Ülker Abla’yla acı kahve içmek

Son bir aydır adını sık sık duyuyordum Ülker Abla’nın. Nihayet bu hafta tanıştık. Hikâyesini dinledim, onu yakından tanıma fırsatı buldum. Çok da sevdim. Ülker Abla, baba dayağından kaçarken koca dayağına maruz kalmış binlerce kadından biri. Oğlunun askere gittiği günün gecesinde, oğlundan çekindiği için iki yıl boyunca dayak mesaisine ara veren kocası, yeniden iş başı yapıyor. O gece hayatının kararını veriyor Ülker Abla. Kapıyı usulca kapatıp geceye karışıyor. Geceleri sokaklar tekinsiz olur kadınlar için malum. Ülker Abla’da cep delik cepken delik. Nereye gitsin kadın?

En iyi bildiği yere gidiyor, kocasının kolunu bacağını kırdıktan sonra sık sık yolunun düştüğü ve avucunun içi gibi bildiği bir devlet hastanesine.  Yemek ve uyumak için kıvrılacağı hastane koltuğu hatrına gönüllü refakatçiliğe başlıyor. Kimsesiz hastaların altını temizleme, ilacını verme, ona can yoldaşlığı yapma gibi bir görev tanımı var. Hayatta kalma bilgisi kuvvetli bir kadın Ülker Abla. İnsanlarla iletişimi de çok kuvvetli. Başlangıçta hemşireler, hastabakıcılar karşı çıkıyorlar onun bu ‘kayıtsız’ iş modeline. Ama tatlı dili, pratik çözüm önerileriyle ikna ediyor herkesi.

Haftalık terapi

Hastalar uzun süre kaldıkları için ortopedi servisini tercih ediyor. Taburcu olan hastaların ardından yeni bir hasta arayışına giriyor. Bu kez de onunla devam ediyor hayatına. Bütün gün sandalye tepesinde bir hastanın başını beklemek kolay değil tabii. Odadaki diğer hastanın refakatçisiyle sohbet etmeyi deniyor ama karşısındaki kitabını çıkarıp okumaya başlayarak kalın bir duvar örünce iletişime, vazgeçiyor. Bir çift şiş ve yün alarak örmeye başlıyor. Örgüsüne döküyor canının sıkıntısını. Hatta ördüklerini hastane girişinde satarak üç beş kuruş bile kazanıyor. Niye diye sordum. Gidip bir işte çalışmadınız? Elinin içini alev alev yakan kimliğini gösterdi. Herhangi bir yerde kaydının olmasını istemiyor. Kocası bu kayıtla bir şekilde kendine ulaşır kaygısı var. Hastanede kayıt dışı çalıştığı için böyle bir sorunu yok. Arada çok bunaldığında, yakınlardaki düğün salonuna gidip masalardan birine oturuyor. Kuru pasta, yaş pasta derken pistteki kalabalığa karışıp oynamaya başlıyor. Bu onun haftalık terapisi aslında. Şişleri gibi. Bir de yatıştırıcı ilaçları var, hastaneden temin ettiği, hastalardan arakladığı, eflatunlu, pembeli, yeşilli antidepresanlar. Yaralarına  yeşil ve kırmızı reçetelerle pansuman yapıyor.  

Bir gün bir hasta yakınından Freud’u öğreniyor. Freud’dan da “kocalarımızda babamızı tamamlarız” öğretisini. Şiddetle karşı çıkıyor bu teoriye. Babayı değiştiremeyen kadınların babasına benzer erkekleri seçip onun üzerinden babalarını düzeltme çabasını külliyen reddediyor. Yine bir gün bu teoriyi tartıştığı bir refakatçiyle kavgaya tutuşup hastaneden atılıyor.

Bu defa şehri evi olarak görmeye başlıyor. Otobüs durakları, parklar, uzun uzun yürüdüğü yollar. Ama geceye kadar sürüyor bu aidiyet. Geceler güvenli değil. Öyle ya, işin ucunda tecavüze uğrayıp bir köşeye atılmak, Allah muhafaza, canından olmak var. Dönüyor çaresiz, hastanesine. Bir süre mescitte yaşadıktan sonra yeniden hastaneye kabul ediliyor.

Kadının yarası

Hikâyesi uzun Ülker Abla’nın. İsterim ki, onunla tanışın, ondan dinleyin devamını. Everest Yayınları’ndan çıkan, Seray Şahiner’in yazdığı “Ülker Abla” kitabından. Şahiner, bu ülkenin şiddet gören tanıdık kadınlarından birine ses vermiş kitapta. Tanıdık ama Ülker Abla’nın dünyasına girdiğinizde, çok derin, çok güçlü, çok eğlenceli, çok kederli bambaşka bir kadın profiliyle karşılaşıyoruz. Çantamızda taşıdığımız, varoluşumuzu değil ama varlığımızı temsil eden, kayda geçiren kimliklerimiz üzerine bugüne kadarkilerden farklı, çok çarpıcı  bir okuma yapıyoruz. Şahiner’in güçlü kalemi, derinlikli gözlem yeteneği ve kadını anlatmaktaki mahirliği birleşince, bir kitap kahramanıyla değil de, etten kemikten sahici bir kadınla tanışıyoruz. Ülker Abla anlatırken benim içtiğim kahvenin kokusu kitaptan yükselen kahve kokusuna karıştı. Bir sürü acı kahve içtik Ülker Abla’yla. İyi edebiyattan bu, kadının yarasını kalemiyle sarmaya, onun suskunluğuna ses katmaya baş koymuş yetkin bir yazardan.

Çağırın Ülker Abla’yı evinize. O anlatsın siz dinleyin. Yanaklarından süzülen kızılcık şerbeti değil. Bildiğiniz kan. O kan, “Ülker Abla” gibi kitapları okuyup, farkındalıklarımızı artırdıkça damarda kalacak. Erkek elinin uzanamayacağı güçlü damarlarda.