Maske: Küresel salgının en popüler nesnesi

8 Eylül 2020

Covid-19 küresel salgınının; popülerliğini en fazla yükselttiği, adını hafızalara en fazla nakşettiği, hem ulusal hem de uluslararası piyasalarda en çok talep edilen mamul haline getirdiği nesne “maske” oldu. Maske maske olalı; salgından korumakta önde gelen rolüyle; vatandaşın kurallara uyduğunun görsel belgesi oluşuyla; sokağa çıkmaya, çeşitli yer ve mekânlara girmeye meşruiyet kazandırmasıyla; her zaman, her arandığında bulunamamasıyla; bu salgın dönemindeki kadar gözde olmamıştır. Maske yine hiçbir devirde bu devirde olduğu kadar çok telaffuz edilmemiş, dillere destan olmamış, kendisiyle ilgili gündemler oluşturmamıştır. Kısaca, içinde bulunduğumuz bu küresel salgın süreci maskenin daha önce görmediği, herhalde bundan sonra da göremeyeceği bir saltanat dönemi olmuştur.

Maske, sadece teorik olarak değil, pratik olarak da insanların günlük hayatının bir parçası, yani olmazsa olmazı oldu. Salgından korunma amacıyla maske takmamak dünyada da, ülkemizde de bireyleri para cezası ödemekle karşı karşıya bıraktı. Bu salgın dolayısıyla tüm dünyada maskeyi bilmeyen, duymayan değil, kullanmayan bile kalmadı. Bu son salgınla maske adeta özdeşleşti. Salgın maskeyi, maske salgını çağrıştırır oldu. Yine bu salgınla gündeme gelen ne “sosyal mesafe”, ne “izolasyon”, ne “hijyen”, ne de “dezenfektan”, “dezenfeksiyon” gibi kavramlar maskenin şöhret ve popülerliğini yakalayabildi. Maske icat edildiğinden bu yana herhalde şimdiki kadar bir önem ve itibara da sahip olmamıştır.

İnsanlar artık bir maske kullanmanın ötesinde, maske çeşitlerini, hangi maskenin hangi amaçla kullanıldığını, maske hangi şeylerden üretilirse daha sağlıklı ve daha işlevsel olur gibi hususları da bilir oldular. Bu satırların yazarı da tıbbi maskenin cerrahi maskeler, ventilli maskeler, N95 gibi çeşitleri olduğunu; bunların nerelerde kullanıldığını; toplum genelinin virüsten koruyucu olarak cerrahi maske takması gerektiğini bu süreçte öğrendi.

İnsanlar bugüne kadar tıbbî maskenin yanında gaz maskesini; sirk palyaçolarının maskesini; karnavallara, balolara özgü maskeyi; ikiyüzlülüğün kamuflajı olan mecazi maskeyi de biliyorlardı. Ama tıbbî maskenin bir gün gelip günlük yaşamlarının merkezine oturacağını, yaşamlarının olmazsa olmazı olacağını bilmiyorlardı. Coronavirüs salgınının günümüz insanlığına yaşattığı sayısız sürprizden birisi de buydu.

Maske, insanların hayatında o kadar bilinirliğe, tanınırlığa erişti; o kadar somutlaştı ki kökeninin ne olduğu, hangi dilden dilimize geçtiği dahi bilgi ve merak konusu olmaktan çıktı. Herkes onu sanki hayatlarının her zaman ayrılmaz bir parçası olmuş gibi ötesini, berisini kurcalamadan benimsedi.

Gelecek bütün zamanlarda 21. yüzyılın bu en büyük, en tahripkâr, en şaşırtıcı salgını büyük bir teessürle hatırlanırken mutlaka maske de bunun içinde olacaktır.

Maske, bundan sonraki bütün zamanlarda sıradan bir eşyanın koşulların dayatmasıyla nasıl önemli hâle geldiğinin, nasıl öne çıktığının, nasıl olmazsa olmaz olduğunun örneği olarak anılacaktır.

Yazının devamı...

