YEŞİL TÜKETİCİ OLDUNUZ MU?

28 Eylül 2020

28 Eylül günü,  “Dünya Yeşil Tüketici Günü “ olarak küresel boyutta kutlanmaya başlandı. Yeşil tüketici günü, çevreye duyarlı ya da çevre dostu ürünleri satın alma farkındalığı yaratma ve bilinçli satın alma odaklı bir kutlama günü olarak her yıl yaygınlaşmaktadır. Küresel boyutta bir eylem olarak bu gün yarım asırdan fazla bir süredir kendini gösteren  “tüketicilik” konusunun yarattığı sorunları ve çevreye olan etkileri vurgular. Bu sorunlara ve etkilere yönelik bilinçlenme,  günümüz küresel piyasa odaklı dünyasında ihtiyaç olarak ortaya çıkan en önemli konuların başında yer alır.

Yeşil tüketici kim?

Bu güne konu olan “Yeşil Tüketici” ise, bu duygu ve düşüncelerle satın alma kararını ve tüketimini gerçekleştirmeye çalışan tüketicidir.

Büyük ve gereksiz ebatlar yerine en az ambalaj malzemesi kullanan ya da kullanmadan satışa sunulabilen, doğaya en az zarar veren girdiler kullanan ürünleri satın alan kişiler yeşil tüketiciler arasındadır. Hibrid araba kullanan, pamuk yerine kenevirden giysileri ya da “yeniden kullanılmış” malzemelerden yapılan ürünleri tercih eden yeşil tüketiciler, satın aldıkları ürünün çevresel etkilerini hesaplayan kişilerdir.

Doğru seçimlerde bulunmak, biz tüketiciler için neyi nasıl ve neden aldığımızı düşünme ve tartışma zamanı olduğunu hatırlatan bir gün olarak 28 Eylül, farklı uygulamaların bireysel düzeyde bile başarıyla yapılabileceğini gösteren bir gün. Ürün seçiminden, çevre duyarlılığına dayalı araştırma ve bilgilenmenin önemiyle birlikte, yerel olan ürünleri tercih etme, gereksiz satın almadan ve aşırılıktan kaçınmak gerektiğini hatırlatan 28 Eylül; bu açıdan sürdürülebilir bir gelecek için sorumlu ve bilinçli satın almayı ortaya koymaktadır. “Bilinçli Farkındalık” bu konuda tüketicilerde bir anlayış yaratmada etkili olabilecek ve şu konularda yeşil tüketiciyi etkileyebilecektir:

 Tüketici olarak kendimizi, ihtiyaçlarımızı daha iyi tanıyarak gereksiz, aşırı ve israfa yönelik satın almadan vazgeçmek, dikkatli ve duyarlı olma konusunda olumlu adımlar atmak,

 Doğal kaynakları dikkatli koruyacak biçimde tüketmek,

Yazının devamı...

Fransa bize düşman mı?

21 Eylül 2020

Kuşkusuz ki hayır ama Macron’un bir düşmana ihtiyacı var! Bu konuyu açmak için Macron’u biraz tanımak gerekli. Kendisi Nanterre Üniversitesi felsefe bölümünde öğrenim gördü, aynı yerde yüksek lisans yaptı. Yani, başucundaki kitaplar Aristo, Kant ve Descartes gibi ünlü filozoflara aitti. Ardından Paris’in en prestijli okullarından Sciences-Po, daha sonra da Fransa’nın yöneticilerini yetiştiren en saygın kurumlardan Strasbourg’daki ENA’a (Ecole Nationale d’Administration) devam etti. Burada lise yaşamından da bahsetmeden geçmek olmaz. Çünkü 2007 yılında kendisi 29 yaşında iken evleneceği kadın olan lisedeki öğretmeni Trogneux ki, o zamanlar 40 yaşında idi, lisede tanışmıştı. Macron’dan 24 yaş büyük Brigitte Trogneux’un kendisinin üzerinde önemli etkisi olduğu ve kariyeri boyunca tüm kararlarını ona danışarak aldığı biliniyor. Neyse, görüldüğü gibi yan yana gelindiğinde konuşulacak birçok şeyin olduğu entelektüel bir profil Macron.

