Kovid-19 aşılarıyla ilgili merak edilenler

1 Şubat 2021

Çin merkezli biyoteknoloji şirketi Sinovac’ın geliştirdiği CoronaVac aşısına 13 Ocak’ta acil kullanım onayı verilmesini takiben ülkemizde aşı uygulamalarına başlandı. Acil kullanım onayı, bulaşıcı hastalıklar kapsamında kabul edilen, halk sağlığını ciddi olarak tehdit eden istisnai durumlarda kullanılacak ve ruhsatlandırmaya esas veriler sağlanıncaya kadar sorumlu kurum tarafından verilen kullanım izni olarak tanımlanır. Tüm dünyayı etkisi altına alan böylesine ölümcül, tehlikeli ve aynı zamanda da kolay yayılım gösteren küresel bir salgın, normalde çok daha uzun süren bu süreci hızlandırmaya tüm ülkeleri mecbur bıraktı.

Bağışıklığımız uyarılıyor

Sinovac’ın geliştirdiği CoronaVac aşısı inaktif bir aşı yani ölü virüs aşısı. Bu aşının içeriğindeki virüs parçalanıp etkisiz hale getirilerek vücudumuza bir zarar vermeden bağışıklığımız uyarılıyor. Yani aşının içinde virüs var ama hastalık yapamaz. Dolayısıyla korkmaya gerek yok. Böylece ölü virüsü bağışıklık sistemimizdeki askerler görüp tanıyacak. Ona göre silahlarını kuşanacak ve canlı virüse karşı koruma kalkanını oluşturacak. Bu aşının en güzel tarafı gelenekselleşmiş yöntemlerle üretilmiş olması.

Avantajları var

Hani acil kullanım onayı ile apar topar kullanıma sunuldu gibi bir kanaat var ya bu aşı çok iyi bilinen ve tecrübe edilmiş yöntemlerle hazırlandığı için uzun dönem etkileri konusunda diğer aşılara kıyasla daha net konuşulabilir durumda. Diğer önemli bir avantajı ise normal bir buzdolabı sıcaklığında yani 2-8°C’de saklanabilir olması. Saklanma ve taşınma koşulları diğerlerine kıyasla çok daha kolay. Bu aşının Türkiye’de yapılan faz III çalışmasının ara değerlendirme sonuçlarına göre etkinliği % 91,25 olarak tespit edildi. Bu da çok iyi bir rakam. Tek zorluğu üretiminin diğerlerine göre daha zor ve yavaş olması.

Korunma kalkanı

Diğer bir aşı türü de  Mesajcı RNA (mRNA) Aşıları. mRNA yani mesajcı ribonükleik asit, hücre çekirdeğindeki genetik ana madde olan DNA’dan üretilen bir molekül. Hücrenin normal işleyişinde yine hücre içindeki ribozomlara protein sentezi için gerekli genetik kodu taşıyor. Aşı için ise mRNA’nın laboratuvarda yapay olarak üretilmiş şekli kullanılıyor. Virüsün diken proteinlerinin genetik kodunu taşıyan mRNA’lar aşı yoluyla verilerek hücrelerimizdeki ribozomları kandırıp viirüsün diken proteinlerini oluşturmasını sağlıyor. Burada da hastalık oluşturacak virüs yok. Oluşan diken proteinlerini yabancı madde olarak algılayan vücut karşı antikor geliştiriyor. Yani bağışıklık sistemimizin askerleri virüsün vücudumuzda yapıştığı yeri olan dikenlerine karşı korunma kalkanı oluşturuyor. Böylece virüs hücreye tutunamıyor. Bu oluşan diken molekülleri daha sonra kendi moleküllerimiz gibi yıkılarak vücuttan atılıyor. Bu aşılar çekirdekteki DNA’ya ulaşamadıkları için DNA’mızı bozma gibi bir riskleri yok. En büyük dezavantajı uzun vadede bu yeni yöntemin sonuçlarının bilinmiyor olması ve saklanma koşullarındaki zorluk. Biontech/Pfizer aşısının (BNT-162b2) -70°C’de, Moderna aşısının (mRNA-1273) -20°C’de saklanması gerekiyor. Bu şartlar da özel soğutucularla ayrı ve maliyetli bir altyapı bulunmasını gerektiriyor. Biontech/Pfizer aşısının dünyaya kazandırılmasında Türk çiftimiz Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin emeği bizim için önemli bir gurur kaynağıdır.

Yazının devamı...

