AUKUS (2)

6 Ekim 2021

Alp Kırıkkanat <br><br> ABD ve İngiltere’nin Çin’i Pasifik’te olabildiğince sıkıştırmasının nedenleriyle Çin’le iyi bir ticari ilişkisi olan Avustralya’nın AUKUS’a iştirak sebeplerinin kesiştiği noktalar neler olabilir? Büyüyen Çin karşısında elbette ulusal güvenliğini daha ileri boyutlara taşımak denilebilir. Ancak bilinenin dışında, işin olası bir başka boyutu da olabilir.

Şimdilik dillendirilmeyen bu tehdidin, kuraklık ve açlık tehlikesi olduğunu düşünüyorum. Avustralya bazı ülkelerin en büyük buğday tedarikçisi olarak biliniyor. Ancak böyle olmasına rağmen uluslararası bir kısım istatistiklerde; Avustralasya olarak isimlendirilen Avustralya, Yeni Zelanda ve komşu adaları kapsayan bölgede, iklim değişikliği nedeniyle 2050’lerde ekilebilir toplam tarım alanlarının yüzde 40’nın kuraklık tehdidi altında kalacağı öngörülüyor. Bu bir ada ülkesi olan Avustralya için önemli bir tehlike. Böyle bir durumda, Pasifik’teki tedarik zincirlerinin ne olacağı ve Çin’in olası reaksiyonları dikkate alınmak zorunda. Netice itibarıyla bu probleme bağlı olarak, deniz ulaştırma yollarının güvenliği birinci derecede önem taşıyor. Bu da 2050’lere kadar güçlü bir donanma ihtiyacını ortaya koyuyor.

Diğer yandan kendi silah ve gemi inşa sanayinin devamı açısından pazar arayan ABD ve İngiltere’nin bu ihtiyacı görmemeleri mümkün değildi. Fransa’ya iyi bir çalım attılar. Ancak, ABD ve İngiltere’nin kendi kuvvet yapılarında ve yeni harp gemisi inşasında son dönemde yaşadıkları sıkıntılar ortadayken, nükleer takatli gemi yapımında endüstriyel alt yapısı eksik bir Avustralya’da neyi, nasıl ve ne sürede yapacakları da ayrı bir merak konusu.

Sonuç olarak, Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmış bir ABD’nin başını çektiği Avustralya hamlesini dünyanın düzeni değişiyor diye açıklamak, şimdilik, yanıltıcı olabilir. Bu anlaşmanın birkaç gün sonrasında Çin’in bir günde 38 savaş uçağıyla Tayvan hava sahasını ihlal ettiğini gördük. ABD’nin şimdilik göze alamayacağı bir mücadeleye girmeyeceğini tahmin ediyorum. Büyük paktların yerini, ekonomik öncelikli siyasi ve askeri birliktelikler almaya başladı. Bunu Doğu Akdeniz’de ve komşumuz Yunanistan’ın kendine taraftar bulma çabalarında da görüyoruz. Ancak büyük sorunlara küçük ve orta çaptaki bölgesel ortaklıkların çare olabilmesi zor. Çünkü farklı maksatlarla kurulan diğer bölgesel oluşumlar arasında da senkronizasyona ihtiyaç var. Bu daha da zor.

BİTTİ

 

Yazının devamı...

AUKUS (1)

5 Ekim 2021

Alp Kırıkkanat<br><br>ABD ve İngiltere’nin Pasifik’teki hamlesi herkesi şaşırtmış görünüyor. Her iki ülke yanlarına Avustralya’yı da alarak deniz gücü ağırlıklı yeni bir askeri birlikteliğin başlayacağını duyurdular. İlgili ülkelerin İngilizce adlarının kısaltmalarıyla anılan (A-UK-US) ve AUKUS olarak isimlendirilen bir ittifakın oluştuğu belirtiliyor. Bu oluşumun Çin’in bölgede artan askeri gücüne karşı güçlü bir cephe oluşturacağı iddia ediliyor. AUKUS anlaşmasının açık metnini henüz gören yok. Ancak bu askeri ittifakla, Pasifik bölgesinde ve hatta dünyadaki dengelerin bütünüyle değişeceğini söyleyen çok... Meselenin sadece Avustralya’nın nükleer takatli denizaltı (SSN) inşası ihalesinin Fransızlardan alınarak Anglosakson bir üretim ve işletim sistemine dönüşüm boyutunu biliyoruz. Bazı açık kaynaklarda, ilk denizaltının göreve başlama zamanının en iyi ihtimalle 2040 yılı olabileceği yönünde tahminler yapılıyor. SSN yeteneğinin tutarlı bir strateji ile uyumlu olup olmadığı, denizaltıların hangi hedeflere ulaşmak için tasarlandığı ve bunun Avustralya dış politikası için ne anlama geldiği hususları henüz net değil. Denizaltıların tipi ve sayıları konusunda da farklı bilgiler dolaşıyor.

