Senin derdin ne arkadaş?

11 Mart 2021

Herhangi bir İsrail gazetesi aynı hafta içinde art arda üç Türkiye aleyhtarı makale yayımlarsa ve sayfalarını bunlardaki yargıları destekleyecek sözüm ona haberlerle süslerse, bu dikkat çekici oluyor.

Ortak yurttaşlarımızın çokluğu, bunların gazete okuyucusu olarak ikinci vatanlarından haber alma ihtiyacının yüksek olması dikkate alınırsa, İsrail medyasının Türkiye’den düzenli haber vermesi son derece normaldir. Türkiye’de de medyada İsrail haberleri eksik değildir. Bu haberlerin çoğunluğu İsrail hükümetinin işgal altındaki topraklara ve Filistinlilere yönelik uygulamalarından kaynaklansa da bu ilgi uluslararası medya ilgisinden daha yüksek değildir.

Ancak belirli bazı İsrail gazetelerinin ve bu gazetelerdeki belirli yazarların Türkiye ilgisi standart habercilik ve yorumculuk ölçülerini aşıyor.

Nasıl ki bir Avrupa gazetesinin, “Türkiye Kürt yanlısı muhalefet partisini kapatıyor” diye başlık atması o gazetenin hatta ülkesinin Türkiye, AK Parti ve genel olarak İslam coğrafyasına ilişkin husumetiyle yorumlanırsa, belirli İsrail gazetelerinin bu tür bir toptancılık yapması, çok daha zor affedilir nitelik taşıyor. Neden? Çünkü İsrail medyasında çalışanların çoğu ya yaz-kış tatillerini Türkiye’de geçiriyorlar ya da Avrupa-ABD yolunda Türkiye onlar için bir doğal durak oluyor. İsrail medyasında Türkçe bilenlerin de sayısı az değildir.

Türkiye “Kürt-yanlısı” bir muhalefet partisini kapatmaya hazırlanmıyor. Bu başlığı belki bir İzlanda gazetesinin editörü, bir ajanstan aldığı haberi dikkatlice okumadan atabilir. Ama bir İsrail gazetesinin bunu yapmaya hakkının olduğunu sanmak kolay olmasa gerek. Neden? Çünkü ülkesinde Türkiye yurttaşı çok sayıda İsrailli var ve onlara ikinci vatanlarıyla ilgili bu kadar asılsız bir bilgi vermek haberciliğin temel ilkelerine aykırı.

Türkiye’de bir siyasal partinin kapatılması belki 1980 Anayasası’nın temelindeki faşizan felsefeyle çok kolaydı. Kenan Evren ve cuntası, Atatürk’ün kurduğu parti demeyip, CHP’yi bile kapatmışlardı. Binlerce kişiyi yurttaşlıktan atma ilkelliğinden tutun 3 bin genci idamla yargılama vahşetine kadar, insanlık dışı işlere kalkışmışlar ve bunu yasalara da işlemişlerdi. İsrailli bir editörün bilmesi gerekir ki, geçen 40 yılda, özellikle son 10 yılda Türkiye, İsrail’in düşünemeyeceği kadar ileri demokratik reformları gerçekleştirmiştir.

Gazetedeki “Erdoğan ve Netanyahu, azınlıklarının hakları üzerinde tepiniyorlar” başlığı ve makalesi ne gerçekleri yansıtıyor ne de kendi okuyucularına anlaşılır bir hikâye sunuyor.

Netanyahu ile Erdoğan, Türkiye’deki Kürtlerle İsrail’deki katı dinci bir siyasal parti birbiriyle mukayese edilebilir. Türkiye’deki Kürtlere yönelik son yasa değişikliği, onların çocuklarına Kürt kültürüne uygun isimler verebilmeleri sağlıyordu. Türkiye’deki etnik grupların şu ya da bu partiye üye olmasını engelleyen ne yasa ne de yasa dışı bir uygulama mı vardır? Böyle bir uygulama ne zaman olmuştur?