Yeni koronavirüse karşı müthiş ikili

25 Ocak 2021

Bu pandemiyle olan savaşımızda bizi koruyan ve aynı zamanda virüsle karşılaştığımızda da onunla savaşan bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmek adına beslenmemize dikkat etmeli, iyi uyumalı, stresi iyi yönetmeli, sigara içmemeli, D vitaminimizin düşmesine izin vermemeliyiz. Tüm bu tedbirlerin yanında bir de kuersetin (quercetin) adındaki antioksidan ve C vitamininin marifetlerine ayrıca değinmek istiyorum. C vitaminini ve enfeksiyonlara karşı faydalarını hepimiz biliyoruz. Ancak bu adı zor telaffuz edilen antioksidanın pek de bilinmeyen faydalarından ve koronavirüsle olan mücadelemizde madalyayı hak eden üstün hizmetlerinden bahsetmek istiyorum. Bu müthiş ikili el ele verip virüsle olan savaşımıza bize yardım için katıldığında birbirlerinden güç alarak daha da güzel sonuçlar çıkarıyorlar. Bu sinerjik etkiyi Türk bilim insanları fark ederek güzel bir çalışma yapmışlar ve bu çalışmanın sonucunda da başarılı bir ürün ortaya çıkmış.

Prof. Önal’ın çalışması

S.B.Ü. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Önal tarafından yürütülen çalışmaya 113 kişi dahil edilmiş. Bu çalışmada karşılaştırmalı iki farklı grup oluşturulmuş. Yüksek COVID-19 riski olan bölgelerde çalışan 71 sağlık çalışanına günde 2 bölünmüş dozda 500 mg kuersetin, 500 mg C vitamini (QC) verilerek oluşturulan birinci grup koruma grubu olarak, bu takviyenin uygulanmadığı
42 kişi ise kontrol grubu olarak belirlenmiş. Çalışma grubu 113 ila 118 gün izlenmiş ve QC grubunda 1 sağlık çalışanında ve kontrol grubundaki
42 kişiden 9’unda izlem sürecinde COVID-19 geliştiği saptanmış. Peki Covid-19 açısından risk taşıyan ortamlarda bulunsak bile bizi koruyan bu ikiliden pek tanımadığımız kuersetin ne yapıyor da bizi koronavirüsten böyle koruyor ve başka ne marifetleri var gelin bir göz atalım.

Virüslere karşı etkisi

Kuersetin koronavirüslerin ACE reseptörlerine bağlanmasını ve insan hücresine girişini önler. Böylece hastalığın bulaşmasına doğrudan engel olur. Ayrıca tedavide de yeri olan bu değerli antioksidan vücutta virüsün replikasyonunu yani çoğalmasını da önler. Bu sayede koronavirüs tedavisine de büyük katkısı olur. Semptomları yani hastalık belirtilerini hafifletir. İyileşmeyi çabuklaştırır ve kolaylaştırır.

Bağışıklığı dengeler

Yazının devamı...

Yeni koronavirüs koruyucu tıbbın önemini ortaya çıkardı

18 Ocak 2021

Tüm enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi yeni koronavirüsün yaptığı hastalıktan korunmak için bünyemizi sağlıklı tutmanın, bu hastalığı kolay ve rahat bir şekilde atlatmada ne kadar önemli olduğunu gördük.

Bulaşıcı hastalıklara karşı korunmak iki türlü olur

1-Mikrobun bulaşmasını engellemek

Mikrobun bulaşmasıyla oluşan hastalıklarda korunmak öncelikle bu bulaşmayı engellemekle olur. Solunum yolunu ilgilendiren enfeksiyonlar daha çok damlacık yoluyla bulaştığı için bunu önlemeye yönelik maske kullanımı, mesafeyi koruyarak yapılan görüşmeler, mikrobun göz, ağız, burun mukozasından girişini önlemek adına mikropla bulaşma şüphesi olan yere değmiş elleri sabunla yıkamadan ya da kolonya ile dezenfekte etmeden yüze götürmemek en çok dikkat edilmesi gereken hareketler arasındadır. Biz de bunları koronavirüsü önlemek için maske, mesafe, temizlik olarak Alexandre Dumas’ın ünlü eserindeki üç silahşörler gibi ezberledik. Kalabalık yerlerde bulunmamak, birden fazla kişi aynı odada bulunuyorsa odayı sık sık havalandırmak bulaşmayı önleyen diğer önlemler arasındadır.

2-Bünyeyi sağlam tutmak

Hastalıktan korunmak için bünyemizin sağlam olması önemlidir. Özellikle mikroplarla olan hastalıklarda vücudumuzun savunma sistemi olan bağışıklığımızın bu mikroplarla olan savaşta mücadeleyi kazanmamız için bünyemizin sağlam durması gerekir. Bunun için de sağlığımızı korumak sadece hastalık başımıza geldiğinde değil sürekli olarak sağlamamız gereken önemli bir konudur.

Yazının devamı...

