Sen yaparsan, sana da yapılır

15 Şubat 2021

Galatasaray Üniver-sitesi’ndeki yabancı öğretim üyelerinin başlangıç düzeyinde Türkçe bilmeleri şartı getirildi. Bu şart, aslında bütün lise ve yüksekokullarda uygulanmalıdır. Ama konu şu anda bu değil.

YÖK’ün bu şartı GSÜ bağlamında uygulaması, rektör yardımcısın da belirttiği gibi “siyasal amaçlı” bir uygulamadır. Fransız Rektör Yardımcısı Francis Rousseau haklıdır; bu bir siyasal karardır. Hatta siyasalın da ötesinde bir “mukabelei bil-misil” davranışıdır.

Bu, bir davranışa aynıyla veya benzeriyle karşılık verme anlamında bir uluslararası hukuk deyimidir. Fransa, bir yıl önce maaşı Türkiye tarafından ödenen üniversite okutmanları ve din görevlilerine B2 düzeyinde Fransızca bilme zorunluğu getirmişti. Türkiye, bu şart yokken gönderilmiş personelin yerleştikleri Fransa’da zarara uğramalarını önlemek amacıyla kararın geri alınmasını sağlamak için diplomatik temaslar yaptı. Hatta ilgililere göre bu konu bakanlar ve başkanlar düzeyinde de ele alındı. Fakat sonuç sağlanamadı.

Şimdi Fransa’nın Fransızca bilmeyen okutman, öğretim görevlisi din elemanlarına uyguladığı bu haksızlık, burada GSÜ gibi eğitim sistemimizin değerli bir parçası olan bir kuruma gelecek yeni hocalara yapılacaktır.

Hukuk böyledir: hele uluslararası alanda, hele ülkelerin birbirlerine karşı egemenlik haklarını dayattıkları alanlarda ne bireylerin uğrayacağı zarar ne de tarihsel durumlar hatıra gelir. Fransa çoluğuyla çocuğuyla oraya yerleşmiş personelin iş akdine rağmen sınırdışı edilmelerinde bir sakınca görmüyorsa, şimdi Türkiye, Fransa ile eşit egemenlik haklarına sahip olduğunu, kapitülasyonların, Sevr anlaşması ile birlikte 9 Eylül 1922’de İzmir Körfezi’ne döküldüğünü Emmanuel Macron’a hatırlatıyor. Macron, Türk okutmanlara Fransızca zorunluğunu, kendi aklınca “Fransız İslam’ı” tasarımı çerçevesinde getirmişti. Şimdi bu kararının sonuçlarına katlanacaktır.

Ancak GSÜ ile sınırlı olan bu kararın bir de akademik yönü vardır. Yabancı öğretim elemanlarının liselerimizde ve üniversitelerimizde istihdamı bir bilimsel zorunluktur. Egemenlik haklarımızı dermeyan edeceğiz diye, okullarımızı yabancı öğretmenlerden, yöneticilerden mahrum bırakamayız. Bugün sayıları 200’ü aşan üniversitelerimizin hepsinde yabancı öğretim elemanları vardır. YÖK, zaman-zaman bu hocaların sayısının, toplam öğretim elemanları arasındaki oranını sınırlamaya, onlara verilecek idari görevleri kısıtlamaya ilişkin kararlar alıyor. Bunlar bazen komedi haline dönüşebiliyor. Diyelim ki Harvard veya Sorbonne Üniversitesinin orada bütün akademik sertifikasyon işlemlerini tamamlamış (doçent, profesör olmuş) hatta bu okulların rektörlüğünü, bölüm başkanlığını yapmış bir elemanını bir Türk üniversitesine öğretim üyesi olarak almaya kalktığınızda bile bütün bu sertifikasyonun burada kurulacağınız bir bilimsel kurula onaylatmanız gerekiyor.

GSÜ siyasal sorunu siyaset yoluyla, umarız tez zamanda, halledebilir. Ama yabancı öğretim üyeleri ile ilgili akademik sorunlar nasıl halledilecek?

Yazının devamı...

