Bir popülizmin daha sonu geldi

11 Nisan 2022

Pakistan’ın ünlü kriket oyuncusu İmran Han başbakan oluncaya kadar, ülkenin gülen bir yüzü olmadı. 1947’de bağımsızlığına kavuşan ülkenin ilk başbakanı Liyakat Ali Han, suikaste kurban gitti. Zülfikar Ali Butto, askeri darbeciler tarafından idam edildi. Butto’nun kızı Benazir Butto, iki kere başbakanlıktan uzaklaştırıldı.

Anayasaya göre usulünce feshedilmiş yani erken seçime gönderilmiş bir parlamento, anayasa mahkemesinin kararıyla seçime kadar işbaşında sayılıp, önceki gece yarısı güven oylamasına gidince, 2018’den beri Türkiye’de de kamuoyunun sevdiği bir şahsiyet haline gelen İmran Han görevden alınmış oldu.

Pakistan’ın 75 yıllık tarihinde görev süresi olan 5 yılı tamamlamış bir hükumet olmadı. Bu 75 yılın 33’ünde işbaşında askeri hükumetlerin bulunduğu da hesaba katılırsa, İmran Han’ın popülist siyaseti ve sevimli yüzü ile neden sadece Türkiye’de değil hemen hemen tüm dış dünyada sevildiği anlaşılabilir.

Ancak İmran Han’ın sevildiği başkentler arasında iki önemli merkez yoktu: Washington ve İslamabad!

Pakistan’da ABD’nin sevmediği bir askeri yönetim ve sevdiği bir sivil idare olmadı. O kadar ki, ABD büyükelçileri bu askeri yönetimlerin tayin edilmemiş bir danışmanı olarak, açıkça destek sağladı. Hele İmran Han’ın, ülkesindeki siyasal istikrarsızlıktan ve siyasal yolsuzluklardan ABD’yi doğrudan sorumlu tutan açıklamaları, tahmin edilebileceği gibi, onu ne ABD Dışişleri’nin ne de Kongre üyelerinin sevgilisi yaptı.

Ancak, İmran Han siyasal deneyimi olmayan, sadece popülist politikalarla demokratik sistemi kendi lehine kullanmayı beceren diğer siyasetçiler gibi, yapmaya söz vererek göreve geldiği işi beceremedi. İmran Han, ülkeyi yolsuzluk cenneti haline getiren sistemle mücadele sözü vererek seçimi kazanmıştı ama mahkeme kararıyla hırsız ilan edilen başbakanlardan farklı bir üne sahip olmadı. İmran Han’ın gülen yüzü, atadığı yöneticiler ve seçilmesine yardımcı olduğu siyasetçilerin yolsuzluk hikayeleriyle karardı.

Pakistan 227 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık 5. ve en büyük ikinci İslam ülkesidir. Bu kadar büyük nüfusa rağmen Türkiye’den biraz daha geniş olan ülkenin yüzde 60’ı tarım yapılamayan yalçın dağlarla kaplıdır. Pakistan’ın kalkınması, halkın gerçekten demokratik bir yolla refaha kavuşmasının önünde, özellikle 2000’in başından beri ABD’nin Afganistan’daki Taliban gruplarıyla sözde mücadelesinin yarattığı engeller bulunuyor. ABD, Afganistan’dan kaçan Taliban gruplarını Pakistan’da vurmaya çalıştı, ülkenin bir yarısı terörle mücadelenin fiilen içinde, huzur ve istikrardan mahrum kaldı.

İmran Han gibi sevilen bir spor şahsiyetinin sadece bu niteliğiyle ülkesini neredeyse 75 yıldır muhtaç olduğu huzura kavuşturması mümkün olabilir miydi? Yeterli uluslararası desteğe sahip olsaydı, İmran Han’ın bunu başarması zor olsa da mümkündü. Ancak o, siyasal oyuna dışarıdan katılan bir kişiydi. Pakistan’ın askeriye ile, ABD ile uzlaşmış geleneksel-feodal yapısı onu bir türlü benimsemedi.

Yazının devamı...