Yeni koronavirüsün tetiklediği kaygı bozuklukları

11 Ocak 2021

Tıpta anksiyete olarak adlandırdığımız kaygı bozukluğu her insanın hayatı boyunca değişik derecelerde karşısına çıkabilir. Gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı uyanık durmak açısından da aslında faydalı bir tepkidir. Ama tabi dozunda olmak kaydıyla. Bu kaygı bozukluğu uzun sürdüğünde, kişinin günlük yaşantısını, olaylara tepkisini, hareketlerini olumsuz yönde etkilemeye başladığında önemli bir sorun halini almış demektir. Burada endişeye sebep olan faktörden çok bu faktörün ortaya çıkardığı endişe sorun yaratmaya başlar. Kişinin uykuları bozulur, çarpıntı, nefes darlığı, huzursuzluk, sinirlilik ve panik hali ortaya çıkar. Bu durumu organik bir hastalıkmış gibi algılar ve öyle de davranır. En sık da sorunun kalbiyle ilgili olduğuna inanarak ölüm korkusuyla beraber biz kardiyologlara müracaat eder. Olay panik atağa doğru gittiyse baş etmek daha da zorlaşır.

Kimlerde daha çok görülüyor

Genetik olarak ailede anne babada kaygı bozukluğu varsa çocukta da olma riski yüksektir. Özellikle yetiştiği ortam, çevre, eğitim ve kültür son derecede önemlidir. Durmadan kaygılı düşüncelere sahip, depresif ve eleştiren yaklaşımlarda bulunan ve yüksek beklentileri olan, çocuğun kendisini ifade etmesine izin vermeyen baskıcı ebeveynlerle büyüyen kişilerde kaygı bozukluklarının ortaya çıkma ihtimali çok daha yüksektir. Kaygı bozukluğu aynı zamanda kişinin olaylara bakış açısı ve yaşadıklarıyla da yakından alakalıdır. Yaşanmış psikolojik olaylar ve travmalar kaygı bozukluğunun tetiklenmesine yol açabilir. Geçmişinde derin üzüntüler ve kayıplar yaşamış birinin başkası için basit sayılabilecek bir konuda kolayca kaygı bozukluğu yaşaması beklenebilir. Örneğin çok sevdiği birini hastalık yüzünden kaybetmişse aynı durumu yaşamaktan korkarak tekrar bir hastalıkla karşılaştığında kaygılanma eşiği düşmüştür.

Yeni koronavirüs psikolojimizi nasıl bozuyor?

Bu salgın başladığından beri herkesin psikolojisini olumsuz önde etkiledi. Kolayca bulaşan ve ölümcül olabilen binmeyenlerle dolu bir hastalık olması onu bir kâbusa çeviriyor. Hastalık bu yetmezmiş gibi insanı psikolojik olarak çok rahatlatan ve sevgi ifadesinin adeta bir refleksi haline gelmiş sarılma hareketini ortadan kaldırdı. İnsanlar bırakın sarılmayı tokalaşmayı, büyüğüne saygı olarak el öpmeyi, birbirine yaklaşmaya korkar oldu. Birçoğumuz güvende kalmak için kendi kendimizi gönüllü olarak evlere hapsettik. İşin ekonomik boyutu ayrıca başlı başına bir sebep. İşini kaybedenler, geliri düşenler artan pahalılıkla beraber yaşam mücadelesi vermekte. Geliri iyi olanlar da gezemiyoruz, restorana gidemiyoruz, yurt dışına çıkamıyoruz diye dertli. Anlayacağınız hiç kimse mutlu değil bu durumdan. Sadece koronavirüs yüzünden hasta olma korkusunun yarattığı kaygı değil hastalıktan korunmak için sosyal hayattan uzaklaşmanın yarattığı sinir bozukluğu da söz konusu. Eğlence gibi gözüken fakat bu dönemde aslında ihtiyaç olduğunu fark ettiğimiz kafe, restoran, sinema, tiyatroya gitmek gibi sosyalleşme faaliyetlerinin kısıtlanması insanların düşüncelerini rahatlatacak ortamları ortadan kaldırıyor. Kişide biraz meyil varsa ya da farklı sebeplerle psikolojik durumu zaten bozuksa bu karantina ortamında da eğer yalnızsa, hissettiği kaygı ya da depresyon daha da derinleşebilir. Yeni koronavirüsün yaptığı hastalığın belirtiler çok yaygın gördüğümüz basit bir üst solunum yolu infeksiyonun belirtilerine benzer. Bu nedenle bu hastalığa yakalanma korkusuyla hafif bir baş ağrısı, boğaz ağrısı, genel kas ağrısı, öksürük gibi şikâyetler olduğunda hemen korkup kendi kendimize teşhis koymaya kalkabiliriz. Hatta bu korkuyla beraber insan kendini dinlediğinde gerçekte bu şikâyetler olmasa bile varmış gibi hissetmeye de başlayabilir. Bu yanılgılar çoğu zaman insanların boşu boşuna doktora gitmesi ve boş yere testler yaptırmasıyla son bulur.

Yeni koronavirüsün kaygısıyla nasıl baş edeceğiz?