Trump’ı mafya olarak mı, terörist olarak mı yargılamalı?

11 Şubat 2021

6 Ocak 2012, tıpkı 7 Aralık 1941 gibi, Amerikan tarihinin utanç verici sayfalarından biri olarak tarihe geçecek. 8 Aralık 1941’de ABD Başkanı Franklin Roosevelt, ünlü meclis konuşmasında, Japonların bir gün önceki Pearl Harbor baskınının ABD tarihinin en şerefsiz, en kötü günü olarak hatırlanacağını söylemişti.

ABD, o tarihte İkinci Dünya Savaşı’na girip girmeme konusunda ayağını sürüyor, Almanya’da Nazilerin Musevi soykırımı yapıp yapmadığını -güya- araştırıyor ve mümkün olduğu kadar savaş dışında kalmaya çalışıyordu.

ABD donanması hazırlıklı olmalıydı; Japonların Almanya ile müttefik olduğunu ve ABD’ye savaş ilan ettiği biliniyordu. Ne var ki ABD donanmasının tedbirsizliği 13 savaş gemisinin, 188 uçağının kaybına, 2335 bahriye erinin ve 67 sivilin ölümüne sebep oldu. Gerçi ABD bunu Japonya’ya, Hiroşima ve Nagasaki’ye sivil halkın üzerine iki nükleer bomba atıp 355 sivili öldürerek, 1 milyon 225 bin kişiyi sakat bırakarak ödetti ama 7 Aralık 1941 ABD için hâlâ utançla hatırlanıyor.

Başkan Trump, 63 gün önce kaybettiği seçimi “aslında kazanmış olduğu” iddiasını bir kere daha tekrar etmek üzere 6 Ocak günü, Başkanlık Sarayı’nın önündeki meydanda “Amerika’yı Kurtaralım” adını verdiği bir miting düzenledi. Otomatik oy verme makinelerinin nasıl hileli olduğundan tutun, filanca yerde seçmen sayısından fazla oy çıktığı gibi tek tek yalan olduğu kanıtlanmış iddialarını tekrarladı, tekrarladı ve Kongre’nin bu seçimleri iptal etmesi gerektiğini öne sürdü. Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunluğun bunu yapabileceğini iddia etti (ki Kongre’nin böyle bir yetkisi yok) ve bir saat 15 dakikalık konuşmanın son üç dakikası içinde iki kere, miting alanından Kongre’ye giden bulvarı kastederek, “Pennsylvania Bulvarı’ndan aşağı doğru yürüyelim ve zayıf Cumhuriyetçilere gurur ve cesaret verelim” dedi.

Ancak bu gurur ve cesaret verme çağrısı, 2 bine yakın Trump yanlısının Kongre binasını kuşatmasına, tahminen 500 kişinin içeri girerek, oturumları durdurmalarına, Senatör ve milletvekillerinin odalarını yağmalamalarına, 1 polisin ve 4 baskıncının ölümüne sebep oldu. 160 polis yaralandı. 400 kişi tutuklandı ve mahkemeye sevk edildi.

Bu kişilerden biri de “eski başkan” Trump. ABD’de başkanlar ancak Kongre tarafından “azil davası” denen bir davayla Kongre’de yargılanıyorlar. Kongre, Trump hakkındaki azil davasını görevi bırakmasından bir hafta önce açtı; yargılama da önceki gün başladı. Hukukçular, Trump’ın görevi bittiği halde yargılanabileceğini söylüyorlar. Ayrıldıkları mesele, davanın Trump’ın bir mafya lideri gibi “toplu suç işlemek amacıyla bir çete örgütleyerek, Kongre’yi çalışamaz hale getirmek” iddiasıyla mı, yoksa “ABD siyasal sistemine kasteden bir dâhili terörist olarak” mı yargılanmasının daha “sonuç verici” olacağı.

Burada kastedilen sonuç, Trump’ın bir daha herhangi bir seçime aday olarak katılmasını önlemek. Zira Mafya liderlerinin değil ama teröristlerin seçme ve seçilme hakkı ellerinden alınabiliyor.

