Maalesef

7 Haziran 2015

Kim derdi ki gün gelecek futbol, dünya gazete ve televizyonlarında birinci haber olacak diye. O da oldu işte.

Çocukluğumuzda yavaş yavaş bir futbol mafyasından bahsedilir olmuştu. Daha sonraları futbol organizasyonları kurulduğunda Afrikalı delegelerin oylarını Rolex saatlerle değiştirdikleri fısıltı halinde söylenmeye başladı. Zamanla futbol endüstrisi tavan yaptı. Futbolculara milyonlar verilir oldu. Devletler şampiyonlukları ülkelerinde yapabilmek için sıraya girdiler. Bu sırada da FIFA denilen futboldan sorumlu üst kurul siyahından beyazına, şehir devletlerinden dünya devletlerine kadar her çeşit otoriteyi içine alan bir kuvvet oldu.

İşte bu otoriteler şampiyonlukları kendi ülkelerinde organize edip ekonomi ve prestijlerini yükseltmek için çeşitli faaliyetlere geçtiler. Ve seçimleri küçük petrol devi ülkeler ve diktatör rejimler kazanmaya başladı. Bir anlamda ‘Parayı veren düdüğü çalar’ denilirken, birdenbire koskoca FIFA’nın temelleri rüşvet skandallarıyla sarsıldı. Esasında rüşvet her zaman vardı. Ama paralı küçük devletler büyük devletleri mat etmeye başlayınca işin suyu çıktı. Kuvvetler dengesi bozulmuştu.

Düşünün ki bir üst düzey sorumlu FIFA yöneticisi New York’ta lüks apartmanlarda, lüks restoranlarda üst düzey politikacılarla, zenginlerle keyif sürüyordu. Üstelik işi gücü olan zengin bir adam da değildi. Binlerce dolarlık yerlerde yaşıyor, vergi de vermiyordu. Amerika gibi bir ülkede yıllarca bu durumdan kimsenin haberi olmuyor, sesi çıkmıyor. Şu demek oluyor ki rüşvetin ahtapot gibi koruyucu kolları var. Bu yüzden rüşvet virüsü milyarların döndüğü yerlerde muhakkak gelişiyor. Dünya bankalarında, otoriter devletlerde olduğu gibi. Ve maalesef ilacı da bulunamıyor. Bulunamayacak da.

Yazının devamı...

Farklı düşünmek

23 Şubat 2015

Bazen sıkıldığınızda farklı düşünceler ortaya atmanız faydalı olur. Bunalımdan çıkmak için. Mesela şu sıralarda futbolda teknik direktör mü önemlidir yoksa takımın kendisi mi diye düşünebilirsiniz. Takımın arka arkaya yenilmesinde niçin hep suçlu teknik direktördür? Takımın bütününün hiç mi kabahati yoktur? Büyük kulüplerin yaşadığı farklı mağlubiyetler karşısında niye fatura teknik direktörlere çıkarılır?

Biz bile mesela arka arkaya gelen mağlubiyetlerden sonra dünyanın en iyi teknik direktörü Löw ile onun benzerlerini kapının önüne koymadık mı? İşte bu yüzden takımların da insan gibi bir kişilikleri olduğu ortaya atılabilir.

Mesela son zamanlarda Almanlar’ın Dortmund takımı arka arkaya nedeni bilinmez yenilgiler aldı, durdu. Başlarında hala bu takımı şampiyonluklara götüren bir teknik direktör var. Peki şimdi takımın kişiliğini düşünmez misiniz? O kişilik ne oldu da böyle yenilgiler yaşayıp, sonradan toparlandı.

İşe psikoloji yönünden bakmayın. Takım bunalıma girdi mi teknik adam istediği kadar ayağını yere vursun, tırnaklarını yesin, Brezilya bile olsa 7 gol yer. O sırada milyonlar verip yeni bir çalıştırıcı da getirsen takımın dengesi hemen yerine gelmez. Bunalım biraz daha sürer. O yüzden farklı düşünün, takımların teknik direktörden de ayrı bir kişiliği olduğunu kabul edin. Bunu unutmayın, Dortmund örneğini bir kenara mutlaka yazın...