Yazının devamı...

Bayram ve seyran meselesi

8 Mart 2021

Haberlerde “Katolik dünyası liderinin Irak’ı ilk ziyareti” diye okuyoruz ama Katolik Kilisesi, özellikle Irak’a ve genel olarak Orta Doğu’ya (kilisenin kullandığı isimle: Levant ve Mezopotamya”) hiçbir zaman yabancı kalmamıştı.

Papa Francis’in virüs salgını uyarılarına rağmen, Irak’ta adeta mekik dokuduğu gezisinden 7 papa önce, 1914’te göreve gelen ve 1922’de ölümüyle görevi sona eren 15’nci Benedict, sadece birinci dünya savaşına tanık olmakla kalmadı, Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun temelleri atılan Paris Barış Konferansı’nı da baştan sona izlettirmişti. Papalığın esasen bir “Avrupa Devleti” statüsüne sahip olması, önce Paris’teki sonra Vatikan’daki yapıyı salt bir din-diyanet kurumu olarak görmeye engeldir; nitekim papalık daima uluslararası siyasette aktif olmasa bile önemli gözlemci, çığır açan önder rolü üstlenmiştir. Papa 11’nci ve 12’nci Pius’lar Nazilerin Musevi Soykırımı’nı açıkça lanetlemeyerek, bu vahşete bir tür onay vermiş olduklarını öne sürenler varsa da meselenin o boyutunu burada ele alamayız. Papa Francis’in Irak ziyareti bağlamında, “Papalığın uluslararası siyasetle ilgisi hiçbir zaman eksilmemiştir” demek yeterlidir.

Katolik Kilisesi’nin Levant ve Mezopotamya merakı ise çok daha eskilere, Haçlı Seferlerine kadar gider. Hz. İsa’nın yaşadığı ve Hristiyanlığın doğduğu yer olmasının ötesinde, bu bölge, Tevrat’ta (ve daha sonra Kuran’da) anlatılanlar Hristiyanlığın daima ilgisi çekmiştir.

Ne var ki 1015-1920 Paris Barış Konferansı’na papalığın gösterdiği ilgi, dinle-diyanetle ve Hazreti İbrahim’in doğduğu yer itikatlarıyla değil, petrolün doğduğu yerin ekonomisiyle açıklanabilir. Bağdat petrollerini uluslararası siyasete bir öge olarak sunan ve bundan prestij, devasa bir servet ve uluslararası etki devşiren Sarkis Gülbenkiyan, İngiliz İmparatoru ve Fransa Cumhurbaşkanı kadar, Papa’nın da randevu almadan ziyaretine gidebilen bir kişiydi. Fransa ile İngiltere arasında Bağdat Petrolleri yüzünden, Sykes-Picot Anlaşması suya düşüp adeta savaş çıkmasına ramak kalınca, Gülbenkiyan’ın, İngiliz Petrol Şirketi’nin ve tabii dünya barışının imdadına yetişen Papa Benedict hazretleri olmuştu! (Ne kadar doğrudur bilinmez ama Orta Doğu petrollerindeki hissesi sebebiyle “Bay Yüzde 10” diye bilinen Gülbenkiyan’ın hisselerinde kilise lehine bir miktar azalma olduğu da söylenir.)

Irak ziyareti Papa Francis’in Orta Doğu’ya ilk ziyareti değil. Bir yıl kadar önce Papa, 1,2 milyon nüfuslu Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki 100 bin Hristiyan’ı ziyaret etmiş; Irak ziyaretinde olduğu gibi ülkenin siyasal yöneticileri ile de görüşmüştü.