Öncelikle ortalıkta dolaşıp duran bilgi kirliliğinden kendimizi korumalıyız. Özellikle de nedendir belli değil her önüne geleni yazan kişilerle dolu sosyal medyada böyle ciddi bir sağlık konusuna ait gördüğümüz her bilgiye itibar etmemeliyiz. Sağlık Bakanlığının referansında ve güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgileri esas almalıyız. Doğrusu bu hastalıkla ilgili fazla detaya girmeye de gerek yok zira zaten birçok bilinmeyenle dolu bir hastalık. Eğer medyadaki bilgiler sizi ve psikolojinizi rahatsız ediyorsa bakmamanız sizin için daha iyi. Bırakın bu tatsız konuyla biz doktorlar uğraşalım. Aslında bu hastalıkta sizin bilmeniz gerekenler belli. Nasıl korunacağımız çok basit, maske, mesafe temizlik. Şimdi aşı da geldi. Belirtileri de malum. Daha fazlasına kafa yormak bazen zararlı da olabiliyor. Eğer yine de kaygı başladıysa bunu paylaşmaktan çekinmeyin. Çünkü neşe paylaştıkça çoğalır üzüntü ve kaygı da paylaştıkça azalır. Ailenizle, yakınlarınızla, doktorunuzla telefonla ya da yüz yüze bu kaygınızı paylaşın. Unutmayın yıkmayan her zorluk daha da kuvvetlenerek devam etmenizi sağlar. Yeter ki zorluklar karşısında yıkılmayıp dayanmayı tercih edin.

Yazının devamı...

Yeni yıla girince neleri bırakalım neleri tutalım

4 Ocak 2021

Yeni yıl sadece bir tarih değişikliği değildir, bazen yeni kararlar alma zamanıdır. Bir işe başlama ya da sonlandırma zamanıdır. Yeni gelen yılın iyi geçmesi, hayırlı uğurlu gelmesi için hep iyi ve güzel dileklerde bulunuruz. Geçen yılın muhasebesi yapılır. Getirip götürdükleri hesaplanır. Bugün dünya üzerinde kime sorarsanız sorun 2020 hakkında hiç de iyi düşüncelere sahip değil. Malum yeni koronavirüs yüzünden hepimiz hiç de istemediğimiz şekillerde etkilendik. Hayatımız değişti. Alışkanlıklarımız değişti. Hem de istemeyeceğimiz şekillerde. Özgürlüğümüz kısıtlandı. Sevdiklerimiz, etrafımızda yaşayanlar, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız hasta oldu, hayatlarını bu virüs yüzünden kaybetti. Geçen yılı şöyle ya da böyle geçirdik. Bu hastalık yüzünden 2020 hepimizde kötü bir etki bıraktı. Aman gitsin de bu dertler bitsin diyoruz. Ama bir yandan da bu etkilerin geçen yılın kabahati olmadığını hatta bitmesiyle de gitmeyeceğini de biliyoruz. Bilmemiz gereken bir diğer konu da pandeminin yarattığı sonuçların, hatta devam etmesinin de büyük oranda bize bağlı olduğudur. Bu nedenle pandemi özelinde yeni yıla girerken geçen yıla göre neleri tutalım neleri bırakalım gelin bir bakalım.

Olumsuz düşünceleri bırakalım umudu tutalım

Yeni bir işe girişirken bir plan yaparken elbette eğer işler ters giderse diye bir B planı hatta C ve D planlarını hazır ederiz. Ama hiçbir zaman daha en başında iken kötümser yaklaşıp bu iş umutsuz vaka havasına kapılmamak gerekir. Çıkmadık candan umut kesilmez misali hele üstelik bir de savaş halindeysek moral ve motivasyonumuzu hep en üst seviyede tutmalıyız. Bu desteğe de en çok savaşın en başından beri en ön safta savaşan biz sağlık çalışanlarının ihtiyacı var. Sizden gelecek moral motivasyon desteği bize güç veriyor. Ayrıca aslında hepimiz bu savaşın neferleriyiz. Korunurken de hastalık başa geldiğinde de herkes virüsle birebir karşı karşıya kalıyor. Dolayısıyla her birimizin bu moral ve motivasyona ihtiyacı var. Ayrıca olumsuz düşüncelerin virüsle olan savaşımızda savunma sistemimiz olan bağışıklığımızı da olumsuz etkilediğini biliyoruz. Stresin sağılığımızı özellikle bu savaşta dayanma gücümüzü baskılayabileceğini bilerek olumsuz düşünceleri kafamızdan atmalıyız.