Türkiye ile Arabistan’ın ilişkisi Batı’ya endekslenemez

7 Nisan 2022

Başına “Suud” eklenmeden önce orası Arabistan’dı ve hâlâ Arabistan. İslam ile merkantilizmin eş zamanlı oluşu, Arapların ticaretteki maharetine evrensel bir imkân sağladı; bu ticaret imparatorluğuyla birlikte, hem Arap kültürü hem de İslam, Türkleri, Farsları, Kürtleri, Çerkezleri, Hint Yarımadası’nı ve tüm Kuzey Afrika’yı içine aldı. Bu coğrafyadaki bütün halklar gibi, Türkler de Araplardan sadece ticaretin inceliklerini değil, onunla birlikte, Arap dilini, alfabesini ve İslam’ı da öğrendiler. Zamanla Türkler Arapların siyasetini, ticaretini kısaca imparatorluklarını da devraldılar. Ne var ki Araplar da onların tarihteki rolünü devralan Türkler de merkantilizmin sömürgeciliğe evrilmesini beceremediler. Oysa bunu başararak ekonomik sistemlerini kapitalizme, siyasal sistemlerini emperyalizme “yükseltmeyi” başaran Avrupa devletlerinin ilk hedefi, Türklerin Arap halklarıyla birliğine son vermek oldu.

Bunun Lawrance’ı ile, Gertrude’siyle, casusluk ve aşk öyküleriyle bir oryantal masala dönüştüğünü biliyoruz; bu masaldan geriye kalan ise Batı emperyalizminin iki halkın arasına ektiği temelsiz husumet ve gereksiz abartmalar oldu. Uzun yıllar bu zararlı ortamda, olması gereken kardeşlik ve dostluk fidanları büyüyemedi. Türkler, Arapların dostluk ve kaynaklarından, Araplar da Türklerin kardeşlik ve deneyiminden mahrum kaldılar.

Bu çorak ortamın zararını iki taraf da gördü. İslam bağları ve özellikle hac görevini yerine getirmenin sağladığı iklim, çorak ortamın çok da verimsiz olmasını önledi, ama yine de kazanılabilecek birçok imkân, kazanılamadı.

Olumsuzlukları sayıp dökerek bir şey elde edilemez; Arabistan kraliyet ailesinin, ne monarşiye, ne mutlakıyete uymayan son on yıldaki tutum ve davranışlarını geride bırakma niyeti vurgulanmalı. ABD’nin, emperyalizmin en son icadı olan petro-dolar, yani petrolün illa dolarla alınması gerektiği inancına dayalı uygulamanın, Rusya’nın başlattığı petrol ve gazı milli parayla satma girişimiyle son bulabileceği belirtilmeli. Bu uygulamanın başta Suud ailesi olmak üzere bütün Arap dünyası krallıklarında, yeni bir kimlik algısının ortaya çıkmasını sağlayabileceği anlatılmalı.

Arap ülkelerinin Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmekle kazanacağı çok şey vardır. Bu kazançların başında, Türkiye’yi, kendi endüstrisine sahip olma, kendi insan sermayesini oluşturma ve en önemlisi Batı’nın dümen suyundan gitme zorunluğundan kurtulma konusunda örnek alma vardır. Türkiye de Batı’nın dümen suyundun çıkmış ve kendisininkine benzer bir sanayi ve insan yetiştirme hamlesine girmiş Arap dünyasından kaynak ve destek alanında yararlanacaktır.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerden karşılıklı yatırımlara kadar Arap dünyasıyla yeni bir başlangıç arayışı, ABD’nin bölgeyle bir biten bir yeniden başlayan ilişkisiyle bağlantılı görülmemeli. Arap ve Türk halkları, çağdaş koşulların gerektirdiği, iki tarafın da kazanacağı yeni döneme hazır olmalı.

Yazının devamı...

Suud’un başına ne geldiyse ABD yüzünden geldi...

4 Nisan 2022

Sadece eski Başkan Donald Trump’ın son 4 yılda, Arap ülkeleriyle İsrail’in arasını bulmak için yaptığı Suudi Arabistan veliahtı Muhammed bin Salman’ı (MbS) şımartma girişimleri değil ama ondan önceki üç başkan, Clinton, Bush ve Obama’nın bu ülkeye açtığı sınırsız kredi, sonunda ortaya bir ülke değil, bir ucube çıkarttı. Ne rejimi rejim, ne yönetimi yönetim! Bir ülke krallık olur ama keyfilik ve hukuksuzluğun Suud ölçüsünde olduğu görülmemişti. Bir yönetim temsili olmayabilir ama kraliyet ailesinin bir kesiminin öteki kesimi soyup soğana çevirdiği böyle bir ülke görülmemişti.