Bu arada ABD’nin başına tarihinde ikinci kez bir Katolik başkan gelmiş bulunuyor. Bir anlamda bütün Katoliklerin ruhani lideri olan Papa’nın manevi önderliğinden Joe Biden’ın da istifade etmesi normaldir. Papa, birbirinin özerkliğini pek benimsememiş olan dinî grupları kendi aralarında barışa ve sükûna davet eder ve hatta bunu sağlarsa, ABD’nin bölge siyaseti açısından uzun vadeli yararı olmaz mı?

Yazının devamı...

AB değil kendimiz için

4 Mart 2021

İnsan Hakları Eylem Planı olarak açıklanan 9 amaç çerçevesinde 393 uygulamayı içeren reform programına gösterilen ilk tepkilerden biri, bunun ülkenin kendi ihtiyaçları için değil, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye ile ilişkilerini de ele alacağı mart zirvesi dikkate alınarak hazırlandığı yorumudur.

Açık söylemek gerekirse, 12 Eylül 1963 tarihli, Türkiye ile AET arasında ortaklık başlatan Ankara Anlaşması, 11 Aralık 1999 tarihli AB Zirvesi’nde oy birliğiyle Türkiye’nin aday ülke olarak kabul edilmesi kararı, 3 Ekim 2005’ten bu yana yapılan sayısız katılım müzakereleri ve en son Türkiye’nin Mavi Vatan’ını koruma kararlığı karşısında Türkiye’ye yaptırım uygulama alçaklığına varan AB’den, 393 madde değil, 3 milyon maddeyle bir insan hakları reformu bile yapılsa, bir şey çıkacağına inananlardan değilim. Ancak, AK Parti hükümetlerinin ve şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminin 2005’ten bu yana hiç azalmayan bir şevk ve gayretle bu ortaklığı sağlama çabasına da hayran olmamak elde değil.

Bununla birlikte, Erdoğan yönetiminin, iç veya dış meselelere ilişkin herhangi bir plan veya uygulamasının, AB üyeliğini sağlama gibi bir amaca indirgenmesinin adil olmadığı da açıktır. Böyle bir amaç olsa idi, Türkiye, PKK ile sınırların ötesinde mücadele etmekten tutun, Libya’daki iç savaşı kesinlikle bitirmeye, Doğu Akdeniz’deki haklarını korumaya, Azerbaycan’ın Ermeni işgaline son verme gayretini bütün gücüyle desteklemeye kadar, kendisini bazı etkili AB üyeleri ile hatta bizzat AB ile karşı karşıya getiren politikalar izlemezdi.

İnsan hakları, yurttaş hukuku, ulusal adalet kavramı gibi anayasal mevzuları konu edinen reform planının başlıklarına bakılınca, amacın AB ile daha güçlü bir pazarlık pozisyonu kazanmak olmadığı bellidir. Amaç, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan yürürlükte olan 12 Eylül Anayasası’na kadar, hukuk düzenimizin iliklerine işlemiş olan vesayet anlayışını, hukukun üstünlüğünü değil, üstünlerin hukukunu bize hâlâ adliye koridorlarından tapu dairelerine, doldurduğumuz vergi beyannamelerinden polise-savcıya verdiğimiz ifadeye kadar dayatan sistemi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu görülüyor.

Bu plan AB’nin çok hoşuna gidermiş; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Başkanı Angela Merkel ile geçen ay başında yaptığı görüşmede çağrıda bulunduğu zirvede Türkiye’nin elini çok güçlendirirmiş. İnsan Hakları Eylem Planı, bütün bunları sağlamaya da yararsa, varsın yarasın. Ama “Adliyelerde suç mağdurlarının kendilerini yalnız hissetmemelerine yönelik tedbirler” artırılacaksa bu Türkiye AB’ye de girse, Şanghay Beşlisi’ne de katılsa, Türkiye’ye gerekli bir önlemdir. AB zirvesi olmasa idi, “İdari davalarda dosyaya sonradan giren bilgi ve belgelerin taraflara tebliği” zorunlu hale getirilmese de olur muydu? Planın hedeflerinden hangisi için “Buna gerek yoktu” diyebilirsiniz?

