Jübilenin şatafatı yüz yılda 250 savaşı örtemiyor

6 Haziran 2022

Kraliçe Elizabeth’in öne çıkan özelliği, dünyanın eli en kanlı imparatorluğunu, sevimli bir olgu haline getirmesidir. Liberal Emperyalizm ideolojisi, bugün onun şirinliği, hatta zararsız saray entrikaları sayesinde, yerini bir reformizm masalına bırakmış bulunuyor.

Bir kraliçe değil de bir kral tahtta oturuyor olsaydı, belki de İngiltere 19’ncu yüzyılın büyük bir bölümüne yayılan 250 savaşla 178 ülkede 700 milyon kişiyi egemenliği altında tutmak için döktüğü kanları bu kadar kolay gizleyemezdi.

“Bu kadar kolay” ifadesinden, bu savaşların bu ülkelerdeki bu insanlar için kolay olduğu sonucu asla çıkartılmamalı. “’Şiddet” İngiliz İmparatorluğu’nu ayakta tutan ve başka imparatorlukları yok etmesini sağlayan ana unsurdu. Bugün saraylarda, katedrallerde, pembeli-eflatunlu tüller, jübilelerle, geçit törenleri ile anlatılan “uygarlık öyküsü” gerçekte milyonlarca bağımsızlık yanlısının katledildiği katliamları örtüyor. Meşruti bir monarşide, tacı kafasında taşıyan krallar-kraliçeler böyle toplu cinayetlerin sorumlusu sayılmazlar; başbakanlar, bakanlar ve parlamentolar vardır hesaba çekilmesi gereken.

Nitekim, Kraliçe Elizabeth’in tahtta 70’nci yılı törenlerinde sokakları dolduran ve tören alayı geçerken “Churchill ırkçıdır!” diye tempo tutan on binlerce kişi bu gerçeğe işaret ediyordu. Ancak bu reddi-miras, bu kadar kolay geçiştirilemez. Sadece Kenya’da batının Mau Mau İsyanı diye hafife aldığı bağımsızlık kalkışmasında Kasım 1953’te 1,5 milyon kişi öldürüldü. İngiliz Dışişleri ve Kraliyet Hava Kuvveleri, Afrika’daki İngiliz kolonilerinden milyonlarca belgeyi, mektubu ve raporu toplayarak, Afrika’daki özgürlük hareketini kimlerin nasıl bastırdığını, emirleri kimlerin verdiğini ve Londra’daki yöneticilerin neyi bildiklerini gizlemeyi sağladılar. Yıllar önce söz verdiği halde, dünyaya uygarlık ve demokrasi meşalesi tutan İngiltere bu belgeleri hala çalındıkları ülkelere geri vermedi.

Çağımızın teselli veren özelliklerinden biri, tüllerin, şatafatlı saray ve katedral dekorların, imparatorlukların ayakta kalabilmek, sömürgelerin kerestesinin, madenlerinin Avrupa’ya ve ABD’ye aktarılmasını sürdürmek için işledikleri suçları tamamıyla örtememesidir. Bugün Amerikan üniversitelerinde Kristof Kolomb, “büyük kâşif” diye değil, büyük sömürgeci, büyük katil diye anılıyor. ABD’li General Christopher Carson, vahşi batıya uygarlık götüren efsanevi Red Kit olarak değil, Navajo milletini yok eden bir katil olarak biliniyor. Güney eyaletlerinin milli kahramanları, artık yollara, okullara adı verilen değerli kişiler diye değil, esir ticaretini sürdürmeye çalışan katil sürüsü olarak öğretiliyor.

İngiltere 19’ncü yüzyılda 250 savaşla bastırdığı bağımsızlık savaşları ile gerçekte bir sömürge imparatorluğunu sürdürmeye çalıştı. Esir ticaretini devam ettiremediler ama işi bozulan esir tüccarlarına milyarlarca İngiliz lirası tazminat verdiler.