Politika ile ilgilenmesi Ecole Nationale d’Administration öğrencisi iken tesadüfen eski başbakanlarından, Sosyalist Parti sağ kanadının temsilcisi Michel Rocard ile tanışması sonrası alevlendi. Onun merkeze yakın sosyal-liberal çizgisinden fazlası ile etkilendi ve sayesinde politik çevresini genişletti. Hatta, Rocard’ın yakın arkadaşı ve Fransa’nın TÜSİAD’I olarak isimlendirebileceğimiz MEDEF’in patronu Laurence Parisot, o yıllarda kendisine üst düzeyli bir görev önerdiğinde yıl 2006 idi. Ama asıl dönüm noktasını oluşturacak şey, bir yıl sonra tanışacağı sıra dışı bir isim olan Jacgues Attali ile yakınlık kurması olacak. Çünkü, ünlü bir ekonomist ve yazar olması dışında Mitterand’ın özel danışmanlığı ile Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası’nın da (BERD) ilk başkanı olan Attali, bir mentor olarak neredeyse Macron’u yeniden inşa etti. Daha sonraları Attali bu konuda hiç de mütevazı olmayan beyanlarda bulundu: ’’Macron’u tamamen ben yarattım, ben icat ettim’’ diyecek. 

Sonrası, Macron için hızlı bir başarı öyküsü şeklinde yazılabilir: Attali aracılığıyla görev aldığı ünlü Rotschild İş Bankasında milyarlarca dolarları yönetti ve dünya iş ekosisteminin önemli isimleriyle tanıştı, ardından da yine Attali‘nin bizzat kolundan tutup, o dönem  (2011) cumhurbaşkanlığına hazırlanan François Hollande ile tanıştırılması söz konusu oldu. Hollande da Attali’nin tavsiyesi ile “ekonomi danışmanı” olarak Macron’u yanına aldı. 2012 yılında cumhurbaşkanı seçildiğinde de Macron’u Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı’na getirdi. Arkası da çorap söküğü gibi geldi. Altı yıl önce Ağustos 2014’te Holland’ın kabinesine Ekonomi ve Sanayi Bakanı olarak atandığında Macron, herhangi bir seçimde aday olmamıştı ve kamuoyu tarafından kesinlikle tanınmıyordu. Başarısız Hollande politikaları 2017 yılı için Hollande’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmama durumunu ortaya çıkardığında, iş dünyası ve başta Almanya olmak üzere, Avrupa Birliği lobisinin de desteği ile Macron, siyasi bir küresel mühendislik örneği olarak 2016 yılında “En Marche La France !” (Yürüyüş) hareketi ile Fransa Cumhurbaşkanlığı’na oturdu. Nasıl kendisi hiçbir seçime katılmadan politika merdivenlerini çifter çifter atladıysa, bir parti bile kurmadan Fransa Cumhurbaşkanı olmayı başardı. Ancak, Fransa ve dünya kamuoyu için Macron iktidarının balayı dönemi geçtiğinde, büyük bir hayal kırıklığını da beraberinde getirecekti. Umutlar, Radikal sağcı Le Pen’e ve Frexit denilen AB karşıtı olanlara karşı kazandığı seçim zaferi nedeni ile artmış olmasına rağmen, iktidarında maalesef AB ve dünya için beklenen politikaları realize edemedi. Özel danışmanı Alexandra Benalla’nın başrolde olduğu Elysee Sarayı skandallarından özel konuşmalarında yaptığı çamları deviren kibirli üslubuna, kendisini merkez solda konumlandırmasına rağmen Meclis’e getirdiği emek yasasında patronların lehine reform önerileri ve orta sınıfa yönelik mali kemer sıkma tedbirleri nedeniyle kamuoyunda artık ‘zenginlerin cumhurbaşkanı’ olarak nitelendirilmesinden ‘sarı yelekliler’ gösterilerine kadar birçok olay, Macron iktidarında artık Fransa ekonomisini durgunluğun derin çukuruna itmişti. Bunların üzerine eklenen Kovid-19 pandemisindeki Fransa’nın içine düştüğü çaresizlik de Macron’un popülerliğini yerlere serdi. Fransa orijinli kamuoyu araştırma şirketlerinden IFOP’a göre, halihazırda görevdeki cumhurbaşkanlarına yönelik yapılan anket çalışmalarının en düşük rakamı yüzde 30 ile Macron’a ait! 