 

Yazının devamı...

Libya’da yeni yönetim

8 Şubat 2021

Libya’da, ülkenin iki tarafından temsilcilerin yer aldığı, Birleşmiş Milletler yönetiminde kurulan ve çalışan Siyasal Diyalog Forumu (LSDF), geçen hafta, ülkenin ilk ortak hükumetini oluşturacak başbakanı ve Başkanlık Konseyi başkanını ve üç üyesini seçti.

BM, tanıdığı tek yönetim olan Cumhurbaşkanı Fayiz es-Serrac’ın yönetimindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin yerini alacak ve Libya’yı 24 Aralık’ta seçimlere götürecek olan hükumeti Abdulhamid Dibeybe kuracak. Ülkenin doğu, batı ve güneyinden seçilen üç üyeli başkanlık konseyinin başkanı ise Muhammed Menfi olacak.

Türkiye ve ABD gibi, Libya’nın geleceğiyle ilgili ülkeler, LSDF’in seçim sonuçlarıyla ilgili olumlu açıklamalar yaparken, güya Libya’nın geleceğine ilişkin ilgi belirtmiş olan Fransa, Rusya, Mısır gibi ülkelerden hafta sona ererken tek satır açıklama gelmemişti. Tam tersine, BM, geçen Perşembe günü seçimlere hazırlık yaptığı sırada, Rusya, ülkeyi bir iç savaşla ikiye bölmüş olan terörist Halife Hafter’e destek olarak Suriye’den Libya’ya 310 paralı asker sevk etmişti. Hafter’in LSDF’in seçim sonuçlarını ve yeni kurulacak ulusal birlik hükumetini tanıyıp tanımayacağı, hatta 24 Aralık’ta ülkede seçim yapılmasına izin verip vermeyeceği belli değil.

Hafter, LSDF’te konsey başkanlığına kendi adamı ve Tobruk’ta kurduğu sözde parlamentonun başkanı olan Aguila Salih’i aday olarak soktu; ancak seçimi Menfi-Dibeybe listesi kazandı.

BM’i, Forum’u toplayarak seçime gitmeye ikna eden, geçen Ekim ayından bu yana iki taraf arasında çatışmaların durması oldu. Durum hala gerginliğini korumakla birlikte, Hafter kuvvetlerinin doğuya ve özellikle petrol nakliyatına engel olan davranışlardan kaçınması geleceğe dair umut veriyor. “Veriyordu” demek belki daha doğru; çünkü Salih’in geçici başkanlığı elde edememesi, Hafter’in (ve Rusya’nın) hesaplarını değiştirmiş olabilir.

Başkanlık seçimini kazanamayan sadece Hafter’in adamı olmadı; Türkiye yanlısı olarak bilinen, İçişleri Bakanı Fethi Başağa da geçici başkanlığı isteyen ama alamayan adaylar arasında. Başağa, Twitter sayfasında seçimleri kazanan Menfi-Dibeybe listesini tebrik etti ve sonucun Libya için hayırlı olmasını diledi. Başağa’nın, yeni yönetimle uyumlu olarak çalışması ve hatta Menfi’nin bakanlar kurulunda göreve devam etmesi beklenebilir.

Libya, NATO’nun Kaddafi rejimini yok etmek için yaptığı 10 yıl önceki saldırılardan sonra, yeniden barış, huzur ve birlik yolunda ilk adımını atıyor. ABD’nin bu adımı destekliyor olması, Mısır, BAE, Suriye gibi Arap diktatörlüklerini iyice yalnızlığa itecektir. ABD’nin bu tutumu ayrıca, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki barışçı rolünü ve Libya ile imzaladığı Deniz Ekonomik Bölge İşbirliği Anlaşmasını da güçlendirecektir.

Biden yönetimi, bölgedeki varlığını uygun bir adımla başlatıyor diyebiliriz. Bu adımın devamı, Clinton-Obama yönetimlerinin hatalarını da gidermek için iyi bir vesile olabilir. Tabii Biden Yönetimi’ndeki Obama artıklarının bozucu bir etkisi olmaz ise.