İnsanlık gerçek jübileyi imparatorluklarının kurbanlarını anarak yapmalı.

Yazının devamı...

İran kendi ipini çekmekte kararlı

2 Haziran 2022

İran’ın diplomatik hataları o kadar büyük, o kadar çok ki, hangi birinden söz edeceğini şaşırıyor insan. İran Dışişleri sözcüsü Said Hatipzade’nin yumurtladığı son incilerden biri, Türkiye’nin muhtemel Suriye sınır temizliği harekâtını ülkesinin desteklemediğine ilişkin. İran’ın bu kararının gerekçesi de, kararın kendisi kadar ilginç: Meğer İran, anlaşmazlıkların çözümünde diğer ülkelerin topraklarında kuvvet kullanılmasına karşıymış!

Bunu duyunca, otomatik olarak İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) Irak ve Suriye’de birlik bulundurduğuna asla inanmaz, İsrail ve ABD’nin bu birliğin komutanlarını Irak ve Suriye’de geyik avlar gibi vurup öldürdüğünü düşünemezsiniz. Öyle ya, Tahran hükumeti bir taraftan diğer ülkelerin topraklarında kuvvet kullanılmasına karşı çıkacak, öte yandan İki yabancı ülkeye (Lübnan’ı da katarsanız, üç yabancı ülkeye) İDMO birlikleri ihraç edecek! Olmaz öyle şey...

Tutarsızlık bu kadarla kalsa yine iyi. İran’ın Irak ve Suriye’de Türkiye’ye karşı koruduğu PKK uzantılarının bir diğer kolu, İran’ın içinde PJAK adıyla (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi -- Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê) faaliyet gösteriyor ve çok değil, sadece üç yıl önce İran, Türkiye ile PKK ve uzantılarına karşı ortak harekât için Türkiye’ye iş birliği teklif ediyordu.

PKK ve uzantıları ne Kürt halkını ne de onların çıkarını temsil ediyor. Irak’ta Kürtlerin kendi partileri, bölgesel yönetimleri var ne, dolayısıyla PKK’ya ve ne onların uzantılarına ihtiyaçları yok. Mesut Barzani ve bölgesel yönetimin başkanı Neçirvan Barzani, Irak’taki Şii ve Sünni tüm Kürtlerin lideri. Ancak İran, günün birinde Barzanilerin altını oyabilmek için bu ülkede bir İran ordu birliği tutuyor. İran, aynı şeyi Suriye’de de yapıyor. Müttefiki saydığı halde Beşar Esat’a karşı elinde manivela olması için bu ülkedeki Şii azınlığı silahlandırıyor ve İDMO birliği vasıtasıyla yönlendiriyor.

Ne var ki, ABD’nin sözde-DAEŞ tehdidine karşı müttefik sayarak silah, eğitim ve lojistik destek sağladığı PKK uzantısı YPG ve PYG gruplarına İran da destek veriyor. Oysa yıllarca Suriye’de ABD birliklerinin koordinatörü olarak görev yapan, şimdi Beyaz Saray’ın Orta Doğu ve Afrika koordinatörü olan Brett McGurk’ün o zaman da bu zaman da tek işi var: Suriye’nin bölünmesi ve İsrail için, İran’a karşı tampon olmak üzere bir Sünni Kürt Devleti kurmak!

İran Dışişleri sözcüsü Said Hatipzade’nin Türkiye’nin muhtemel harekâtına karşı savunduğu terörist grup, işte bu gruptur ve ABD arzusuna erişir de Suriye’yi üçe bölmeyi başarırsa, PKK uzantısı bu grup, orada İran’a karşı kalkan olarak görev yapacaktır.

İranlı mollaların Türkiye sevgisi malum! Ancak bu sevginin gözlerini karartmasına ve Suriye’nin bölünmesine yol açacak bir mantıksızlığa ulaşmasına izin vermemelidirler. İran belli ki Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşmeden kendine görevler çıkartıyor. Mollalar bilmelidir ki bu normalleşme, onların rejimini de mutlak bir yıkımdan da kurtaracaktır.