Sonunda ortaya İran’ın Yemen’den Lübnan’a, bütün Arap yarımadasını kuşattığı, Arapların bu ülkeye karşı İsrail’in onda biri kadar etkili olamadığı bir kaos çıktı.

Araplar arası sorunlara etkin çözümler aramakta iddialı Birleşik Arap Emirlikleri’nin veliahtı Muhammed bin Zayed (MbZ) ile bir barışan, bir küsüşen, gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı öldürtmekten, bir günde 80 Şii din adamını “İran casusu” diye topluca idam edebilen, diyem yerindeyse oradan oraya savrulan MbS, bu kaosun simgesi oldu.

Yeni Başkan Joe Biden ise, kısmen MbS’nin denetlenemez savrulmaları karşısında çaresizliğin bir sonucu olarak ama esasen kendisinin “Dış politikadan benim kadar anlayan bir başkası olamaz” şeklindeki kibir, gurur ve yanılgısının sonucu adeta kaçarcasına Suudi Arabistan’dan çekildi.ABD’nin ünlü (!) Patriot hava savunma sistemleri öyle bir söküldü ki, çeşitli kaynaklar, bu taşınma sırasında sistemlerin yüzde 70'inin hasar gördüğünü bildirdi.

Peki sonra ne oldu? Patriotlar ve ABD üslerinden çekilen askerler geçen ayın sonunda geri döndü.

Neden? Meğer Suudi Arabistan’da petrol varmış! Ve bu petrol, Ukrayna işgali sebebiyle Rusya'ya yaptırım ve Rus petrolüne ambargo uygulanırsa, ABD için hayati önemde olabilirmiş.

Son 20 gündür ABD’siyle, AB’siyle bütün Batı'nın, MbS’nin elini öpmek için kuyruğu girmiş olması ne yazık ki henüz beklenen sonucu vermemiş, genç prens petrol üretimini artırma ve Batı'ya daha çok petrol satma konusunda henüz karara varmamış bulunuyor. Ocak başında Suudi Arabistan’ın ne kadar güvenilmez olduğuna dair yeni kuramlar oluşturan Amerikan düşünce kuruluşları, şimdi güvenlik koordinasyonundan silah satışına kadar, Suud’un, ABD’nin dış siyasetinde ne denli vazgeçilmez bir yeri olduğuna dair eski tarihli raporlar yayınlıyor. ABD’nin “alternatif dışişleri bakanlığı” konumundaki Dış İlişkiler Konseyi (CFR), “Aman Suudiler nezdinde yerimizi koruyalım, yoksa orayı da İran ve Türkiye kapabilir” uyarısından da geri kalmıyor. Kurumun, "Foreign Affairs" dergisinde yayımlanan geçen hafta “Amerika ve Suudi Arabistan Birbirine Yapışıktır” başlıklı makalesinde, Biden’a ilişkileri yeniden nasıl “ayarlayabileceği” konusunda öğütler veriliyor. MbS’in “başıboş bırakılmasının” doğuracağı zararlar, “ABD’nin Müslüman dünyasındaki etkisinin azalacağı” örneğiyle anlatılıyordu.

Bu noktaların hemen hepsi doğrudur ve Türkiye açısından da geçerlidir. Konuya devam edelim.

Yazının devamı...

Rusya’da ‘rejim değişikliği’ konuşulurken, Ukrayna barışa yanaşır mı?