Sonuç, her egosantrik politikacı gibi Macron da, yeni ve yabancı düşmanlar oluşturarak kamuoyunun dikkatini dış politikaya çekmek istediğinde, en iyi seçenek olarak hedefine Türkiye karşıtı girişimleri koydu! Ünlü filozof ve yazar Umberto Eco, ’düşman yaratmak’ kitabında bu konuyu, Cicero’dan Sartre’a çeşitli metinler aracılığıyla derinlemesine ele alır. Okumanızı öneririm. Bu konu psikiyatrlarca da irdelenmiştir. Erich Fromm, “Sevginin ve Şiddetin” kaynağı isimli kitabında, ‘’Önderler, kendisinin ve ülkenin düşman tarafından tehdit edildiğine yandaşlarını inandırarak, tepkisel düşmanlıktan doğan öznel bir karşı koyma duygusu yaratırlar’’ vurgusunu yapar. 

Ne diyelim, Macron’un Korsika Adası’ndaki Avrupa Birliği Üyesi Güney Avrupa Ülkeleri Zirvesi’nde, trajik bir siyasi nezaketsizlikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atfen söylediği, ‘’Türkiye daha iyisini hak ediyor’’ cümlesini Avrupa’ya yansıtmak mümkün: Avrupa kesinlikle daha iyi liderleri hak ediyor.

Yazının devamı...

Merak üzerine

20 Eylül 2020

Tarihçi, biyografi ve deneme yazarı Mestrius Plutarchus (Plutarkhos) MS 46 yılında Delfi’nin doğusunda Chaeronea Boeotia’da dünyaya gelir. Çok sayıda eser veren yazar daha çok iki eseri “Paralel Yaşamlar” ve “Moralia (Etik)” ile tanınır. Küçük bir kitabı da “Gevezeler ve Meraklılar” adını taşır.

Merak etmek, araştırmak iyi bir şeydir. Böylelikle yeni şeyler öğrenir ve heyecan duyarak yaşarız. Ancak, bilimsel merakın iyi ve teşvik edilir olmasına karşın kişisel olaylara duyulan merak insanları tedirgin eder. Kişisel olaylara karşı duyulan merak sonucu öğrenilen olaylar, kişiyi sevimsiz ve istenmeyen bir kişi durumuna düşürebilir. Merak duygumuzu iyi yönlendirebilirsek bize faydalı olur. Yalnızca başkalarının yaptıklarını ve yaşamlarını merak edenler “başkalarıyla ilgilenmekten kendi işleri ihmal eder ve onları batırırlar.

Ne yazık ki dilimizde “Merak kediyi öldürür” gibi deyimlerin yanı sıra karşımızdaki kişiyi küçültücü anlamda kullanılan “Ne kadar meraklısın” benzeri ifadeler mevcuttur. Çocukluktan itibaren gerek aile içi, gerekse okul eğitimi sırasında duyduğumuz bu ifadeler çoğumuzda merak etmenin, meraklı olmanın kötü bir şey olduğu konusunda bir fikir oluşmasına, giderek meraksız, araştırmadan yoksun hemen her şeyi tevekkülle karşılayan bir topluluk olmamıza yol açmaktadır.

Oysaki merak duygusu, yalnız insanın değil, tüm canlıların içinde olan doğal bir duygudur. Yaşamın devamı için merak etmek, araştırmak ve öğrenmek karşı çıkılmaz ve kaçınılmaz bir sonuçtur. Merak etmeyen, öğrenmeye direnen her canlının sonu yok olmaktır. Merak duygusu başarılı insanların vazgeçilmez bir motivasyon kaynağıdır.

