AB kurumları ve güç dengeleri

11 Nisan 2021

Avrupa Birliği’nin (AB) iki önemli kurumu olan AB Konseyi ile Avrupa Komisyonu’nun tepe isimlerinin Ankara ziyaretinin yankıları Brüksel’de devam ediyor. Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan Schuman meydanında mukim bu iki kurum arasında öteden beri çekişme yaşanıyor. Lizbon anlaşmasından önce AB Konseyi’nin başkanlığını 6 aylığına AB dönem başkanı olan ülkenin devlet veya hükümet başkanı üstleniyordu. Avrupa Komisyonu Başkanlığına ise AB’ye üye ülkelerin liderleri tarafından belirlenip Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından onaylanan bir siyasi şahsiyet getiriliyordu. 2009 yılında devreye giren Lizbon anlaşmasıyla birlikte AB kurumlarında önemli değişiklikler gerçekleşti. Amsterdam ve Nice anlaşmaları döneminde AB Dış Politika Yüksek Temsilciliğini 2 dönem yani 10 yıl üstlenen İspanyol Javier Solana koltuğunu İngiliz Cathy Ashton’a devretti. Ashton hem AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi, hem de AB Komisyonu Başkan Yardımcısı oldu. Lizbon antlaşmasının öngördüğü bir başka değişiklik de AB Konseyi Başkanlığı görevi. AB üyesi ülkeler Konsey’e 6 ayda bir değişen dönem başkanlığı yerine 2,5 yıllığına atanan bir başkan seçerek bu göreve daha fazla istikrar ve görünürlük sağlamayı hedeflediler. Dönem başkanlığı uygulaması devam ediyor. Ancak dönem başkanı AB Konseyi Başkanı’na lojistik ve siyasi destek vermekle “yetiniyor”. Bunun uygulaması ise dönem başkanlığını üstlenen ülkeye göre değişiyor. Almanya gibi AB’nın ağır topu bir ülke dönem başkanı olduğunda AB Konseyi Başkanına pek yer bırakmıyor.

2009 yılından bu yana AB Konseyi Başkanı ile Avrupa Komisyonu başkanı arasında güç çekişmesi yaşanıyor. İlk AB Konseyi Başkanı van Rompuy ile dönemin Komisyon Başkanı Barroso arasında ciddi bilek güreşi yaşandı. Juncker-Tusk dönenimde ise Komisyon Başkanı Juncker sağlık sorunlarına rağmen Tusk’ı ezdi geçti. Şimdilerde ise AB’nin iki tepe ismi arasındaki rekabet iyice su yüzüne çıktı.

AB’nin dış ilişkilerdeki temsil enflasyonu ve bölük pörçük yetki kavramı üçüncü ülkelerde kafa karıştırmıyor değil. AB Konseyi Başkanı AB’nin devlet ve hükümet başkanlarını temsil etse bile görevi sadece idari nitelikte. Üye ülkelerin isteklerinin dışına çıkacak pazarlık ve müzakere gücüne sahip etkili ve yetkili bir kişi değil. Kendi kurumunun bütçe ve insan kaynakları ile AB liderleri arasında mekik diplomasisi uygulamaktan sorumlu olup AB zirvelerinde alınan kararlarla ilgili olarak AP’ye bilgi veren kişi. Asıl güç, görev ve yetki sahibi olan kurum Avrupa Komisyonu.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel devlet başkanı sıfatında olabilir ancak yetkisi ne ABD Başkanı ya da Fransa Cumhurbaşkanının, hatta ne de Alman Cumhurbaşkanının seviyesinde. Michel’in Türkiye gibi AB’ye üye olmayan ülkeler nezdinde aslında fazla bir yetkisi yok. Türkiye AB’ye ve Michel’e önem verdiği sürece Michel’in bir önemi var. Ursula Von der Leyen’in (VDL) ise yetkileri AB anlaşmalarından geliyor. Komisyonun yasal girişimde bulunma gibi yetkileri var, ayrıca AB’nin bütçesini elinde tutuyor.