31 Mart 2022

Modern dönem ABD siyasetinin baş mimarları arasında Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski ile birlikte adı anılabilecek Madeline Albright’ın “katkılarını” (!) irdelerken, “yaptırım” gibi, “kaynaklarına el koymak” gibi hukuka uygunluğu tartışılabilecek fikirleri saymıştık. Uluslararası sözlüğe “Haydut Devlet” (Rouge State) kavramını armağan etmiş olan ABD eski dışişleri bakanı Albright’ın ihmal edilmemesi gereken bir diğer teorisi, güçlü ülkelerin siyasetini beğenmediği ülkede “rejim değişikliği” sağlama hakkı olduğu idi. Bu fikir, ABD Başkanı Biden’ın Rusya’da bir rejim değişikliği peşinde olduğu imasından (aslında açıkça söylemesinden) sonra gündeme gelmiş olmakla birlikte, aslında yeni değildir; ilk muhatabı da Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Bu, 1913-21 arasında ABD başkanlığında bulunan Woodrow Wilson’ın “Liberal Enternasyonalizm” idealine aşina olmayanlar için şaşırtıcı olabilir. Dünyanın “halkların kendilerini geliştirmeleri ve demokrasiye kavuşmaları için güvenli bir yer olmasını sağlamak” diye özetleyebileceğimiz Wilson Doktrini ile ABD gücünü önce Osmanlı egemenliğindeki halklar üzerinde denemeye kalkmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri arasındaki Paris Konferansı’nda Osmanlı’nın önce parçalanması, sonra da “dini bir yönetimden çağdaş bir rejime kavuşması fikri kabul edilmiş ve bunun ilk adımı olarak Osmanlı ülkeleri işgal edilmeye başlanmıştı. Ne var ki İngiltere ile Fransa arasında Irak petrollerine kimin “çökeceği” konusunda anlaşmazlık çıkınca Wilson’ın da rejim değişikliği projesi hevesi kaçmıştı.

Ancak o günden Madeline Albright ve her konuda yardımcısı Savunma Bakanı Colin Powell’in Irak politikalarına kadar söylem düzeyinde üstü örtülse de ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 64 ülkede gizlice, altı ülkede açıkça rejim değişikliği gerçekleştirmişti.

Biden’ın Putin hakkındaki “Bu kasabın görevde kalmasına izin verilmemelidir” sözleri diplomatik nezaketsizlik ve bir ülkenin iç işlerine karışma hadsizliği bir yana, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’ın dediği gibi, “Ukrayna-Rusya barış görüşmelerini temelinden dinamitleyen bir ifade olarak kalmamış, tüm dünyada “ABD’nin Rusya’da bir rejim değişikliği planladığı” şeklinde yorumlanmış bulunuyor. ABD’nin Irak ve Afganistan’daki uygulamaları dikkate alındığında, Albright-Powell Rejim Değişikliği Modeli’nin hedef ülkenin işgaliyle başladığı görülüyor. Biden’ın ve Dışişleri Bakanı Blinken’in bunun bir siyasal hedef açıklaması değil, sadece kişisel öfke olduğu şeklindeki tevilleri durumu düzeltmeye yetemez. “ABD başkanları tesadüfi söz söylemez” ilkesi, Rusya’nın bu çatışmaya en kısa zamanda çözüm bulması gerektiğini gösteriyor. ABD sonuçta Rusya’yı işgalle tehdit ediyor; Rusya, uluslararası sistemden dışlanma girişimlerini de dikkate alarak, bu seçeneğin daima karşısında olduğunu bilmelidir.

Rusya’nın, şimdi artık Ukrayna’daki direnişin gerçek boyutunu ve sebebini anlamış olmalıdır.

Yazının devamı...

500 bin çocuğun ölümü?

28 Mart 2022

NATO’nun genişlemesi projesinin ve bir savunma ittifakından çıkartılarak bir saldırı aracı haline getirilmesinin mimarı ABD dışişleri eski bakanı Madeline Albright’tı; geçen haftaki ölümüyle hatırlara sadece bu iki noktayı değil, başka bir noktayı daha, yaptırım meselesini de getirdi.

Nazi soykırımında birçok kurban veren ailesi Prag’dan kaçarak ABD’ye sığındığında, 11 yaşında New York’a ayak basan Albright, 1981’den 2012’ye kadar Amerikan ulusal güvenlik ve dış politikasında hem fikirleri hem de icraatı ile en etkin ilk on kişinin arasına girebilecek önemdeydi.

Çekoslovakya’nın Sovyet egemenliğindeki bloktan çıkmak üzere harekete geçtiği ve daha sonra Prag Baharı olarak adlandırılacak dönemi konu olan doktora teziyle akademi dünyasına adım atan Albright, eski Başkan Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından Beyaz Saray Güvenlik Konseyi’ne alınmış ve daha sonra Başkan Bill Clinton tarafından BM daimî temsilcisi olarak görevlendirilmişti. Sovyetler Birliği’nin dağıldığı dönemde ABD dış politikasına şekil veren kişi olan Albright, Yugoslavya’nın dağılması ve ardından çıkan 1998 Kosova Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı olarak dünya siyasetine tek başına yön veriyordu.

