Bol bol balık çorbası için...

18 Aralık 2020

Balıkçı Hüseyin Usta’yı bilirsiniz. Bornova’da, Tatmahal’de dükkânı. İzmir’e, balığın sadece deniz kıyısında yenmeyeceğini, denizden uzakta da güzel şeylerin yapılabileceğini gösteren adam Hüseyin Abi... Bu aralar her yere gitmeyi, oturup iki lafın belini kırmayı özlediğim gibi, ustayı da pek özledim. Hüseyin Usta’nın dil şişi meşhurdur, salatası efsanedir. Gözünüzün önünde yapar salatayı, aynı anda siz de yaparsınız ama nedendir bilinmez, her defasında onun salatası çok daha lezzetli olur. Galiba el melekesi denen şey bu olsa gerek... Bi de balık çorbası pek güzel olur ustanın. Salgından önce ara ara gider, içerdik. Malum bu aralar dükkân kapalı, hasretiz ustanın yemeklerine. Bi keresinde “Usta, ne var Allah aşkına bu çorbada?” diye sorduğumda tarif etmişti. Ben de geçen gün aklımda kaldığı kadarı ile yaptım. Ev ahalisi pek beğendi. Eşim Ebru, sırrını istedi ama ben vermedim.
Şimdi ona vermediğim sırrı size söyleyeceğim. Siz de yapın balık çorbasını, vitaminsiz kalmayın...
Aslında iskorpit, adabeyi balığından pek güzel olur çorba, ama ben levrek kullanıyorum.
Orta boy bir levreği bütün olarak büyük bi tencereye koyuyorum, üzerine de 1,5-2 litre su, bi miktar maydanoz sapı, havuç, patates, bir baş bütün soğan, bikaç dal kereviz yaprağı koyup yakıyorum ateşi. Kaynamaya başladığında, tencerenin üzerinde oluşan köpüğü mutlaka bir kaşıkla alıyorum. Balık narin bi ürün, 15 dakikada pelte gibi oluyor. Piştiğinde balığı alıyorum, hızlıca orta kılçığını ve kafasını alıp tekrar tencereye koyuyorum. 15-20 dakika daha kaynatıp suyunu bir kaba süzüyorum. Bu sırada balığımı da içinde hiç kılçık kalmamak kaydıyla ayıklıyorum.
Su ve balık hazırsa çorba oldu demektir aslında. Şimdi geldik püf noktasına... Başka bi tencereye aldığım balık suyunu yavaş yavaş kaynatırken, bi kaşık un, bi kaşık zerdeçal ekleyip biraz kaynadıktan sonra balıklarımızı ekliyoruz.
Kısık ateşte 15 dakika daha kaynatıyoruz. Bu arada ben dolu bi kaşık da tereyağı koyuyorum çorbaya, pek lezzetli oluyor. Dilerseniz, balıkla haşladığınız sebzelerden de çorbanıza ekleyebilirsiniz. Son olarak üzerine bi parça dere otu doğrayıp servis ediyorum.
İşte size bağışıklık siziteminize büyük katkı sağlayacak, basit ama bi o kadar da şahane bi çorba.

Yazının devamı...

Eşref Abimin zeytinyağlı rezenesi...

11 Aralık 2020

Hani şu pazarlarda sap kısımlarının görüntüsü arapsaçına benzeyen, kök kısmı koca bir yumruk büyüklüğünde bir bitki var ya, hah işte onun adı rezene.
Oğlum bebekken bağırsak düzeni için şurubunu kullanmıştık. Tek bildiğim buydu bu bitki hakkında.
Zeytinyağlı yemeğiyle tanışmam, İzmir Alsancak Hisarönü Balık Pişiricisi’nin eski sahibi Eşref Uraz sayesinde oldu.
Eşref Abi güzel esnaftı. Paylaşmayı severdi, ki dükkânını kapatıp emekli olmasına rağmen bilgiyi, tecrübeyi her daim paylaşır. Hatta geçen gün kırma zeytini narla harmanladıkları bi mezeyi yollamış bana. Efsane bi şey... Sonra onun da tarifini veririm, ama bugünkü konumuz rezene...
Yapımı çok kolay... Malzemesi basit... İki rezene, bi limon, iki portakal, tuz ve zeytinyağı, o kadar...
İki büyük boy rezene alın. Her birini 4’e veya 6’ya bölün. Narin saplarını, filizlerini de ayırın bi kenara. İki üç dal taze soğanı ince ince kıyın, zeytinyağında şöyle bi soteleyin. Kestiğiniz rezeneleri tencerenize koyun, en üstüne yeşil yaprak kısımlarını serpiştirin. Yemeğinizin üzerine bir limon, iki portakal sıkın. Suyu az görünürse gözünüze, azıcık su ilave edin. Yeterince tuzu da eklediniz mi, kapatın kapağını kaynasın. Kaynadığında kısın ocağı, 20 dakika sonra rezeneniz hazır. Ocağı kapatın, üzerine bolca zeytinyağını gezdirin ve kapatın kapağı, öylece demlensin. İnanın, vazgeçemeyeceğiniz bir yemek, meze olacak rezene.
Bu güzel tarif için çok teşekkürler Eşref Abim. Bak, dükkânı kapattın belki ama yemeklerinin, mezelerinin efsanesi sürüyor...