Bu çerçevede değerlendirme yapılacak olursa Lizbon anlaşmasına rağmen AB kurumları dış temsil konusunda sorunlarını çözemediler. ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger’in “AB ile görüşmem gerekiyorsa kimi arayacağım” sorusuna hala yanıt verilmedi. Ankara’daki ziyaret esnasında AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in yer almaması da dikkat çekiciydi. AB’nin Ankara temsilcisinin Ankara’da mukim basın mensuplarına düzenlemeyi öngördüğü ‘background briefing’ neden son anda iptal edildi? Genellikle Türkiye’ye eleştirel bir bakışı olan Fransa’nın Washington eski büyükelçisi Gérard Araud, Ankara’da yaşanan ve AB basının Türkiye’yi eleştirmesine neden olan durumun aslında Michel’in protokolünden kaynaklandığını içtihat kararlarını hatırlatarak çok net anlattı. Michel’in sözcüsünün bütün bu süreç sırasında sessiz kalması kimilerine göre skandal. VDL’in sözcüsü Eric Mamer ise kendi kurumu açısından süreci imkanları dahilinde çok iyi yönetti ve Michel’in ekibinin aksine Türkiye’yi eleştiren en ufak bir açıklaması olmadı. Michel’in “liseli gençler” gibi Facebook’tan yazdığı yanıt ise AB kamuoyu için hayret vericiydi. Özür dilememiş olması da. İngiltere AB’den ayrıldıktan sonra AB’nin Londra temsilciliğini “elçilik” statüsünden “uluslararası örgüt” temsilciliğine indirmişti. Londra’nın bu hareketi Brüksel’de ve Michel tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Aslında Michel belki de Belçikalı sürrealist ressam René Magritte’in çizdiği “adamın oğlu”ndaki ‘oğula’ benziyor.  Kimilerine göre sadece başarılı siyasetçi Louis Michel’in oğlu, ancak dibine düşmemiş. Düşseydi Magritte adamın oğlunun ağzına elma değil armut çizerdi. Aslında aklın bir tuhaflığıdır kişilerde bir gizem olduğunu düşünmek. Charles Michel ve ekibinin yetkisi ve gizeminin de kendinden menkul olduğu ortaya çıktı.

Çılgın yıllar ve mutluluk ekonomisi

Çılgın yıllar malum 1. Dünya Savaşının ardından Paris’te kültürel ve sanatsal aktivitelerin doruk yaptığı dönemi tarif ediyor. Aynı zamanda kükreyen yıllar olarak bilinen bu dönemde ABD ekonomisinde yaşanan büyümenin Avrupa’ya yansımasıyla Fransızlar uzun süren yokluktan sonra huzur ve yaşama arzusunu yeniden kazanmaya başladılar. Şenlik içerisinde Josephine Baker, caz, Art Deco, Coco Chanel’in ön plana çıktığı, ev aletlerinin icad edildiği bir zaman dilimiydi. Avrupa’nın önde gelen ekonomist ve toplum bilimcileri de Kovid-19 krizinden dolayı yaşanan kısıtlamaların sona ermesiyle birlikte yeniden çılgın yılların yaşanabileceğini dile getiriyorlar. Aşılama oranının %70’e ulaşmasından sonra tecrit uygulamasına ve sınırlamalara son verilmesi hedefleniyor. İnsanların da kendilerini eğlenceye, yolculuğa ve çılgın partilere vermeleri bekleniyor. Bu noktada 1929 gibi bir krizin yaşanmaması için de mutluluk ekonomisine yeniden yer verilmesi, çalışma sürelerinin kısıtlanması, insanların yıllık tatil sürelerinin yeniden uzatılması da düşünülmüyor değil. Pandemi sonrası nasıl bir dünya bizi bekliyor henüz bilinmez. Tarihçiler önümüzdeki dönemi çılgın yıllar mı neo çılgın yıllar mı diye niteleyecek, onu zaman gösterecek.

 

Yazının devamı...

Michel hırsına mağlup oldu

9 Nisan 2021

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinde ayakta kalmasının yankıları Brüksel’de sürüyor. Görüşmede yaşanan koltuk krizine AB Konseyi Başkanı Charles Michel uzun süre sessiz kalmayı tercih etti. Ardından sosyal medya üzerinden fransızca bir mektup kaleme alan Michel, sorunun “Türk protokolünün katı tutumundan” kaynaklandığını iddia etse de, Brüksel’deki AB kurumları Michel’in iddialarını doğrulamıyor. Von der Leyen’in sözcüsü Eric Mamer, Ankara ziyareti öncesi AB adına düzenlemelerin AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in protokol müdiresi tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı. AB kaynakları da görüşmeye katılacak olan kişiler, oturma düzeni ve yemek düzeninin Michel’in protokol müdiresi ile Türk yetkililer tarafından yapıldığını hatırlattılar.