Bu planı kendisine uygun bir anayasayla taçlandırmak, evet, Türkiye’nin uluslararası saygınlığına katkıda bulunacaktır.

O halde şimdi hedef, sivil anayasadır.

Yazının devamı...

Mesele roket değil para değil. Peki ne?

1 Mart 2021

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, S-400 meselesini “müfit ve muhtasar” (kısa ve öz) bir şekilde anlattı: “Bu savunma sistemi tehdit ve tehlikeye karşı ihtiyaç duyulduğunda kullanılır. Türkiye’ye karşı bir taarruz niyeti yoksa kimseye zararı yok.”

Aynı mantıkla devam edelim: Türkiye’ye saldırmazsanız, S-400’lerin varlığını bile fark etmezsiniz. Saldırırsanız, Türkiye kendisini S-400 ile mi, S-500 ile mi savunur, zaten önemi yok. Çünkü Türkiye’nin S-400’leri kullanması gereken bir an, tam bir felaket senaryosudur. Tam bir 3’ncü Dünya Savaşı’dır; tam bir Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasların yeniden sınırlandırılması sürecidir. Türkiye S-400’leri kullanmak zorunda kalırsa, amiyane ifadesiyle, kim öle, kim kala anıdır.

Birisi, diyelim ki uyduruk bir PKK-bozması örgütün, sözüm-ona kantonundan, üç kuruşluk bir İHA, SİHA ile güney ve güneydoğu bölgemize bir saldırı oldu. (ABD’nin, geçen hafta Irak üzerinden, bu tür yapılanmaların olduğu sınırımıza yakın bölgelere bu tür hava keşif ve saldırı silahları yolladığını hatırlayalım.) Böyle bir saldırının önlenmesi, sorumlularının cezalandırılması S-400 ölçüsünde bir hava savunma sisteminin harekete geçirilmesini gerektirmez. Türkiye, böyle bir cürete karşılık vermek için birden fazla sisteme sahiptir. Bırakın Türkiye’yi, böyle bir ahmaklığı, Bayır-Bucak’taki Türkmen kardeşlerimiz bile püskürtür ve bedelini en ağır şekilde ödetir.

Başta ABD savunma bakanlığı sözcüsünün de merak ettiği üzere S-400’ler Türkiye’ye karşı bir imha hareketine girişme niyeti olanları ilgilendirir. Sayın Akar’ın sözlerini daha açık şekilde ifade edersek, “Türkiye’ye karşı bir saldırı niyetiniz yoksa, dert etmeyin!” Ayrıca Türkiye bu sistemleri, ucu NATO savunma mekanizmalarına çıkan ağlarla da irtibatlandırmayacağını milyon kere açıklamış bulunuyor.

“Biz size Patriot da verecektik” düzeyine ulaşan gerçek dışı ifadelere sapan ABD’nin S-400 husumeti artarak sürüyor. ABD’nin bu kadar açık bir mantık ile dahi ikna olamaması, itirazın gerisinde başka bir “şey” bulunduğuna işarettir. S-400’ün NATO sistemlerine, NATO mekanizmalarının da S-400 sistemlerine “sızması” gibi bir durum olmadığına göre mesele nedir?

Biden Yönetimi’nin bakanları gibi, bakanlık sözcüleri de yeni kişiler ve henüz ağızlarının iki tarafından konuşma veya bazı ifadeleri dilinin üzerinden kaydırıp anlaşılmaz hale sokma becerisini tam kazanmış değiller. Nitekim, ABD savunma bakanlığı sözcüsü sistemlerin uyumsuzluğu gibi bir yığın gerçek-ötesi ifadenin içinde “Türkiye’nin bu sistemleri satın alması Rus savunma sektörüne önemli miktarda fon sağlayarak, Rusya’nın güçlenmesine katkıda bulunmuş oldu” diyerek, bir anlamda dilinin altındaki baklayı çıkartmış oldu. ABD Türkiye’nin bu füzeleri 2,5 milyar dolar karşılığı edindiğini tahmin ediyor. Rusya’nın yıllık dış geliri 350 milyar dolar; Türkiye’nin 2,5 milyar doları bunun yanında Rusya’yı ihya etmiş olamaz.