Bağımsız kırsal ekonomi inşa etmenin tam zamanı

5 Eylül 2020

“Kırsal alanlarda yaşayanların, kent merkezlerine geçim kaynağı bulmak için artık göçmen işçi olarak gönderilmesinin, hiçbir haklı sebebi yoktur. Doğru kurumlar oluşturulursa ve doğru politikalar benimsenirse, hayatta kalmak için insanlar geçimlerini evlerinin çevresinde sağlayabilirler...”

İktisatçılar her zaman kent ekonomisini, ülke ekonomilerinin motoru olarak hayal ettiler. Kırsal ekonomiye ise, emek ve tarımsal girdilerin tedarikçisi rolünü verdiler. Kırsal alanlardaki temel altyapı eksikliği göz önüne alındığında, geçmişte haklı bir sebepleri olabilirdi. Kırsal alanlarda yaşayanların, kent merkezlerine geçim kaynağı bulmak için artık göçmen işçi olarak gönderilmesinin, hiçbir haklı sebebi yoktur. Doğru kurumlar oluşturulursa ve doğru politikalar benimsenirse, hayatta kalmak için insanlar geçimlerini evlerinin çevresinde sağlayabilirler. 

Kayıt dışı sektör

İktisat teorisi, geniş ve adaletsiz fırçasıyla, henüz kayıtlı sektöre giremeyenler için, her şeyi kapsayan bir sektör olarak “kayıt dışı sektör” adı verilen bir sektör oluşturdu. Bu insanları teorik görüşlerinin dışında tutmak ve “resmi sektör” dedikleri heyecan verici sektöre devam etmek teori için uygun bir yoldur. Grameen Bankı oluşturmak için yaptığım çalışmalar, bana ekonomik teorinin durumunu tamamen yanlış yorumlandığının farkına varmamı sağladı. Bu yanlış kavramsallaştırma, bu sektör için buldukları küçümseyici isim olan “kayıt dışı sektöre” açıkça yansımaktadır. Bu sektör için kullandıkları bir diğer garip isim de “örgütlenmemiş sektör”. Bana komik geliyor. Çünkü, iktisatçılar öncelikle onu organize etmek için çaba göstermeyi reddediyorlar, sonra onu “örgütsüz sektör” olarak adlandırarak suçluyorlar. Bu sektör için uygun ismin bu sektörde neler olup bittiğini yansıtması ve girişimcilik potansiyelini tanıması için, “Mikro Girişimci Sektörü” olması gerektiğini düşünüyorum. Bu sektörü ekonominin yaratıcı merkezi olarak görüyorum. İnsan doğal enerjisiyle büyür. Bu enerji, insanların doğal girişimciliğinin tohum yatağıdır. Bu sektördeki insanların çoğu, mikro iş kurmak için para bulamadıkları için kayıt dışı ücretli işlerle geçimini sağlıyor.

Girişimciler bakanlığı

Bir hükümetin geleneksel olarak başında bir bakanın olduğu bir Çalışma Bakanlığı vardır. Bu, emeğe verilen siyasi ve ekonomik önemi gösterir. Benzer bir mantıkla, mikro girişimci sektörüne yasal, kurumsal ve siyasi destek sağlamak için bir “Mikro Girişimciler Bakanlığı” oluşturmanın çok önemli olduğunu görüyorum. Ne de olsa, ihmal edilmiş ve kendi hatası olmaksızın terk edilmiş olan ülke nüfusunun neredeyse yarısından fazlasını oluşturuyorlar.

İnsan merkezli ekonomi

Yazının devamı...