Yazının devamı...

Çin bölünmeli mi?

4 Şubat 2021

Ülkelerin tanınmış sınırlarını bölerek, içinden birkaç yeni ülke çıkartmak mümkünse, o zaman “Çin bölünmeli mi?” sorusuna cevap aramak için zahmet etmeyelim ve hemen ekleyelim: Suriye de bölünmeli. İran da bölünmeli. Irak da bölünmeli.

Mesela Türkiye ile devam edelim mi? Veya ABD ile? Rusya’yı da listeye ekleyelim mi?

Bu argümanları sıralamamın sebebi artık kabak tadı veren, CIA menşeli şu Uygur meselesidir. Mesele yerine masal da diyebiliriz.

Masal, çünkü ne başı belli ne de sonu. Çözüm bekleyen sorun anlamında mesele diyorsanız, 8 Nisan 2012’de o zaman başbakan olan Erdoğan, Çin ziyaretine Uygur Özerk Bölgesi’nden başlamış, çözüm bekleyen ne kadar “sorun” varsa, hepsini önce Uygur kardeşlerimizle, daha sonra da ev sahibi Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşmüştü. Erdoğan yedi yıl sonra yaptığı ikinci Çin ziyaretinde de Uygur Özerk Bölgesi temsilcilerini kabul ederek, ilk ziyarette varılan anlaşmalarla ilgili gelişmeleri takip etmişti. Bu ziyareti, şimdi AK Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Numan Kurtulmuş’un Kültür ve Turizm Bakanı olarak iki yıl üst üste yaptığı Çin ziyaretleri izledi. Kurtulmuş, bu iki ziyarette Uygur kardeşlerimizin temsilcilerini kabul etti ve bilgi aldı.

Türkiye’nin Çin siyaseti “Tek Çin” ilkesine dayanıyor. ABD, İngiltere ve diğer bazı sömürgeci ülkeler gibi, Tayvan’ı, Hong Kong’u, Çin’den ayrı “devletler” saymadığınız zaman, Sincan Özerk Bölgesi’ni de “bir gün Çin’den koparak bağımsızlığını ilan edecek bir etnik grubun yaşadığı toprak parçası” saymazsınız. ABD, 1949’dan bu yana Çin’in önce komünist rejimini ekonomik ve mali sabotajlarla sarsmaya çalıştı. Sonra, hemen hepsi Türk kökenli etnik grupları ayrılıkçı isyanlara teşvik etmek için beşinci kol faaliyetlerine başladı. Bu sabotajlarda ABD tek başına değildi; İngiltere de Çin’de ayrılıkçı-bölücü etnik terör yapılanmasına yardımcı oldu. İngiltere yakın tarihe kadar Hong Kong ve Singapur’u Çin’den ayrı tutmak için çaba gösterdi.

Hong Kong ve Singapur’daki etnik gösteriler hâlâ devam ediyor. Ayrıca, ana akım medyaya o kadar yansımasa bile Sincan Özerk Bölgesi’nde de etnik terör ve onu bastırmak için Çin’in oransız güç kullanma siyaseti devam ediyor. ABD de Çin’in “yumuşak karnı” olarak Türkleri gördü ve oradaki ayrılıkçı grupları her bakımdan destekledi. Hatta ABD Çin’i bölmek için özel bir radyo bile kurdu. Bu arada ABD Türkiye’nin Çin’le sıcak ve yapıcı ilişkiler kurmasını da sabote etmekten kaçınmadı, kaçınmıyor.

Uygurların da tıpkı tek parti CHP’si devrinde başlayan ve 2002’ye kadar Türkiye’deki Kürtlerinkine benzeyen etnik talepleri vardı. 2002’den bu yana bu sorunlar nasıl etnik mesele olmaktan çıkmış ve geriye sadece Kürtleri istismar eden bir terör kalmışsa, aynı durum Çin’de de mevcut. Uygurların hâlâ meşru etnik ve dini talepleri var. Ancak bu taleplerin yerine gelmesi, ABD’nin CIA eliyle körüklediği terörle değil, Türk kardeşlerinin diplomatik yardımıyla çözülebilir.