Farsi atasözünün dediği gibi, dağlar kadar altının olacağına akıllı bir komşun olsun!

Yazının devamı...

Önce, onlar Yunan adası değil. Sonra…

30 Mayıs 2022

Türkiye Yunanistan’ı tehdit etmiyor.

Ve “Türkiye gerçekten blöf yapmıyor” demek, Biden’ın eteklerine kapanıp ağlayarak bir şey elde edemezsiniz demektir.

Yunanistan çok değil 2015’te, Yeni Demokrasi Partisi’ni defedip, yerine Radikal Sol Koalisyonu (Syriza) hareketini getirdiğinde, ülkenin başına 1919’dan beri bela olan üç aile (Papandreu, Karamanlis ve Miçotakis) geleneğinin artık sona erdiği sanılıyordu. Ama Syriza ortaklarının aralarındaki anlaşmazlık, orta yolcu partisini götürüp aşırı sağa yamalayan Kriyakos Mitsotakis’e hiç beklemediği başbakanlık yolunu açtı.

Syriza lideri Aleksis Çipras, kendisinden önceki hükumetlerin ülkeyi eşiğine getirdiği iflastan kurtuluş yolunu, işletilebilecek kamu ve yerel yönetim yatırımlarını, bazı batı ülkelerine kiralamakta bulmuştu. Kriyakos Mitsotakis ise daha kestirme bir yol keşfetti: Ülkesinin limanlarını ABD’ye askeri üs olarak vermek!

Bir diğer husus Miçotakis’in Ege Adaları’nı da inanılmaz bir hızla askeri üs haline getirmesidir.

Yunanistan’ın elindeki adalar üçe ayrılır: Ege Adaları, Doğu Ege Adaları ve 12 Adalar. Türkiye 1912’de İtalya ile yaptığı Trablusgarp Savaşı’nı kaybedince, sayıları 20’ye yakın ama 12 Adalar diye adlandırılan grubun yönetiminidikkat buyurun: egemenliğini değil, yönetiminiİtalya’ya devretti. İtalya Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedince, müttefikler adaları onun elinden aldılar, 1947 Paris Anlaşması ileTürkiye ne hikmetse talep etmediği içinYunanistan’a verdiler. Bu anlaşmada “Bu adalar askerden arındırılacak ve askerden arındırılmış şekilde kalacak” ifadesi, altında da Yunanistan’ın imzası var.

1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Doğu Ege ve Ege adaları da Yunanistan’a verildi; bu anlaşmanın 13. maddesinde, “Barışın korunmasını sağlamak amacıyla Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkam kurmayacak” ifadesi yer alıyor.

Yunanistan o günden beri bu adaları silahlandırıyor. Türkiye ancak 1960’da uyandı ve Yunanistan’ı doğrudan ve BM kanalıyla uyarmaya başladı.

Yazının devamı...

Çamlık Arnavutları

26 Mayıs 2022

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Benim için Miçotakis artık yoktur” dediği konuşması, Atina gazeteleri için geç bir saatte geldi. Internet medyası, haberciliği 24 saat kesintisiz süren bir uğraş haline getirdiyse de gazeteler tüm dünyada hâlâ bir gün önceden hazırlanıyor; gece basılıp sabah bizlere sunuluyor.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın bomba sözleri, ajanslardan gazete editörlerinin önüne akmaya başlayınca, hazırlıklar durduruldu; mevcut manşetler atıldı, yerine, her gazete kendi meşrebine göre yeni bir manşetle, Erdoğan’ın sözlerini okuyucularına ilettiler. Başbakan Miçotakis’in aşırı sağcılıkla aşırı halk dalkavukluğunu birbirine karıştırmasına karşı çıkanlar, Türkiye’nin iyice küstürüldüğünü belirterek, hükümeti dolaylı olarak kınadılar. Kendisi halk dalkavukluğu ile ticaretin yolunu bulanlar, Türklerin savaş çığlıkları attığını öne sürdüler. 1919 yılından beri yayınlanan Katimerini gazetesi ise “Erdoğan köprüleri attı” başlığıyla, güya Miçotakis’i savunmuş oldu.