Yazının devamı...

Küçük mutluluklar icat edin!

4 Aralık 2020

Hayatımda hiç bu kadar sebze yediğimi hatırlamıyorum. Ispanak, pırasa, kereviz, lahana ne bulsam yiyorum. Maaile ot obur olduk vallahi. Elbette balık ve et de tüketiyoruz ama sebze önceliğimiz. Çünkü güçlü bir bağışıklık için bağırsak sisteminin saat gibi çalışması önemli. Sebzeler hem bunu sağlıyor hem de vitamin olarak çok zenginler.
İşte, saydığım sebzelerin arasında bana göre en favori olanı lahana. Salgından önce suyunu içerek zayıflama aracı olarak gördüğümüz lahana vücudumuzun en büyük destekçisi. Birçok yemeği var lahananın. Ben hepsini severim. Çorbası da, bol acılı kapuskası da şahane olur. Amaa bir sarması olur kii, sormayın gitsin. Bugüne kadar sağ olsun sevgili kayınvalidem Serpil Sayan ne zaman istesek yapardı. Gel gelelim bu salgın bizim sarmayı bile etkiledi. Neredeyse 7 aydır, bırakın aynı sofrada yemek yemeyi, doğru dürüst görüşemiyoruz bile. Hal böyle olunca eşim Ebru ile “Yetti bu lahana sarmasızlık, iş başa düştü, yaparız biz bunu” dedik ve taşın altına elimizi koyduk.

Kıymalı yapar

Gittik manava, abinin tabiriyle iki tane orta boy lahana aldık. Dedik ki, dış yapraklarını sarar ortasını turşu yaparız. Malum turşu tüketmekte bağışıklığa katkı. Kayınvalidem hep kıymalı yapar sarmayı, biz boyut değiştirdik. Bu sefer parça etli yapmaya karar verdik. Etleri olabildiğince minik doğradık önce, ardından şöyle bi kavurduk ama kızarmasına izin vermedik, yeterince pirinç, bol acı biber salçası, bol bol taze nane, dere otu, maydanoz doğradık. Bi de bastık içine sızma zeytinyağını. En sonunda da bi kavanoz yazdan yaptığımız domatesi koyduk, kavurduğumuz kuzu etini de ekledik ve işte iç harcımız hazır. Sıra geldi lahananın yapraklarını ayırmaya. Arkadaş ben hayatımda böyle lahana görmedim! Yahu bi tane fire vermez mi bi lahana? Vermedi.

İşkence!

Şöyle bir, iki dakika kaynar suda haşlayıp çıkardık yaprakları ve başladık sarmaya. Sar sar bitmedi lahana. Bi tencere, iki tencere, üç tencere derken tam dört tencere lahana sardık. Siz buna işkence mi, terapi mi dersiniz bilmem ama bizim için, ne kadar da yorulsak da muhteşem bi eğlence oldu.
İkişer tencere, ikişer tencere koyduk ocağa, silme suyunu ilave edip hepsinin üzerine geniş birer ağırlık koyup, önce harlı, kaynadıktan sonra da en kısık ateşte 40/45 dakika pişirdik. Bu arada Ebru sürekli “Annem bunu kıymalı yapardı” diye homurdanıp durdu. Sonuçtan pek ümitli değildi anlayacağınız. Amaa bir lahana sarması oldu kii, akıllara zarar. En son ocağı kapatıp biraz daha zeytinyağı ekleyip uygun sıcaklığa gelince maaile üşüştük mutfağa. Kıymetli dostlar, bi lahana ancak bu kadar güzel olabilir.