Leonardo Da Vinci “Hayata doymak bilmez bir merakla yaklaş ve kesintisiz öğrenmek için sürekli arayış içinde ol” derken, merakın kişisel ve toplumsal ilerlemenin en önemli itici gücü olduğunu belirtmektedir.

Hayat bir öğrenme dizisi ve buna bağlı olarak kişisel ve toplumsal olarak gelişmenin getirdiği birikim ve kazanımları paylaşma sürecidir. Eğer yeteri kadar merak duymuyor, bunun sonucu olarak araştırıp bilgi birikimi sağlayamıyor ve sağlanan bilgi birikimini bir ürüne dönüştüremiyorsanız, sıkıntılı bir süreç içindesinizdir. Çünkü merak eden, araştıran ve edindiği bilgileri bir ürüne dönüştüren kişi ve toplumlar, ister istemez talep ettiğiniz bu ürünler için sizden çok yüksek bedeller talep edeceklerdir.

Geçmişi bir yana bırakalım, günümüzde öğrenmeye kapalı bir kişi ve toplumun geleceği nedir diye düşünmemiz gerekiyor. İnsanlığın gelişimine katkısı olmayan, buna karşın tüketimde ortak olan toplumların gelecek beklentileri nedir? Tarih bize göstermektedir ki gelecek beklentilerini bir başka hayata erteleyen kişi ve toplumlar atalet içine girip, yok oluşa doğru gitmektedirler. Buna karşın yaratıcılığın temelinde merak olduğunu, hayal gücünün kaynağında merakın yattığının farkında olan kişi ve toplumların başarılı olduğu ve ileri doğru atılımlar yaptığı görülmektedir. Gerçekten meraklı kişiler yalnız kendi disiplinlerinde değil farklı disiplinlerdeki olayları da merak edip bunlardan beslenmektedirler. Bilmekteyiz ki her canlı organizma farklı besinlerle beslenmek mecburiyetindedir. Tek düze aynı kaynaktan beslenmek mümkün değildir. Tek düze aynı kaynaktan beslenen organizmalar asalak olarak nitelenmektedir. Asalak terimi aşağılayıcı bir terim olup, hemen her organizma bir an önce asalaklarından kurtulmak için yoğun bir çaba içindedir.

İlerlemek, gelişmek, çağdaş hayat içinde etkili olarak yer almak istiyorsak merak duygumuzu artırmamız gerekiyor. Bunun için eğitim başta olmak üzere tüm yaşamımız boyunca merak etmeyi, araştırmayı, bilgi sahibi olmayı ve sahibi olduğumuz bilgiyi bir ürüne dönüştürmek için çalışmalıyız.

Yazının devamı...

Gastronomi ekonomisinde yüzde 40 daralma

19 Eylül 2020



Türkiye’de 2015 yılında TAVAK Vakfı’nın ölçümlerine göre 93,19 milyar TL (34,46 $)olan gastronomi (yeme-içme sektörü) ekonomisi, 2018 yılında yaklaşık TL bazında %30 oranında büyüme kaydederek 152,02 milyar TL’ye (31,33 $) ulaşmıştır. 2015-2020 yılları arasında TL’nin değer kaybetmesi gastronomi ekonomisinde daralmayı gösteriyor. 2019 yılında gastronomi ekonomisi 30 milyar $ ile kapatmıştı.

Turizmin payı %30

2019 yılında bu alanda turizmin gastronomi ekonomisi içerisinde 9,14 milyar $’lık (51,86 TL) bir katkısı bulunmaktadır. Önceki yıla göre turizmin katkısında önemli bir artış gerçekleşmiştir. TAVAK olarak 2019 yılında gastronomi ekonomisi için 30 milyar $ (170,01 TL) olduğundan hareket ediyoruz. Bununda %30’unun turizm oluşturmuşken, %70’ni de hane halkı harcamaları oluştururken, gastronomi ekonomisinde turizmin payı ise son 4 yılın ortalaması alındığında %25’tir. Bunun da %15’ni otel restoranları sağlamaktadır. 2019 yılında ekonomik krizin büyümesi nedeniyle gastronomi ekonomisinde 2018 yılıyla aynı oranda bir büyüme görmemekteyiz. Böylece 2019 yılında Türkiye’de gastronomi ekonomisi ancak 2018 yılının sayıları ile örneklenebilir.