Üstelik Avustralya’nın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Antlaşma’ya taraf olması ve henüz nükleer bir güce sahip olmaması da dikkate alınması lazım. Bu kapsamda Avustralya’nın nükleer teknolojiye erişmesi, tersane alt yapısı ile nükleer takatli denizaltı inşa yeteneklerini geliştirmesi ve AUKUS’un diğer ortaklarıyla da uyumlu hale gelmesi gerekiyor. Mevzuat ve teknik zorluklar nedeniyle Fransa’nın da Avustralya’da bazı sıkıntılar yaşadığı biliniyor. Her şey yolunda gitse bile Avustralya’nın 2050’lere kadar kullanacağı değerlendirilen, envanterindeki ‘‘Collins’’ sınıfı denizaltılarının da modernize edilmesi gibi bir ihtiyacı söz konusu. Bunlar büyük masraf ve yatırımlar gerektiriyor.

Pasifik’te Çin’e karşı mücadele esnasında ABD ve İngiltere’nin Avustralya orijinli AUKUS girişimi Çin’i zorlayan zeki bir hamle. Ancak oluşturulmaya çalışılan etki alanının psikolojisi dışında AUKUS’un bugünden yarına bölgesel jeopolitiği bütünüyle etkileyeceği iddiası için bir müddet beklemek gerekiyor. Çünkü Avustralya donanmasının sadece denizaltılara değil yenilenmesi gereken diğer muharip deniz unsurlarına da ihtiyacı var. Üstelik bu anlaşmaya dair, şimdiden, ülke içinde AUKUS tartışmaları başladı bile. Bazı Avustralyalı elitler, nükleer takatli denizaltılar eğer nükleer başlıklı füzeleri de taşıyacaksa (SSBN), bunları kullanma durumunda, kararın kendilerinde olup olmayacağını sorguluyorlar. Bu anlaşmanın kendileri açısından herhangi bir stratejisinin olmadığı iddia ediliyor.

Kaynaklar:

Sutton, H, ‘‘Submarine Upgrade Will Extend Australian Navy’s Collins Class To 2048’’, Naval News, 28 Eylül 2021,  https://www.navalnews.com/naval-news/2021/09/collins-class-submarine-upgrade-will-extend-australias-non-nuclear-boats-to-2048/  (01 Ekim 2021)

Seebeck, Lesley, ‘‘AUKUS is an agreement missing a strategy’’, Australian Strategic Policy Institute ASPI, 21 Eylül 2021, https://www.aspistrategist.org.au/aukus-is-an-agreement-missing-a-strategy/  (011 Ekim 2021)

Dupe, Cally, ‘‘Crop on: Australia back on top as Indonesia’s biggest wheat supplier for the first time in three years’’, Countryman, 22 Eylül 2021, https://www.countryman.com.au/countryman/grain/crop-on-australia-back-on-top-as-indonesias-biggest-wheat-supplier-for-the-first-time-in-three-years-ng-b881946195z  (01 Ekim 2021)

Gooday, Peter, Hughes, Peter, ‘‘Climate change impacts and adaptation on Australian farms’’, Department of Agriculture Australian Government, https://www.agriculture.gov.au/abares/products/insights/climate-change-impacts-and-adaptation 

Yazının devamı...

Bir anı!