Albright, SSCB dağılıp Varşova Paktı kendi kendini feshedince, Doğu Avrupa ülkelerinin birbiri ardına NATO’ya üye olarak alınmasını sağladı. O sırada genç bir güvenlik görevlisi olan Putin, bunun, “Rusya’nın dizleri üzerine çökmesi için düzenlendiği” kanısına varmış ve o noktada “Rusya Ana’yı bu felaketten korumak için” siyasete atılmaya karar vermişti.

Albright ile Putin’in fikri yolları sadece o tarihte kesişmekle kalmadı. Albright, Kosova Savaşı’nda Sırp saldırılarına son vermek için NATO’nun devreye girmesi fikrini ortaya atınca ve böylece NATO bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ilk kez bir saldırı savaşında kullanılmış oluyordu. Putin, daha sonra yazdığı uzun bir yazıda bu olayı NATO’nun Rusya açsından “kırmızı çizgileri geçmesi” olarak niteleyecekti.

Albright’ın ülkesinin diplomatik tarihine katkısı sadece bununla kalmadı. Beyaz Saray’ın siyasetinin oluşturulmasında sadece BM büyükelçisi olarak değil, fakat aynı zamanda bir akademisyen olarak da etkili olan Albright’ın ortaya attığı, daha sonra “Albright Doktrini” olarak adlandırılacak olan “ABD her yere askeri güçle değil, fakat siyasal gücüyle de müdahale edebilir” teziyle yaptırım silahının mucidi olmuştu. Bu tezin açıkça ifadesinden önce de ABD ekonomik gücünü silah olarak kullanmış; ancak bu daha çok kendi elindeki imkanlarla sınırlı olmuştu.

Oysa Albright, ABD’nin sadece kendi imkanlarıyla değil ama bütün müttefikleri ve sözünün geçtiği her ülkenin imkanlarını kullanarak ülkelere boyun eğdirebileceğini söylüyordu.

Bunun ilk uygulaması, Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinden dört gün sonra Irak’a oldu. Sadece ABD değil ama sözünün geçtiği her ülke Irak’a tabir yerinde ise çöp dahi satmadılar. Buna karşı çıkan BM Genel Sekreteri Butros Gali, Albright’ın çabası ile görevden atıldı. BM Güvenlik Konseyi’nin de bu yaptırımlara katılmasıyla, Irak’ta bir yıl içinde bir buçuk milyon kişi açlıktan öldü. Ölenlerin yarım milyonu çocuktu.

Yazının devamı...

'Yeni dünya düzeni'

24 Mart 2022

İnsanların bulundukları yere, çevrelerine ve hatta dünyaya düzen verme eğilimi çok eski olsa gerek. Antik felsefelerde yaşayan “Evrensel Düzen” anlayışı, İbrahimi dinlerdeki iki dünya nizamı inancı bunun kanıtıdır. Ancak bu "ilahi düzen" fikrinden seküler, siyasal, askeri ve ekonomik bir küresel düzen fikrine geçiş yenidir. Hele bu terimin başına “yeni” sıfatını ekleyerek kendisine ait bir oluşum fikri haline getirme girişimi, ABD’nin dünyaya ideolojik bir armağanıdır.

ABD Başkanı Woodrow Wilson, 22 Ocak 1917’de, Birinci Dünya Savaşı en kanlı ve ateşli evresindeyken, ülkesinin bu çatışmada tarafsız kalarak, savaş sonrası dünyaya yeni bir düzen getirmesi ve bu düzenin liderliğini yapması gerektiğini söyledi. Daha sonra gelen ABD başkanları Franklin Roosevelt ve Harry S. Truman, bu yeni düzenin işleyişinden, sorunlarından, ABD’nin liderlik rolünden sürekli söz ettikleri halde “Yeni Dünya Düzeni” terimini ifade etmediler. İkinci Dünya Savaşı sonrası, iki kutuplu soğuk savaş döneminde de terim çok kullanılmadı ama herkes, ABD’nin soğuk savaşı kazanarak, dünyada tek kutuplu bir düzen için uğraştığını biliyordu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ile sonra gelen Batı liderlerinin, eski Sovyet müttefiki Doğu Avrupa ülkelerini birer birer Batı açısından yeni dünya düzenin aracı OLAN NATO’ya katmaları, bu çabanın sürdüğünü gösteriyordu. Bu yeni düzenin oluşumu sırasında dahi, Yeni Muhafazakârlık (Neo-Con) savunucusu bir iki ideolog dışında bu terimi kullanan olmadı.
Neden? Çünkü bu üç kelime, kapitalizmin iki asırlık vahşi sömürge düzenini temsil ediyordu. (Mevcut küresel parasal sistemin temelinin atıldığı 1944 Bretton Woods Konferansı’nda oluşturulan sisteme “Yeni Dünya Düzeni” adı verilmesi boşuna olmamıştı.