İsteyen istediği başlığı atadursun, Yunan medyası ve seçmenlerinin asıl düşünmeleri gereken, Erdoğan’ın iki ülke arasındaki stratejik planlama toplantılarının yapılmayacağı açıklaması ile 400 milyar euro dış borcuna karşılık ülkelerinin parsel-parsel ABD üssü haline getirildiği gerçeği olmalıdır.

Katimerini editörleri bu manşeti atmak üzere gazetelerinin tasarımını değiştirmeye kalkmadan önce Yunanistan için çok ama çok önemli bir başka konuya yer vermişlerdi. Başlıkta, Arnavutluk’un yaptığı “Çamlık Arnavutlarını unutmadık” açıklaması idi. Bu açıklama, TRT’nin İngilizce kanalı TRTW’nun yöneticilerinden gazeteci-yazar Selim Atalay’ın tabiriyle Atina’yı hoplatmaya yetmişti. Nasıl hoplatmasın?

Anadolu Ajansı’nın dört yıl önce yaptığı derlemeye göre, Çamlık Arnavutları terimi, “General Zervas komutasındaki Yunan ordusu tarafından 1944 Haziran’ından 1945 Mart’ına kadar 2.900 erkek, 214 kadın ve 96 çocuğun öldürüldüğü, 745 kadına tecavüz edildiği, 68 köy ve 5.800 evin yakıldığı katliamın adıdır. Katliamın ardından 35 bin civarında Arnavut Çamerya bölgesinden Arnavutluk’a kaçmak zorunda kalmıştı.

Çamerya (Çamlık), Arnavutluk’un güneyinden antik çağdan beri Arnavutların yaşadığı Güney Epir’i yani halen Yunanistan toprakları içine alan Preveze’ye kadar olan bölgedir. Çamlık Arnavutları, 1913 yılına kadar Osmanlı vatandaşıydı. Balkan Savaşı sonunda 1913’te yapılan Londra Büyükelçiler Konferansı’nda İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, Rusya ve İtalya tarafından ortak kararla, Yunanistan’a teslim edildi. 1910 yılında 83 bin Arnavut’un yaşadığı bölgede şimdi bir Arnavut bile yok.

Balkanlar’daki huzursuzluğun etkilerinden zor da olsa arınan ve 2009 yılında NATO üyesi olan Arnavutluk, iki yıldır AB ile tam üyelik görüşmelerini sürdürüyor. Bu konumu itibarıyla Çamlık Arnavutları Katliamı dosyasının açılması gerçekten de Atina’yı hoplatmaya ve Katimerini’ye manşet olmaya değer bir konuydu. Erdoğan, “Bir daha Miçotakis’in yüzünü görmem!” diyerek, Yunanistan’ı hoplatıncaya kadar.

Yazının devamı...

Nereden çıktı Rusya’nın Baltıkları işgali?

23 Mayıs 2022

Dünyanın en çok Rembrandt tablosu koleksiyonuna sahip Amerikalı milyarder iş adamı Thomas Scott Kaplan ile Fransa’nın “yaşayan en büyük filozofu” Bernard-Henri Lévy bir araya geliyorlar ve Amerikan kapitalizminin İncil’i Wall Street Journal’a NATO’nun genişlemesi fikrini savunan ortak bir makale yazıyorlar. Yazının ana fikri ne olabilir dersiniz? “ABD’nin DAEŞ’e karşı müttefiki” diye niteledikleri PKK uzantılarını Türkiye’nin “muhtemel bir katliamından” korumak!