3 Ekim 2021

Mustafa Kemal Ulusu - kulusu@hotmail.com

Ligler başladı, sahalarımız hakkında zeminler başta olmak üzere muhtelif konularda şikayetler diz boyu, ama ben bugün size bizzat yaşadığım, biraz da içimi acıtan üzücü bir olaydan bahsedeceğim. Geçen hafta Bodrum’dan İzmir’e Bornova stadına Altay-BJK maçına gittim. Sağ olsun Mustafa Denizli hocam-kardeşim çok ilgilendi, onun talimatıyla Altay kulübü müdürü beni arayıp organizasyon için yardım etmeye çalıştı.  Maalesef bu işlerde pek tecrübesi olmadığı için, ömür boyu protokole giriş kartıma rağmen, stat görevlileriyle birlikte beni bayağı sıkıntıya soktular ve maça gittiğime gideceğime bin pişman ettiler.

Başıma gelecekleri tahmin ettiğim için, stadyuma bir saat evvel gittim, protokol kısmına ayrılmış özel otoparka girmek istediğimde görevli, “Adınız listemde yok” diyerek bana engel oldu. Eski Türkiye Futbol Federasyonu başkanı olarak ömür boyu geçerli protokol kartımı gösterdim, kartı ilk defa görüyormuş gibi baktıktan sonra “Sizi buraya sokamam adınız yok” demez mi! Müdürünü çağırmasını istedim. Amiri geldi, suratıma ne var kabilinden garip garip bakarken ona da kartımı ve maç için protokole giriş kaydımı cep telefonumdan göstererek, eski TFF başkanı olduğumu ve giriş hakkım olduğu halde neden sokmadıklarını,  bir kaç sivil arabayı ise, ellerindeki listeye falan  bakmadan içeri aldıklarını söyledim. Suratıma bile bakmadan görevlilere ‘Sokmayın, ismini yazdırsın gelsin’ dedi ve çekip gitti.

Baktım olacak gibi değil, Altay kulübündeki yetkiliyi arayıp durumu anlattım ‘Bekleyin halledeceğim’ sözüyle bir 15-20 dakika daha bekledim, yine de ses çıkmayınca artık sabrımda taşmıştı. Tekrar arayarak zahmet etmemelerini maça girmeyeceğimi söyledim. Bu kez ‘lütfen 5 dakika daha bekleyin’ dedi.  Daha sonra kapıdaki görevli suratı bir karış geldi, kapıyı açarak ‘Hadi gir’ diyerek beni içeri soktu. Protokol otoparkına zar zor girdikten sonra bu kez de protokol tribününe girişim de tam bir skandal oldu.

İşte işaretli ve boş bırakılması gereken ama beni oturttukları koltuk. Bu arada yanımdakilerde de hiç maske yoktu!

İki protokol tribünü varmış! Biri Altay’ın diğeri ise Beşiktaşlılarınmış! Evet yanlış duymadınız iki protokol tribünü.

Oradaki yetkililere Dünyada her statta bir tek protokol tribünü olduğunu söyleyerek koltuk numaramı gösterdiğim halde beni numarasız bir koltuğa oturtmaları gerçekten bir skandaldı. Nedenini sorduğumda ‘Yer numarası önemli değil, biz buradayız merak etmeyin sizi kimse buradan kaldıramaz’ demeleri ise daha kötüsüydü. Pandemi dolayısıyla koltuklara bir kişi aralıklı oturma yazıları konduğu halde, ikazıma rağmen, insanları yan yana oturtmaları da ayrı bir skandaldı. Bu çağda statlarımızda modern futbolun gerektirdiği şartları görememek gerçekten üzücü.

Yazının devamı...

Türkiye üzerinden insan hakları pazarlama

3 Ekim 2021

Bülent Akarcalı

Üzerindeki çamuru atmak için en inandırıcı yol bir başkasını çamurlu olarak itham edip bunu da gündem de tutmaktır.

ABD ve AB ülkeleri

Bunların bir kısmı bu konuda uzaman sayılırlar. Özellikle, geçmişte işledikleri ve tarihin yaşadığı en büyük vahşetleri unutturmak, yetişen yeni gençliği saf, temiz bir ülkede yaşadıklarına inandırmak ve hatta şartlandırmak için İnsan Hakları kavramını, Türkiye gibi hedef bir ülkeye yönlendirip olabildiğince istismar etmekte üstlerine yoktur.

