Havuzlar ve sağlık

30 Haziran 2020

Yapılan araştırmalar, koronavirüsün deniz ve havuz suyundan bulaşma ihtimalinin çok düşük olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmalarda, deniz suyundaki tuzun ve yoğunluğunun virüsün yaşamasına elverişli bir ortam sunmadığı, havuzlarda da başta klor olmak üzere kullanılan dezenfektan özelliğine sahip maddelerin virüsü etkisiz hale getirdiği belirtiliyor.

Ancak bilim insanlarının ve kamu sağlığı uzmanlarını, plaj ve havuz kenarı gibi ortak alanlarda sosyal mesafe kurallarının ihlal edilmesi daha çok kaygılandırıyor.

Bilim insanları, virüs parçacıklarının suyu kirletebileceğini ancak deniz, okyanus gibi geniş su alanlarında bu miktarın önemsenmeyecek kadar düşük olacağını vurguluyor.

Deniz ve havuza giren kişilere virüsün bulaşma riskinin sudan değil, diğer her ortak alanda olduğu gibi, enfekte kişilerin öksürmesi ya da hapşırmasıyla etrafa saçılan parçacıklardan kaynaklandığı belirtiliyor.

Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan Sağlıklı Turizm Sertifikasyon programı kapsamında, yüzme havuzlarında personelin koruyucu kıyafet kullanması, bu bölümlerdeki oturma alanları ile şezlongların sosyal mesafe kuralına göre tasarlanması, havuz suyundaki klor düzeyinin belli seviyelerde tutulması ve havuz ile plaj çevresindeki duş ve tuvaletlerin düzenli aralıklarla dezenfekte edilmesi öngörülüyor.

Koronavirüs dışında havuzlardan veya denizlerden en fazla bulaşan hastalık genital mantar enfeksiyonlarıdır. Havuz veya deniz sefasının hastanede bitmemesi için girilen havuzun temizliğinden emin olunması ve su sirkülâsyonu fazla olan havuzların tercih edilmesi gerekmektedir. Çünkü yeterince temizlenmeyen havuzlar ve kirlilik seviyesi yüksek sahiller tehlikeli olabilir.

Yazının devamı...

YAZ VE GÜNEŞLENME

23 Haziran 2020

Bronz ten artık estetiğin ve sağlığın değil, gelecekteki cilt kanserinin davetiyesi olarak görülüyor. Bu nedenle günümüzde korunmasız güneşlenip bronzlaşmak ‘out’, güneşten korunmak ve güneş koruyucu kullanmak ‘in’ oldu!

20’nci yüzyılın başlarında bronz ten sağlıklı görünümün ve estetiğin simgesiyken, 21’inci yüzyılda ise güneşlenmek ve bronzlaşmak cilt kanseri, erken kırışma, lekelerdeki artma gibi olumsuzluklarla anılmaya başladı. Ardından D vitamini eksikliği gibi çok önemli bir konu ön plana geçti.

D vitamini eksikliğinin kemik erimesine yol açtığı, diş ve kemik gelişimini aksatıp görsel bazı sorunlara sebep olabildiği uzun zamandır biliniyor ama yeni araştırmalar daha vahim sağlık sorunlarını işaret ediyor. Vücudumuzdaki D vitamini açığını kapatmak için mutlaka güneşlenmek, bedenimizi güneşle buluşturup cildimize D vitamini ürettirmek zorundayız.

Hayvansal gıdalarla D vitamini ihtiyacımızın maksimum yüzde 10’luk bir bölümünün karşılanabileceğini biliyor muydunuz? Bitkisel kaynaklı besinlerde bu değerli vitaminin hiç ama hiç bulunmadığını da hesaba katarsak, geriye en az yüzde 90 civarında bir açıkla baş başa kalırız. İşte bu nedenle, bu büyük açığı kapatmak için mutlaka ama mutlaka güneşlenmek, bedenimizi güneşle buluşturup cildimize D vitamini ürettirmek zorundayız. Açık havada çalışmak yerine ofislere tıkılan şehirli insanın en büyük sorunlarından biri güneşin bu önemli işlevinden faydalanamamaktır. Yapılacak tek şey, yaz tatillerinde fırsat buldukça güneşlenmek ve cildimize D vitamini üretme fırsatı vermektir.

Krem sürelim mi?

İster sabah erken ya da öğleden sonra ikindi vaktinde, ister öğle saatlerinde güneşlenin ama amacınız cildinize D vitamini ürettirmekse bunun 20-30 dakikalık bir bölümünü koruyucu kullanmadan gerçekleştirin. Küçük çocuklar ve yaşlılar için süre daha da kısa tutulmalı. Güneşlenme deyince aklınıza ille de kumun ya da şezlongun üzerine mayo giyip yatmak gelmemeli, kafanızda koruyucu bir şapka, gözünüzde koruyucu bir gözlük olmalı, hedef sadece D vitamini üretimi ise el ve ayakları güneşle buluşturmakla yetinilmeli. Vücudunuzun daha büyük bölümlerini güneşle doğrudan temas ettirirseniz üreteceğiniz D vitamini miktarı çoğalacaktır.

Ne kadar güneşlenelim?

Yazının devamı...

YAZ ENFEKSİYONLARI KAPIDA

16 Haziran 2020

Bugünlerde koronavirüsle hâlâ uğraşırken, tam kışın gribinden, soğuk algınlıklarından, baharın alerjilerinden kurtulduk derken bu kez de yaz enfeksiyonlarıyla karşı karşıyayız. Yaz döneminde hava sıcaklığının artması ve farklı yerlere seyahatler, deniz-havuz gibi aktivitelerle enfeksiyonlar da çeşitlilik kazanarak artmaktadır.