AB yetkileri, öğle yemeği için öngörülen oturma düzeninde de Michel’in protokol müdiresi ile Türk protokol yetkilileri arasında görüş ayrılığı yaşandığını aktardılar. Nitekim Ursula von der Leyen’in ilk toplantıdaki oturma düzeninden rahatsız olduğunu fark eden Türk protokol yetkilileri öğle yemeğinin oturma düzenini değiştirerek “Mercedes logo formülü” ile Erdoğan’ı hem Michel hem de von der Leyen’in karşısında olacak şekilde oturtmayı teklif ettiklerini doğruladılar. Ancak Michel’in protokol müdiresi Türk protokol yetkililerine sert bir şekilde karşı çıktı.

Öte yandan AB’nin Ankara temsilcisi Büyükelçi Nikolaus Meyer Laudrut’un öndegelim çalışmalarına katılmaması da eleştiri konusu oldu. Alman dışişleri kökenli olan Laudrut’a en büyük eleştiri  Alman dışişleri bakanlığı eski müsteşarı olan Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgan İschinger’den geldi. İschinger ‘Alman dışişleri bakanlığında ataşe düzeyinden itibaren memurlara protokol kurallarının öğretildiğine’ işaret ederek Laudrut’un AB’nin iki önemi kurumunun tepe isimlerinin ziyaretine önderlik etmesi gerektiğini savundu. Michel’in yazılı açıklamasında yer alan bir başka yanlış ise basın toplantısı konusu. Komisyon kaynakları, Erdoğan’la görüşmenin ardından Türkiye’nin üçlü basın toplantısı talep ettiğini ancak AB Konseyi Başkanı’nın ekibinin bu hususu reddettiğini açıkladılar. Hatta AB Büyükelçisi Laudrut’un Ankara’da basın mensuplarına bir brifing vermesi öngörülürken bu da iptal edildi. Onun yerine Michel ve von der Leyen Erdoğan’dan bağımsız olarak basın toplantısı düzenlemeyi tercih ettiler. Michel ise yazılı açıklamasında Türkiye’nin itirazlarına rağmen basın toplantısı düzenlediklerini ifade etmişti.

AB kaynakları, Michel ile von der Leyen arasındaki rekabetin çirkinleştiğine dikkat çekiyorlar. Nitekim AB basını da Türkiye’yi değil Michel’i eleştiriyor. Michel’in Ankara’da yaşanan olaydan üzüntü duyduğunu ancak von der Leyen’den özür dilememiş olmasının da kabul edilemez olduğunu ifade eden AB basını, Michel’in tavrını eleştiriyor.

Yazının devamı...

AB-Türkiye  ilişkileri zirvede

6 Nisan 2021

Avrupa Birliği (AB) Türkiye ile ilişkileri en yüksek seviyede yeniden başlatmaya hazırlanıyor. AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in (VDL) bugün Ankara’da gerçekleştirecekleri resmi ziyaret, Haziran ayında düzenlenecek olan AB liderler zirvesinin de hazırlığı niteliğinde. Brüksel, Türkiye ile ilişkileri yeniden tesis etmek için bir yol haritası oluşturdu. Ancak ilişkilerin kapsamı ve hedefi konusunda sadece çerçeve çizdi. Nitekim geçtiğimiz ayki AB zirvesi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmaya devam etmesi, Yunanistan ile istikşafi görüşmelerin yapıcı bir şekilde devam etmesi ve Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde Türkiye’nin irade sergilemesi halinde başta Gümrük Birliği anlaşması olmak üzere çeşitli alanlarda Ankara ile Brüksel arasında ilişkileri yeniden tesis edilebileceğini belirtmişti.

Michel-VDL ikilisi için Ankara ziyareti son derece önemli. Zira AB, Türkiye ile 18 Mart 2016 göç mutabakatını yenileme arzusunda. O zamandan bu yana Türkiye’de mukim 4 milyon Suriyeli mülteci için 6 milyar Euroluk mali yardımda bulunan AB, bu yardımı sürdürmeyi hedefliyor. Zira AB, NATO’nun Afganistan’dan geri çekilmesi halinde sözkonusu ülkeden AB’ye en az bir milyon mültecinin akın edebileceğinden kaygı duyuyor. Ayrıca Rusya’nın bölgede desteklediği askeri harekatlar yüzünden Suriye’nin kuzey sınırında yığılmış olan ve Türkiye’ye geçiş yapabilecek  Suriyeli sayısı 1 milyonu aşkın. Öte yandan Türkiye’nin Libya ile sağlamış olduğu askeri anlaşma, ülkede sağlanan göreceli ‘istikrarı’ pekiştirip Libya’dan AB topraklarına mülteci akınını da ciddi oranda azaltmış durumda.

