Anne Bösendorfer ve kızı Stradivarius

Dünyaya geldiğimizde ilk temasta bulunduğumuz kişi olan annemizin gözleri… O ilk bakışma anı. Hayatla, insanlarla ve kendimizle kuracağımız ilişkinin yönünü belirleyecek insanın gözleriyle buluşma. İlk bakışta aşkın en sahicisi. O tek bakışla başlayan bağlanmamız. Anne ve bebek kokusunun birbirine karıştığı muhteşem dakikalar. Annemizin gözlerinde gördüğümüz kendimizin, onun tarafından görülmenin verdiği güven duygusu. Ardından gelen saatler, haftalar, aylar, geçen birkaç yıl hayati öneme sahip. İlk sevgi nesnemiz olan annemizle yaşamaya başladığımız ilişki, yetişkinliğin mihenk taşı. Bizi ne kadar çok sever, o sevgi içinde ne kadar çok güven verirse, ileride aynı oranda sevileceğiz, seveceğiz, güven temelli ilişkiler kuracağız. Başta da söylediğim gibi hayatla, insanlarla, kendimizle.

Ne yazık ki her zaman böyle olmuyor. Her çocuk annesiyle güvenli ilişki kurma şansını yakalayamıyor. Şanslı bir azınlığın  tüm fiziksel ve duygusal ihtiyaçları annesi tarafından karşılanırken, bir bölümü bu süreci bölük pörçük yaşıyor, en şanssız grup ise “var ama yok” ya da “terk edip gitmiş”  bir anne tarafından yeryüzünün en dramatik yoksunluklarından birinin içinde buluyor kendini. İlk grup yetişkinliğinde güvenli ilişkiler ağıyla sarmalanırken, ikincisi kaygı düzeyi yüksek bir hayatı, son grup ise sevmekten, sevilmekten kaçacağı görkemli bir mutsuzluğu adımlıyor.

Bu ilişki türünün anne-kız ayağını anlatan sinema tarihinin bana kalırsa en güzel filmi Ingmar Bergman’ın “Güz Sonatı”. Daha önce çeşitli platformlarda, festivallerde izlediğim filmi bu hafta MUBI’nin ‘yeni eklenenler’ bölümünde görünce bir kez daha izledim. Bergman’ın “Stradivarius”um dediği oyuncusu Liv Ullmann (Eva) ve bir başka oyunculuk şahikası olan Ingrid Bergman’ı (Charlotte) bir araya getiren film, sinemanın Freud’u Bergman’ın en iyi filmlerinden biri.

Charlotte başarılı ve ünlü bir piyanist. Uzun zamandır yol arkadaşı olan Leonardo’nun ölümünün ardından, 7 yıldır görüşmediği kızı Eva’nın evine gidiyor. Eva annesinin yası sırasında ona destek olmak için bu daveti yapıyor. Ama o da ne? Gelen hiç de öyle yasını tutan bir kadın değil. Yası inkâr eden, hayata ‘nerede kaldık?’ sorusunu yöneltip cevabı beklemeden akışa kendini bırakmış bir kadın. Kızının evine geldiğinde, uzun yıllar önce bir bakımevine yatırdığı arayıp sormadığı küçük kızı zihinsel engelli Helena ile karşılaşmak çok canını sıkıyor. Çocukluklarından itibaren kızlarıyla güvenli ilişki kurmamış, onlara yeterince sevgi göstermemiş, o konser senin bu konser benim dünyayı gezmiş, yalnızca kendini önemsemiş bir narsist Charlotte. Filmin başında sevgi dolu bir anne rolünde izliyoruz, iki kızını da sarıp sarmalıyor sözüm ona. Eva’nın yüzleşmeye karar vermesiyle oyun bir anda bozuluyor. Tarifsiz güzellikte, dokunaklı bir anne kız hesaplaşmasının içinde buluyoruz kendimizi. Eva, ‘çocukluğunun soğuk geceler’ini anlatırken, suçluluk duygusu içinde kıvranarak, sigara üstüne sigara yakarak dinliyor onu Charlotte. Annesi tarafından görülmek, sevilmek için çırpınan küçük Eva’nın hikâyesinde anneyle kuramadığı güvenli ilişkinin evliliğindeki yansımalarını görüyoruz. Sadece evliliğinde de değil, kendisiyle ve hayatla oturtamadığı ilişkiler bütününde de bu yansımalardan izler var. Yok sayılmış beklentileri, umutları, yaşadığı sayısız anne tabanlı hayalkırıklığı… Yüzündeki keder ancak Bergman’ın anlatabileceği zorlukta ve dâhi yönetmen bunu bir ömür aklımızdan çıkmayacak şekilde yapmayı başarıyor. Stradivarius’undan çıkan notalar insanın içine işliyor. Ama şunu da eklemeliyim Ullman, Bergman’ın Stradivarius’uysa Ingrid Bergman da  Bösendorfer’i (virtüöz piyanistlerin tercih ettiği piyano). O kadar ki Bergman sadece Eva’ya söz vermiyor, anne Charlotte’a da aynı hakkı tanıyor. Kendisi de çocukluğunda annesinden sevgi görmemiş Charlotte’un kederinin Eva’nınkinden arta kalır yanı yok. Ingrid Bergman’ın yüzünden, gözlerinden ayıramıyoruz bakışlarımızı. Çocuğun kaderini belirleyen annenin kendi annesiyle kuramadığı güvenli ilişkinin anne kız geçişindeki dram karşısında donup kalıyoruz. Ama öte yandan film finali itibariyle umut da vadediyor. Bu arada bir de not düşmek isterim. Filmin çekimleri sırasında bir sahnede Eva annesine “Hayatımı mahvettin, burada olmadığın için hiçbir şey yapamadım. Senden nefret ediyorum” der. Ingmar Bergman bu repliğe karşılık Ingrid’den “Çok üzgünüm, bana sarıl, beni sev” demesini ister. “Asla” diye cevap verir, dört çocuğunu, yaptığı evlilikler ve işi uğruna geride bırakıp hayata devam eden Ingrid Bergman: “Bunu söylemeyeceğim, kızın yüzüne bir tane yapıştırıp odadan çıkmak istiyorum.” Kıyamet kopar. Ingmar Bergman küplere biner. Ingrid Bergman o repliği söylemez. Kendi hayatında yapmadığı bir şeyi koca Ingmar Bergman bile yaptıramaz ona.

Özetle, muhteşem bir film “Güz Sonatı”. Hazır güz gelmişken, yağmur ve rüzgâr serseri serseri dolaşırken sokaklarda, seyredebileceğiniz en iyi filmlerden biri. İzlemenizi, çok çok isterim.