Ciğerci Şeref...

8 Kasım 2021

Güzel yemek yapmak, güzel adam olmaktan geçer.
İşte size bu hafta iki güzel adamdan bahsedeceğim. İlki ciğerci Şeref Şeker.
Bizim deli oğlan Evren @neyedikbeabi ile Karabağlar’da kurbandan kaçan koçlar gibi dolanıyoruz. Evren’in mobilyacı arkadaşıyla görüşeceğiz. Dükkânı ararken, o lambadan mı bu sokaktan mı girelim derken kader bizi önce bi söğüşçünün önüne attı. Kader bu ya, sokakta trafikte tıkanınca mecburen birer söğüş yedik.

Çakmak gözlü

Mobilyacımız İlkay’ın dükkânına geç kaldık tabii. Neyse, yaptık İlkay Usta’yla pazarlığımızı, anlaştık. Tabii bu arada öğlen olmuş bile. Malum Evren de, ben de hassas bünyeliyiz. Kolay acıkıyoruz... Nasıl olsa mobilyacıyla da anlaştık. E hadi bi kutlama yemeği yiyelim dedik. Karabağlar’ın ara sokaklarında dolana dolana Yunusemre Mahallesi’nde küçük, kendi halinde bi dükkâna geldik. Evren, yıllar önce gelmiş buraya. İçeri girer girmez Ciğerci Şeref Usta, bizim deli oğlana “Neyedik dimisin sen” deyiverdi. Vallahi Şeref Amca’nın bunca yıl sonra pat diye Evren’i tanıması şaşırttı bizi.
Şeref Usta, 1992 yılında açmış dükkânını. Ondan önce kayınpederinin lokantasında başlamış bu işlere. Sac tavada yapıyor ciğerini. Rizeli, çakmak gözlü, sakin ruhlu bi insan usta. Eğer giderseniz beklentinizi çok yüksek tutmayın. Klasik ciğer kavuruyor usta. Tavuk sote de yapıyor. Ustanın en güzel olayı, müşterileriyle olan muhabbeti. Bence sırf bunun için yemek yenir elinden.
Çevresi hep esnaf ve atölyelerle çevrili dükkânının. Ciğeri erken bitiyor, ama söğüşü de var ustanın.

Yazının devamı...

Sen ne güzel şehirsin İzmir!

24 Eylül 2021

Şanslıyım, şanslıyız vallahi. İzmir’de yaşıyor olmak gerçekten bi ayrıcalık.
Şöyle bi hayal edin diye başlayacağım cümleye, ama anlatacaklarımın hepsi gerçek.
Biraz yoğun yaşıyoruz ailece Eylül ayını. Eh malum pandemi sonrası oğlanın okulu, neredeyse bi yıldır yapmaya çalıştığımız köy evi, evin eksiği gediği ve en önemlisi de yetmeyen bütçe...

Bunalttım di mi sizi de?

Evet! Ben de tam bu bunalma anlarında seviyorum İzmir’i! Çünkü, bu şehir insana iyi gelir. Evdeysen çık dışarıya, nerede olursan ol yarım saatte deniz kıyısındasın. Derin bi nefes al, çek iyot kokusunu içine, bi şeyin kalmaz. Canın cennet mi çekti, atla arabaya yine yarım saatte kuş cennetindesin. Foça’yı, Urla’yı, Karaburun’u, Seferihisar’ı, Çeşme’yi saymıyorum bile.
Elbette bu kadar değil. Saydıklarım, herkesin bildikleri. Bi de İzmirlinin bile bilmediği, ama her biri cennetten bir köşe olan o kadar çok yer var ki, say say bitmez...

Sincaplar

Dağları seviyorum biliyorsunuz. Hafta başında köyüm Çınardibi’nden Bayındır’a indim, belediyesel bazı işler için. Verdik dilekçemizi, beş dakkada bitti işimiz. Ne yapalım, ne edelim derken, önceki hafta yazdığım Bayındır Belediye Parkı’nda iki kızçe vardı gözlemeci, onlarla sohbet ederken Kızıloba köyünden, kendi köylerinden bahsetmişlerdi. Sevgili eşim Ebru, oğlum Efe ile neresiymiş bu köy diye düştük yollara. Merkeze çok yakın bir köy Kızıloba.

Yazının devamı...

Söğüşün en güzel yeri dibidir!