Aşı karşıtlığını bırakalım koranavirüs aşımızı olalım

Pandemi kabusunu 2020’de bırakabileceğimiz umudunu bize veren en önemli gelişme virüse karşı aşıların bulunması oldu. Görünüşe göre de bu salgını ancak aşı bitirebilecek. Aşı karşıtlarının tüm dünyayı etkileyen öldürücü bir virüsle karşı karşıya olduğumuzu ve aşılanmadıkları takdirde hastalanarak virüsü başkalarına bulaştıracaklarını bilmeleri gerek. Bu şekilde hem kendilerinin hem de başkalarının hayatını tehlikeye atarak aynı zamanda salgının da bitmesini engelleyeceklerini unutmamalılar.

Katkılı yiyecekleri bırakalım doğal yiyecekleri tutalım

Sağlıklı beslenmek durmadan tekrarladığımız bir konu. Sağlıklı beslenmenin esasını aslında doğal beslenmek oluşturuyor. Mevsiminde sebze ve meyveyi tüketmek önemli. Raf ömrü uzatılmış gıdaların içinde vücut için zararlı olabilecek katkı maddeleri bulunur. Bunlar zamanla birikerek metabolizmayı bozar. Çeşitli kronik hastalıklara yol açabilir.

Yazının devamı...

Mutasyonla kendini yenileyen yeni koronavirüs

28 Aralık 2020

Koronavirüslerden daha önce bahsederken onların doğası gereği mutasyona uğradıklarından da sık sık bahsetmiştik. Virüs varlığını devam ettirmek için ve ortama uyumunu sağlamak için kolayca kendini ve birtakım özelliklerini değiştirir. Ne gariptir ki beyni yok ama bunu bir iç güdü ile inanılmaz bir yapay zekâ gibi yapıyor. Aslında salgının başından beri ufak ufak mutasyon geçiren virüs anladı ki aşılar geldi ve neredeyse ilaç da bulunuyor. Baktı ki pabuç pahalı hemen var gücüyle daha etkili bir mutasyona geçti. Bu seferki mutasyonu da yaşamak için muhtaç olduğu insanın hücrelerine tutunduğu kollarında yaptı. Bu kollar ona meşhur korona yani taç ismini veren dikenleri oluyor. Bu sayede kolayca tutunup sonuçta da kolayca yayılacak. Dünyayı alarma geçiren yeni mutasyonun virüsün yayılma gücünü arttırdığı korkusu da bu yüzden. İngiltere’de fark edilen bu mutasyonun ilk örneği eylül ayında görüldü ve SARS-CoV-2 VUI 202012/01 (Variant Under Investigation, year 2020, month 12, variant 01) baş harflerini içeren isim verildi. “Under investigation “ yani araştırma devam ediyor. Bu mutasyon nedeniyle yayılma hızının %70 arttığı söyleniyor. Bu mutasyon evet virüsün yayılımını artırmak amacıyla olmuş gibi gözüküyor. Ama yine de bu artışın gerçekten mutasyon yüzünden mi yoksa alınan tedbirlerin eksikliği ve hep bahsettiğimiz gibi mevsim geçişine bağlı olarak havanın soğuması ve kapalı ortamlara geçiş yüzünden mi, İngiltere’de haziran ayında kısıtlı olarak açılan okulların eylül ayı başında tamamen açılmasının da katkısı var mı biraz sorgulamak gerekir.

Mutasyon salgının başından beri oluyor

Tarihte görülen bütün pandemiler yani küresel salgınlar eninde sonunda bitmiştir. Bu bitiş üç ihtimalle oluyor ve bu ihtimaller tüm pandemilerin kaderinde var. Birincisi insanların önemli bir kısmı hastalığı geçirerek bağışık hale gelir ve virüs artık yayılamaz. Ancak bu “Giden gitsin kalan sağlar bizim” denilen ve tercih etmeyeceğimiz bir yoldur, aslında salgın devam ederken ister istemez hastalanan kişilerin edindiği bağışıklık bu yola katkı sağlar. Bu yüzden hep söylenen “iyileşenlerin sayısı vaka sayısını geçince salgın iyice kontrol altına alınır” sözü bu sebeptendir. İkinci olasılık aşı bulunur ve aşı ile insanlar bağışık hale gelir. Bunun için de nüfusun %60-70’ini aşılamak gerekir. Üçüncü olarak virüs mutasyona uğrar ve insandan insana bulaşma özelliğini ya da hastalık yapıcı gücünü kaybeder. Bu virüsün sülalece bilinen huyu mutasyonlara uğramasıdır. Yeni koronavirüsün kuzenleri SARS ve MERS de mutasyona uğrayıp sonra da kaybolup gitmişti. Hepimiz darısı bunun başına diyoruz. Ne yalan söyleyeyim ben de mutasyon lafını duyunca içimden öyle geçti. Bu virüs de mutasyona uğrayıp tamam çabuk bulaşsın, kolay bulaşsın çok kişiye geçsin fakat basit bir grip gibi geçsin ve gitsin. Üstelik bu sonuç onun da lehine olur. Eğer varlığını sürdürmek istiyorsa insanların da yaşaması lazım ki virüs tutunabilsin. Ama niyet önemli tabi. Fakat bu virüs de bilmeli ki kötü niyet hep sahibinin sonunu da hazırlıyor. Bizim bu virüsün de artık sonu yaklaştı. Durmadan mutasyonunu yapıp duruyor. İngiltere ve Güney Afrika’daki mutasyonunu takiben bir yeni varyantı da Nijerya’da ortaya çıktı. Siz bu yazıyı okuyana kadar belki daha da yenileri çıkacak.