Ortak kullanılan havuzlar, uygun havuz bakımı ve insanların kurallara uyumu yeterli değilse göz, kulak, sindirim, solunum, cilt ve idrar yolu enfeksiyonları için risk kaynağıdır. Durgun-kirli sularda, denetimsiz havuzlarda yüzmekten kaçınmalıyız.

Zehirlenme ve ishaller

Sıcak havada dışarıda beklemiş yiyecekler, kolay bozulan süt ve süt ürünleri, krema, mayonez, yumurtalı yiyecekler, uygun saklanmayan et ve deniz ürünleri bozularak mikropların üremesi için elverişli ortam haline gelirler. Bu gıdaların tüketilmesiyle özellikle küçük çocuklar ve yaşlılar da ağır seyredebilen enfeksiyon tabloları gelişebilir.

Kusma ve ishal varlığında, kaybedilen sıvıyı yerine koymak ilk adımdır. Ciddi bulantı, kusma, ateş ve uzamış ishal varlığında mutlaka doktora başvurulmalıdır.

Hepatit A

Yaz döneminde kirli sular ve iyi yıkanmamış gıdalarla sıklığı artan bu enfeksiyon, cilt renginde sararma, halsizlik, ateş, bulantı, idrar renginde koyulaşma ve dışkı renginde açılma gibi belirtilerle seyreder.

Korunmak için en önemli yol aşılanmaktır. Açık su içmemek, açıktaki kirli yiyecekleri tüketmemek ve el hijenine uymak diğer önlemler arasındadır.

Yazının devamı...

SU VE SAĞLIĞIMIZ

23 Mayıs 2020

Su, insan sağlığı için oksijenle birlikte ihtiyaç duyulan en önemli yaşam kaynağıdır. Vücudumuzun dengede kalmaya çalışması için hayati önem taşır. Oysa yaşam koşuşturmacasına dalıp su içmeyi unutuyor ya da susamayı bekliyoruz.

Genel bir çözücü ve taşıyıcı olduğundan, vücudumuzdaki biyolojik işlemlerin temelinde su vardır. Su miktarının azalması, yaşam kalitemizi etkileyecek rahatsızlıklara sebebiyet verebilir. Diğer yandan, organlarımız da su olmadan faaliyetlerini yerine getiremez ve verimli çalışamaz.

 Günlük su ihtiyacı, kişinin sağlık koşulları, aktiviteleri ve yaşadığı iklim gibi farklı etkenlere bağlıdır. Normal koşullarda günde en az sekiz bardak su içmek (yaklaşık 2-2.5 l), ihtiyacınızı karşılayabilir. Susamayı beklemeyin. Belirli aralıklarla tüketmeye mutlaka özen gösterin.

Yeteri kadar içiyor muyum?

Yeterli sıvı alıp almadığımızı öğrenmenin en kolay yollarından biri, idrar rengine bakmaktır. Yeterince içiyorsak, idrarımız berrak ya da açık-soluk sarı olacaktır. Şayet renk koyu sarıysa, bu yeterli miktarda su içmediğimizin göstergesidir. Ayrıca vücudunuz su kaybetmişse, yorgun ve halsiz hissedebilir, baş ağrısı çekebilir ve daha az idrara çıkabilirsiniz. Ağzınız da kuruyabilir. Bu belirtilerden en az iki tanesini hissettiğinizde, mutlaka su tüketmelisiniz.

Kahve, çay ve kola gibi içeceklerse, idrar söktürücü maddeler içerdiğinden, vücuttan atılan su miktarının artmasına neden olur. Kısacası, suyun yerini başka hiçbir içeceğin tutması olası değildir.

İnsan vücuduna faydaları neler?

Yazının devamı...

Koronalı günlerde ramazan sonrası beslenme ve sağlık

19 Mayıs 2020

Yaz başlangıcına denk gelen ramazan boyunca özellikle 16 saat aç ve susuz kalınması, hava sıcaklığındaki artışa bağlı olarak vücuttan su kaybının fazla olması, metabolizmanın normal düzenini ve beslenme alışkanlıklarını etkiledi. Oruç tutarak aç kalmaya alışan bireylerde, Ramazan Bayramı’nın gelmesiyle, yemek yeme isteği artabilir ya da ramazan boyunca alışılan sahur yemekleri daha sonra gece yemek şeklinde sürdürülebilir.





Bundan dolayı, yeterli ve dengeli beslenme oruç tutarken olduğu gibi, yeme düzeninin normale döndüğü bayram sırasında da önem taşır. Yaşamın her döneminde yeterli ve dengeli beslenme sağlığın korunması için esastır. Ama özellikle geçirdiğimiz bu zorlu dönemde daha büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle, dört besin grubunda bulunan çeşitli gıdalar yeterli miktarlarda alınmalıdır. Süt grubunda yer alan süt, yoğurt, et grubunda yer alan et, tavuk, yumurta, peynir, kuru baklagiller, sebze, meyve grubu ve tahıl grubuna giren ekmek, bulgur, makarna, pirinç vb. gıdaların yeterli miktarlarda tüketilmesinde fayda var.

Bayramın birinci günü uzun bir aradan sonra ilk kez yapılacak olan kahvaltıda yağlı ve hamur işi gıdaların tüketilmesi özellikle reflü hastalarında yakınmaların artmasına sebep olabilir. Bu yüzden kahvaltıda haşlanmış yumurta, az yağlı peynir, az yağlı yoğurt ve zeytin gibi proteinden zengin gıdaların ve salatalık, domates gibi çiğ sebzelerin tüketilmesi daha uygundur.

Yazının devamı...