10 Eylül 2021

Onyedi, onsekiz yaşlarındayım. Günaydın gazetesi teknik servisinde pikajcıyım. (Şimdinin sayfa düzenlemecisi). Gece çalışıyoruz. Abim Sedai de zamanın Güneş gazetesi teknik servisinde aynı işi yapıyor. İşimiz ortalama sabah 3 gibi bitiyor. Sonrasında servis herkesi evine bırakıyor. Fakat beni çoğunlukla Güneş gazetesine bırakırdı. Çünkü orada iş bitiminde, gazetenin dışındaki çay ocağının sulu buzdolabının üzerine şahane bir çilingir sofrası kurulurdu. Montaj servisinin kıdemlilerinden Konyalı, namı diğer bit Mustafa’nın izniyle ben de katılırdım aralarına. Bazı sabahlar Güneş gazetesi bölge temsilcisi rahmetli Nahit Duru abim de gelir, gece çalışan arkadaşlarıyla, ekibiyle bi tek atardı. Güzel, dolu dolu, şahane günlerdi anlayacağınız.

Para çekmemişiz

Çarşamba günü sevgili abim Turgay Kılınç’la söğüş yiyeceğiz diye yollara düştük. Hedefimiz Kapılar’da, seyyar bir söğüşçüydü. Fakat Kapılar trafik olarak yoğun olduğundan aracımızı eski Güneş gazetesinin önüne park ettik. Şimdilerde ne çay ocağı ne Güneş gazetesi kaldı ama ben arabayı park ederken tıpkı anlattığım gibi zamanda hızlı bi yolculuk yaptım.
Sonrasında oradan çıkıp Kapılar’a giderken de sürdü zaman yolculuğu.
Tantanlar, yeni üst geçitten Kapılar’a vardığımızda, caddenin tam karşısında gördük aradığımız söğüşçü tezgahını. Oğlanı bırak, Turgay’ı evden al, arabayı park et, derken saat 10.00 olmuştu bile. Kahvaltı da etmemiştik. Söğüş İzmirli için en güzel kahvaltıdır çünkü. Caddenin karşısına geçip İbrahim Usta’nın yanına geldik. Usta tezgahının başına geldiğinde usulca “Usta biz söğüş istiyoruz iki tane ama para çekmemişiz, yesek, parayı sonra versek” diyecek oldum, usta, “Ne demek kardeşim, buyrun, oturun, yiyin söğüşünüzü, hiç önemli değil” deyiverdi.

Öyle içten dedi ki fena halde kazandı gönlümüzü. Uzatmadık latifeyi, tanıttık kendimizi. İsmini kıymetli abim Celaleddin Arpat’tan (@celalarpat) aldığımı ve önceki akşam uzun uzun kulaklarını çınlattığımızdan bahsettim.
“Siz açsınız şimdi, ben hemen yapayım söğüşleri” dedi ve tablasında soğan tıkırtısıyla başladı bizim söğüşleri yapmaya. İbrahim Şahbaz ustanın adı. O da neredeyse tüm söğüşçüler gibi Niğdeli. İşe asıl başlangıcı 1982’ymiş ama arabasındaki fotoğrafı 1984’te çekildiğinden 1984 diyor meslek başlangıcını.

Yazının devamı...

Vira bismillah!

3 Eylül 2021

“Ve yaz bitti, deniz mevsimi kapandı” bunun gibi mesajlarla dolu sosyal medya. Zannedersin dünya yandı, bitti, kül oldu. Durun yahu, yaz bitti ama, sonbahar geldi. Serinlik geldi ya da gelecek. Yağmur gelecek, bereket gelecek. Bakın mesela 1 Eylül’de balık yasağı sona erdi. Uzun zamandır beklediğimiz bereket sofralarımızı şenlendirecek kısmetse.

1 Eylül günü kadim dostum Fatih Dörtkardeşler ile çok uzun zamandır gidemediğim Tuzla’ya, Homa Dalyanı’na gittik. Dalyan’ın balığının geldiği dükkânda ne var ne yok diye heyecanla daldık Onurhan kardeşimin yanına. Tam içeri girerken biri, elindeki kovayla çıktı dışarıya. Onurhan’a, “Kimdi çıkan?” diye sordum. “Balıkçı Ahmet abi” deyince fırladım dışarıya. “Ahmet!” diye seslendim. Döndü geldi, maskemi çıkardım, öylece baktı bana sonra,”Ooo Fedai nerelerdesin arkadaş sen yahu?” diye girdi söze. Ayak üstü eskilerden konuştuk hızlıca.

