Hani bir tanıdığınız, delice şeyler yapmaya, çılgınca şeyler söylemeye başlar; ona sorulacak tek soru vardır: “Sen iyi misin?”
Bir insanın kendisinden beklenen sağduyunun, hatta haksızlığa karşı göstermesi beklenen tepkinin ölçüleri vardır. Bu ölçüler aşılıp kişi kendisinden beklenen olgunluğu göstermediğinde yapacak çok da şey yoktur; bir-iki sorgulama ve eleştiriden sonra döner gidersiniz. Ama ya bu kişi, sadece kendisini değil, koca bir ulusu, hele milletler camiasının saygın üyesi bir ulusu temsil ediyorsa? Bu ülkenin kollektif şuurundan, tarihsel birikiminden beklenen sağduyuyu, aklıselimi, tepkiyi aşan bir ifade, o ulusun adına, seçilmiş bir siyasetçi tarafından dile getirilirse?
Almanya’nın ne zaman yıkılacağı belli olmayan kıl payı bir meclis çoğunluğuyla başbakanlığa gelen Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Bavyera Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ittifakının bir süredir başkanı olan Friedrich Merz, takip ediyorsanız bildiğiniz gibi, İsrail dendiği zaman gözlerinin dolmasıyla tanınıyordu. Birlik 90/Yeşiller Partisi başkanı Annalena Baerbock kadar
Amerika’da devlet mekanizmasının kapanmasına sebep olan bütçe krizi var. Trump saçlarını tarıyor!
Amerika’nın hiçbir zaman ciddi kamusal desteğe sahip bir sağlık sistemi olmadı. Dünyanın en ileri tıbbına sahip bu ülkede, bir sigorta sistemine abone değilseniz, sosyal sigortaların sağladığı tedavi ve önleyici bakım yardımına güvenmeniz hemen hemen imkânsızdır. Bu nedenle alt ve orta ekonomik düzeyde Amerikalılar ufak-tefek rahatsızlıklarını doktora-hastaneye gitmeden halletmeyi tercih ederler. Derler ki, reçetesiz ilaç fikri bu sebeple icat edildi!
Amerika’nın ilk (ve görünen o ki son) siyah başkanı Barack Obama, 65 yaş ve üzeri herkes ve belirli engellilik veya rahatsızlıklara sahip 65 yaş altı bazı kişiler için mevcut federal sağlık sigortasına (Medicare) ve sınırlı gelire sahip kişilere sağlık sigortası sağlayan ortak bir federal ve eyalet programı olan Medicaid’e federal bütçeden destek sağlamıştı. “Uygun fiyatlı sağlık hizmeti” adı verilen bu program ilk önerildiği günden beri, Cumhuriyetçilerin, Trump’ın ve
Trump’ın 20 maddelik “barış” planını okuyan aklı selim sahibi herkes, ya gülüp geçti ya da bunun kalıcı bir barış sağlamak niyetiyle hazırlanmadığını düşündü. Medya yorumcuları bunun Netanyahu’nun savaşa istediği kadar devam etmesini sağlamak için hazırlandığı kanısını paylaşıyor.
Amerikan kapitalizminin sözcüsü Wall Street Journal, ki Trump’ın en sıkı destekçilerindendir; o bile ne anlaşma ne de barış içeren bu “şeyi” şöyle değerlendirdi:
“Trump’ın Gazze Planı Netanyahu’ya siyasi can simidi sağladı.”
Bu yorumun sebebi ise başmakale yazarına göre, “Savaşı sona erdirmek İsrail’in Arap komşularının sorumluluğunda; o zamana kadar Netanyahu savaşa devam edebilir.”
Washington Post, Trump’ı sevmez ama İsrail’i sever; o da bunun Gazze değil, İsrail düşünülerek hazırlanmış bir plan olduğu görüşünde:
“ABD’nin önerisiyle Netanyahu beklemediği bir zafere ulaştı; Netanyahu, uluslararası izolasyona rağmen umduğu her şeye kavuştu. New York Times’ın Musevi başyazarı
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın densizlikleri bir tarafa, Trump’ın kendisi de ne dediğini zaman zaman bilmiyor gibi! 21 maddeli barış planı hazırlıyor; ama uluslararası şirketlerin Siyonistlerin Gazze’den güvenlik verilerini çalmasını önleme kararını iptal ettiriyor. Yani İsrail, Gazze’de telefonu veya bilgisayarı olan her bir kişinin ne yaptığını, nerede bulunduğunu takip etsin, nerede kalabalık, çoluk çocuk varsa öğrenip orayı bombalasın! Yeter ki Netanyahu, Filistin’i Filistinlilerden arındırma uygulamasına devam etsin.