Koronavirüs darbesi

2020 yılı koronavirüs ile birlikte gastronomi için bir çöküş yılı olmuştur. Uzun bir süre gastronomi alanında aktiviteler Türkiye’de gerçekleşmemiş ancak Yemeksepeti gibi kuruluşlar sektörde “online paket servis” sistemi ile büyümüşlerdir. Orta ve büyük ölçekli gastronomi firmaları faaliyetlerini durdurmuş, bazıları işçilerinin ücretlerini öderken bazıları da büyük ölçüde işten çıkarma girişimlerinde bulunmuşlardır.

Yazının devamı...

Çin’den ‘Küresel Veri Güvenliği Girişimi’

16 Eylül 2020

Günümüz dünyasında bilişim teknolojilerinde yaşanan reformlar her geçen gün farklı bir görünüm sergilemekte, dijital ekonomi olağanüstü bir gelişim sergilemektedir. Bunlar, insanoğlunun üretim ve yaşam biçimlerini derinden değiştirmektedir. Farklı ülkelere düşen ortak görev ise dijital ve reel ekonomilerin entegre edilerek gelişmesini sağlamak, gelişmenin eski motor gücünün yenisine dönüştürülmesini hızlandırmak, yeni endüstriler ve sektörler yaratmaktır. Çağımız, fırsat ve sınamaların bir arada bulunduğu bir çağdır.




Tüm dünyada kol gezen Covid-19 salgını dijital ekonomi, bilişim altyapısı ve veri güvenliği gibi konuları yeniden anlamak için yepyeni bakış açıları sunmuştur. Yapay zeka, büyük veri, bulut hesaplama gibi dijital teknolojiler farklı ülkelerin salgınla mücadele süreçlerinde hızla gelişmekte, uzaktan çalışma ve bulut ekonomisi gibi yeni modeller ve temassız ödeme, online ders ve telekonferans gibi olgular normal yaşamın ve iş hayatının parçası olarak ekonominin aşağıya gitme riskini azaltmak ve toplumun normal işleyişini korumak için önemli roller oynamıştır. Son verilere göre küresel internet kullanıcı sayısı 3.5 milyar olmuştur. Küresel verilerin sayısında patlama yaşanmakta ve bunlar ciddi anlamda yoğunlaşmakta, ülkelerin ekonomik gelişimi ve endüstriyel reformları için güç kaynağı haline gelmektedir.

Aynı zamanda veri güvenliği riskleri her geçen gün artmakta, ulusal güvenlik, kamusal çıkarlar ve bireysel hakları yakından ilgilendirmekte ve küresel dijital yönetişim için yeni sınamalar oluşturmaktadır. Büyük miktarda veriler sınır ötesine geçerek akmakta, anlayış, yasama, yönetim mekanizması gibi açılardan hükümetlerin yönetişim yeteneklerini sınamaktadır. Farklı ülkelerde hukuk ve mezuat kriterleri farklı olduğu için küresel firmaların standartlara uyma maliyetleri de yükselmektedir. Küresel veri yönetişimindeki açıklar karşısında farklı ülkelerin iletişimi güçlendirerek, koordinasyonu sıklaştırarak karşılıklı güven kurması ve işbirliğini derinleştirmesi gereklidir. Buna rağmen bir avuç kadar ülke adaleti göz ardı ederek tek taraflı ekonomik gelişim kurallarına aykırı biçimde dijital korumacılık peşinde koşmakta, sözde temizlik yapma bahanesiyle başka ülkeleri yalan ve iftiralarla karalamakta, veri güvenliği meselesini siyasileştirmekte, başka ülkelerin önde gelen şirketleri için küresel çapta kuşatma yapmakta, küresel tüketicilerin veri hizmetlerine erişme hakkına zarar vererek küreselleşmenin gidişatını ters yöne çevirmektedir.

Yazının devamı...