Teröre bulaşanlar dışında, bütün Uygur kardeşlerimiz bunu biliyor.

Yazının devamı...

ABD ne yapacak?

1 Şubat 2021

ABD-Türkiye ilişkilerini değerlendiren bazı Türk yazarlar, Biden Yönetimi’ne biçtikleri görevler arasında “… küresel düzeyde otoriter yönetimlere karşı demokrasiyi ve denge-denetleme sistemini desteklemek” başlığı altında ABD’nin “zorlayıcı diplomasiye dayanan bir dış politika” uygulayarak “Suriye’den Doğu Akdeniz’e çatışma alanlarında varlığını ve dönüştürücü gücünü göstereceğini” yazıyorlar. Bu, sıradan bir kişinin gerçek hayatla ilişkisini kurmasını imkânsız kılacak kadar genelleştirilmiş ifadenin altında yatan tahmin şudur:

“AK Parti ve Başkan Erdoğan yönetimi, ABD ile Trump zamanında olduğu gibi kolay bir ilişki kuramayacak” ve dolayısıyla son 5 yıldır uygulamakta olduğu ulusal politikalardan vaz geçmek zorunda kalacaktır.”

Bu gibi satırların yazarlarının hepsinin böyle bir beklenti içinde olduğunu söylemek haksızlık olur. Analize bakarak niyet okumak, haksızlık olduğu kadar yanlış sonuçlar verebilir. Bu ihtiyat kaydı ile, Biden’ın dış politika ve uluslararası güvenlik kurumlarına yaptığı atamaları göz önünde tutarsak, ABD’nin önümüzdeki dört ya da sekiz yıl için kendisine “küresel düzeyde otoriter yönetimlere karşı demokrasiyi ve denge-denetleme sistemini desteklemek” gibi bir misyon biçtiğini görmüyoruz. Atamalar, özellikle Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Savunma Bakanı Lloyd Austin ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jacob Sullivan’ın göreve getirilmesi, Biden Yönetimi’nin, Obama (hatta Bush) döneminden kalma “dünya jandarması” misyonunun devam edeceğini gösteriyor. Bu misyonu reddettiğini söyleyerek göreve gelmesine rağmen, Donald Trump kendi döneminden önce, işlemediği 16 yıl içinde defalarca kanıtlanmış olan bu misyonu sürdürdü. Ya bilinen aşırı milliyetçi muhafazakârları ya da eski dönemlerin eskimiş NeoConları’nı göreve getirdi.

Bu analizin ikinci ifadesi, “Türkiye’nin ekonomisini bir gecede mahvederim” veya “Türkiye din adamı Andrew Brunson’ı bu gece salıversin, yarın sabaha Türk lirasındaki düşüşü durdururuz” diyen Trump ve yardımcısı Pence’i görmüş-geçirmiş olan bir Türkiye için ne anlama gelebilir ki? ABD’den bundan daha “zorlayıcı diplomasiye dayanan bir dış politika” uygulaması Türkiye açısından nasıl bir gelişmeye işaret sayılmalıdır?

Üçüncü madde, “Suriye’den Doğu Akdeniz’e varlığını ve dönüştürücü gücünü gösterecek” olan ABD fikrine katılmak da aynı mantıkla mümkün görünmüyor. ABD, İsrail ve Yunan koruyuculuğunu ne zaman azalttı ki, şimdi bölgesel siyasetini “dönüştürücü güç” haline getirsin?

Bununla “Eski hamam eski tas” demiş olmuyorum. Hamamcının değiştiğinin farkındayız; herkesin farklı bir yoğurt yiyişi olması da normal. Ancak Biden öyle bir yamalı siyaset bohçası açıyor ki tutarlı bir siyaset yaklaşımı görebilmek bir mucize olacaktır. Biden’ın yaşı dikkate alınır ve ilk günlerde sergilediği “elini bizzat işe sokmamak” tutumunun süreceği var sayılacak olursa, müttefikleri ve muhatapları, muhatap oldukları Amerikalıya göre farklı bir siyasetle karşı karşıya kalacaklar diyebiliriz.