Yazının devamı...

Bir sipariş ayakta tutar...

28 Kasım 2020

Şu ara kapandık yine evlerimize. Ben mesela, bu yazıyı kaleme alırken balkonumdaki küçük limon ağacına bakıp güzel günleri hayal ediyorum. Öyle avutuyorum kendimi. Sonra da, şükür biz iyiyiz de, ya çalışmak zorunda olanlar, işyeri olanlar, esnaf ne halde diye düşünmekten alamıyorum kendimi.
Hafta başında bi iki ihtiyacı karşılamak için Kemeraltı’na indim yakın bi abimle. Hem uzun zamandır görüşemediğimizden hasret gidermek hem de evin ihtiyacını karşılamak için gittik. Biraz tedirgindik giderken, çok kalabalığa maruz kalmak istemiyorduk. Kemeraltı’na geldiğimizde gözlerimize inanamadık! O, her zaman kalabalık görmeye alıştığımız çarşı, sanki bomba düşmüş gibiydi. Kimsecikler yok. Uzun zamandır böyle görmemiştim çarşıyı... Neyse alışverişimizi yaptık. Kemeraltı’nın dar sokaklarında yürürken tanıdığımız eanafla sohbet ettik. Malum, benim tanıdıklarım hep yeme-içme işi yapanlar... Elbette, diğer esnafın işi de yolunda değil, bu nalet hastalıktan etkilenmeyen kalmadı. Ancak bu son durumdan en çok restoranlar etkilenmiş gibi görünüyor. Düşünsenize, Kemeraltı’nda bir pideciye, köfteciye kaç kişi sipariş verir, orada farklı işyerlerinin siparişleri kâfi gelir mi? Mümkün değil! Sadece Kemeraltı mı bu halde? Elbette değil, tüm restoranlar böyle... Bazısı kötünün iyisi durumda, o kadar. Şu ara bırakın kâr etmeyi, sadece dükkânlarını döndürebilseler yeter. Ne yapılır, ne edilir bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bu aralar ara sıra öğünün bi tanesini sipariş versek restoranlara en büyük desteği yapmış oluruz. Elbet geçecek bunlar, güzel günler uzak değil. Haydi, şimdi ver siparişini. Çünkü, bir sipariş bir restoranı, esnafı ayakta tutar...

Büyükşehir’den sıcak bir ses!

Eskiden sabahları işe giderken radyoların değişmez konusu İstanbul trafiğiydi. Bu konunun önüne hiçbir şey geçemez diye düşünürdüm. Zaman her şeyi öğretirmiş insana... Gördük ki, değil İstanbul trafiği, Amerikan Başkanı’nın bile önüne geçti şu korona denen illet. Gözümüzle göremediğimiz küçücük bi şey, hepimizi evlerimize hapsetti. Öyle ki bi de kaptıysak bu mikrobu, iyiden iyiye yalnızlığa itti hepimizi. Aynı evin içinde karı-koca, ana-oğul görüşemez oldu. Bi kapı tıkırtısına hasret kaldık. İşte böyle anlarda yanında birilerini görmek istiyor insan, sıcak bi çorbaya hasret kalıyor.
Öğrendim ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi, korona geçiren, ihtiyacı olan hastaların evlerine yemek servisine başlamış. İyi yapmış! Bravo! (Bu arada dağtımın maksimum hijyen koşulları altında, kurallara uygun yapıldığını belirtmek isterim.) Evet, yemek önemli, ihtiyacı olana hizmet çok çok kıymetli, ama bu hastalıkta kapınızın çalınması hepsinden önemli. Herkesin bakış açısı farklı elbette... Benim görüşüm, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraki Grand Plaza’yla gerçekleştirdiği hizmet çok değerli. Çünkü, bu hastalığı yenmekte en önemli şey moral... İşte bu nedenle karantinadaki hastaların evlerine götürdükleri yemek kadar verdikleri moral için de Büyükşehir Belediyesi’ni kutluyorum. Sıcak bir ses, sıcak bir çorba hepimize iyi gelir...

Yazının devamı...