ABD’nin saygın yayın kurumlarından New York Times, Trump’ın “gizli bilgileri sızdırdığı” iddiasıyla Federal Soruşturma Bürosu (FBI) eski başkanı James Carey’i mahkemeye vermesini Adalet Bakanlığı’nın tarafsızlığına açıkça gölge düşürdüğü için kınıyor. Sosyal Sigortalar Kurumları’nın ortak yönetime getirdiği (ünlü TV programcısı) Doktor Mehmet Öz, Trump’ın ve Sağlık Bakanı Robert Kennedy’nin iddia ettikleri gibi, ağrı kesici Tylenol’un hamilelerin
İki gündür, İngiltere, Fransa, Avustralya, Kanada ve Portekiz’in, Filistin devletini tanımış olmalarını konuşuyoruz. Kimimiz beğeniyor; kimimiz, bu tanıma kararında, Avro-Amerika ülkelerinin 1942’de BM’de Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını talep eden “Biltmore Programını” kabul etmelerinden bu yana, sürdürdükleri ikiyüzlü ve içten pazarlıklı tutumun devamını görüyoruz.
1942 diye söze girip Filistin tarihinden söz etmek istemiyorum. Gerçi tarihi kimin yazdığı önemli bir nokta:
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan, yapana sadık kalmazsa, gerçekler insanı şaşırtacak bir mahiyet alır.” -- M. K. Atatürk
Amerika ve öteki ülkelerin önüne, Filistin’i tanıma imkânı, mesela 15 Kasım 1988’de sürgünde Filistin Devleti’ni ilan eden ve Filistin Devleti’ni resmen kuran Bağımsızlık Bildirgesi, Cezayir’de okunduğu gün çıkmıştı. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) yasama organı olan Filistin Ulusal Konseyi (FUK) tarafından ayakta
Şu anda İsrail’in de Yahudiliğin de en kötü düşmanı İsrail’i ele geçirmiş olan Netanyahu ailesi ile onları orada tutan kökten-dinci iki partidir. İsrail’de kurulmuş olan bu çarpık yapı, sadece İsrail ve Yahudiliğe değil, fakat Musevilerin (kendi inanışlarına göre “üçüncü devlet” dedikleri yapıyı kurmak üzere) örgütlenmesini sağlayan Siyonizm’i de tutarlı bir ideoloji olmaktan çıkarttı; çıkartıyor.
Görünen o ki, İsrail, Siyonizm’i bile aşan ırkçı gidişini Filistin’i ve bu topraklarda Birleşmiş Milletler’in oy birliği ile kabul ettiği paylaştırma planının diğer tarafı olan Filistinlileri tamamen yok etmeden durmayacak; bunu asla kabul etmeyecek olan dünya halkları ve (kanları biraz geç kaynasa da) Filistinlilerin Arap kardeşleri ile din kardeşleri de İsrail’e engel olacaklar. Mesele, İsrail’in 7 Ekim baskınının intikamı olmaktan çoktan çıkmış, kurban sayısı 66 bini geçen bir soykırımı, katliam, sürgün ve mülksüzleştirme operasyonuna dönmüş olan
Dikkatli bir okuyucu kadar gazeteciyi doğru yolda tutan başka bir unsur var mıdır? Sanmam.
Geçen pazartesi, Stratfor analiz ve araştırma enstitüsünü kuran ve şimdi, aynı amaçla kurduğu Geopolitical Futures’ı yöneten George Friedman’ın, İsrail’in Doha saldırısı konusunda Trump’ı temize çıkarttığını öne sürmüştüm. ABD’nin Katar saldırısındaki suç ortaklığını da ABD ve İngiliz uçaklarının, Doha’ya 1700 kilometrelik uçuşlarında İsrail uçaklarına yakıt takviyesi yaptığı gerçeğini gizlemesinin açıkça gösterdiğini ifade etmiştim.
Hristiyanlığın, sonradan yazma metinlerle ve özellikle bazı Musevi tarikatları ve Siyonizmin çabasıyla Evanjelikliğe döndürülmesine karşı çıkan Amerikalı bir okuyucu-dostum var. Trump’ın Siyonizm’e de Evanjelik Hristiyanlığa da inanmadığını, ama ABD’deki İsrail lobisinin siyasal ve parasal desteğini (son seçim kampanyasında kâğıt üzerinde 200 milyon, el altından 2 milyar dolar Yahudi bağışı almıştı) sürdürebilmek için her şeyi
2009 yılında, şu satırlarını okuduktan sonra bu kişinin yazdıklarını elimden bırakmadım:
“2010’larda ABD ve İslamcı köktendinciler arasındaki çatışma ortadan kaybolacak ve ABD ile Rusya arasında ikinci bir Soğuk Savaş olacak. Bu dönemde Rus jeopolitik tehditleri sebebiyle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ABD’ye yakınlaşacaklar. 2020’lerde Rus tahakkümünün çökmesi ve Çin’in parçalanması Avrasya’yı genel bir kaosa sokacak; Çeçenistan ve diğer Müslüman bölgeler ve Tibet bağımsız olurken, Tayvan Çin’e karşı etkili hali gelecektir… 2030’larda Avrasya’da üç ana güç ortaya çıkacak: Türkiye, Polonya ve Japonya. Türkiye, nüfuz alanını genişletecek ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bölgesel bir güç haline gelecektir. Türk nüfuz alanı, eski Osmanlı toprakları ve kuzeyde Rusya ve diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerine giderek parçalanmış Arap dünyasına uzanacaktır.”
İnsan boş yere George Friedman olup, bu satırları