FERÂSET ÜZERİNE

13 Eylül 2020

Günümüzde unutulmuş bir kelime olan “ferâset” sözcüğünün aslı, Arapça “firâset” ten gelir. Sözlüklerde; “sezgi, keskin bakma, anlayış ve sezme yeteneği, çabuk seziş yeteneği” olarak açıklanmaktadır. Çok bilinmeyen bir anlamı da; “binicilik, at yetiştirme bilgisi, at yetiştirip terbiye etmek, yiğitlik, mertlik” tir.

Eski metinlerde; “Bir insanın yüzünden ve organlarının biçiminden tabiatını, ahlakını ve istidadını anlamak, marifetini anlamak” olarak da geçmektedir.

Ferâset sözcüğü satır aralarında bazı kişiler için ferâsetli; “anlayış ve sezme yeteneği olan” veya ferâsetsiz; “anlayışı kıt, sezme yeteneği olmayan” gibi de kullanılır.

Kâtip Çelebi, bir dönem hocalığını yapan Süleymaniye Medresesi dersiâmı Keçi Mehmed Efendi’nin ferâset sahibi bir zat olduğunu, zaman zaman bilmediği bir konu gündeme geldiğinde “bizim bildiğimiz yer değil, bilir varsa söylesin” dediğini nakleder.

Buna karşın Kadızâde’nin bu gibi konular gündeme geldiğinde bilmediğini aşağılamakta ve reddetmekte olduğunu söylemektedir.

Geçmişte ferâsetli insanların özellikle konuşma ve davranışlarında karşısındaki insanları utandırmamak veya hükümdarı gücendirip, gazaplarını üzerlerine çekmemek için, bazı olayları masal ve hikâye şeklinde anlatıp, karşısındaki kişinin de ferâsetine güvendiklerini görmekteyiz. Bu hikâyelerin erken örnekleri bin yıllar ötesine gider. MÖ. Birinci yüzyılda, Depşelem isimli bir Hint hükümdarı döneminde Beydaba tarafından kaleme alınan ve hükümdara nasihatnâme niteliğindeki Kelile ve Dimne isimli eseri, iki kahraman “doğrunun ve dürüstlüğün” simgesi Kelile ile “yanlışın ve yalanın” simgesi Dimne arasında geçen konuşmaları içermektedir.

Zamanın birinde, bir tane deve yavrusu annesinin arkasından gidiyormuş. Fakat anne deve o kadar hızlıymış ki, yavru deve bir türlü ona yetişemiyormuş. Hızlı gideceğim diye de kendini paralıyormuş. Annesine yalvarmış, “Anneciğim, n’olur biraz yavaş yürü sana bir türlü yetişemiyorum.” Bunun üzerine anne deve, “Ah! Yavrum demiş, yular bende değil ki, başkasının elinde, o beni hızla yürütünce hızlı gidiyorum.” İnsanlar zaman zaman yularlarını başkasının eline verince, onun hızına ayak uydurmakta zorlanıyor, geride kalanları, yavruları da olsa onları düşünecek vakit ve akılları kalmaz oluyor. Merak ederim, niçin hangi sebeple olursa olsun bize yular takılmasına, üstelikte yuların ipini bir başkasının eline vermeye bu kadar meraklıyız?

İslâmiyeti kabul eden ilk İlhanlı hükümdarı Gâzân Han (1295-1304) savaş meydanlarındaki cesareti, dindarlığı, adalet ve eşitlik anlayışı, eğitim ve bilimdeki meraklı duruşu nedeniyle zamanın tarihçileri ve vakanüvisleri tarafından ziyadesiyle övülmekte ve “Fedakâr İmparator” olarak adlandırılmaktadır. Daha sonraları, Fars tarihçi Gıyaseddin Hândemir (1475-1537) döneminin tarihçilerinin, “Zekâ ve ferâset sahibi olan, ferâsetiyle meseleleri derinlemesine irdeleyebilen, zekâsıyla başardığı muhtelif hünerleri olan Sultan Mahmud Gazan’ın eğitim ve bilime aşina olduğunu kaydettiklerini” nakleder. Anlaşılan odur ki, ferâset sahibi bir insanın yönetimde görev alması üzerinden yüz yıllar geçse de taktir ile anılmaktadır.

Yazının devamı...