Bu iki “büyük” düşünür, Baltık ülkeleri, NATO, Ukrayna, Putin meselelerinden YPG-PKK savunmasına nasıl sıçrıyorlar diye merak etmeye gerek yok; çünkü bağlantı onların zihninde çok açık: Türkiye PKK-YPG’ye ceza vermek için NATO’nun genişlemesini şantaj unsuru olarak kullanıyor.

Çağımızın modern iletişim araçlarının başında gelen Internet dergisi türünün seçkin örneklerinden Politico’da Yale Üniversitesi profesörlerinden Bruce Ackerman, Baltık ülkelerini savunma zorunluğu ortaya çıktığına göre NATO’nun nasıl yeniden canlandırılabileceği konulu bir makale yayınlıyor. Vardığı sonuç: Türkiye NATO’dan atılmalı; çünkü Türkiye NATO’nun genişlemesini istemiyor.

Carnegie düşünce kuruluşunun Avrupa merkezinin sitesinde Marc Pierini ve Sinan Ülgen isimli iki araştırmacının mülakatı yayınlanıyor; ele aldıkları ana başlık “ABD ve ortakları Türkiye’yi ikna etmek için ne gibi manivelalar kullanabilir?” oluyor.

Geçen hafta bunun gibi çok sayıda sözde-bilimsel yazılar yayınlandı. Hepsinin hareket noktası, Rusya Ukrayna’dan sonra İsveç ve Finlandiya’yı işgal edecek; bu ülkelere derhal NATO koruması sağlanmalıdır. Türkiye de bu yazılarda ana konular arasında yer alıyor çünkü bu korumaya engel oluyor.

Türkiye NATO’nun açık kapı (üyelik için başvuran her ülkeyi alma) siyasetine karşı olmadığını, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyesi olma hakkını reddetmediğini, bu mesele ortaya atıldığından beri en yetkili ağızlardan birçok kereler ifade etti. Ama bu yazarların amacı üzüm yemek olmadığı için, Türkiye’nin bu ülkelerin Kandil’den çok PKK teröristi barındırdığı ve izledikleri teröre destek siyaseti sebebiyle gerektiğinde Türkiye’nin imdadına koşacak güvenli ortağı olamayacakları kaygısıyla güvence aradığını görmüyorlar bile. NATO’nun ortak savunma stratejisinin işleyip işlemeyeceği Yunanistan gibi hasmane bir “müttefik” yüzünden zaten bir bilinmezliğe gömülmüşken, şimdi üyelerin arasına Türkiye’ye karşı tutumları çok belirgin bu iki ülkenin katılmasına Türkiye nasıl “Evet” diyebilir?

Türkiye’nin İsveç-Finlandiya meselesi budur. Anlayan anlar; Bernard-Henri Lévy gibi anlayışı ideoloji ile yok edilmiş insanlara zaten bir şey anlatmanın imkânı yok.

Fakat NATO şemsiyesi hemen yarın sağlanmazsa, Ukrayna’dan sonra sıranın Baltık ülkelerine geldiği yargısının hareket noktasını anlamak zordur. Rusya’nın “kuşatılma ve yok edilme” korkusu ne kadar gerçeklere dayanmasa da uluslararası diplomaside algılar gerçekler kadar etkilidir. Böyle bir algıyla hareket etmekte ise de Rusya’nın savunma stratejisinin bir değil iki Baltık işgalini öngördüğüne inanmak mümkün olamaz.

Yazının devamı...

İsveç ve Finlandiya meselesinden öte, NATO sorunsalı

19 Mayıs 2022

İsveç ve Finlandiya ile, onların kayıtsız şartsız NATO’ya katılmasını isteyen ABD ve Almanya ile NATO Genel Sekreteri, Norveç eski başbakanı Jens Stoltenberg demeç üstüne demeç veriyorlar Türkiye’yi ikna etmek üstüne! Hiçbirinden, özellikle NATO’nun Batı Avrupalı üyelerinin hiçbirinden, Kandil’den sonra en kalabalık PKK-PYD-YPG nüfusunu barındıran İsveç’ten, Irak’ın ve Suriye’nin bölünmesi fikrinin ABD’den sonra en büyük şampiyonu Finlandiya’yı terörizm hamiliğinden vazgeçmeye ikna yönünde bir kelime duymadık.

