Manisa kebabı hakkındaki fikrim değişti!

20 Aralık 2019

Arkadaş, bu kız beni öldürecek. Kızım ben emekliyim, evde oturmam lazım, accık dinlenmeliyim, diyorum.

Diyo ki... Hadi abi, saçmalama, yürü; şöyle bi dolanalım, bi iki yer görürüz. İçerik çıkar bize. Bunları hangi kız mı söylüyor? Tabii ki meşhur @gezginkereviz (Deniz)

Aynen bu duygularla düştük Manisa yollarına.

Her Manisa seyahatimden sonra yorgan döşek yattığımdan, eh biraz da yaşımız ilerlediğinden, içime çelik yeleğimi de (yün atlet) giydim.

Yalnız arkadaş, bu kış, sadece İzmir’e gelmemezlik etmeyecek galiba, baksanıza çevre illere de uğramayacak. Kırk yılın başı bi çelik yelek giyeceğimiz tuttu, Manisa’da hava resmen yazdan kalma.

Deniz’le ikimiz o han senin, bu hamam benim gezerken malum acıktık tabii. Ben bi iki yer söyledim, ama bizim inatçı kereviz yanaşmadı hiçbirine. Meğer biz gezerken instagram hesabında takipçilerine “Manisa’dayız, nerde kebap yiyelim” diye sormuş. Ağırlıklı üç dört öneri gelmiş.  Aralarından, bulunduğumuz yere de yakın olan Şafak Kebap Salonu’na doğru yönleniyoruz. Bu arada, biz kebapçıya doğru ilerlerken, “Abi bırak şu inadı, sen de ye artık şu Manisa kebabından” diye de beni ikna etmeye çalışıyor. Açıkçası, geçmişte yaşadığım bazı tecrübelerden ötürü, ben Manisa kebabına karşı biraz önyargı sahibi olduğumdan uzun zamandır yemiyordum.

Sossuz olmalı derim

Yazının devamı...

Çok güzel insanlarla çalıştım ben, güzel şeyler öğrendim...

13 Aralık 2019

Annem çok çıkmazdı dışarı. Sağlığından ötürü yalnız gidemezdi bi yere. Denizi pek istemezdi, ama göl kenarı, akarsu severdi. Kıyısında pikniğe bayılırdı. Ömrü tarlada, tütün fabrikasında, evde çalışmakla geçti desem yeridir yani. Dışarıda bi pideciye, köfteciye gitmek, onun için çok keyifli şeylerdi. Düşünüyorum da, hayattayken annem için ne az şey yapmışım. Son kez, hastanede yattığı sürece ona bakmışım. Daha doğrusu bakmaya çalışmışım. Bi de dışarıya yemeğe götürmüşüm. Onun yaptıklarının yanında esamesi okunmaz yani!

Bunları neden anlatıyorum biliyor musunuz? Annem köfteyi çok severdi. Hele memleket işi kebapçeye bayılırdı. Her yıl Sarnıç’ta düzenlenen göçmen panayırından kebapçe isterdi. Kebapçeyi, zemzem edasıyla yerdi. Benim de köfteye sevdalanmam o yüzden sanıyorum.

İki komşu esnaf

Hafta başında Buca’ya gittik bi dostumla. Öğle yemeği için yer ararken NATO civarından geçerken, uzun zamandır gitmediğim Bergama Köftecisi geldi aklımıza. Hiç tereddütsüz soluğu orada aldık.

Kapıdan içeri girerken annemi hatırladım. Onu da getirirdim buraya. Öyle mutlu olurdu ki, teşekkür ede ede bitiremezdi. İşte bu yüzden anlattım size annemi.