Türkiye’nin AB’yi mülteci akınından koruma konusundaki konumu çok önemli. Ancak Ankara’nın bu konumuna yönelik yükümlülüklerini sürdürebilmesi için Türkiye’yle külfet paylaşımında bulunulması gerekiyor. AB de Ankara’nın bu konuda ciddi lojistik ve mali desteğe ihtiyacı olduğunun bilincinde. Bu çerçevede değerlendirmek gerekirse, Michel-VDL’nin Ankara ziyareti,  mülteci anlaşması ve Gümrük Birliği anlaşmasının modernizasyonu ekseninde gelişecek. Nitekim Michel ve VDL ziyaretlerinin ilk durağında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Temsilciliği ile Uluslararası Göç Örgütü yetkilileriyle bir araya gelecekler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapılacak olan görüşmede Ankara’nın AB’den beklentilerini dile getirmesi bekleniyor. Bu beklentiler arasında Gümrük Birliği’nin modernleşmesi, AB-Türkiye arasında üst düzey ilişkiler ve AB-Türkiye üçlü zirve mekanizmasının yeniden canlandırılması, vize muafiyeti ve Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye’ye yönelik finansmanları konusunda getirilen kısıtlamaların kaldırılması; ayrıca AB’nin Türkiye’yi bir hasım olarak değil bir aday ülke ve stratejik ortak olarak değerlendirerek, terörle mücadele başta olmak üzere, enerji, güvenlik ve savunma alanlarında işbirliği ve üst düzey diyaloğu artırması talep edilecek.

AB’nin ise Türkiye’den Doğu Akdeniz ve Ege’de tansiyonu düşürmeye yönelik adımları sürdürmesini istemesi bekleniyor. Mart ayı sonuç bildirgesinde yer aldığı üzere insan hakları, demokratikleşme ve genel olarak temel hak ve özgürlükler konusunda AB’nin kaygılarını dile getirecek olan Michel-VDL ikilisinin, göç mutabakatı ile Libya, Suriye, Yukarı Karabağ, Afganistan, Irak gibi jeopolitik konularda da görüş alışverişinde bulunması hedefleniyor. Nitekim Ankara’ya gelmeden önce Libya’ya sürpriz bir ziyarette bulunan Michel, Tunus’daki resmi temaslarının ardından Ankara’ya gelecek. VDL ise Ankara’daki temaslarının ardından Ürdün’e giderek Kral II. Abdullah’a AB’nin desteğini yineleyerek mali yardım sözü verecek. Bölgenin istikrarı ve güvenliği için Türkiye AB açısından kilit ülke. Ankara’daki temaslar, AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğini samimi ve açık bir şekilde konuşmak için önemli bir fırsat.

Yazının devamı...

Rusya ile NATO arasında casusluk gerilimi

4 Nisan 2021

Sü uyur, düşman uyumaz der atalarımız. NATO ülkelerinin hemen hepsi mesailerinin büyük kısmını Kovid’le mücadeleye ayırmış durumdalar. Avrupa Birliği’ne üye tüm ülkelerde de mesai sadece Kovid ve bunun etrafında dönen lojistik ile ekonomik meselelere adanmış durumda. Malum dünya gücü olma konusunda son derece iddialı olan AB, kendi halkına sahip çıkarak topraklarında üretilen Kovid aşısını halkına ulaştırmakta güçlük çekse bile, Avrupa kıtası Rusya Federasyonu’nun istihbarat teşkilatına hala çekici geliyor. Öyle ki Rusya Federasyonu’na bağlı askeri istihbarat birimleri Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve İtalya gibi ülkelerde faaliyetlerini hızlı bir şekilde sürdürüyorlar.

Halkı aşılama konusunda eksiklikler yaşansa bile Avrupa ve NATO’nun istihbarat birimleri de oldukça iyi çalışıyorlar. Örneğin Bulgaristan’da NATO aleyhine istihbarat faaliyetlerinde bulunan  6 Rus ‘diplomatı’ istenmeyen kişi ilan edilerek sınır dışı edildi. İtalya’da Rusya’nın askeri istihbarat teşkilatı GRU’ya bağlı iki kişinin bir İtalyan subaydan NATO’ya ait çok gizli bilgi elde ettikleri tespit edildi. İtalyan subay suçunu itiraf etti. Söz konusu Ruslar da sınır dışı edildiler. Çek Cumhuriyeti istihbarat birimleri, Çek hükümetini Rus Rosatom’a karşı uyardı. Kısa adı BİS olan Çek istihbaratı, Dukovany’de inşa edilmesi planlanan yeni nükleer jeneratör ihalesine Rus Rosatom’un katılmaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu. Romanya’da da Rus istihbarat birimlerinin faaliyetlerini artırdığını dile getiren AB kaynakları, Moskova’nın Romanya genelinde dezenformasyon ve sahte haber üretme faaliyetlerine de hız verdiğini ifade ediyor. O derece ki ülkede doğrulanan haberlerin altına ‘veridica’ imzası atılıyor artık.