ABD’nin sicili

Bu Makyavelik yaklaşımın uzun ara şampiyonu ABD’dir. 20 milyon Afrikalı kölenin kanları üzerine inşa edilen bir ekonomi (*), yok edilen ve topraklarından sürülen on milyonlarca  Kızılderili,  çoğu Afrika ve İspanyol kökenli olmak üzere yılda ortalama 800 kişinin polis tarafından öldürüldüğü, iki milyonu aşkın mahkum sayısıyla Türkiye  ortalamasına kıyasla dört misli daha fazla insanın hapislerde olduğu,  Afrika-İspanyol   kökenliler nüfusun % 30 kadarı olmalarına  rağmen mahkum sayısının %50’sini oluşturdukları, Vietnam, Irak gibi ülkelerde işledikleri savaş suçlarını, Latin Amerika ülkelerini nasıl insafsızca sömürdükleri hakkında hiçbir rapor yayınlamayan ABD, her yıl başka ülkeleri itham  İhlal insan Hakları raporları yayınlar.

Vatikan; katliamlarla dolu bir hayat

Tarih boyunca kitlesel katliamların sorumlularının başında Vatikan gelir. 15 asır boyunca hemen hemen her Katolik ülkede Yahudilere yapılan zulüm ve katliamlar ile, Latin Amerika’da İspanya ve Portekiz’in başta Aztek, Maya, İnka gibi medeniyetler olmak üzere 50 milyon insanla birlikte 7 uygarlık dili, dini, kültürü, kitapları, sanat eserleriyle, Vatikan’ın emriyle yok edilmiştir (**).                                                                                        

Yazının devamı...

Artık yeni bir Almanya var!

29 Eylül 2021

Marion Sendker -  Berlin-Ortadoğu Podcast’i Kurucu/Sunucu / marionsendker@gmail.com

Almancada eski bir deyim var: “En besili buzağılar kasaplarını kendileri seçer.” Bu deyim, bugün çoğunluğu maddi refah içinde yaşayan Alman halkını tarif etmek için, genel seçimlerin sonucunu göstermesi açısından hiç bu kadar uygun olmamıştı. Hiçbir siyasi parti yüzde 26’dan daha fazla oya erişemedi. Seçimlerle birlikte, Alman milli marşında söylenen “birlik”, en azından siyasi düzeyde resmen oylanmış oldu.

Bir sonraki federal hükümetin neye benzeyeceğine dair sadece iki gerçekçi olasılık mümkün görünüyor: Ya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), Hür Demokrat Parti (FDP) ve Yeşiller (Jamaika Koalisyonu) ya da Sosyal Demokrat Parti (SPD), FDP ve Yeşiller’den (Trafik Işıkları Koalisyonu) oluşan bir koalisyon üzerinde anlaşmaya varılması gibi. Bu seçime kadar her zaman oldukça küçük olan liberal FDP ve Yeşiller, oylarını yükselterek “iktidarın belirleyicisi” oldular.

Seçimin kaybedenleri ise, bugüne kadar Almanya’yı birlikte yöneten iki parti oldu: SPD ve Birlik partileri (CDU ve Bavyeralı CSU). Görünen o ki, yeni şansölye, koalisyon müzakerelerinde en çok vazgeçen ve dolayısıyla kendi değerlerine en çok ihanet eden partiden çıkacak.

Merkel’in yerine kim gelecek?

Almanların ve Almanya’daki Türklerin çoğunluğu CDU’dan Armin Laschet’in şansölye olmasını istemiyor. Ama Laschet, Şansölye olmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya hazır.  Çünkü başarılı olamazsa, siyasi kariyeri sona erecek.

Ancak Laschet başarılı olursa, Almanya, siyasi idealleri ve değerleri esnek olan biri tarafından yönetilecek.  Almanya’nın, Angela Merkel ile sağladığı ve sınırları dışında da tanınan istikrar ve gücü de artık yok olacak. Öte yandan SPD’li Olaf Scholz’un Şansölye olması halinde, sebepler farklı olsa da aynı sonuçları beklemek gerektiğini düşünüyorum. Açık olan bir şey var, Almanya, birbirine siyasi olarak yakın olmayan ve dolayısıyla öncekinden daha zayıf olan üç partili bir hükümete sahip olacak.