ABD’nin, Yunanistan ile NATO’nun saldırıya uğrayan bir üyenin topluca imdadına koşmayı öngören meşhur 5’inci maddesinin dışında, ne gibi “düşmanlara” karşı ne gibi taahhütler öngördüğü bilinmeyen bir “özel ittifak anlaşması” imzalamış olması, ittifakta yapısal bir değişime sebep oldu. Türkiye’ye karşı bu denli hasmane, hele uyarıldıktan sonra bu denli katı bir ısrar içinde olan bu ülkelerin “Türkiye’yi -gerektiğinde- savunma” meselesinden ne anladıklarını, NATO anlaşmasının onlar için açık, gizli nasıl tahrif edilip bozulacağını, ortaya ne gibi yeni yapısal sorunlar çıkacağını kestirmek hemen hemen imkânsızdır.

Bunun da ötesinde, NATO, artık babamızın, dedemizin NATO’su da değil. Kurulduğunda Sovyet yayılmacılığına karşı bir savunma ittifakı olan NATO, günümüzde anti-Rusya bir oluşum halini aldığı, yarın da anti-Çin saldırı paktı olacağı izlenimini veriyor. NATO’nun bütün üyelerinin ortak tavrı olmadığı çok aşikâr bu Rusya aleyhtarı dönüşümünün ilk kurbanı Ukrayna oldu. İsveç ve Finlandiya, Rusya’nın Ukrayna saldırganlığının müstakbel kurbanları olmaktan kurtulmak için mi örgüte katılmak istedikleri, yoksa Ukrayna yoluyla tamamlanamayan bir kuşatma ve bitirme harekâtının yeni adımlarını atmak üzere mi NATO’ya aday oldukları tartışmaya açıktır.

Bu ifadeden, Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı caniyane savaşın onaylanabileceği anlamı çıkartılmamalıdır. Putin gibi işinin ehli bir siyasetçi, dikkatli bir stratejist izlenimi veren bir siyasetçi, eğer gerçekten bir tuzak idi ise, Ukrayna çamuruna saplanmamalı, kendi ulusal güvenliği için gerekli gördüğü adımları atmakta bu kadar insafsız olmamalıydı. Putin, İsveç ve Finlandiya ile Rusya’ya karşı bir kuşatma ve bitirme harekâtı tamamlanmak istendiği kanısında ise yapacağı ilk iş, kibri, gururu bir kenara bırakarak, Ukrayna’dan çekilmektir. Ukrayna’nın NATO desteğiyle sürdürdüğü algı operasyonu, İsveç ve Finlandiya elitlerinin NATO’ya katılma kararını halklarına kabul ettirmesini kolaylaştırıyor. Savaş ise Putin’in NATO macerasının boşuna olduğunu İsveç ve Finlandiya halklarına anlatmasını imkânsız hale getiriyor. Başka bir deyişle, Putin’in Ukrayna macerasını sürdürmesi, NATO’nun Rusya aleyhtarı konumunu pekiştiriyor.

Türkiye, İsveç ve Fin siyasetçilerinin PKK terörünü desteklemesi sebebiyle bu iki ülkenin NATO’ya alınmasına karşıdır. Ancak her NATO üyesi ülke halkının böylesine kuvvetli gerekçesi bulunmuyor.

 

Yazının devamı...

İran nereye gidiyor?

16 Mayıs 2022

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Abdullahiyan, İran parlamentosunda “Türkiye, uluslararası su yollarının seyrüsefer dışı kullanımları anlaşmasına taraf olsaydı onları dava edecektik! Ama şimdi sorunu görüşmeler yaparak çözmek zorundayız” dedi. Bir konuşmada ne dostluğa ne kardeşliğe sığan bu kadar şeyi bir araya getirmek başarıdır!