Ben kaç senedir geliyorum bilmem ama Bergama Köftecisi’nin tarihi epey eski. Ta 1980 yılından beri de, kendine has köftelerini müşterilerine sunuyor. Aslında uzun zamandır burayı yazmayı düşünüyordum. Fakat bi türlü dükkân sahipleri ile sohbet etme fırsatı bulamadığımdan, ayrıca internette, gazetelerde pek yer almak istememelerinden yazamamıştım. Bu kez hiç böyle bir düşüncem olmamasına rağmen, şahane iki insanla tanışıp aynı şahanelikte bir de sohbet yapma fırsatı buldum. Hatta restoran içinde çekim bile yaptım! Önemli bi şey bu. Çünkü, bu dükkân kendi kurallarıyla çalışan, çekim yapılmasına pek sıcak bakılmayan bi yer. E hal böyle olunca da merak uyandırıyor elbette.

Bergama Köftecisi, 1980 yılında iki komşu esnaf tarafından kurulmuş. Bergamalı köfteci Mehmet Türkyılmaz ile manav Reşat Alpaut... Köfteleri yapan Mehmet Usta Bergamalı olduğundan, dükkânın adını da Bergama Köftecisi koymuşlar.

Yazının devamı...

Size ‘Güzel İzmir’ tavsiye ediyorum

6 Aralık 2019

Güzel İzmir... Yaşadığım bu güzel şehrin adının geçtiği tüm cümlelere böyle başlamak istiyorum. Dilim döndüğünce de başlıyorum. Ama yetmiyor!

Fanatiklik galiba bendeki. İzmir fanatikliği.

Düşündüm de, sizlere bu hafta bir yer önermeyeceğim. Koca bir ‘Güzel İzmir’ tavsiye edeceğim. Çok severim böyle iki ara, bi dere havaları. Sağı solu belli olmayan, her telden, her tenden insanın yaşadığı yer, şahane şehir İzmir’e benzetirim.

Şimdi kapatın gözlerinizi, bir yolculuğa çıkaracağım sizi demeyeceğim. Bu yazıyı okur okumaz, ya da tam da burasında kalkın, çıkın dışarı, Güzel İzmir’i bi gezin diyeceğim.

‘İzmir Tarih’ uygulaması...

Bazen mail’ler alıyorum, bazen de yeni moda DM’den yazıyor dostlar “Abi ne gezdin be, bizi de gezdir, senin gittiğin yerleri ziyaret edip bi gün geçirelim.” Ben de isterim! Hem de çok isterim. Fakat neredeyse imkânsız. Çünkü benim de sorumluluklarım, işim gücüm var. Yani ben hadi desem size, siz hadi deseniz bana uymaz. Belki ileride bir okur-takipçi buluşması yaparız. Buluşunca laflarız bunları. Şimdi dönelim İzmir’e...

Bi kere siz gezmek isteyin yeter ki, gerisi kolay. Mesela İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir Tarih’ diye bi uygulaması var. İndiriyorsunuz telefonunuza, size muhtelif rotalar çizerek alternatifler sunuyor. Şahane bi şekilde geziyorsunuz, bilgileniyorsunuz.

Yazının devamı...

Sebzeli köfte, bizi Bursa’ya çağırdı

29 Kasım 2019

Oldum olası severim Bursa’yı. Uludağ’ı, Mudanya’yı ve Tirilye’yi. Her yıl birkaç kez de gidiyorum. Bu yıl da iki kez Bursa’ya gitmek kısmet oldu. İlki, bizim malum yeme içme ekibiyle sevgili dostum Tolga Özpamuk (@pina_) önderliğinde ve Bursalı dostların ev sahipliğinde Uludağ’da kamp yaptık. İkincisi de geçen hafta hadi gidelim, gitmeyelim derken aniden gelişti. Uludağ kampında, şimdi kimin getirdiğini hatırlamadığım bir köfte yemiştim. Köfteyi öyle beğendim ki, sırf bunun için Bursa’ya bir daha gitmeye karar verdim.