Lezzetin muhabbetine âşık, bir güzel insan...

20 Kasım 2020

Dün sevgili eşim Ebru, “Ne yazacaksın bu hafta Fedo?” deyince, yanıtım çok net oldu. “Ne yazayım Ebuş, baksana deprem yıktı geçti, üzerine salgın aldı başını gitti, yetmedi can arkadaşım Fatih’in oğlunu kaybettik, o da yetmedi kıymetli büyüğüm Nedim Bey’i (Demirağ) yitirdik. Tadım tuzum kalmadı” dedim.
Şöyle bi düşününce, İzmir’in yakından tanıdığı, benim de hayatımda önemli bi yere sahip olan Nedim Bey’i sizlere anlatmaya karar verdim.
1993, 1 Ocak’ta başladım Hürriyet gazetesine. Omuzlarıma kadar saçlarım vardı. 15 gün geçmedi, “Hürriyet burası” dedi abim, “Kaldırmaz uzun saçı.” Ben de hemen kestirmiştim. Fakat sonra anladım ki, hata etmişim. Çünkü, güzel insanların yeriymiş Hürriyet. Başında da çok güzel bi insan varmış. Öyle bi insan ki, dokunmadığı kimse yokmuş.
Aslında bir kez görmüştüm Nedim Bey’i... O zaman Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordum. Gece bizleri eve bırakan aracımız şehir hattını dağıtır, sonra bizi götürürdü. O gece sabahlamıştık, baskı gecikmişti. Şimdiki İzmir Hürriyet binasının önünde servisi beklerken bi adam geldi sabah 5 gibi... “Hayırdır gençler, ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Anlattık...
İçeriye girdi, bizleri ivedi şekilde Hürtiyet’in araçlarıyla evlerimize bıraktırdı. İşe başladıktan bir hafta sonra Nedim Bey’i görünce onun Hürriyet Ege Bölge Temsilcisi olduğunu öğrenmiştim. Göründüğü gibi biriydi patron. Tonton bi insandı. Yüzünde tebessümü hiç eksik olmazdı. Fark etmişsinizdir hitabımı, hep Nedim Bey derdik ona... Çarşamba günü toprağa verdik bu güzel insanı. Mezarlıkta bi arkadaşım aradı, “Nedim Bey’i kaybettik cenazedeyim” dedim. Bana, “Nedim Demirağ mı?” diye sorunca şaşırdım. “Tanıyor muydun?” diye sordum. “Hayır, tanımıyorum ama sen Nedim Bey deyince Nedim Demirağ’ı, Nedim Abi deyince Nedim Bubik’i kastettiğini biliyoruz” dedi. Öyle bi yer etmiş zihnimizde işte...
Asla uzak değildi bizlere. Mesaisiz bi iştir gazetecilik. Nedim Bey’le çalışmak hem kolay hem zordur. Öyle bi insandı ki, eğlencede sizinle göbek atar, kendi elleriyle masanıza servis yapar, ama gazeteye gelince hemen Nedim Bey oluverirdi. Kızmaları bile birer öğretiydi hepimize.
Benim tanıdığım ilk gurmeydi patron... İnsanlara güvenirdi, onların yeteneklerini ortaya çıkarmayı iyi bilir ve bununla gururlanırdı. İşte ben mesela... Bana, “Bundan sonra seri ilan sorumlusu sensin” dediğinde kendimden çok, onun bana olan güveni için çalışmıştım. O gün bana güvenmesinin sonuçlarından biridir bugün Milliyet’te yazıyor olmam...

Yazının devamı...

Güzel şeyler için felaket beklememek lazım...