İranlı bakanın sorun dediği şey, Dicle ve Aras nehirlerinin suyundan yararlanma (veya daha çok oranda yararlanma) talebidir. İran gerçekten son 10 yıldır bölge ülkelerinin hemen hepsinden daha çok kuraklık çekiyor. Ne var ki, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Su Programı Uzmanı Dr. Tuğba Evrim Maden’in belirttiği gibi, bu sıkıntının gerçek sebebi, İran hükumetinin yanlış yönetimi. Önemli merkezlerin su sorununu çözmek için başka illerin kaynaklarını kullanmaya başlayan İran hükumeti, bu illerde de su sıkıntısına sebep oldu. Başka bir deyişle, sorunu halletmek yerine, tersine, genişletti ve bütün ülkeye yaydı.

Uluslararası teamüllere göre, bir ülke bir nehre ne kadar su katkısında bulunuyorsa, o nehirden o oranda yararlanabilir. Fırat’a Türkiye yüzde 90, Suriye yüzde 10 katkıda bulunur; Dicle’ye, Irak yüzde 50, Türkiye yüzde 40 ve İran ise yüzde 10 civarında katkı yapar. Fakat Türkiye, hiçbir zaman İran, Irak veya Suriye’ye bu nehirlerden su kullanımlarında bu oranları bir dayatma vesilesi yapmadı. Komşularının su sorunlarını çözmeleri için daima görüşmeye hazır oldu. Ancak İran, beceriksizliği ile sebep olduğu sorun karşısında sadece Türkiye’yi sorumlu tutmamayıp, aynı zamanda Irak’ı da susuzluğa mahkûm etmektedir.

Dicle’nin İran’da doğan önemli kolları var ve İran, bu kollardan Sirwan ile Karun nehirleri üzerinde inşa ettiği barajlarla Irak’ın kendi yanlış su yönetiminin sebep olduğu sorunlara yeni sorunlar ekliyor. İran ayrıca bu nehirlerden başka havzalara su transferi projeleri de geliştiriyor.

Şimdi bu sorunlar ortadayken, İran hükumeti beceriksizliğini halkın gözünden gizlemek için ortaya “Türkiye ile anlaşmazlık” gibi gerçeğe dayanmayan bir gerekçe sürüyor. Böylece İran halkı zannedecek ki, ülkedeki susuzluk Türkiye’nin Aras ve Dicle ilgili geliştirme projelerinden kaynaklanıyor; sorunlarının sebebi kendi molla yönetimleri değil, dost ve kardeş Türkiye’dir.

İran’da halka ulaşan medya, tamamen ama tamamen hükumet denetiminde. Ülkede
200’e yakın gazete, 80’e yakın dergi ve 15 bin internet haber sitesi var; bunların çoğu devlete değil kişilere ait. Ancak özel yetkili bir mahkeme sansür yetkisine sahip ve istediği an yayınlarını beğenmediği bir yayın organının lisansını iptal edebilir. Ülkede yabancı yayınların izlenmesi, yabancı web sitelerine erişim yasaktır.

Bu sebeple İran halkına çektikleri susuzluğun, tarlaların kurumasının sorumlusunun Türkiye ve Irak değil, kendi mollalarının yanlış yönetimi olduğu gerçeğini iletmenin imkânı yok. Ayrıca İran halkına, Türkiye’nin onların dostu ve kardeşi olduğunu durumka da hemen hemen imkânsız. Abdullahiyan’ın konuşmasından daha acı olan da bu!

Yazının devamı...