Yazının devamı...

Tarihi tam ve doğru anlatmak gerekir

26 Eylül 2021

HİKMET SAMİ TÜRK<br><br>Millî Eğitim Bakanlığı’nca ortaöğretimin 12. sınıflarında okutulmak üzere yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabında, 20 Temmuz  ve 14 Ağustos 1974  günleri yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı’nın anlatıldığı bölümde bu harekâtı gerçekleştiren CHP-MSP Koalisyon Hükümetinin Başbakanı Bülent Ecevit tek kelime ile anılmadı. Kendisinden 19 Şubat 2001 günü toplanan Millî Güvenlik Kurulu’ndaki bir tartışma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Devlet Denetleme Kurulu ile ilgili 108. maddeyi göstermek için Anayasa kitapçığını fırlatması üzerine DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümetinin Başbakanı Bülent Ecevit ve Bakanların kalkmalarıyla toplantının sona erdiğinin duyulmasıyla meydana gelen ekonomik kriz dolayısıyla söz edilmesi konusunda aynı hükümette Adalet Bakanı olarak yer alan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, yazılı bir açıklama yaptı:

Savaş değil barış için

“Kıbrıs Barış Harekâtı, 11 Şubat 1959’da Zürih’te Türkiye ve Yunanistan arasında, 19 Şubat 1959’da Londra’da, 16 Ağustos 1960’da Lefkoşa’da Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Kıbrıs Türk ve Rum Toplumları temsilcileri arasında imzalanan  antlaşmalarla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde özellikle ‘enosis’ (Yunanistan’la birleşme) amacından vazgeçmeyen EOKA terör örgütünün  Türklere karşı 21 Aralık 1963 Kanlı Noel cinayetleriyle başlattığı olayların devamı olarak 15 Temmuz 1974 günü Yunan subaylarının yönetimindeki Ulusal Muhafız Gücü’nün bir hükümet darbesi yaparak, Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmesi ve yerine EOKA’cı Sampson’u getirmesi ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân etmesi üzerine; Başbakan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP-MSP Koalisyon Hükümeti, barışçı bütün yolları denedikten sonra 20 Temmuz 1974 sabahı Garanti Antlaşması’nın verdiği yetkiyi kullanarak tek yanlı askerî müdahalede bulundu. Başbakan Ecevit, ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’ adı verilen, havadan indirme ve denizden çıkarma şeklinde yürütülen bu müdahalenin ‘aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türkler için değil, Rumlara da barış getirmek için’ yapıldığını belirtti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrısına uyularak üçüncü gün ateş kesilmesinden sonra; Cenevre’de ilki Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında üçlü, ikincisi Türk ve Rum toplumlarının katılımıyla genişletilmiş konferans şeklinde yapılan toplantılardan bir sonuç alınamaması ve Rumların Türklere karşı insanlık dışı davranışlarını sürdürmeleri üzerine 14 Ağustos 1974 sabahı ikinci bir askerî harekât yapıldı. Birincisi gibi yine Güvenlik Konseyi’nin ateşkes çağrısına uyularak üçüncü gün durdurulan bu ikinci harekâtla  birlikte Ada’nın yaklaşık % 40‘ı kontrol altına alındı. Bugün KKTC’nin üzerinde bulunduğu coğrafî alan, bu topraklardır. Her iki harekâtın gerçekleştirilmesindeki kararlılığı, Ecevit’e halk arasında ‘Kıbrıs Fatihi’ unvanının verilmesine neden olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı, yakın tarihimizde Türk Silâhlı Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği en önemli deniz aşırı askerî harekâttır. Okul kitaplarından o harekâtı  gerçekleştiren Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit’in adını çıkarmakla tarih değiştirilemez.     