13 Kasım 2020

Bazen kendimize gelmek için sarsılmak gerekir!
Hiç olmasaydı, ama depremin sarsıntısı biraz olsun aklımızı başımıza getirdi diye düşünüyorum. Gördük ki, yaşadığımız o lüks binalar, ihtişamlı oldukları kadar sağlam değiller. Gördük ki, okulda öğretilen deprem önlemlerinin biçoğu yanlış. Gördük ki, hepimiz afete hazırlıksızız.
Bir de şunu gördük; felaketler kenetliyor bizi birbirimize.
İzmirlilik ruhu çıkıyor ortaya. Hep derim, bu şehir insanı asimile eder diye! Bir, bilemedin iki yılın sonunda geldiğin memleketini unutur, İzmirli oluverirsin. Dedim ya, bi İzmirlilik ruhu çıkar, hoşgörü çıkar ortaya, dayanışma başlar bi anda.
Daha deprem olur olmaz, İzmirli ilk şoku atlatır atlatmaz, Bayraklı’da, Bornova’da aldı soluğu. Sonra yurdun dört bi yanından arama-kurtarma ekipleri geldi. Canla başla, kendi yaşamlarını hiçe sayarak daldılar enkaza... İzmirli, hemen yardıma başladı. Doldu taştı Âşık Veysel Rekreasyon alanı. Herkes oradaydı...
Böyle atlatıldı ilk şok. Ama asıl iş şimdi başlıyor. Asıl yardımlaşma zamanı şimdi... Evsiz, barksız, eşyasız kalan insanlara yardım şimdi yapılmalı. Bunun için en önemli adımlardan birini İzmir Büyükşehir Belediyesi attı. Depremin hemen ardından çadırlarda kalan İzmirlileri bir an önce sıcak birer yuvaya taşımak için bir proje açıkladı, ‘Bir Kira Bir Yuva’ kampanyasını başlattı. Kampanya başlayalı daha bir saat olmadan milyonlarca lira toplandı. Şehrin göbeğinde bulunan Hilton binası ve belediyeye ait 224 konut, depremzede ailelere tahsis edildi.

Esnaf, çadırkentin bulunduğu alanda, belediyenin yaptığı sıralamaya göre yemek dağıtmaya başladı. Yurtdışındaki gurbetçi İzmirliler beyaz eşya aldı, kira kampanyasına destek oldu. Çevre illerin esnaf odaları da bu dayanışmaya katıldı. Yaralar yavaş yavaş sarılmaya başlandı. Yardım toplama alanını görmeliydiniz. Mardin, Diyarbakır, Gaziantep, Ankara, İstanbul, Van, Edirne, Erzurum, Hakkâri, Antalya, Sivas, Eskişehir, Aydın, Denizli ve daha yurdumun sayamadığım birçok yerinden gelen, İzmirli olmuş gençler oradaydı... Koca Türkiye, İzmirli olmuştu sanki...

Yazının devamı...

Bize nooldu ya, ne oldu bize!

6 Kasım 2020

Aykut Enişte filminden bi replik bu. İnsanın hayatına dokunan, defalarca seyrettiği filmler var ya, işte benim için öyle bi film Aykut Enişte. İnsanların menfaat ilişkilerini sorgulayan bir film. Benliğimizi, insanlığımızı, mütevazılığımızı kaybetmememiz gerektiğini anlatan bi film.
Biliyorsunuz, bir deprem felaketi yaşadık hep birlikte, tüm İzmir. Bütün İzmirliler, canımız burnumuza geldi. Canlar yitirdik, mucizeler yaşadık. Enkaz altında kalan canlara üzüldüğümüz kadar, kurtulan canlara sevindik.
Peki, kimdi yardımımıza koşanlar? İnançları, siyasi görüşleri neydi, önemli miydi sizce?
İşte “Bize ne oldu?” sorusu geldi depremden sonra aklıma. Aykut Enişte geçti gözümün önünden.
Biliyorsunuz, depremin hemen ardından kendini bilmez üç beş kişi sosyal medya hesaplarından, İzmir’le, İzmirlilerle ilgili abuk sabuk paylaşımlarda bulundu. Bu paylaşımları, buradan onlar gibi düşünenlerin ekmeğine yağ sürmemek için paylaşmayacağım.
Sizinle paylaşmak istediğim şey başka.
Oğlum Efe’yle Mavişehir’de, 7. kattaki evimizde yakalandık depreme. Film seyrediyorduk. Ben bi koltukta tavşan uykusundaydım. Oğlumu kollarımın altına alıp orada tutmaya çalıştığımı hatırlıyorum bir tek. Saatler gibi geçen 15 saniyenin ardından kendimizi dışarı attık. Depremin üzerinden daha 10-15 dakika geçti geçmedi, telefonum çaldı. Arayan, Hakkâri’de birlikte askerlik yaptığım arkadaşım, abim, asker deyimiyle dedem Cevdet İşbitirici’ydi. Direkt olarak girdi söze: “Fedai nasılsın, oğlun, eşin nasıl?”

Yazının devamı...