Z KUŞAĞI SİYASİ PARTİLERE NEDEN KATILMIYOR? (2)

4 Eylül 2020

Üçüncü önemli sorun, söylemlerimiz gençlere hitap etmiyor. 1970’lerin kavga ortamında büyüyen, radikal söylemleri sahiplenen, kutuplaştırıcı siyaset tarzı “Başkalarının düşüncelerini özgürce ifade etmesini” temel bir değer olarak kabul eden, tüm yaşama biçimlerine saygılı gençlere hitap etmiyor. İsviçre gibi insanların özgür, adil bir şekilde yaşadığı, fırsat eşitliğinin korunduğu bir ülke olma hayali vermeden ve buna inandıramadan gençleri kazanma ihtimalimiz zayıf. Elbette CHP tarihi itibariyle bu hayali en çok seslendiren ve savunan bir parti. Ancak sorunlarımızı da görmek zorundayız. Bu hayali yeteri kadar güçlü bir şekilde savunuyor muyuz? Her alanda bu hayalin gereklerine uygun hareket ediyor muyuz? Dürüst olalım. Ne yazık ki CHP de Türkiye siyasetinin bazı hastalıklarından ari değil. “Siyaset” dediğimiz, klikçilik, nepotizm, adam kayırma, belirsiz kurallar, hizipçilik, içe kapanma gibi arazlar CHP’de de var. “Belli dengeler” ile insanlar siyasete girebiliyor, hemşericilik önemli olabiliyor, yapılan hatalar kimi zaman görünmez olurken, başarı da bazen “cezalandırma”ya neden olabiliyor. Bütün bunların gençlere ne kadar cazip geldiğini tahmin edersiniz… Bu dönem yüzlerce gençle konuştum. İstanbul’un arka sokaklarından, Kadıköy gibi merkez ilçelere kadar bir çok yerde gençlerin şikayetlerini dinlemeye çalıştım. İstisnasız tüm gençlerin siyasetin mevcut haline büyük bir iç sıkıntısı ile baktıklarına şahit oldum. Sultanbeyli’de bir genç arkadaşımın söylediğini hatırlıyorum: “Partiye girip ne yapacağım ağabey? Dayım yok, abim yok. Arkamda biri yok. Bir şey desem dinleyen yok. Hayatımı çöpe atmak istemiyorum.” Bu sözlere “Hayır, böyle olmaz” diyecek biri var mı? İşin aslını biraz bilenler, ancak bu sözler karşısında üzüntüyle susabilirler.

Dünya değişiyor. Değişecek. Hayatım temel kuralı bu. Değişen dünyaya adapte olamayanlar silinecek, adapta olma başarısını gösterenler de kazanacak. Biz iktidar olmak, kazanmak isteyen bir partiyiz. Biz Cumhuriyeti gençlere emanet eden, “Bütün ümidim gençliktedir” diyenlerin partisiyiz. Bugüne kadar gençler hakkında kapsamlı raporlar hazırlanmadı, onların oy verme davranışlarını algılayacak, onların oyuna layık olacak yapılar da kurulmadı. Her kesimden 13 milyon genç oy verecek bir parti ararken, “el mahkûm gelip bize verecekler” zihniyetiyle bir köşede oturup bekleyemeyiz. Evet, gençler her şeye rağmen bize bir şans verebilir. Ancak gençlerin istediği şekilde kurumsal yapımızı, iletişim biçimimizi ve organizasyonumuzu değiştirmek CHP açısından esas büyük kazançtır. Daha dinamik, daha enerjik, daha proaktif, daha katılımcı bir parti olmanın büyük gücü ile yıllara dayanan önyargıları kırabilir, sadece gençlerin değil, bize bu zamana kadar hiç oy vermemiş insanların da oyunu kazanabiliriz. Açıkça söylüyorum bu doku yenilenmesine ihtiyacımız var. Buna öncülük etmesi gereken Genel Merkez yönetimimiz de sorumluluğunu yerine getirmelidir.

