Ketojenik diyet son yılların en popüler beslenme modellerinden biri. Hızlı kilo kaybı, iştah kontrolü ve zihinsel berraklık gibi vaatlerle birçok insanı kendine çekiyor. Ancak bu diyetin perde arkasında sıkça sorulan kritik bir soru var: Bu kadar yüksek yağ ve düşük karbonhidrat tüketimi vücudumuza zarar verir mi? Daha da açık soralım: Hangi organlar bu süreçten olumsuz etkilenir?
Bu sorunun cevabı basit bir iyi ya da kötü değil. Çünkü ketojenik diyet, vücudu kökten bir metabolik değişime zorlar. Bu da bazı organlar için avantaj, bazıları içinse dikkat edilmesi gereken riskler doğurur.
Kalp:
Kolesterol tartışmasının merkezinde. Ketojenik diyet denince ilk akla gelen endişe kolesteroldür. Yağ tüketiminin artmasıyla birlikte kandaki lipid profili değişir.
Bazı kişilerde iyi kolesterol yükselir ve trigliserid düşer. Bu olumlu bir tablo gibi görünür. Ancak bazı bireylerde kötü kolesterol de ciddi şekilde artabilir. İşte risk tam burada başlar. Çünkü yüksek LDL, uzun vadede ateroskleroz riskini
Son yıllarda sağlıklı yaşam arayışında olan pek çok insanın yolu ketojenik diyetle kesişiyor. Karbonhidratı ciddi ölçüde kısıtlayıp, yağları ana enerji kaynağı haline getiren bu beslenme biçimi, doğru uygulandığında oldukça etkili sonuçlar verebiliyor. Ancak bu yolculuğun başlangıcında çoğu kişinin karşılaştığı, biraz göz korkutucu ama aslında geçici bir süreç var: Ketojenik grip. Adı grip olsa da bu durum bir enfeksiyon değil. Vücudun, alıştığı yakıt sisteminden yeni bir düzene geçerken verdiği doğal bir adaptasyon tepkisi. Yani bir bakıma metabolizmanızın yakıt değişimi sancısı.
Ketojenik grip nedir?
Ketojenik grip, karbonhidrat alımının aniden düşürülmesiyle birlikte vücudun glikoz yerine yağdan keton üretmeye başlaması sırasında ortaya çıkan bir dizi belirtiyi ifade eder. Normalde beyin ve kaslar enerji için öncelikle glikozu kullanır. Ancak karbonhidrat alımı azalınca vücut alternatif planı devreye sokar: Ketozis.
İşte bu geçiş sürecinde vücut bir süre bocalar. Çünkü yıllardır alışık olduğu sistem
Kalp sağlığı denilince hepimizin aklına az tuz, az yağ ve bol sebze geliyor. Fakat kalbimiz sadece bir pompa değil, aynı zamanda yaşam tarzımızın ve duygularımızın da bir aynası.
Gelin kalbin sofrasına biraz daha derin bakalım.
Ne yemeli?
Klasik öneriler sebze, meyve, tam tahıl ve sağlıklı yağlar. Bunların yanı sıra;
■ Renkli beslenme: Tabağında ne kadar çok renk varsa, o kadar farklı antioksidan alırsın. Mor lahana, kırmızı pancar ve koyu yeşil yapraklıların her biri damarları farklı şekillerde korur.
■ Fermente gıdalar: Yoğurt, kefir ve turşu için de; bağırsak sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki bağ artık çok daha net biliniyor. Sağlıklı bağırsak=daha az iltihap=daha sağlıklı kalp.
■ Kuruyemişler: Bir avuç çiğ badem ya da ceviz, damar esnekliğini artırır. Ama fazlası kalori yükü demektir.
Sabah kalkıyoruz, telefonumuz uyku kalitemizi analiz etmiş oluyor. Gün içinde attığımız adımlar sayılıyor, kalp ritmimiz ölçülüyor, hatta ruh hâlimiz bile algoritmalar tarafından tahmin edilmeye çalışılıyor. Bir zamanlar sadece doktorların sezgisine ve deneyimine bırakılan sağlık takibi, bugün büyük ölçüde teknoloji şirketlerinin geliştirdiği sistemlere emanet ediliyor. Bu konudaki büyük şirketlerin sağlık alanına yaptığı yatırımlar, bu dönüşümün ne kadar hızlı ve derin olduğunu açıkça gösteriyor.
Peki, gerçekten daha sağlıklı mı oluyoruz?
Yapay zekâ destekli sistemler hastalıkları erken teşhis etme konusunda insanlık tarihinin belki de en büyük sıçramasını vadediyor. Kanserin erken evrede yakalanması, kalp krizinin önceden tahmin edilmesi ya da genetik risklerin analiz edilmesi artık bilim kurgu değil. Ancak burada sormamız gereken kritik bir soru var: Sağlığı ölçülebilir veriler toplamına indirgediğimizde, insanı da indirgemiş olmuyor muyuz?