O halde, ABD’nin S-400 sıkıntısının gerçek sebebi ne?

Yazının devamı...

ABD’nin ehem ve mühim kargaşası

25 Şubat 2021

İki açıklama: Dilimizde bazı sıfatların karşılaştırmalı üstünlük ve mutlak üstünlük belirten ayrı ifadeleri vardır: mühim, bir şeye göre önemli, ehem ise tek başına, mutlak önemli, en önemli, çok önemli demektir.

İkinci açıklama: Bu satırların yazarı, eşcinsellik ve cinsiyet değiştirme konusunda doktorların, psikologların ve dini önderlerin ne dediğine bakar; kendisi bir hüküm koymaya kalkmaz.

Mevzuya dönersek, ABD Büyükelçisi Sayın David M. Satterfield, önceki gün iki LGBT grubunun temsilcilerini kabul etti ve birlikte fotoğraflarını sosyal mecralarda yayınladı. Bu iki grup, temsil ettikleri bireylerin özgürlüklerini ve örgütlenme çabalarını güçlendirmek istiyorlar ve web sitelerinde amaçlarının “Üniversitelerde LGBT alanında ayrımcılıkla mücadele” olduğunu açıklıyorlar. Büyükelçi de sosyal mecralarda fotoğrafının altına “ABD, küresel ölçekte LGBT haklarını savunmaya kararlıdır. Her insan saygı ve itibar görmelidir” diye yazdı.

ABD Büyükelçiliği kiminle ne görüşür ve ABD “küresel ölçekte” ne savunur, kendi bileceği şeydir. Ama bu görüşmelerin ve savunduklarını açıkladıkları görüşlerin içeriğinin, misafiri oldukları ülke açısından bir önemi vardır. Bu içerik, ev sahibi ülkenin halkı tarafından neye göre, ne zaman için, hangi bağlamda değerlendirilir? Bu Sayın Büyükelçi’yi çok ama çok ilgilendirmelidir. ABD’nin şu anda küresel veya bölgesel savunmaya ihtiyacı olan en ehemmiyetli (mutlak derecede önemli, başka şeyle mukayese kabul etmez bir şekilde önemli) şey, Suriye’nin toprak bütünlüğü, Suriye halkının 10 yıldan beri yok olan huzuru, güvenliği ve refahının yeniden tesisidir. Çünkü bu, Türkiye için “küresel ölçekte” birinci meseledir; çünkü bu, Türkiye açısından kendi halkının sahip olduğu saygı ve itibarı için varoluşsal önemdedir.

Neden böyledir?

1. Türkiye’de 5 milyon Suriyeli misafirdir ve bunların kendi ülkelerine dönmeleri elzemdir;

2. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması Türkiye için bir güvenlik garantisidir.

Bu listeyi uzatmak mümkün olmakla birlikte, asıl ifade etmek istediğim noktaya yer kalması için bu iki hayati noktayla yetinelim.

Yazının devamı...

Süper Mario

22 Şubat 2021

İtalya da sonunda “ideoloji-sonrası” akımına kapıldı. Bu akım, Trump’la başladı, Macron’la devam etti. Bizim yakından tanıdığımız, Ermenistan’ın Paşinyan’ı bu akımın ürünüdür. Siyasetlerine çok aşina olmadığımız, Slovakya’nın Meciar’ı, Venezüela’nın Chávez’i, Bolivya’nın Morales’i, Macaristan’ın Orban’ı da liberal demokrasinin vaz geçilmez ögesi olan siyasal parti olgusunu kenara iterek iktidara gelmiş kimi sağ, kimi sol popülistlerdir.