Avrupa güvenlik birimleri Rusya’nın bu faaliyetlerini bir zamandan beri artırmaya başladığına dikkat çekiyor. Ayrıca Ukrayna ve Gürcistan sınırına askeri yığınak yapan Rusya, NATO müttefiklerinin hava sahasına yönelik olarak hasmane tavrının şiddetini de yükseltmiş durumda. Öyle ki Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı, NATO Hava Kuvvetler Komutanlığına müttefiklerin hava sahasını gözleme faaliyetlerinin seviyesini yükseltme emri verdi. ABD Başkanı Joe Biden’ın  Avrupa ve özellikle Almanya’dan asker çekmemesinin sebeplerinden bir tanesi de bu zaten. Rusya’nın söylemlerine rağmen, Avrupa kıtasına yönelik olarak saldırgan tutumunda ve stratejisinde bir değişiklik yok. Hibrid saldırılar, asimetrik tehditler, gövde gösterisi ve casusluk faaliyetleri tüm hızıyla devam ediyor. Görünürde müttefikler Kovid’le meşgul gibi görünebilirler, ancak perde arkasında ilgili birimler çalışıyor. Söze atasözüyle başladık. Bir deyimle bitirelim. NATO müttefiklerimizin elleri de armut toplamıyor...

Napoléon’un ölüm yıl dönümü kutlanmalı mı?

 

Soru oldukça önemli. Fransız halkını neredeyse ikiye bölmüş durumda. 5 Mayıs 2021 Fransa’nın önde gelen devlet adamlarından Napoléon’un ölümünün 200. yıl dönümü. Zamanında Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Austerlitz savaşının yıl dönümünü kutlamayı reddetmişti. Belçika’da yaşanan ve Napoléon’un 266 top ile 82 bin kişilik ordusunu İngiliz, Prusyalı, Hollandalı ve Hannover Krallığı’na bağlı kuvvetlerle karşı karşıya getiren ünlü Waterloo savaşına rağmen hiçbir kompleks ve tartışma yaşamadan Napoléon’un ölüm yıl dönümüne yönelik olarak önemli etkinlikler gerçekleştirilecek. Üstelik Waterloo savaşının anıt mezarının yakınlarında. Fransa’da ise Napoléon’un geçmişteki imajı, 1802’de kölelik kurumunu yeniden başlatma kararı, otokratik yapısı, diktatör olarak algılanması, kutlamalar konusundaki tartışmaları besleyen konular.

Kimilerine göre Napoléon aslında satrançta hile yapan, kan akıtmaktan çekinmeyen bir diktatör. Kimilerine göre de Avrupa’yı bir şekilde birleştirmeye çalışan, merkezi bürokrasiyi kuran ve bürokrasideki yöneticileri liyakata dayalı olarak seçtiği gerekçesiyle aristokratların çekindiği hatta korktuğu bir lider olarak biliniyor. 1799’da Fransa’nın ekonomik açıdan zorda olduğu, hastanelerin işlemediği, ekmeğin olağanüstü pahalı olduğu bir dönemde Mısır’dan ülkesine dönüp iktidarı bir devrimle ele geçirerek Fransa’ya büyük devlet kimliğini sağlayan bir dahi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Napoléon’un ölüm yıl dönümünün kutlanma fikrini sanki dışlamıyor. Tarihçiler, Napoléon’un geçmişte yapmış olduğu eylemleri bugünün değerleriyle yargılamamak gerektiğini savunuyorlar haklı olarak. Macron şu ana kadar “bir İmparatorun ölüm dönümünü kutlamak çetrefil bir eylem” demekle yetinmeyi tercih etti.

Yazının devamı...

Almanya’da dengeler alt üst

2 Nisan 2021

Türkiye ve Türklerin büyük önem verdiği Almanya seçimleri öncesinde durum hayli karıştı. Özellikle AB içinde Türkiye yanlısı tavır sergileyen Merkel’in partisinde kan kaybı sürüyor.