Yazının devamı...

Neyi keşfediyoruz?

28 Ocak 2021

Mevcut Türk yönetimi, işbaşına geldiği günden beri Yunanistan ile Ege-Akdeniz kıta sahanlığı ve ekonomik münhasır bölge sorunlarının çözümü için görüşmeler yapmak istiyor. 2002 yılında işbaşına geldikten sonra AK Parti’nin birinci yıl içinde başlattığı işlerden biri, Yunanistan ile Türkiye’nin arasındaki tüm sorunların bir envanterini çıkartmak ve bunların çözümü için masaya oturmak oldu. Bu görüşmelerde Türkiye, 1980’lerde bir ara medyanın körüklemesiyle alevlenmiş olan Ege sorununa, Türkiye’nin Lozan’dan beri göz ardı edilen deniz hukukuna, Yunanistan ile dostane bir çözüm arayışı içinde idi. Uluslararası Deniz Hukuku konferansının Karakas’ta yapılan büyük oturumunu izlemiş bir muhabir olarak bu satırların yazarının dostane çözümün bulunacağına hiç umudu olmadı; ama görüşmelerin olması elbette olmamasından daha evla idi. Yunanistan ve Osmanlı’ya ait Ege adalarını, Lozan ve Paris’te, tabirimi hoş görün, Türkiye’yi üçkâğıda getirerek Türkiye’nin elinden alan Avrupalılar, belki Yeni Türkiye kavramını idrak edebilirlerdi. Bu idraki sağlamak ancak barışçı yollardan görüşmelerle sağlanabilirdi.

Tarafların birbirlerinin görüşlerine ne kadar yaklaşabileceklerini anlamak üzere yaptıkları bu temaslara, keşif kelimesinden türetilen istikşafi görüşmeler deniyor. Bu görüşmeler dört yıl öncesine kadar tam 60 kere tekrarlandı. Yunan tarafı, keşfedecek bir şeyinin kalmadığına hükmetmiş olmalı ki 2016’da sıra kendisinde olduğu bir sırada, görüşmeleri kesti.

O günden beri Yunan medyası, işbaşına gelip giden sağcısı, solcusu ile Yunan hükumetleri hep aynı teraneyi tekrar ettiler: “Türkiye Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamıyor, çünkü bu hukuk, Ege’de Yunanistan’a hak veriyor.” Yunan gazeteleri, Faik Reşit Unat’ın ortaokul atlaslarındaki Ege haritasında, Türk-Yunan sınırının Ege adaları ile Türk sahilleri arasındaki orta noktadan geçer şeklinde gösterildiğini yazıp durdular.

Türkiye buna itiraz etmiyor; bu itirazın yeri ve zamanı gelecek! Yunanistan’ın 60 kere düzenlenen toplantılarda keşfetmemekte direndiği, “özel tarihi önemi olan sularda, bir ülkenin kıta sahanlığı üzerinde bulunan adaların ve adacıkların, o ülkenin kıta sahanlığı ve ekonomik bölge hakkını ihlal edemediği” gerçeğidir. Dünyada böyle birçok durum var ve bunlardan biri Yunanistan’ı son 6-7 yıldır Ege’de saldırgan bir tutuma zorlayan Fransa’nın kendi karasularındadır. Manş Denizi’ndeki bazı İngiliz adaları Fransa’ya o kadar yakındır ki eğer hepsinin Fransa ile aynı karasuyu, kıta sahanlığı ve ekonomik bölge hakkı olsa, Fransızlar İngiltere’den izin almadan sandalla balık bile tutamazlar.

Yunanistan, hafta başındaki görüşmelere emekli bir diplomatını göndererek, AB’den utandığı için katılmış olduğu görüşmelerden hâlâ bir sonuç beklemediğini göstermiş oldu. Yunan medyası açık açık, “Bu görüşmelerde Yunanistan’ın fazla bir beklentisi yok” diye yazdı.