Yeni değerleri, bakış açıları, küresel dünyaya olan entegrasyonları ile Z Kuşağı Türkiye için bir şanstır. II. Mahmud ile başlayan çağdaşlaşma serüvenimizde gerçek manada birbirinin yaşama biçimine saygı duyan, özgürlük isteyen, başkalarının özgürlüğünü korumayı önemseyen, devletten hamaset değil icraat bekleyen bir gençlik ile yepyeni bir sayfa açabiliriz. Onların desteği, enerjisi ve gücüyle evrensel manada bir demokrasiyi tesis edebilir, yeni bir toplumsal sözleşme kurabilir, karşı karşıya olduğumuz büyük sorunları da aşabiliriz. Diyebilirim ki özgür, adil, ekonomisi kalkınmış bir Türkiye’nin temeli gençliktedir. Amerika’da 2016 yılında yapılan Başkanlık seçimleri, İngiltere’de Brexit referandumu ve birçok çalışma gösteriyor ki Z Kuşağı küresel ölçekte değişimden yana. Daha fazla sosyal adalet istiyorlar. Daha fazla demokrasi istiyorlar. Küresel iklim krizine, doğa haklarına daha fazla önem veriyorlar. Cinsiyet ayrımcılığına güçlü bir şekilde karşı çıkıyorlar. Gençlerin desteğini alan partiler büyüyecek, gelişecek ve ilerleyecek. Onları kaybedenler de tarihin çöplüğüne gidecek. CHP’ne yakışan gençlerin gücüyle tarihte hak ettiği yeri almaktır. Gereken neyse onu yapalım, gençlerin gücüyle yepyeni bir Türkiye kuralım. -BİTTİ-

Yazının devamı...

Z KUŞAĞI SİYASİ PARTİLERE NEDEN KATILMIYOR? (1)

3 Eylül 2020

Araştırmalar ortada. Z Kuşağı’na mensup genç sayısı yaklaşık 13 milyon. Bir sonraki seçimde 7 milyon genç ilk kez oy kullanacak. 13 milyon genç az değil, toplam seçmenin yüzde 20’sine tekabül ediyor. İstediklerini hükümete getirir, istediklerini de hükümetten indirirler. Hesap böyle açık olunca siyaset erbabı eline kalemi, kağıdı aldı “Biz bu Z Kuşağı’ndan nasıl oy alacağız” diye düşünmeye başladı. AKP, malum, Z Kuşağı’nın kalbini çalmak için dört aşamalı bir plan açıkladı. Sosyal medyada yeşil top hareketi başlattılar, Netflix’i yasaklamayı tartıştılar, yetmedi yeni sosyal medya düzenlemesini hayata geçirdiler. Şimdi şaşkınlıkla sansürcülük, yasakçılık politikalarının neden oya dönüşmediğini kara kara düşünüyorlar. Bir çözüm bulacaklarına eminim. Mesela oy verme yaşının 18’de 30’a çıkartılması için Meclis’e önerge vermelerine herhalde kimse şaşırmaz.

MAK Danışmanlık şirketinin sahibi Mehmet Ali Kulat Temmuz ayında Z Kuşağı ile ilgili önemli bir anket açıkladı. Bu kuşağa mensup gençlerde AKP’nin oy oranının yüzde 25’i geçmediği ortada. Bunun birçok sebebi var. Gençlerin değer yargıları, dünya görüşü ve yaşam şekilleriyle AKP’nin simgelediği ve Türkiye’ye dikte ettiği hayat birbirine uymuyor. SODEV tarafından yapılan ve Sevgili Ertan Aksoy’un açıkladığı bir rapor bu gerçeği çok açık ortaya koyuyor. Gençlere soruyorlar “Hayatınızın kalan kısmını Suudi Arabistan’da ayda 10 bin dolar kazanarak mı geçirmek istersiniz yoksa İsviçre’de ayda 5 bin dolar kazanarak geçirmeyi mi tercih edersiniz?” AKP’ye oy veren gençlerin bile yüzde 60’ı İsviçre diyor. Tüm gençlerde “İsviçre” tercihinde bulunanların oranı yüzde 72.  Yine gençlere soruyorlar, “Sizin için en önemli şey nedir, 1’den 10’a kadar puanlar mısınız?” Gençlerin en önem verdiği şey “Düşüncelerini özgürce ifade edebilmek.” Ortalama verilen puan 9,1. İkinci en önem verdikleri şey, hepimiz gurur duymalıyız, “Başkalarının düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi.” Ortalama verdikleri puan 8.4. Yani gençler açıkça demokrasi istiyor, özgürlük istiyor, kendi hayatlarını istedikleri gibi yaşayabilecekleri, kimsenin kimseye karışmadığı, ceberut anlayışa karşı çıkıyor.