Türkiye ve Türkler için de büyük önem taşıyan Almanya seçimlerine 6 aya yakın bir zaman var. 26 Eylül’de yapılacak seçimlerde Alman halkı, yeni meclis üyelerini belirleyecek. Ancak durumun biraz karışık olduğunu söylemekte yarar var.

Şansölye Angela Merkel, artık hiçbir göreve aday olmayacağını resmen duyurmuş, partisi Hristiyan Demokratlar (CDU) yeni başkanlarını belirlemişti. Ancak işler öngörüldüğü gibi iyi gitmiyor. Zira Merkel’in partisi yılın başından bu yana ciddi bir düşüşe geçti. Kamuoyu araştırmalarına göre Hristiyan Sosyalist Birlik (CSU) partisiyle birlikte alması beklenen oy oranı yüzde 26 civarında. Buna karşın ciddi yükselişe geçen Yeşiller Partisi’nin oy oranı yüzde 22 gibi öngörülüyor. Halen  Merkel’in koalisyon ortağı olan Sosyal Demokratlar’ın (SPD) yüzde 18, Liberal Demokratlar’ın da yüzde 10’dan fazla oy alacağı tahmin ediliyor.

Bu veriler mermere yazılmış rakamlar değil ve rakamlar, eğilimler olumlu yahut olumsuz bir şekilde değişebilir. Ancak parti başkanlığını terk ettiği tarihten bu yana Merkel’in siyasi akımı bir türlü seçmenle yeniden kucaklaşamıyor. Birlik partileri CDU-CSU Aralık ayından bu yana ciddi düşüşe geçmiş olsa da, seçmenleri aşırı sağ partilere kaymış değil. Zira yabancı düşmanı Alternatif für Deutschland (Afd) partisi, 2017’deki yüzde 12.6’lık oy oranının gerisinde, yüzde 11 civarlarında seyrediyor.

Liderlik eksikliği

CDU-CSU’nun oylarında görülen düşüşün en önemli nedenlerinden biri, Almanya’da yaşanan aşı krizi. Merkel ülkedeki aşı ihtiyacını karşılayacak hamleyi bir türlü gerçekleştiremedi. Pandemiyle mücadele konusunda aldığı tartışmalı önlemler   üçüncü dalgayı önleyemedi. Paskalya tatili sırasında tecrit kurallarının uygulanmasına karar veren, ardından da halkın gösterdiği tepki nedeniyle kamuoyu önünde özür dileyip bunu uygulamaktan vazgeçen Merkel, aşılama sürecini yönetmede de sorunlar yaşıyor. Zira Nisan ayı sonundan itibaren ülkede öngörülen kitlesel aşılamanın gecikmesi veya aşılama hedeflerinin tutturulamaması, Merkel ve partisini iyice zorda bırakabilir.

Öte yandan Alman Savunma Bakanı Annegret Kramp Karrenbauer’in (AKK) mecburi istifasıyla boşalan  parti başkanlığı koltuğuna oturan Armin Laschet’in, Merkel’in yerini doldurup dolduramayacağı sorusu da gündemde. Seçmen, 16 yıldır görevde olan Angela Merkel’in gidişinin büyük boşluk oluşturacağını, CDU’nun parti programını ve çalışma şeklini yenilemesi gerektiğini düşünüyor. Laschet ise, bu çağrılara henüz cevap vermedi veya veremedi.

Yazının devamı...

AB-ABD-Türkiye üçgeni

28 Mart 2021

Son derece yoğun bir haftayı geride bıraktık. Geçtiğimiz pazar günü bu köşede gündemin yoğunluğuna dikkat çekmiştim. Uluslararası ilişkiler müptelaları için hakikaten de ilginç, yoğun, dikkat çekici gelişmeler yaşandı. Her bir toplantı bence hayati önemdeydi. Nitekim haftaya Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanları toplantısıyla başladık ve AB liderler zirvesiyle noktaladık. Arada da iki gün süren NATO dışişleri bakanları toplantısı düzenlendi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu vesileyle hem AB dış politika yüksek temsilcisiyle, hem de ilk defa ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile yüz yüze görüşme fırsatını buldu. AB liderler zirvesi de haftayı noktalayan ve AB-ABD-Türkiye ilişkilerinde dönüm noktası niteliği taşıyabilecek olan önemli bir toplantı oldu. Kaç haftadan bu yana Ankara, AB liderler zirvesinden Türkiye lehine bir karar çıkartmak için önemli bir mesai harcadı. Yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AB kurumlarının liderleriyle yaptığı video konferans görüşmesi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya ve İtalya Başbakanlarıyla gerçekleştirdiği telefon diplomasisi önemli rol oynadı. Diplomasi sahnesinin gölgesinde yapılan hamlerle de çok önemliydi. Örneğin TÜSİAD ve DEİK yöneticilerinin Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi konusunda AB kurumlar nezdinde yaptıkları girişim gibi.