Krizin asıl nedeni

19 Şubat 2001 günü toplanan Millî Güvenlik Kurulu’nda yaşanan olay, daha önce Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış olan Cumhurbaşkanı Sezer’in siyasî deneyim eksikliğinden kaynaklanan, hiç olmaması gereken bir olaydır. Ancak bu olayın anlatılacağı yer, ortaöğretim öğrencilerinin ders kitabı değildir. Bu olayın piyasalarda yol açtığı dalgalanmalarla bir ekonomik kriz yaşandığı doğrudur. Ama o dönemde asıl büyük ekonomik kriz, 17 Ağustos 1999 gecesi  merkez üssü Gölcük olmak üzere Kuzey Anadolu fay hattının batı bölümünde meydana gelen ve bütün Marmara bölgesini etkileyen 7.4 şiddetindeki deprem ile üç ay sonra 12  Kasım 1999 gecesi  merkez üssü Düzce olmak üzere yine  aynı  fay hattında meydana gelen 7.2 şiddetindeki artçı depremin yol açtığı insan ve malvarlığı kayıplarıyla gelmiştir. 2010 yılında yayımlanan Meclis Araştırması Raporu’na göre 17 Ağustos 1999 depreminde 18.373 insan hayatını kaybetmiş,  23.781 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmış; 285.211 ev, 42.901 işyeri yıkılmış veya hasar görmüştür. 12 Kasım 1999 depreminde ölenlerin sayısı ise 845’tir. Bu durum, Türk sanayiinin merkezi konumundaki Marmara bölgesi için kolay kolay onarılamayan bir yıkım olmuştur.   

Eksik ve yanlış bilgi

Başbakan Ecevit’in başkanlığında 57. Cumhuriyet  Hükümeti olarak kurulmuş bulunan DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti, bütün bakanları ve kamu görevlileriyle, devletin bütün olanaklarıyla bu depremlerin sonuçlarını hafifletmek, vatandaşların maddî ve manevî zararlarını karşılamak, ortaya çıkan sorunları çözmek için seferber oldu. Evsiz kalan insanlar için üç aşamada çadır kentler, 44.107 geçici prefabrik konut kuruldu; 42.587 kalıcı konut inşa edildi. Bölgede 10.680.000 metrekare imar plânı gerçekleştirildi, 216.291 metre yol, 377.569 metre kanalizasyon yapıldı. Depremzedelere Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan 309  trilyon 319 milyar TL  karşılıksız yardım yapıldı.   

Başbakan Ecevit’in başkanlığındaki 57. Hükümet, ekonomik krizden çıkmak ve ekonomiyi yeniden canlandırmak için 2001 yılında bir ekonomik istikrar programını yürürlüğe koydu. Bu program, henüz sonuçları alınmadan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla yapılan 3 Kasım 2002 milletvekili erken genel seçimiyle iktidara gelen AKP hükümetlerince de devam ettirilmiştir.

Yazının devamı...

İstanbul- Konstantiniyye Roma Ortodoks Patrikhanesi

26 Eylül 2021

Bülent Akarcalı<br><br>Yunanlılar sahipleniyorlarsa da tarihi itibariyle Patrikhane bir Roma Patrikhanesidir. Rum kelimesi Romalı, kısmen de Anadolu anlamındadır, aynen Konstantiniyye’de yaşamamasına rağmen Anadolu’da yaşadığı için Mevlâna Celalettin’e Rumi sıfatının verilmiş olması gibi olduğu gibi. Bu, Romalı vasfından dolayıdır ki, Amerikan Ortodoks Kilisesinin başına, sayın Patrik Bartholomeos, Roma Ortodoks Patriği olarak, vatandaşımız Bakırköylü, askerliğini Türk Silahlı Kuvvetlerinde yapmış, Patrikhanenin 12 kişiden kurulu Kutsal Meclisinin seçtiği sayın Elpidophoros Lambridanis’i ABD’deki tüm Ortodoks Cemaatinin Başpiskoposu olarak atayabilmiştir. Böylece Lambridanis 550 kilisesi 2 milyona yakın cemaati ve büyük maddi imkanlara sahip itibarlı bir kurumun başına geçmiştir.