Türkiye, AB’ye ve merak eden diğer herkese iyi niyetini göstermiş oldu. Önemli olan da bu.

 

Yazının devamı...

Amerika nereye gidiyor?

25 Ocak 2021

Herkes şimdi bu soruyu soruyor: Biden nasıl bir ABD tasavvur ediyor?

ABD denen muazzam çarkın işleyişi hakkında az buçuk kafa yormuş olanlar bilirler ki ABD’yi tek başına bir başkan yönetmez. Esasen ABD denen tek bir birim veya tüzel varlık yoktur. Birçok Amerikalar vardır ve bunlar, başkan kim olursa olsun kendi olağan yönetimlerine sahiptir.

Hükumeti devirmeye yönelik 17-25 Aralık 2013’te yapılan sözde soruşturmanın başrolündeki isim olarak ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen’in adı ortaya atılmıştı. Bir savcının gözaltı talimatları ve birkaç mahkemenin arama kararları ile duyduğumuz, aralarında iş adamları, bürokratlar, banka müdürü, çeşitli düzeyde kamu görevlileri ve dört bakan ile üç bakan çocuğunun olduğu bir soruşturmadan söz ettiğimizi hatırlayacaksınız. Bu sözde soruşturma, ortaya binlerce sayfa ABD mahkeme dosyası çıkartmış ve Halkbank üzerinden Türkiye’yi tehdit eden bir büyük davaya dönüşmüştü. Bu operasyonun Türkiye ve ABD ayağını yöneten kişi olarak David Cohen ortaya çıkmıştı.

Şimdi, Joe Biden nasıl bir sınırsız belleğe sahip olmalı ki, yıllar sonra David Cohen’i getirip ABD Merkezi İstihbarat Dairesi başkan yardımcısı olarak atamalı? Cohen bu göreve 1991 yılında Başkan Bill Clinton zamanında atanmıştı. ABD’de müsteşarlar bakan yerine imza atabildikleri için, tıpkı bakan gibi senato tarafından soruşturulur ve onaylanır. Özel bir hukuk bürosunda beyaz yakalı suçlar denen iş dünyasıyla ilgili davalarda avukatlık yapan genç bir kişinin böylesine önemli bir göreve getirilmesinin nasıl bir mekanizmadan geçmesi gerekli? O kadar çok ülkeye ve o kadar çok yabancı iş adamına, devlet görevlisine yaptırım uygulanmasını sağlamış ki Cohen’e, Adalet Bakanlığı’nda “Yaptırım Gurusu” adı takılmış! Halkbank davaları hatırınızda olmalı. Bazı Türk yetkililer hakkında o zamandan kalma birçok yaptırım hala devam ediyor.

Bu bir örnekti.  2011’de yapılan reformdan sonra başkanların atadıkları federal görevlilerin sayısı azaldı; ancak hala bu rakam 2 binden fazla. Bütün bu dairelerin, bütün bu makamların kimlerle doldurulacağını, bir başkanın, hele son iki yılı o makama seçilmek için propaganda çalışmasıyla geçirmiş bir kişi ve ekibinin bilmesi, takip etmesi mümkün mü?

Nitekim, Cumhuriyetçi Partili olmakla birlikte bu partinin içinde hiç rol almamış bir kişi olarak Trump, bu makamları görevde bulunduğu dört yıl içinde dolduramamış ve atamaların “birileri tarafından hazırlanıp kendisine imzaya getirildiğini” söylemişti.

Birden fazla Amerika’dan söz ediyorsak, bu parçaların kimler ve ne gibi çıkar gruplarını temsil ettiğini de bilmek gerekir. David Cohen gibi çok tanınan, kamuoyunun önünde önemli görevler almış olanları tanımak ve kimi temsil ettiklerini tahmine çalışmak nispeten kolay. Tanınmayan ve adını Biden’ın atamaları sebebiyle ilk kez duyduğumuz ve duyacağımız öyle kişiler olacak ki, “ABD nereye gidiyor?” sorusunun cevabını bu kişilerin hayat hikayelerinde aranmak gerekir.