Erdoğan’ın hem sözcüsü hem de ‘sherpası’ olarak bilinen İbrahim Kalın’ın Alman ve Fransız meslektaşlarıyla Ankara’da yaptığı temaslar ve ABD Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Jake Sullivan’la yaptığı görüşmeler de etkili oldu. 10 Aralık 2020’de düzenlenen AB liderler zirvesinin sonuç bildirgesinde AB-Türkiye ilişkilerini Washington yönetimiyle işbirliği içerisinde ve eşgüdümünde gerçekleştirmek istediklerini dile getirilmişti. Perşembe günü düzenlenen AB liderler zirvesinin sonuç deklarasyonunda liderler zirvesinin sonuç bildirgesinde ABD’nin de parmağı ve katkısı bulunmuyor değil. Zira NATO toplantısı için Brüksel’de bulunan ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken AB dış politika yüksek temsilcisiyle görüşürken sadece ABD-AB ilişkilerini değil AB-Türkiye ilişkilerini de değerlendirdi. ABD’nin Ankara büyükelçisi David Satterfield “Türkiye ve AB arasındaki bağların güçlendirilmesini destekliyoruz. Bu hem AB, hem de ABD’nin çıkarınadır” derken Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi gerektiğini belirti ve “ABD, Türkiye AB ilişkilerinin iyileştirilmesi konusunda üzerine düşen yardımı yapmaya devam edecektir” ifadesini kullandı. Ve dediğini yaptı. ABD, Türkiye’nin Batı’dan kopmasını ve Rusya’ya yakınlaşmasını istemiyor. Türkiye’nin Avrupa kıtasına ve Batı değerlerine bağlı kalmasının bir yolu da AB ile Türkiye arasında diyalogu, işbirliğini ve ekonomik ilişkileri artırmaktan geçiyor.




Türkiye’nin elinde

Yazının devamı...

AB’den Türkiye’yle diyalog vurgusu

26 Mart 2021

Dün başlayan ve video konferans yöntemiyle düzenlenen AB Zirvesi’nde liderler, son dönemde Brüksel ile Ankara arasındaki gerilimin azaldığına dikkat çekerek, ilişkilere ivme kazandırılması konusunda prensip kararı aldı

BRÜKSEL

Avrupa Birliği’ne (AB) üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları, Türkiye ile ilişkilere ivme kazandırma konusunda prensip kararına vardı. Video konferans yöntemiyle toplanan AB liderleri,  yayınladıkları bildiride, geçen aralık ayından bu yana Ankara ile Brüksel arasındaki gerilimin azaldığını da vurguladı.

Liderler zirvesi öncesi Alman Federal Meclisi’nde konuşan Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Avrupa’nın çevresinde çok sayıda ihtilaf bulunduğunu hatırlatarak “AB’nin gelişmesi ve refahının, ancak AB dışındaki komşularımızla da iyi ilişkiler kurmamızla mümkün olduğunu biliyoruz. Bu, özellikle çok yönlü ilişkileri bulunan NATO üyesi Türkiye için geçerli” ifadelerini kullandı. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in raporuna atıfta bulunarak AB ile Türkiye arasında Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere de değinen Merkel “Her şeyden önce, Kıbrıs ve Yunan sularında yaşanan kışkırtıcı faaliyetlerin ardından Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde gerilimi azaltma sinyali vermesi ve Yunanistan ile yeniden diyaloğa girmesi iyi bir haberdir. Kıbrıs’ın geleceği konusunda 5+1 görüşmeleri de Birleşmiş Milletler yönetiminde devam edecek” diye konuştu.

‘AB’nin komşusu’

Önceki AB Zirvesi’nde alınan ve Türkiye’nin gerginliği düşürmesi durumunda iş birliği seçenekleri sunulması kararına da değinen Merkel, “Bu zirvede, bu yolda nasıl gideceğimizi konuşacağız. Bunlar kolay görüşmeler olmayacak. Ancak bir sonuca varacağımızı ümit ediyorum. Türkiye, sadece NATO ortağı ve müttefik değil, AB’nin doğrudan komşusu, AB’nin dış sınırında ikinci en kalabalık nüfusa sahip ülke olarak stratejik öneme sahiptir” değerlendirmesini yaptı.