Mütevazı dükkân

Nihayetinde gecenin bi saatinde karar verdiğimiz Bursa gezisine geçen cumartesi erken saate başladık. İlk molamız, her zaman olduğu gibi Akhisar oldu. Kaptan’ın çorbacı dükkânında çoluk çocuk birer kelle paçayla yaptık kahvaltımızı. Sonrasında hiç mola vermeden ilk hedefimiz Köfteci Serkan’ın (Bunaklar) mütevazı dükkânı oldu. Dediğim gibi mütevazı bir dükkân Köfteci Serkan. Araçlarımızdan iner inmez daha masaya oturmadan köfte dolabının yanında aldık soluğu.

Ben önce davrandığımı sanıyordum, ama benden önce davrananlar vardı. Hızlıca herkes hangi köfteden kaçar tane yiyeceğine karar verdi. Ustanın tezgâhında sade, acılı, kaşarlı ve benim favorim olan sebzeli köftelerden, olabildiğince tadımlık bir şeyler söyledik. Ama en çok sebzeli köfte sipariş ettik. Siparişlerimiz ızgaraya atıldığında ustayla köftenin sırrı, kendisinin kaç yıllık köfteci olduğu hakkında sohbet etme fırsatım oldu.

Biraz geç pişer

Serkan Usta’nın babası ve tüm ailesi kasapmış. “Ben çocukluktan beri bu işlerin içindeyim. Köfte benim tutkum” diyor usta. 1980 yılından beri fiili köftecilik yapıyor usta, Bursa Küçük Sanayi’deki dükkânında.

Sohbetimiz sürerken ilk parti köfteler çıkıyor. Hadi abi soğutmayın köfteleri diye bizi masaya yolcu ediyor. Arkadaşlarım giderken ben, “Usta, sebzeli köfteleri ne zaman alacaksın ızgaradan?” diye soruyorum. “Sebzeliler, diğerlerinden daha kalın, biraz geç pişer; biraz sonra onlar da gelecek” diyor ve ekliyor:

Yazının devamı...

Üç Çeyrek Ahmet Usta…

22 Kasım 2019

Ne ki aradığımız? Altın tozu katılmış çorba mı? Yoksa temiz bi tezgahta gülen bir yüzle, şükürle hazırlanmış bir yudum yemek mi? Ne dersiniz? Hangisi sizce?
Bence gülen bir yüz ve şükürle hazırlanan yemek. Tuz, ekmek olsun ama ille gülen bi yüz olsun isterim yemekte.
Bu hafta yine Manisa’daydım. Malum Manisa komşu kapısı, çok yakın İzmir’e. Hafta içi bir arkadaşımla sohbet ederken Manisa Keçiliköy’de tabelasız bir Adana dürümcüden söz etti. Yalnız dedi, sadece öğlen servisi var. Sonra dükkanı kapatıyormuş.
Saat 12.00 sularında yaptığımız bu sohbeti yarım bırakıp öğle yemeği için düştük Manisa yollarına. İcadına pek memnun olduğum haritadan Üç Çeyrek Ahmet Usta’nın dükkanını işaretleyip yol göstericimizin dediği yerlerden bir sokak başına geldik. Öyle ki aynı adanın etrafında üç kez döndük, Üç Çeyrek Ahmet Usta’nın dükkanını bulamadık.

Tabela yok!

Sokakta minik bir çocuğa sorduk, amca orası kapandı dedi. Tam vazgeçtik ve önümüzdeki tek yön tabelalı sokağa girdik ki, karşımıza tezgahını toparlayan bir kebapçı çıktı. Sağa sola baktık ne tabela ne bi işaret. Daldık içeriye. “Merhaba biz Üç Çeyrek Ahmet Usta’nın yerini arıyoruz” derken Ahmet amca “Hoş geldiniz çocuklar” deyiverdi. Yahu amcam bi tabela koyaydın bari, sokağın başına bi işaret dikeydin, bu navigasyon bizi dolandırıp duruyor” diyecek olduk. “Yok be çocuklar bilen gelir bana, gerek yok tabelaya” dedi.
Bu arada biz dükkanı ararken epey bi zaman geçmiş olacak ki, dükkanda kimsecikler kalmamış. Usta, eşi ve kızı dükkanı toparlamakla meşgul.

Yazının devamı...