pilav, makarna bunu yükseltir. Ayrıca alkol ve sigara da trigliseridin yüksek olmasında bir etkendir. Trigliserid yüksekliğinin tedavisinde ilaçtan önce yeme içmeye dikkat etmeyi ve yürüyüşü öneririz. Dolayısıyla trigliserid yüksekse bu değer bize pek de hareket etmeyi sevmediğinizi, şekeri, çikolatayı sevdiğinizi, tatlıyı bol tükettiğinizi, hatta alkol ve sigara da kullandığınızı dolaylı yoldan söyleyebilir. Kan tahlilinde bu değerlerdeki aksaklıklara ek olarak kan şekerinde de bozulmalar gözlenebilir. Açlık kan şekerindeki yükseklik ve insülin direnci kan yağlarındaki bozulmayla karın bölgesindeki yağlanmaya eşlik edebilir. Tüm bunlara bir de tansiyon yüksekliği de eklenince işte metabolik bomba ortaya çıkar. Böylece aman ziyanı yok tombullaştım hafif de göbeğim oldu derken birden kendinizi yüksek tansiyon ve şeker hastalığı illetinin kucağında buluverirsiniz. Arkasından kalp krizi inme kâbusları başlayabilir.

Şeker ve un göbek yapıyor

Sıkıntı ya da stres dönemlerinde en çok tatlı ya da abur cubur gıdalara elimiz gider. Pandemi süresinde de evde oturmaktan, can sıkıntısından da şekerli ve unlu gıdaları daha çok tüketir olduk. İnsülin direncini tetikleyip metabolizmamızı bozan bu tür gıdalar bel çevresinde de artışa sebep olacaktır.

Karın eritmek için yürüyün

Yürümenin sağlığa ama en çok da kalp damar sağlığına olan faydalarından her fırsatta bahsediyorum. Yemeklerden sonra yapacağınız yürüyüşlerin ayrıca sindirime de olumlu katkısı olacaktır. Gaz şikâyetleriniz geriler, kalori yakarsınız. Bu egzersizin en iyi tarafı da karın eritip daha fit görünüme yardımcı olmasıdır. Şeker ve kolesterol yüksekliğinin düzelmesine trigliserid yüksekliği ve devamında gelişen karaciğer yağlanmasının iyileşmesine yardımcı olur.

Yazının devamı...