Mümtaz Soysal hocamız “popülizmi” halkçılık diye değil “halk dalkavukluğu” diye aktarırdı. Hele post-politics (siyaset-sonrası), bir partiye, onun iktidara taşımak istediği inançlar bütünü olan bir ideolojiye manzumesine dayanmayan popülizm, örneklerinde görüldüğü üzere, iş başına gelişi, işbaşında kalışı ve yeniden seçilme mücadelesi ile “Ne geçerli ise o! Nasıl kazanırsam öyle! Her şey mubah!” ilkeleriyle hareket eden oportünist bir harekettir. Bütün hareketleri fikirsiz-zikirsiz fırsatçılık olarak nitelemek doğru olmaz. Ama örneğin Trump gibi Bush’tan bu yana gelmiş-geçmiş bütün başkanların adamlarını iş başında tutan veya Paşinyan gibi pahalılığa ve işsizliğe çare bulmak üzere kimse kazanamadığı için hükumet kuran ve ilk işi komşusu Azerbaycan’ı topa tutmak olan popülistler, sadece ülkelerine değil “ideoloji-sonrası” siyasete de kara bir leke sürdüler.

İtalya’da son on yıl içinde geleneksel siyasal partilerin yerini popülist hareketler alıyordu.

Kurucusu komedyen Beppe Grillo olan Beş Yıldız Hareketi (Movimento), aşırı sağcı Lig, bir diğer aşırı sağ grup Forza Italia, solcu Özgür ve Eşit ve sayılamayacak kadar çok küçük örgütler sık-sık kurulan ve aynı hızla dağılan koalisyon hükumetleri kurdular. İtalya’da 1946’dan bu yana bir hükumetin ortalama ömrü 10 ay olarak hesaplanıyor.

İtalya şimdi yine yeni bir “büyük koalisyon” denemesine başladı. Bunun diğer koalisyonlardan farkı, “partiler-üstü” olması. Daha önceki hükumetleri koalisyon ortaklarından biri kurarken bu kez işbaşına son 8 yılda Avrupa Birliği Merkez Bankası başkanlığını yapan ve Euro’yu gerçek değere sahip bir para birimi haline getiren Mario Draghi getirildi.

Ekonomi ve finans dünyasında (en eski bilgisayar oyunu kahramanına atfen) Süper Mario denilen Draghi, Dünya Bankası’nda çalıştı, İtalyan Hazine Genel Müdürlüğünü yürüttü; İtalya’nın en büyük bankasının başkanlığını yaptı. 2008’deki Büyük Durgunluk’ta sadece ülkesinin değil fakat tüm Avrupa’nın istikrara kavuşmasında rol oynadı.

Ne kadar “süper” olursa olsun Mario Draghi bir siyasetçi değil ve dünyada siyasal sorunlara “siyaset dışı” kişilerin çözüm bulabildikleri kolaylıkla gösterilemez. Bunu başaranlar sadece “siyaset üstü” sıfatlarını görevde bulundukları sürenin belirli bir noktasında siyasetçi gibi davranmaya başlayanlardır.

İtalya Başbakanı Draghi, adını aldığı Süper Mario’nun bir süre hoplayıp zıpladıktan sonra sıhhî tesisatçılıktan süpermenliğe sıçraması gibi ya bir ideolojiye sıçrayacak ya da benzerleri gibi istifa edecektir. Ülkeleri süpermenler değil liderler yönetir.

Yazının devamı...

‘Bak dostum, eğer yalan söylemiyorsan...’

18 Şubat 2021

ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Tony Blinken de yanında getirdiği sözcüsü Ned Price da Türkiye ile ilişkilerine yanlış adımlarla başladılar.