Patrikhanenin önemi

Bu durumun ülkemizin ne kadar yararına olduğunu anlayıp, Yunanistan ile olan ihtilaflarımızla, bir adı da Fener Rum/Roma olan Patrikhaneyi esir etmememiz gerekir. Kaldı ki, Patrikhanenin, ABD’ye yaptığı gibi, diğer başka ülkelerde, hatta Yunanistan topraklarında bulunan kimi kiliselere dahi atama yapma yetkisi bulunmaktadır. En son Rus Patrikhanesinden ayrılıp bağımsız olmak isteyen Ukrayna Ortodoks Patrikhanesine, Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği siyasi destekçerçevesinde  bu imkanı sağlayan  yine Türk vatandaşı Gökçeada doğumlu Patrik Bartholomeos  olmuş ve 11 Ekim 2018’de Kiev Patrikhanesinin bağımsızlığını kabul etmiştir. Türk Evinin açılışına Başpiskopos Sayın Lambridanis’in davet edilmesi devletimize çok yakışan ve çok zarif bir hareket olmuştur. Kendisinin de, Yunanistan’dan ciddi bir tepki geleceğini bilmesine rağmen daveti kabul etmesi, bir Grek/Yunan Patrikhanesinin değil de, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla görevine devam edip, Osmanlı İmparatorluğunda ki bütün Ortodoks aleminin en yüksek yetkili dini makamı olarak devam eden, dolayısıyla bizlere  Fatih Sultan Mehmet’in emaneti olan, İstanbul Roma Patrikhanesi’nin mensubu olduğu bilincinden kaynaklanmıştır.  Fener Rum Patrikhanesi ne Yunan devletinden ne de Yunan Patriği'nden izin alacak bir makam değildir. Tam tersinde, Ukrayna için olduğu gibi izinleri veren makamdır. 

İbrani dinlerin başkenti

Ülkemiz, Hristiyan dünyasının en önemli dini liderlerini barınmaktadır. 2014’de Papa Francis’i dinler arası diyalog çerçevesinde ülkemize davet eden daha sonra, İspanya Başbakanı ile birlikte bu Diyaloğu AB adına yürüten Sayın Cumhurbaşkanımızın ABD’ye giden uçağında, Diyanet İşleri Başkanı yanında, her biri Türk vatandaşı Rum, Ermeni, Süryani Patrikleriyle birlikte İstanbul Hahambaşı da bulunmuş olsaydı ülkemizin ve Dinimizin hoşgörüsü hakkında çok güzel mesaj verir, İslam düşmanlarına en etkin cevabı vermiş olurduk.  İnşallah, bir sonra ki seferde bu olur. Tekrarlıyorum, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi Yunanlı/Grek değildir. Doğu Roma’da 8. yüzyıla kadar resmi dil Latincedir. Daha sonra kültür dili olan Grekçeye geçilmiştir.

İstanbul, hiçbir zaman bir Grek devletine ait olmamıştır. Tam tersine bugünkü Yunanistan, adı 18. yüzyıl sonlarında Bizans’a dönüştürülen Doğu Roma’nın bir eyaletiydi. Fetih savaşında ölen son imparator bir Romalı olarak ölmüştür. Tarihte hiçbir zaman Bizans diye bir devlet (*) ve de bugünkü Yunanistan’ın temsil ettiği bir Yunan devleti de olmamıştır.  Olanlar 50-100.00 nüfuslu şehir devletçikleriydi.

1821’de Osmanlı’dan kopartılarak kurdurulan Yunanistan tarihteki ilk Grek devletidir. Ama bu devleti kurduranlar da başına bir Yunanlıyı değil Bavyeralı Otto adında bir Almanı kral olarak getirdiler. Sonuç olarak, tüm tarih boyunca Doğu Roma olan İstanbul üzerinde hiçbir tarihi hakka sahip olmamış olan Yunanistan’ın İstanbul Roma Patrikhanesi üzerinde hiçbir hakka sahip olmadığı gibi tam tersine o kuruma en az bizim kadar saygı göstermesi gerektiğini bilmesi, anlaması ve bunu hazmetmesi gerekir.

(*) bakınız Milliyet 24 Nisan 2021 Sinan Genim ‘’Nereden çıktı bu Bizans’’

Yazının devamı...