Özgürlük ve adaletin ekonomik kalkınmanın temeli olduğunu kavramış, sosyal medya sayesinde kendi fikrini özgürce ifade etmeye alışmış bir gençliğimiz var. Muhafazakâr gençler de, sosyal demokrat gençler de, birlikte yaşamı önemsiyor, hayatın gerçek sorunlarına gerçek çözümler istiyor. Bu şartlarda AKP’nin gençlerden oy alma ihtimali zayıf. Erdoğan’a atıfla “AKP sunduğu hayatla gençliğin değerleri adeta ters mıknatısma yapıyor.”

Yukarıda ifade ettiğim gerçek bizi de rehavete sürüklememeli. 17 yaşından itibaren siyasi mücadelenin içindeyim. CHP’nin her kademesinde görev alma şerefine eriştim. Hayatım demokrasi ve özgürlük kavgasıyla geçti. Esas soruyu sormak zorundayız. Bütün bunlara rağmen gençler neden siyasi partilere ve özelde CHP’ne iltifat etmiyor, üye olmuyor, siyasi mücadeleye katılmıyor?

Bu konuda birçok araştırma okudum. Konunun uzmanlarıyla konuştum. Dünya çapında eğitimciler ve bilim insanları ile istişare ettim. Sonuç? CHP dâhil hiçbir parti bu gençlere göre yapılanmış, kurumsal yapısını oturtmuş, organize olmuş değil.

En önemli sorun Siyasi Partiler Kanunu. Bütün partilerde zorunlu olarak tek adam diktası var. Kimin Belediye Başkan adayı, belediye meclis üyesi adayı veya milletvekili olacağına neticede tek bir kişi karar veriyor. Gençler bunu kabul edilemez buluyor. Kendi emekleri, fikirleri ve çalışkanlıkları ile bir yere gelmek istiyorlar. Objektif, açık kurallar arıyorlar. Kimseye baş eğmek, boyun eğmek, bir kişiye dalkavukluk yaparak makam mevki sahibi olmak istemiyorlar. Bugün CHP dâhil bu gençlerin beklentilerini karşılayabilen tek bir parti yok. Açıkçası biz gençlere kapılarımızı açmıyoruz, gençlere kapılarımızı kapatıyoruz. Genel Merkez yönetimleri de sanki bu sorun hiç yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Halbuki bize yakışan Siyasi Partiler Yasası’nda devrimci bir değişikliği savunmak, talep etmek ve bunun için mücadele etmektir. Toplumsal bir talep üretmek için üstümüze düşeni yapmak zorundayız.

İkinci büyük sorun, siyasi partilerin hiyerarşik yapısı. Militarist, tepeden aşağı örgütlenen parti yapıları gençlerin kendi düşüncelerini özgürce ifade etmesine izin vermiyor. Gençlere verilen tek görev bayrak asmak, afişleme yapmak olunca da gençler bununla tatmin olmuyor. CHP’de gençlik kotası var. Ancak bu milyonlarca gencin partiye katılması için yeterli değil. Yatay hiyerarşik modeller üzerine düşünmeye başlamalıyız. Gençler fikirlerini her kademede özgürce sunabilmeli, bu fikirlerin katkısı varsa uygulanmalı, eğer çeşitli nedenlerle uygulanması sorunlu ise de bu gençlere ikna edici bir şekilde anlatılmalı. Unutmayalım bu gençler adeta internete doğdular. Bebek yaşlarından beri yaptıkları her işte, aldıkları her hizmette kendi fikirlerini açıklamaya ve bir sorun çıktığında makul bir cevap almaya alışmış durumdalar. Geri dönüşüm, değerlendirme mekanizmaları olmayan partilerin gençliğin kalbini kazanma şansı yok.

Yazının devamı...