Bakan, daha bakan olmadan, Kongre’den onay almaya çalışırken yaptığı konuşmada “Sözde stratejik ortağımız Türkiye” ifadesini kullandı. Kongre’den onay almak için her türlü ifade mubah sayıldığı için fazla üstünde durulmadı ama bir kenara kaydedildi. Sözcü ise Boğaziçi Üniversitesi’nde bir öğrenci kulübünün, Kâbe görselini tahrif ederek, yere sermesine yöneltilen eleştirileri “Eşcinsel ve lezbiyen öğrencilere yönelik” olarak niteledi, ağır ifadeler kullandı. Price’ın son marifeti ise, birbirine arkadaş diyen iki kişinin bile normal bir sohbette söyleyemeyeceği, “Eğer”li ifadesi oldu: “Eğer mesele Türkiye’nin söylediği gibi 13 kişi PKK tarafından öldürüldü ise onları şiddetle kınıyoruz...”

Blinken’in, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu telefonla arayıp, “Bu katliamı PKK’nın yaptığını biliyoruz” demesi, zevahiri kurtarmaya yöneliktir; samimi midir, değil midir zamanla anlaşılacaktır.

ABD’de birçok ülkede olduğu gibi resmi sözcüler, kendileri ve yardımcılarıyla bütün gün ve gece kurumlarının nabzını tutarlar. Ned Price’ın ve yardımcılarının ağzından çıkan her kelime, en az iki ayrı bakanlık yetkilisinden doğrulatılmış ve onaylatılmıştır. Bir bakanlık sözcüsünün başka (ve hele müttefik) bir ülkenin resmi açıklamasının doğruluğundan kuşku ifade etmesi tek kelimeyle skandaldır, ama o bakanlığın ilgili birimlerinde konuşulan bir kanaattir.

Price, her ne kadar daha önce siyasal danışmanlık yapmış ve ABD Merkezi İstihbarat Örgütü CIA’da 10 yıl çalışmışsa da sözcülük işinde acemidir ve zamanla “içeride konuşulan her şeyi dışarıda söylememe” kuralını öğrenecektir. İçeride, bütün gün ve gece kulakları Türkiye kaynaklı “13 kişi, PKK tarafından değil, TSK’nın kendi bombardımanda öldü” laflarıyla dolduğu anlaşılan Price, kınama mesajını da bu “kaynaklara” bir saygı borcu olarak “Eğer” parantezine aldı. Ama atladığı bir şey var: ABD bile olsa her ülkenin bırak aralarında ittifak anlaşması olan bir ülkeye, hasım saymadığı, açıkça düşmanlık siyaseti gütmediği herhangi bir ülkeye bile “Senin açıklamandan kuşku duyuyoruz” tarzında hitap etmesi mümkün değildir.

Türkiye 13 yurttaşın acısıyla kahrolduğu saatlerde, ABD’nin PKK’nın Suriye kolu YPG/PYG/SDG’ye silah ve teçhizat konvoyları sevk ettiğini görüyordu. Türkiye, ABD’nin PKK konusundaki tutum ve düşüncesiyle ilgili sözleri ile bu konvoyların söyledikleri arasındaki farkı görüyor.

Ama bunun resmiyete dökülmesi, yani müttefikimiz ABD’nin (uzantıları eliyle değil de doğrudan) PKK’ya ciddiyet atfettiğinin anlaşılması, Türkiye’yi bu ittifak anlaşmasıyla ilgili tutum almaya, davranışta bulunmaya iter.

Türkiye bunu yapmaktan çekinmez; ABD de bunu bildiği için “acemi sözcü” mazeretiyle bakanın bizzat “bu cinayetlerin failinin PKK olduğu” sözleriyle şimdilik geçiştirmiş bulunuyor.

Yazının devamı...