Almanya’da çok sayıda Türk’ün yaşadığını hatırlatan Merkel “Biz Almanların Türkiye ile çok özel yakın ilişkilerimiz var” diyerek, AB içerisinde Türkiye ile yakınlaşma sürecine destek vermeyen üye ülkelere de uyarı niteliğinde bir mesaj göndermiş oldu. Nitekim liderlerin toplantısında, Almanya başta olmak üzere AB dönem başkanlığını üstlenen Portekiz, Macaristan, İtalya, İspanya, Polonya gibi ülkeler, Türkiye’nin son dönemde AB ile gerilimi azaltmak amacıyla önemli adımlar attığını ifade etti. Ankara’nın olumlu tavrının altı çizilirken, bunun sürmesi halinde Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerini pekiştireceğini belirtti.

Yazının devamı...

ABD müttefiklerle güven tazeledi

25 Mart 2021

NATO’ya üye ülkelerin dışişleri bakanlarının Brüksel’deki iki günlük toplantısı dün sona erdi. Toplantının gündeminde ABD ve müttefiklerinin Afganistan barış sürecine yönelik ortak tutumları, İttifak’ın yeniden yapılanmasına yönelik “NATO 2030” raporu vardı. Ancak müttefikler için önem teşkil eden asıl unsur, kuşkusuz ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın  katılımıydı. Zira Joe Biden yönetiminin göreve gelişinden bu yana ilk kez ABD’li bir üst düzey siyasetçi NATO toplantısına şahsen katılarak, Beyaz Saray’ın İttifak’a yönelik politikalarını  çekincesiz bir şekilde dile getirme imkanı buldu.

Blinken, Donald Trump döneminin aksine NATO’yu yeniden kucaklaması beklenen Biden yönetiminin İttifak’a yönelik yeni yaklaşmının çerçevesini ve mesajlarını iletti. Buna göre ABD, Almanya’daki askeri varlığını sürdürmeye devam edecek. Yani Trump döneminde Washington’un Avrupa’daki askeri varlığını azaltmaya yönelik çalışmaları tamamen askıya alınmış. Blinken, ABD’nin bundan böyle insan hakları ve demokrasiye daha fazla önem vereceğine işaret ederek, buna müttefiklerin de önem vermesi gerektiği mesajını iletti. Rusya konusu her zaman Trump yönetiminin bir ikilemiydi. Zira Başkan Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le olan özel hukukundan dolayı, Moskova yönetiminin NATO müttefiklerine yönelik hasmane tavrına sessiz kalmayı tercih ediyordu. Oysa Blinken, NATO’nun Rusya’ya yönelik çift yönlü yaklaşım politikasını ivmelendireceğini ve ABD’nin bütün kurumlarının aynı yaklaşımı sergileyeceğini açıkladı. Buna göre, Rusya’ya diyalog fırsatı verilecek, ancak Baltıklar, Karadeniz ile Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinde Moskova’nın hasmane tavırları karşılıksız kalmayacak...

Çin konusu tartışmalı

ABD’li bakan, ayrıca Rusya’yı tehdit, Çin’i ise rakip olarak gördüklerini dile getirdi. Kuşkusuz bu husus bazı Avrupalı müttefiklerle ABD arasındaki en büyük görüş ayrılığı. Avrupalı müttefikler genelde Çin’i insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda zorlu bir ülke, ancak dünya ticaretinde de vazgeçilmez bir partner olarak görüyor. ABD ise Çin’i savunma alanında bir rakip olarak tanımlıyor. Blinken, ABD’nin Avrupa’nın güvenliğine yönelik taahütlerini yinelerken, Washington’un stratejik eksenini Çin Denizi’ne doğru kaydırma kararlılığına da vurgu yaptı.

Afganistan “krizi” ise sürüyor. Taliban ile Afgan yönetimi arasında henüz mutabakat sağlanamadı. Ancak Blinken, ABD’nin müttefiklerle beraber hareket edeceği mesajını verdi. Yetmedi, NATO’yu ilgilendirebilecek veya etkileyebilecek her konuda müttefiklere bilgi verip, danışacağını da vurguladı.

ABD Başkanı Joe Biden’ın da, Haziran’da Brüksel’de yapılacak NATO Zirvesi’nde ülkesinin İttifak’ın yeni yol haritasına sadık kalacağı, sorunları diplomasiyle, NATO çatısı altında çözmeye hazır olduğu mesajını vermesi bekleniyor.

Yazının devamı...