Pandemiyi ancak aşı bitirecek

Gündemi meşgul eden her konuda olduğu gibi bunda da uçuk kaçık ortaya atılan fikirler desteksiz iddialar ortalıkta dolanıyor. Bu virüsün varlığını ve sağlığımızı tehdit eden özelliğini inkâr ederek hiçbir korunma tedbirlerini almayı reddeden ya da hiç umursamayan bir kesim var. Bir gurup ise adeta bu salgın ile beraber yaratılan felaket senaryolarından besleniyor. Ortada ciddi bir durum var elbette ancak bunu iyice abartarak insanların moral bozukluğunu körükleyen ve sadece kötümser tabloyu çizmeyi bilenler var. Onlara göre bu mutasyon da felaketin habercisi ve son umudumuz olan aşıların da hiç işe yaramama sebebi olacak. Oysa bilim adamları henüz bu konuda kesin bir sonuç olmadığını üzerine basa basa söylüyorlar. Tabi bir de aşı karşıtları var. Aşı olacağıma koronavirüse yakalanırım daha iyi diye düşünüyorlar. Onların arasında aşıyla genetiğimizi değiştirip bizi yaratığa dönüştürecekler ya da çip takacaklar gibi komik iddialarda bulunanlar bile var. Ancak asıl üzücü ve tehlikeli olan bu komik iddialara inananların olması. Bir hekim olarak pek çok meslektaşım ve hastanın yoğun bakımda yaşadıklarına, kaybına şahit oldum. Bu fikirleri ortaya atanların tarihe geçecek bu salgında vefat edecek insanların vebalini nasıl ödeyeceklerini merak ediyorum. Bir de sözde bilimsel yaklaşıp mevcut aşıların sadece belli yaş grubuna denendiğinden yola çıkarak insanları aşıdan uzaklaştırmaya çalışanlar var. Salgın boyunca üzerinde çok ağır bir sorumluluk olsa da her durumda karşımıza çıkıp gelişmeleri bize zamanında ve açık bir şekilde iletmeye çalışan sağlık bakanımız Dr. Fahrettin Koca’nın da belirttiği gibi Türkiye güvenilir ve emin bir aşıyı tercih etmiştir. Bilinen en kadim aşı yöntemi inaktif aşı yöntemidir. Virüs uygun ortamlarda çoğaltıldıktan sonra öldürülerek vücudun onu tanıması için enjekte edilir. Türkiye’de öncelikli uygulanacak olan Çinli Sinovac şirketinin geliştirdiği Coronavac adındaki bu aşı dün akşam ülkemize gelmek üzere yola çıktı.

Yazının devamı...

Uyku bağışıklığımızı nasıl etkiliyor?

21 Aralık 2020

Her fırsatta bağışıklığı yükselten sebeplerden bahsediyoruz. Var olan bağışıklığımızı nasıl daha iyi yapabiliriz, nasıl daha güçlü, daha yüksek hale getiririz bunları konuşuyoruz. Bu tıpkı nasıl daha çok para kazanırız. Hatta kolay yoldan, oturduğumuz yerden nasıl kazanç elde ederiz diye düşünmeye benziyor. Halbuki önce elimizdekini tutmayı iyi bilmeliyiz. Bütçemizi, cebimizdeki parayı iyi değerlendirmeliyiz. Yatırımlarımızı doğru bir şekilde yapmalıyız. Har vurup harman savurmamalı, gereksiz harcamalardan kaçınmayı bilmeliyiz. Eğer böyle tutumlu olamazsak istediğimiz kadar çok kazanalım. Haydan gelen huya gider misali sonuçta elde avuçta yine bir şey kalmaz. Bağışıklık da böyle. Biz istediğimiz kadar iyi beslenelim. Bütün vitaminleri alalım. Bir sürü de takviye kullanalım. Dikkat etmezsek bunların hiçbir değeri kalmaz. Gelin şimdi uykusuzluk bağışıklığı nasıl ve neden düşürüyor birlikte bakalım.

Uyku fizyolojik bir ihtiyaçtır

Uyku vücudumuz için, metabolizmamızın doğru bir şekilde çalışması için olmazsa olmaz gerekli fizyolojik bir ihtiyaçtır. Uyku esnasında bedenimiz hem dinlenir hem de yenilenir. Beyin ve sinir sisteminin düzenli çalışmasını sağlamak için uykuya ihtiyaç vardır. Uykusuzluk zihin faaliyetini bozar. Sürekli bir yorgunluk hissi, enerji düşüklüğü yaratır. Hem zihinsel hem de bedensel performansı olumsuz etkiler. Obezite ile beraber hipertansiyon, diabet, kanser gibi birçok kronik hastalığa zemin oluşturur. Kronik yangının artışına sebep olur.