Bu terimden kaçınma hafta başında bozuldu. ABD Başkanı Joe Biden, ABD’li iş adamlarını bir araya getiren Yuvarlak Masa Derneği’nin toplantısındaki konuşmasında şöyle dedi:

“Dünyada bir kırılma noktasındayız. Bu her üç ya da dört nesilde bir oluyor. Şimdi yeni bir dünya düzeni kurulacak. Bu oluşuma biz liderlik yapmalıyız.”

Ne var ki Biden’ın bu ütopyasını, NATO müttefikleri arasında da AB ortakları arasında da distopya (her şeyin kötü olduğu bir durum) olarak görenler az değil. Hele böyle bir oluşum zorunluluk olarak ortaya çıksa bile buna ABD’nin tek başına önderlik yapması fikrini kabul ettirmek, zor değil imkânsız sayılabilir.

Yazının devamı...

Görünüşü (ve tabii şerefi) kurtarmak lazım. Ama nasıl?

21 Mart 2022

On yıllardır her gün dinlediğimiz, şimdilerde internet sitesini her gün izlediğimiz ünlü uluslararası yayıncılar, 1940’ları aratmayan kahramanlık yazıları yazmaya, videolar yayınlamaya başladı: “En kötü savaş bile sona erer. Ama siz bazen ölüme kadar savaşırsınız!”

Bu, BBC’nin siyasal yorumcusunun adeta şiiri! Verdiği örnekleri görseniz! Çeçenistan’dan, Abhazya’ya… Donbas’tan, Odesa’ya… Putin’in mezalimine örnekler art arda sıralanıyor. “Peki ya Afganistan, Irak, Filistin?..” diyerek işi mezalimlik yarışmasına çevirmek istemiyorum... Şu anda sadece BBC değil, Ukrayna’daki işgali durdurmak yerine tam bir savaşa çevirmeye yönelik fikirler ortaya atan, başta İngiltere olmak üzere, batısıyla doğusuyla çoğu Avrupa medyasının aklıselim ile ilişkisi kesilmiş gibi görünüyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin savunulacak, izah edilerek anlayışla karşılanacak bir tarafı yoktur. Bu işgali başlatmanın sorumluluğu, sürdürmekteki insanlık dışı ısrarın vebali Vladimir Putin’e ve ona destek veren bütün Rus siyasetçilere aittir, onlara sorulmalıdır. Böyle bir ihtimali gördüğü halde önlemek için tedbir almak yerine, adeta horoz dövüşünü kızıştıranlar gibi “Yapamazsın, yap da görelim!” havasındaki ABD siyasetçileri ile Ukrayna’yı bir uçtan ötekine “NATO eğitim tesisleri” ve kolay taşınabilir modern silahlarla donattıkları şimdi ortaya çıkan kamu görevlilerinin sorumluluğu da unutulmamalıdır. Ukrayna’yı bir uçtan ötekine omuzdan atılan uçak ve tanksavar silahlarla donatanların bunu ne için yaptıklarını hatırlıyor muyuz? Ukrayna halkının NATO’ya girmek veya girmemek konusundaki serbest karar hakkını savunuyorduk, değil mi?

Ama Ukrayna Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy’nin şimdi idrak ettiği gibi ne ABD ne AB, onların NATO’ya katılma hakkını savunmak istemiyordu. Zelenskiy, “Amaç bizi NATO’ya almak değilmiş!” derken bir şeyi itiraf etmiş oluyor: Batı, Ukrayna için büyük nükleer savaşı göze alacak değildi; onlar sadece Rusya’nın “fişini çekmek için” Ukrayna üzerinden bir vekalet savaşı denedi.