Yazının devamı...

Biden’a hoş geldin diyemeyen milisler

21 Ocak 2021

ABD’de bir tarihte, yine dünkü gibi bir başkan yemin töreninin kentteki kalabalığından kaçmak amacıyla eşimle kentin dışına doğru bir gezinti yaptık ve güzel manzara görüp, fotoğraf çekmek amacıyla yoldan açılarak, bir iki kilometre yolun dışına yürüdük. Nefis bir vadi, bir tarafındaki kanyona doğru uzanıyor. Uzanıyor ama bizim yürüdüğümüz istikamette silahlı birtakım insanlar, diktikleri hedef tahtalarına atış talimi yapıyorlar. Kadınlar da var aralarında ama hepsi komando üniforması giymiş. ABD’de askeri teçhizat ve üniformaların satıldığı dükkânlar var. Biz girmedik ama vitrininde el bombası bile teşhir ediliyor.

Silah talimi yapan insanların arasından, hani bakışla öldürmek mümkün olsaydı çoktan katledilmiş olacak bir tarzda, aracımıza döndük; nasıl bir gazladıysak, epey bir süre birbirimizle bile konuşamadık.

Sonra bu kişilerin Virginia’da 1772’de kurulmuş olan ilk milis gücünün bugünkü devamı olduğunu öğrendik.

Dün ABD’nin 50 eyaletinde adeta sıkıyönetim ilanına sebep olan milislerin bir kısmı hâlâ meşru varlıklarını sürdüren, ABD’nin bağımsızlığının ilanından çok önce kurulmuş silahlı yurttaş gruplarıdır. Ancak 1776’da bağımsızlık ilanından ve eyaletlerde “Ulusal Muhafız” adı verilen silahlı kuvvetlerin kurulmasından sonra bu milis grupları lağvedilmişti. Ne var ki iç savaş sırasında ABD birliğinden çıkan güney eyaletlerinin silahlı kuvvetlerinin yerini alan silahlı yurttaş grupları milis adıyla hâlâ yaşıyor. Resmi bir nitelikleri yok ancak hafta sonları toplanıyorlar, (bizim tanık olduğumuz türden) eğitim yapıyorlar. ABD’de, düz veya otomatik ateşli silahların serbestçe satılmasına izin veren anayasa hükmü de bu gruplar sebebiyle asla kaldırılabilecek gibi görünmüyor. Bugüne kadar, bu grupların arasında, beyazların üstünlüğüne inananlar ve Afrika kökenli kişileri yıldırarak kuzeye kaçmaya zorlamak için şiddete başvuranlar hemen tamamen bu milis grupları arasından çıktı. Milislerin arasında liberal veya sol eğilimli hemen hiç kimse yok. İdeolojileri farklı bile olsa milislerin sayısı 2010’dan itibaren artmaya başladı Obama yıllarında azalmakla birlikte, Trump başkan olduktan sonra yeniden arttı. Bugün 350’ye yakın milis grubu var. Çok az eyalet ve kentte misillerin kuruldukları yerde polise resmen kaydolması gerektiği için bu yerler dışında kesin sayıları ve üye miktarları bilinmiyor. Sadece “Yeminini Tutanlar” ve “Yüzde Üçler” adlı iki milis grubunun 6 binden fazla üyesi olduğu sanılıyor. Diğerlerinin üyeleri bin ile 3 bin arasında tahmin ediliyor.

Bunların ortak özellikleri arasında Müslüman ve Musevilere, siyahlara (ve siyah olmasalar bile Hindistan ve Latin Amerika kökenli kişilere) eşcinsellere düşmanlık var. Son Kongre baskınını gerçekleştiren Proud Boys ve Boogaloo Bois adlı iki grubun Trump yanlısı oldukları, Demokrat Parti’den nefret ettikleri biliniyor.

Bu kişiler dün Washington’a gelerek Biden’a hoş geldin diyemediler. Şimdilik diyelim. Bu öykü yarım kalacağa benzemiyor.

Yazının devamı...