Kara tavada gamit

Neredeyse 14 yıldır tanırım balıkçı Ahmet’i. Oğlum Efe ile bi dönem neredeyse her cumartesi Homa Dalyanı’na giderdik. Deniz kabukları toplar, dalyandaki balıkçılarla sohbet ederdik. Daha doğrusu ben sohbet ederdim. Çünkü Efe o zamanlar henüz konuşmaya başlamamıştı. Hemen her hafta da öğle yemeği olarak kızarmış tavuk alırdık dalyana giderken. Balıkçı dostlarla kurulan Halil İbrahim sofrasında tavuk, balıkçılara şenlik, balık da Efe’yle ikimize ziyafet olurdu. Hele o kara tavada pişen gamitin (kefalin küçüğü) lezzetine doyum olmazdı. Dalyanın kefaliyle de o zaman tanışmıştım, ahtapotuyla da. Hatta körfezde denizatlarının varlığından Homa Dalyanı’ndaki balıkçı dostlardan öğrenmiştim. İşte balıkçı Ahmet’i görünce tüm bunlar geldi geçti gözümün önünden.
Sohbet bitince döndüm tekrar dükkâna... Fatih, balıklara bakarken balıkçılar da bir bir gelmeye başladılar ellerinde tuttukları balıklarıyla. Her ne kadar bekledikleri gibi olmasa da balıkların bolluğu yine de yüzlerini güldürüyordu balıkçıların.
Dükkândan nasibimizi alıp çıktık Fatih’le. Arkadaşımın kısmetine bir balık benim kısmetime de şu aralar tam mevsimi olan iki kefal yumurtası düştü.
İnşallah bol olacak bu sene balık.

“Ben yemedim sen ye...”

Yazının devamı...

Bayındır’da Uluk Katmeri yiyemedik ama...

27 Ağustos 2021

Nedense hep muhteşem şeylerin peşindeyiz. En lezzetlisinin, en güzelinin, en ucuzunun, ama her daim en alımlısının ardındayız.
Mucizeleri öyle büyütüyoruz ki gözümüzde, hayatın kendisini mucize diye görmeyip öylece yaşıyoruz. Hiç farkında olmadan. Sonra da ardından melul melul bakıyoruz.
Yemek yerken de öyleyiz vallahi. Yemeğin lezzetine bakmaktan, kafamızı kaldırıp yemeği lezzetli yapanları görmüyoruz.

Koruk ve limonata

Bayındır’daydım geçen hafta. Kısmetse, yakında köylüsü olacağım bu güzel ilçenin. Bitakım belediyesel işleri halletmek için gittik. Oraya koş, buraya koş derken öğleyi nasıl ettik anlamadık. Bi ara eşim, oğlum Efe ve artık her konuda danışmanımız sayılan, kadim dostum Nevzat Abi (Hepçekenler), şöyle bi soluklanmak için belediyenin karşısındaki kafeye oturduk. Önce birer limonata, sonra da şimdi tam mevsimi olan koruk suyu... Vallahi, hissiyatımız tam olarak kızgın kumlardan, serin sulara gibiydi. Limonata personel yapımı, koruk suyu da yine Bayındır’dan. Şahane ötesi bi şeydi. Bu iki lezzetin keyfine varırken, ne şanslıyız, kaç kişiye nasip olur ki bu efsane lezzetler diye düşünürken, oğlum Efe, acıktım baba ben, dedi. Malum böyle zamanların en gelir geçer yemeği pidedir. Masadan birer pide yemek için kalktık. Ancak tam parkın çıkışında, hemen yanı başımızda gözleme yapıldığını görüp o tarafa yöneldik.
Aslında gözlemeyle pek aram yoktur. Sevmediğimden değil! Yıllar önce eşimle balayında üç öğün gözleme yediğimizden olsa gerek, biraz uzak duruyorum kendilerinden.
Neyse, üçe karşı bir kaldık. Oturduk gözlemecinin önündeki kocca yuvarlak masaya. Oturur oturmaz bir kızçe geldi siparişleri almaya. Öyle naif, öyle tatlı, güleç ve samimi bir kızçe ki, gözleme yemeyeceğiniz varsa bile yersiniz. Al yanaklı kızımız aldı siparişleri gitti. Ee ben durur muyum... Hemen ardından biraz sohbet etmek için kalktım gittim yanlarına. İki arkadaş çalışıyorlar büfede. İkisi de al yanaklı, güleç, samimi insanlar.

Yazının devamı...