Ancak bir nükleer savaşın kazayla da olsa çok kolay çıkabileceğini gördük. İki taraf da anlaşmazlıkların barışçı yollarla halledilmesi seminerlerinde öğretilen türden çözüm üretmek bir yana, ulusal gururları, milli duyguları, asırlık korkuları canlandıracak hatalı yollara kolayca sapabildiklerini gösterdiler.

Zelenskiy’nin ülkesi üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini istemesi kadar doğal bir talep olamaz. Ancak uluslararası ilişkilerde “Ben bunu yaparsam, o da şunu yapar” tarzında bir akıl yürütmenin inkâr edilemez önemi vardır.

Şimdi NATO ve Rusya’nın, Ukrayna’yı horoz dövüş arenası olarak kullanmaya son vermesi ancak yenilmiş gibi görünmeden bu girdaptan çıkmak için Türkiye’nin aradığı uzlaşmaya bir şans verilmesi gerekiyor. ABD ve AB, Türkiye’nin bu çabasına destek olmalıdır.

Hiçbir Ukraynalı bebeğin hayatı, kurtarılmak istenen şereflerden daha az önemli değildir. Ancak bebeklerin hayatı bu görünüşü kurtarma çabasına bağlıdır.

Yazının devamı...

Bir nükleer savaş bu kadar kolay mı?

17 Mart 2022

Victor Zhikai Gao bir televizyonda konuşuyor. İsminin altında “Çin ve Küreselleşme Merkezi isimli kurumun başkan yardımcısı” yazmasa, Rusya’nın Ukrayna işgali dolayısıyla televizyonları sabahtan gece yarısına kadar dolduran uzmanlardan biri deyip başka tarafa geçersiniz.

Araştırdığınız zaman, bu şahsın Uluslararası Çalışmalar Birliği Direktörü ve Pekin Özel Sermaye Derneği İcra Başkanı olduğunu öğreniyorsunuz.

Dahası, Gao Zhikai, eski “Yüce Başkan” Deng Xiaoping’in bütün görüşmelerinde çevirmeni imiş. Gao Zhikai, öyle mütebessim bir çehreyle, sanki Pekin 2022 Olimpiyat Oyunlarında Nathan Chen’in artistik patinajda nasıl göz kamaştırdığından söz eder bir sükûnet içinde, “Rusya’ya yardım ettiği bahanesiyle Çin’e karşı yaptırım uygulayacak olurlarsa...” diye söze giriyor ve devam ediyor:
“Bu Çin’de iç savaşı yeniden başlatma girişimi sayılır ve böyle bir savaş, sadece Tayvan’ı içine alan bir savaş olarak kalmaz; Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmak olur.”

Ve ekliyor:

“Bu savaş ise kesinlikle nükleer bir çatışma demektir.”
Bu kadar önemli titrleri olmasa, gerçekten böylesine önemli bir olayı, böylesine mütebessim ve sakin ifade eden kişiye aldırmayabilirsiniz; ancak, Mao’nun yerini alan ve on yıla yakın Çin’i yönetmiş, Modern Çin’in kurucusu Deng’in çevirmeni olan kişinin, ülkesinin siyasetine dair bir iki şey bildiğini var saymak zorundasınız. Bu bir iki şeyden birinin, Çin’in Rusya ile ittifakına ne denli önem verdiği, diğerinin ise Çin için, Rusya’ya uygulananlara benzeyen bir yaptırımı, Rusya kadar olağan karşılamayacağı olduğu anlaşılıyor.

İnternet kaynaklarına göre, hukukçu, diplomat, akademisyen olan Çinli yetkilinin kısa bir süre önce, ABD ve İngiltere’nin Avustralya ile yaptığı AUKUS paktı üzerine görüşü sorulduğunda, yine sözünü esirgemediği anlaşılıyor. ABD ve İngiltere Avustralya’ya nükleer denizaltı verecek olurlarsa, bu silahların “gelecekte nükleer bir saldırının meşru hedefi” olacağını söyleyen Gao Zhikai, burada durmamış, “Avustralya’nın bu anlaşmayı imzalayarak beyinsiz bir ülke olduğunu kanıtladığını” da ifade etmiş.

Yazının devamı...