30 Ağustos

30 Ağustos 2020

22 Ağustos 1921 günü saat 11.30’da Yunan orduları komutanı Papulos Sakarya’da küçük Asya ordusuna, onları destekleyen tüm ülkelerin beklediği saldırı emrini verdi. Yunan ordusu: 3 bin 780 subay, 120 bin er, 76 bin tüfek, 286 top ve bin 400 kılıç, 840 kamyon, 3 bin 800 hayvan ve 18 uçakla katılıyordu. Türk ordusu 5 bin 401 subay, 95 bin 500 er, 54 bin tüfek, 826 makinalı tüfek, 169 top, bin 309 kılıç ve 2 uçakla katılıyordu. 13 Eylül 1921’de Türk zaferi ile sonlanan savaşta subayların yüzde  80’i, erlerin yüzde 60’ı şehit oldu. Sakarya meydan muharebesinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın ortaya koyduğu yeni savunma anlayışı, 2. Dünya Savaşı’nda Ruslar tarafından Moskova önlerinde Almanlara karşı kullanılmıştır.

Şimdi sıra son stratejik taarruzu ve sonucun alınması olacaktı. Gözünü Afyon ve İzmir’e dikti. Türk ordusunu hazırlamak gerekiyordu. Sakarya Meydan Savaşı’nın başladığı gün ile Büyük Taarruz arasında tam 1 yıl vardır. Bu dönem iç ve dış politika yönünden çok hareketli; harp bakımından sakin geçmiştir.

Savaşın kaderini Sakarya Savaşı çizmiştir. Sakarya Savaşı’ndan sonra, halk kazanabileceğini anlamış ve ilgisiz tavrından vazgeçmiştir. Çünkü savaş başladığında ordumuzun yüzde 60’ı firar halinde idi. Bu savaş bir dönüm noktası olmuş.

26 Ağustos 1922 ile başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle biten ve 9 Eylül’de düşmanı denize döken ordumuz eski güç ve kuvvetini göstermiştir.

Büyük Taarruz’a şiir

Yahya Kemal 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz’un başlaması üzerine şu gazel şiiri yazmıştır:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur, ya Rabbi,

Senin uğrunda ölen ordu budur, ya Rabbi,

Yazının devamı...

Büyük Taarruz’un şifreleri

29 Ağustos 2020

Savaşta kazanılan her başarı bir zaferdir. Ve her zafer, kazanan için en büyüktür. Zaferin değeri neticeleriyle ölçülür. Kurtuluş Savaşı boyunca kazandığımız zaferleri böyle bir kıstasla mukayese edersek, 30 Ağustos Zaferi’nin bir zirve olduğunu görürüz.

Bu zaferi anma günlerinde, ben Türk’üm diyen herkesin duyması gereken heyecan, coşku, gurur çok büyüktür.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkomutanlığı’nda verilen mücadele, sadece vatanımızın kaderini belirleyip topraklarımızın düşman işgalinden kurtulmasını sağlamakla kalmamış, fiilen kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağını da kanıtlamıştır.Kazanılan zaferin şifreleri, askeri ve siyasi arenada milletini, meclisini ve ordusunu harekete geçiren büyük önderin üstün deha ve zekasıyla, söz ve eylemlerinde saklıdır.

İlk fitili ateşledi

Çanakkale Savaşları’nın Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” ifadesi bir milletin makus talihinin dönüm noktası olduğu kadar verilen mücadelenin de yapı taşını oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalaması İstanbul’un işgaline uzanan süreci başlatmıştır. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan harp gemilerinden oluşan İtilaf Devletleri Donanması 465 yıllık Osmanlı başkentini askeri bir işgal ve abluka altına almıştır.

O yıllarda galip devletlere meydan okumak umutsuz bir girişim olarak görülse de, düşman gemilerini gören Mustafa Kemal “Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı, geldikleri gibi giderler” diyerek, bir milletin emperyalizme başkaldırışının ilk fitilini ateşlemiştir.

Bağımsız ve milli egemenliğe dayanan yeni bir devlet kurma düşüncesinde olan Mustafa Kemal

Yazının devamı...