Yazının devamı...

Sakatlıklar

23 Aralık 2014

Teknik Direktör Bilic takımdaki sakatlıkları yoğun maç trafiğine bağlamış. Son yıllarda hakikaten maç takvimleri çok yüklü. Hem lig, hem kupa, hem Avrupa maratonu gibi... Yıllarca evvel olimpiyatlardan önce bir dünya kongresine konuşmacı olarak davet edilmiştim. Sporda sakatlıklar konusunu bana vermişlerdi. Frankfurt’taki eski opera binasında yapılan kongredeki konuşmam daha sonra Almanca olarak neşredilmişti. Bu konuşmamda spordaki sakatlıkların kondisyon yetersizliğine veya yorgunluğa bağlı olduğu tezini savunmuştum. Profesyonel sporcuda kondisyon yetersizliği ve yorgunluğa yol açan faktörler şöyle sıralanabilir: Toplumsal yaşamdaki düzensizlikler, eşlerle ve sevgililerle olan gerginlikler, beslenme yöntemine dikkat edilmemesi, psikolojik dengesizlikler, mesela gece hayatı gibi.

Kondisyonu iyi olan futbolcu hem kendini hem rakibini koruyacak enerjiye ve bilinçliğe sahiptir. Bu enerjiyi yalnız başına sporcunun antrenmanlarla kazanması mümkün değildir. Sporcu bilinçliliğini bir eski hatıramla belirtmek isterim. Bayern Münih’in bir zamanların meşhur golcüsüne bir lig şampiyonasının hemen arkasından, “Şimdi kim bilir nasıl eğleneceksiniz?” demiştim. O da “Profesyonel sporcunun aktif hayatında lüzumsuz eğlenceler yoktur. Kondisyonunu her zaman korumak zorundadır. Ben şimdi masa tenisi oynayarak gelecek sezona hazırlanacağım” demişti.

Hatırladığıma göre bu yıldırım süratiyle goller atan sporcunun, spor hayatında hiç sakatlığı yoktu.

Yazının devamı...

Bir zamanlar

24 Kasım 2014

Bir zamanlar spor yazarları maçları anlatırlardı, daha doğrusu yazarlardı. Karşılaşmalarda kim ön plana çıkar, hangi takımın tekniği, kondisyonu, motivasyonu daha üstündür kelime kelime kaleme alınırdı. Kale önündeki mücadeleler, atılan şutlar, direkten dönen toplar, kalecilerin fedakar kurtarışları, dakikası dakikasına tarafsız ve edebi bir şekilde yazılırdı.
Herhalde şimdi televizyonlar maçları bütünüyle verdiği için olacak, maç yazıları bir sütunu bile doldurmuyor. Spor yazarlığı adeta bu yüzden magazin yazarlığına dönüştü. Kim kime küfretmiş, maçtan sonra hangi kulüp başkanı kime çatmış, hangi maç seyircisiz oynanacak, hangi oyuncuya kaç maç ceza verilecek buna benzer yığınla dedikodular.
Yıllarca evvel bir Türkiye-Romanya maçını yazmıştım. Top Dolmabahçe’de sahanın ortasında çamura batıyordu. Ve oyuncuların bu topu çamurdan çıkarıp kalelere götürmelerindeki cansiperane gayret görülebilecek bir şeydi. Oyunda teknik de vardı, moral de vardı, motivasyon da vardı. Çamur içinde bu bir futbol gösterisiydi. Ertesi günü gazeteye sayısız okuyucu telefonu gelmişti. Okuyucu maçın uzun uzun yazılmasını sever. Okur hatta iyi yazılmışsa aynı yazıyı bir kaç defa tekrar okur. Maçı hayalinde canlandırır. Bir zamanlar maçlarda topa sevgi saygı, takımlarda bayrak ve renk sevgisi, takım aşkı, ölümsüz takım arkadaşlığı ve sevgisi vardı. Ya şimdi? Nerede o İslam Çupi’nin yazıları?

Yazının devamı...