Uyku bağışıklık hücrelerimizin doğru çalışmasını sağlar

Uykunun sağlığımız üzerine olan en önemli etkilerinden biri de bağışıklık sistemimize olan etkisidir. Lenfositler bağışıklık sistemimizin önemli askerleridir. Kemik iliğinde yapılan lenfositlerin bir kısmı yine bağışıklık için önemli bir organımız timusa giderek orada olgunlaşıp T lenfositlerine dönüşür. İşte o meşhur hücresel bağışıklığı yapan hücreler bu T lenfositleridir. Lenfositlerin bir kısmı da kemik iliğinde kalarak orada olgunlaşır. Bunlar da B lenfositleridir ve vücudumuzda antikor yapımını sağlar. T lenfositleri, virüs ya da diğer toksinlerle olan savaşımızda en önemli askerlerimizdendir. Vücudumuza yabancı bir organizma girmesiyle beraber B lenfositleri bu zararlı organizmanın T lenfositleri tarafından zararlı olarak algılamasını sağlarlar. Bunun üzerine T lenfositleri bu organizmaları yok eder. Hatta yok etmekle kalmaz onlarla tekrar karşılaştığında hemen tanır, bağışıklık sistemini uyararak kolayca yok edilmesini sağlar. Yapılan birçok bilimsel araştırmalarda, yeterli uykunun T lenfositlerinin çoğalmasını hızlandırdığı ve bu hücrelerin görevini daha iyi yerine getirmesini sağladığı gösterilmiştir. Uykunun bağışıklığa bir diğer olumlu etkisi kandaki stres hormonu seviyesini düşürmesidir. Bu da vücuda giren patojenleri öldürmekle görevli olan T lenfositlerinin oluşturduğu bağışıklık seviyesinin üst düzeyde kalmasını sağlar. Böylece uyku süresi boyunca T lenfositlerinin serbest kalması artmakla beraber aynı zamanda bu hücrelerin kan dolaşımı yoluyla ilgili lenf düğümlerine ulaşması da kolaylaşır. Bu işleyişin düzenli bir şekilde devam etmesi de kişinin bağışıklık sisteminin devamlı güçlü kalmasına yardımcı olur.

Az uyuyanlar soğuk algınlığı virüsüne daha kolay yakalanıyor

Amerika’da Carnegie Mellon Üniversitesi ve Pittsburgh Üniversitesi’ndeki araştırmacıların yaptıkları bir çalışmada gece 6 saat ya da daha az uyuyan kişilerin virüsle karşılaştıklarında soğuk algınlığına yakalanma riski gece 7 saat ve daha uzun uyuyanlara göre 4 kat daha yüksek bulunmuş. Dr. Prather ve arkadaşları bu çalışma için 164 gönüllü bulmuşlar. Bu gönüllüleri bir otelde toplayıp araştırmaya başlamışlar. Burunlarına damla yoluyla soğuk algınlığına sebep olan virüsü verip hastalık yapma oranına bakmışlar. Uyku saatlerine göre kişileri 7 saatten fazla, 6 - 7 saat, 5 - 6 saat ve 5 saatten az uyuyanlar şeklinde gruplara ayırarak incelemişler. Uyuma süresi azaldıkça virüse yakalanma riskinin arttığı gözlenmiş. Aman buradan koronavirüse yakalanmamak için ne kadar çok uyusak o kadar iyi sonucunu çıkartıp yataktan çıkmamayı düşünmeyin sakın. Zira hareketsizlik de bağışıklığa olumsuz etkisi olan faktörlerden biridir. Bir erişkin için gece 8 saatlik uykunun yeterli olduğunu bilerek yatma kalkma saatlerinizin hesabını ona göre yapmanızı tavsiye ederim. Unutmayın ki vücudun gece gündüz ritmi de burada çok önemli, yani sabaha karşı 5’te yatıp öğlen 1’de kalkmakla tamam 8 saat uyudum sağlıklıyım diye düşünmek çok yanlıştır. Tabii bu arada uykunun kalitesi de çok önemli. Tam dinlenebilmek için derin uykuda geçirdiğimiz sürenin etkisi büyüktür. Sık sık bölünmüş uyku tam dinlenmeyi sağlamaz.

Yazının devamı...