Sen yaparsan, sana da yapılır

15 Şubat 2021

Galatasaray Üniver-sitesi’ndeki yabancı öğretim üyelerinin başlangıç düzeyinde Türkçe bilmeleri şartı getirildi. Bu şart, aslında bütün lise ve yüksekokullarda uygulanmalıdır. Ama konu şu anda bu değil.

YÖK’ün bu şartı GSÜ bağlamında uygulaması, rektör yardımcısın da belirttiği gibi “siyasal amaçlı” bir uygulamadır. Fransız Rektör Yardımcısı Francis Rousseau haklıdır; bu bir siyasal karardır. Hatta siyasalın da ötesinde bir “mukabelei bil-misil” davranışıdır.

Bu, bir davranışa aynıyla veya benzeriyle karşılık verme anlamında bir uluslararası hukuk deyimidir. Fransa, bir yıl önce maaşı Türkiye tarafından ödenen üniversite okutmanları ve din görevlilerine B2 düzeyinde Fransızca bilme zorunluğu getirmişti. Türkiye, bu şart yokken gönderilmiş personelin yerleştikleri Fransa’da zarara uğramalarını önlemek amacıyla kararın geri alınmasını sağlamak için diplomatik temaslar yaptı. Hatta ilgililere göre bu konu bakanlar ve başkanlar düzeyinde de ele alındı. Fakat sonuç sağlanamadı.

Şimdi Fransa’nın Fransızca bilmeyen okutman, öğretim görevlisi din elemanlarına uyguladığı bu haksızlık, burada GSÜ gibi eğitim sistemimizin değerli bir parçası olan bir kuruma gelecek yeni hocalara yapılacaktır.

Hukuk böyledir: hele uluslararası alanda, hele ülkelerin birbirlerine karşı egemenlik haklarını dayattıkları alanlarda ne bireylerin uğrayacağı zarar ne de tarihsel durumlar hatıra gelir. Fransa çoluğuyla çocuğuyla oraya yerleşmiş personelin iş akdine rağmen sınırdışı edilmelerinde bir sakınca görmüyorsa, şimdi Türkiye, Fransa ile eşit egemenlik haklarına sahip olduğunu, kapitülasyonların, Sevr anlaşması ile birlikte 9 Eylül 1922’de İzmir Körfezi’ne döküldüğünü Emmanuel Macron’a hatırlatıyor. Macron, Türk okutmanlara Fransızca zorunluğunu, kendi aklınca “Fransız İslam’ı” tasarımı çerçevesinde getirmişti. Şimdi bu kararının sonuçlarına katlanacaktır.

Ancak GSÜ ile sınırlı olan bu kararın bir de akademik yönü vardır. Yabancı öğretim elemanlarının liselerimizde ve üniversitelerimizde istihdamı bir bilimsel zorunluktur. Egemenlik haklarımızı dermeyan edeceğiz diye, okullarımızı yabancı öğretmenlerden, yöneticilerden mahrum bırakamayız. Bugün sayıları 200’ü aşan üniversitelerimizin hepsinde yabancı öğretim elemanları vardır. YÖK, zaman-zaman bu hocaların sayısının, toplam öğretim elemanları arasındaki oranını sınırlamaya, onlara verilecek idari görevleri kısıtlamaya ilişkin kararlar alıyor. Bunlar bazen komedi haline dönüşebiliyor. Diyelim ki Harvard veya Sorbonne Üniversitesinin orada bütün akademik sertifikasyon işlemlerini tamamlamış (doçent, profesör olmuş) hatta bu okulların rektörlüğünü, bölüm başkanlığını yapmış bir elemanını bir Türk üniversitesine öğretim üyesi olarak almaya kalktığınızda bile bütün bu sertifikasyonun burada kurulacağınız bir bilimsel kurula onaylatmanız gerekiyor.

GSÜ siyasal sorunu siyaset yoluyla, umarız tez zamanda, halledebilir. Ama yabancı öğretim üyeleri ile ilgili akademik sorunlar nasıl halledilecek?

Yazının devamı...