Çünkü sağlık yalnızca sayılardan ibaret
Bazen bir bilim insanını dinlersiniz ve karmaşık görünen bir dünyanın aslında ne kadar büyüleyici olduğunu fark edersiniz. Geçtiğimiz günlerde katıldığım seminerde konuşmacı olan Prof. Dr. John Stanley Mattick, tam da bunu başaran isimlerden biriydi. Onu dinlerken yalnızca genetik bilimine dair yeni şeyler öğrenmekle kalmadım, aynı zamanda bilimin insan hayatını nasıl derinden etkileyebileceğini de bir kez daha düşündüm.
Uzun yıllar boyunca bilim dünyasında genetik denildiğinde akla ilk gelen şey ‘protein kodlayan genlerdi’… Yani DNA’mızdaki bazı bölgelerin protein üretmek için talimat verdiği biliniyordu ve araştırmalar büyük ölçüde bu alanlara odaklanıyordu. Ancak Mattick’in çalışmaları bu bakış açısını kökten değiştiren önemli katkılar sundu.
İnsan DNA’sının çok büyük bir kısmı protein üretmez. Bir zamanlar bilim insanları bu bölgelere “Çöp DNA” diyordu. Çünkü ne işe yaradıkları bilinmiyordu. İşte Mattick’in en önemli katkılarından biri,
Teknolojinin beyin fonksiyonlarını zayıflattığı suçlaması, teknolojinin kendisi kadar eskidir. Bugün yapay zekâ ve sosyal medya aynı sebeple mercek altında. Bu teknolojileri yoğun olarak kullanan gençler, konsantrasyon ve öğrenme üzerindeki olumsuz etkilerini en çok yaşayanlar arasında yer alıyor. Bilgi her yerde, anında erişilebilir, ancak kolayını seçerek aranıyor ve ezberleniyor. Böylece de çok çabuk unutuluyor ve karıştırılıyor.
Araştırmacılar, bu araçların yoğun kullanımının okuma, hafıza ve dil performansında düşüşle ilişkili olduğunu birçok bilimsel çalışma ile gösteriyor. Bu araştırmalardan biri de Amerika’nın önemli eğitim kurumlarından biri olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) yapıldı. Haziran 2025’te yürütülen bu çalışmada üç gruba ayrılmış 54 öğrencinin takibi yapıldı. Birinci grup ChatGPT’yi, ikinci grup geleneksel bir arama motorunu kullanırken, son grubun hiçbir dijital araca erişimi yoktu. Öğrenciler bir deneme yazarken beyin aktiviteleri sensörler
Milyonlarca insanın her gün kullandığı proton pompa inhibitörleri (PPI’lar) yani reflüden ülser kanamasına kadar pek çok durumda hayat kurtaran mide asidi baskılayıcı ilaçlar mide kanserine yol açıyor mu? Ocak 2026’da The BMJ’de yayımlanan, beş İskandinav ülkesini kapsayan dev bir çalışma bu tartışmaya daha serinkanlı bir pencere açtı.
Önceki bazı gözlemsel çalışmalar, uzun süreli PPI kullanımının mide kanseri riskini artırabileceğini öne sürmüştü. Bu ilaçlar ile mide asidi azalıyor, midede bakteriyel denge değişiyor, kronik iltihap ihtimali artıyor ve bu durumda da uzun vadede hücresel değişimler olabilir.
Ancak bu çalışmaların çoğunda önemli metodolojik açıklar vardı. Örneğin; kanser teşhisinden hemen önce başlayan PPI kullanımı analize dahil ediliyordu. Oysa o ilaç, aslında kanserin erken belirtileri nedeniyle verilmiş olabilir. Kısa süreli kullanım da uzun süreli gibi değerlendirilmişti. Reflü, ülser veya Helicobacter pylori gibi zaten risk oluşturan durumlar yeterince ayıklanmamıştı.
Yani
Hepimiz ramazan ayının oruç ibadetimizin haricinde dostluk, kardeşlik, birlik, beraberlik, derdini, neşesini, sofrasını, imkanlarını paylaşma ayı olduğunu bilir. Her zaman iyi bir insan olarak dikkat etmemiz gereken özelliklere ramazan ayında daha da çok dikkat ederiz. Güçsüz ve muhtaç kişilere yardım edip, dedikodu, fitne ve fesattan uzak kalırız.
Özellikle bugünlerde daha çok aklımıza gelen ama aslında bunu düşünce tarzı hâline getirmemiz gereken birlik beraberlik duygusunu çok iyi kavramamız gerekiyor. Aslında uluslararası bir kelime hâline gelmiş empati duygusu bize bu konuda çok yardımcı olacaktır. Empati aslında karşıdakinin hâlinden anlamak, aynısını hissedebilmek demek.
Oruç da bize aç insanın hâlinden anlamayı öğretmiyor mu? Keşke herkes kavgaya savaşa başlamadan önce kendini karşısına aldığı kişinin yerine koyabilse. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapmamalısın” sözü bize bunu çok güzel anlatıyor. Herkes bunu başarabilse dünyada ne kavga, ne savaş ne de hırsızlık olmazdı.