Ve anormalleşme sürecinde bir dost: İran (1)

12 Mayıs 2022

Dost tabii. Hatta dost ve kardeş. Her ne kadar Türkiye ile İran 16, 17 ve 18’inci yüzyılları çeşitli savaşlarla geçirmiş iseler de İran’da tahtı ele geçirmiş olan Kaçar hanedanı ile 1821-23 arasında bir dizi mini savaştan sonra, aramızda hep dostluk, hep barış oldu. Farslar ve Türkler, Araplardan sonra İslam uygarlığını benimsemiş ve ona kendi karakterlerini kazandırmış iki ulus. Farsça, dilimize Arapça ve Fransızcadan sonra en çok kelime ithal ettiğimiz dil. Can, canan, abdest, namaz, bahçe, bülbül… Hepsi bize Fars edebiyatının armağanı.

Bu kaynaşma o kadar derin ve etkileyici olmuştur ki başka İslam beldelerinde Sünni-Şii ayrımı can alan kavim kavgalarına dönüştüğü halde, Fars milleti ile Türk milleti arasında bu farklılık basit bir “farklı meşrep” olarak görülmüştür. Birçok İslam ülkesinde evliliğe engel olarak görülen bu farklılık, Anadolu ve İran ferasetinde, lafı bile edilmeyen bir husus olarak, vicdanlara gömülmüş ve orada bırakılmıştır.

Ve bu hiçbir zaman, Türkiye ve İran açısından çok uluslu veya ikili ilişkilerde bir sorun, bir anlaşmazlık nedeni olmamıştır. Ta ki Ayetullah Ruhullah Humeyni yönetiminde bir grup din adamı ve ittifak kurdukları esnaf-eşraf ve silahlı kuvvetler mensubu ile 1979’da Şah Rıza liderliğindeki monarşiyi devirip, Şii yorumuna dayanan bir “İslam Cumhuriyeti” kurulmasına kadar.

Türkiye ile ülkesi arasında güçlü siyasal bağlar kurulmasını sağlamış olan Şah Rıza’nın yönetimden uzaklaştırılması bile Ankara ile Tahran’daki yeni rejim arasında dostane ilişkiler arzusunu gölgelemedi. Ne var ki Tahran’daki mollalar, Türkiye’yi dostane ilişkiler kurulması gereken bir kardeş ülke olarak değil, “laik sistemi benimsemiş, bir Batı ülkesi” olarak gördüler; Türkiye’nin NATO ittifakından doğan vecibelerini sürekli sorun edegeldiler.

İran’daki molla rejiminin Türkiye’ye çıkarttığı sorunlar, sıkıntılar o kadar çoktur ki Türkiye’nin İran ile ilgili tutum ve davranışı sürekli bir yutkunmadır dersek, yanlış olmaz. Sadece şu örneği hatırlayalım: Türkiye bölücü terör örgütü PKK’nın Kandil’deki son sığınağının Irak’tan çok İran’da olması gerçeğini bile açıkça dile getirmektense, görüşmeler yoluyla halletmekten yana oldu.

Irak’taki Haşdi Şabi veya Türkçe adıyla Halk Seferberlik Güçleri denen İran destekli örgütün Türkiye’yi tehdidi hiç bitmedi. Şubatta kuzey Irak’ta PKK’yı hedef alan hava saldırılarının ardından Musul’da ve geçen ay da Sincar’da normalleşmeyi engelleme çabaları sürerken, bu örgütün geçen hafta Suriye’de İdlib’de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırıları bardağı taşırdı. Ama dikkat ederseniz, Türkiye bu saldırıların hiçbirinin Tahran’daki mollalarla bağını açıkça dile getirmedi; “teröristler” demekle yetindi.

Ama İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Abdullahiyan, meclis kürsüsüne çıkıp, Türkiye’nin Dicle ve Aras nehirleri üzerinde baraj planlarıyla ilgili olarak “Buna karşıyız”, “Bu planlar kabul edilemez” gibi, ne dostluğa ne de kardeşliğe sığan laflar etti.

Bu anormal gelişmeleri irdelemeye devam edelim.

Yazının devamı...