“Acı benim eğitim programımdır”

Evden çalıştığım; market, manav ya da eczaneye gitmek dışında hiç dışarı çıkmadığım, evi bir hapishane olarak değil, ‘yeni şeyler öğrenme’ fırsatı şeklinde yaşadığım son iki ay boyunca yalnızca bir tek gün isyan ettim. Duvarlar üstüme üstüme geldi. Çok ama çok üzüldüm. Kendimi sokaklara atıp saatlerce yürümek istedim. Canımın acısı geçsin diye. Buna neden olan bir kitaptı: Elzbieta Ettinger imzalı Oğlak Yayınları’ndan çıkmış “Bir Aşkın Anatomisi / Hannah Arendt, Martin Heidegger”. Olağanüstü bir kitaptı. Nefesimi tutarak okudum. Üstelik bir Pınar Kür çevirisiydi yani edebi bir şölendi. Velhasıl kitapta sorun yoktu. Sorun, dünyanın en kötü ilişki modeli olan bağımlı-narsisist birlikteliğine duyduğum hassasiyetti. “Hüsranı bir tek yerde kabul ederim, yaşamak mümkünken yaşayamamış olmakta” der Çetin Altan. Bu kitap tam da o yeri anlatıyordu. Hannah Arendt’in hüsranını.

Hannah Arendt’i birkaç kelimeyle tanımlamak zor. Tanıyanlar bilir. 20. yüzyılın dâhi kadınlarından. Kendisi kabul etmese de yaşadığı dönemin en önemli felsefecilerinden. Martin Heidegger’in öğrencisi. Aslen siyaset bilimci. Kitap, Arendt’in henüz 17 yaşındayken üniversitede tanıştığı, zekâsına, ders anlatışına, felsefesine hayran olduğu yine aynı yüzyılın en büyük felsefecisi Heidegger ile ilişkisini anlatıyor.

“Acı benim eğitim programımdır”

Heidegger’e karşı koymak

Başlangıçta genç bir kızın, 30’larında, evli ve iki çocuk babası, düşünsel yetileri hayranlık verici bir erkeğin etkisinde kalmasına, aynı erkeğin bu ilgiyle yenilenip zeki bir kadınla hayatı paylaşma heyecanına tanık oluyoruz. Ne var ki Heidegger, Alman felsefesine yön veren büyük bir felsefeci değil sadece; kitabı okuduğunuzda anlıyorsunuz ki aynı zamanda iflah olmaz bir narsisist. Psikolojik denklem o yıllarda da değişmiyor; her narsisistin karşısında onu besleyen bir bağımlı vardır. Bu rolü de Hannah Arendt üstleniyor.

Arendt’in gençlik yıllarında bunu anlayışla karşıladım. Heidegger gibi bir zekâya karşı koymak, onun uydusundan çıkmak bir genç kız için zor olabilir. Ama yıllar geçti, Arendt büyüdü; evlendi, boşandı, yeniden evlendi. Döneminin en büyük düşünürlerinden biri oldu. Artık görmeli değil mi, karşısındaki adam kendisinden başka kimseyi sevecek kapasitede değil. Görmüyor Arendt. Ona olan hayranlığı, ilişkilerinin farklı dönemlerinde sürmeye devam ediyor. Bu dönemlerin kadın-erkek ilişkisi boyutu çok kısa; sonrasında arkadaş olarak devam ediyorlar ama durum hiç değişmiyor. Her zaman Heidegger belirliyor şekli şemali; Arendt bütün dehasına rağmen en fazla üçe kadar sayan bir kadın rolünü benimsiyor -sadece- onun karşısında; bu da Heidegger’i yüceltiyor, bütün kuralları o koyuyor, Arendt uyguluyor. Heidegger’in Hitler hayranlığı, antisemitist yaklaşımları başlangıçta soğutuyor Arendt’i ama yıllar sonra Heidegger kendini kurban gibi gösterip onu ikna etmeyi başarıyor. Ve kamuoyu karşısında temize çıkmak için Arendt’i kullanıyor. Başarılarını kıskanıyor. Yalanın bini bir para. Yazdığı mektuplarda sık sık karısından bahsederek Arendt’in kalbini son ana kadar kırmaya devam ediyor.

Hepsini fark edecek zekâda Arendt ama ölünceye kadar Heidegger ile ilişkisini kesmiyor, kesemiyor.

Çocukluk çatışmaları

Nasıl olur? Arendt gibi bir zekâ tüm bunlara nasıl gönül indirir, niye bir noktada vazgeçmez diye yedim bitirdim kendimi. İsyan ettiğim gün odur. Hoş farkındaydım, aralarındaki ilişki aynı zamanda iki zengin zihnin birlikteliğiydi ve Arendt o felsefi zekâya, onun büyüklüğüne duyduğu saygıdan dolayı Heidegger’in narsisizmasını ömrü boyunca desteklemeye devam etmişti.

Ama bu bana yetmedi. Dönüp, İletişim Yayınları’ndan Ali Selman çevirisiyle çıkan Elisabeth Young Bruehl’in kaleme aldığı Hannah Arendt biyografisi “Dünya Aşkıyla”yı okumaya başladım. Bu kitap kafamdaki tüm soruları yanıtladı.

7 yaşındayken babasını kaybediyor Hannah Arendt. Kendisini koruyup kollayacak, kollarında güvende hissedeceği baba figüründen yoksun kalıyor. Bu yoksunluğu Heidegger üzerinden tamamlamaya çalışıyor. Babasının biriciği olamayışını Heidegger’in biriciği olmaya vakfediyor. Annesi ikinci evliliğini yapıyor. Nefret ettiği iki üvey ablayla annesini paylaşmak zorunda kalıyor. Annesiyle ilişkisinde eksik kalan gözbebeği olma durumunu da Heidegger üzerinden ödünlemeye çalışıyor. Çocuklukta yaşanan ve yetişkinlikte ne yazık ki çözülememiş tüm bu çatışmalar büyük bir düşünür olmasını engelleyemiyor ama bir bağımlı olarak yaşamaktan da alıkoyamıyor onu. Oysa aksini yaşaması mümkündü. Bu yüzdendi hüsranı. Onunki kadar benim de hüsranım. O duvarların üstüme üstüme gelmesi.

Her iki kitabı da okumanızı çok isterim. Hatta bir de Margarethe von Trotta’nın yönettiği “Hannah Arendt” filmini izlerseniz şahane olur. Amaaan, bu korona günlerinde niye acı çekeyim demeyin. Marguerite Duras’ı hatırlayın: “Acı benim eğitim programımdır”.