Bu pandemiyi aşıyla bitireceğiz

14 Aralık 2020

Kovid-19’dan hepimiz bıktık artık. Kime sorarsanız sorun bu pandemi bitsin artık eski normal günlerimize dönelim dileklerinde bulunuyor. Bu maskelerden, kısıtlamalardan kurtulalım artık diyor. Esnaf, tüm çalışanlar, halk ve özellikle de sağlık çalışanları hep beraber neredeyse dayanacak gücümüz kalmamış derecede bıkmış durumdayız. Evet, belki de şu anda dünyadaki herkesin istisnasız aynı fikirde olduğu tek konu bu. Din, dil, ırk, milliyet, yaş, cins, meslek gözetmeksizin hepimiz salgının bitmesini istiyoruz. Bu çok güzel de maalesef hiçbir şey aman keşke şöyle olsun demekle veya sadece istemekle olmuyor. Bu dileği yerine getirmek için de biraz çaba lazım, çare bulabilmek lazım. Çabayı hepimiz göstereceğiz, pandemiyle ilgili kurallara dikkat edeceğiz, virüsün yayılmasını, bulaşmasını önlemek için maske, mesafe, temizlik kuralını unutmayacağız. Çareyi bulmak da elbette bilim adamlarının görevi. Bunun için de daha pandemi ilan edilir edilmez dünyanın dört bir tarafında konuyla ilgilenen kişiler kollarını sıvadılar. Tedavi ya da koruyucu aşı üzerine çalışmalara başladılar. Bu hummalı çalışmaları da nihayet meyvelerini vermeye başladı.

Size aşıyla ilgili ilk güzel haberimi 15 Hazirandaki yazımda vermiştim. Bir Amerikan şirketi olan Moderna’nın mRNA aşısı çalışmalarından bahsetmiş ve sene sonundan önce aşının hazır olacağını söylemiştim. Bu bilgiye şirketin Fransız asıllı yöneticisini yakından tanıyan Fransız dostlarım sayesinde ulaşmıştım ve çok şükür sonunda bu salgından kurtulacağız diye de çok sevinmiştim.

Bende burs aldım

Bir Alman şirketi olan Biontech’in Amerikan menşeili Pfizer ile ortak olarak yine benzer şekilde mRNA yöntemiyle hazırladıkları bir diğer Kovid-19 aşısı daha var. Bu aşıyı geliştiren bilim insanlarımız Uğur Şahin ve özlem Türeci’yi öğrendiğimde ise sevincim katlanarak çoğalmıştı. Tüm dünyaya karşı Türk bilim insanlarının bu denli önemli bir buluşa imza atması beni son derece gururlandırmıştı. Bir Türk hekimi olarak daha mesleğimin başlangıcında iken ben de Fransız hükümetinden kazandığım bursla Paris’te dünyanın en eski ve değerli üniversitelerinden birinin hastanesine kardiyoloji eğitimi için gitmiştim. Gurbette kalmak, eğitim almak, çalışmak ama aynı zamanda da bir yer edinmek nasıl zordur iyi bilirim. Hepimizi gururlandıran bu bilim insanlarımızı tekrar yürekten tebrik ediyorum.

mRNA aşısı da ne demek bu nasıl bir aşıdır diye soracak olursanız. Önce aşının tanımına bir bakalım. Bir virüs aşısı ya virüsün zayıflatılmış ya da öldürülmüş haliyle tamamının ya da virüsün bir bölümünün vücuda enjekte edilmesiyle bağışıklığın oluşturulmasıdır. mRNA yani mesajcı ribonükleik asit, hücre çekirdeğindeki genetik ana madde olan DNA’dan üretilen bir moleküldür. Normal hücre işleyişinde çekirdekteki DNA mRNA’ya der ki al bu genetik mesajı hücrenin içindeki ribozom adlı komşuya götür protein sentezlesin. İşte aşıyı oluşturmada biz bu faaliyetten faydalanıyoruz. Ancak bir kandırmaca yapıyoruz. Biz mRNA’yı çekirdekten gelenin yerine ajan gibi dışardan veriyoruz. Sentezleyeceği proteinin genetik kodu da bizim koronavirüse o meşhur adını veren spike proteinlerininkiler oluyor. Korona yani taç görünümünü oluşturan bu dikenlerin genetik kodunu yüklüyoruz. Hücredeki garibim ribozomlar da kanıp bu diken proteinlerinin oluşmasına alet oluyor. Oysa bu mRNA’nın çekirdekteki DNA’nın yanından gelmeyi bırak o kozmik odaya geçecek pasaportu dahi yok. Sonuçta ortada virüs yok ama dikenleri oluşuyor. Bunları vücut hemen yabancı madde olarak tanıyor ve ona karşı antikor üretiyor. İşte bağışıklık da böyle ortaya çıkıyor.

mRNA teknolojisi

mRNA aşılarının önemli bir özelliği özel saklama ve taşıma koşulları gerektirmesidir. Bu özellikleri de kullanımında bazı kısıtlamaları getiriyor. Yaygın kullanımda yeni bir yöntem. Gelin bu mRNA yönteminin hikâyesine de bir göz atalım.

Yazının devamı...