Amerika çok sorumsuz davranıyor

9 Mayıs 2022

Ukrayna’daki insanlık dramına bakıp da ABD’nin sorumsuzluğundan söz etmek, ne kadar akla yatkın diyebilirsiniz. Haklısınız...

Fakat meselenin tek boyutu Ukraynalı masum halkın verdiği can, çektiği eziyet, uğradığı maddi kayıp değil. Ukrayna’nın aklıselimi Minsk Anlaşması ve Normandiya Formatı’nda görüşmeleri kabul etmişken ülkeyi, Putin’in yakmaya hazır olduğunu herkesin anladığı ateşin içine atan kimdir? Barışa doğru atılan her adımda, Ukrayna’yı bir karşı adımla masadan uzaklaştıran kimdir?

Askeri alanda tehdit, sadece hamaset, cesaret ve yiğitlik gösterileriyle değil, akılla ve izanla karşılanmalıdır. Karadeniz’deki Rus donanmasını tek tek belirleyip, onları vurabilecek füzeleri Odesa sahillerine dizip, tabir yerindeyse Rus gemilerine nişan alıp, sonra tetiği bir Ukraynalıya çektirtmek, sorumlu ve akıllı bir davranış değildir. Bu, 3. Dünya Savaşı’na davetiye çıkartmaktır.

Artık vekalet savaşı olmaktan çıkmış, adeta ABD-Rus savaşı halini almış bu duruma bakınca, Rusya’nın alacağı ders yok mudur? Ne içinde birlik ne de arkasında Çin desteği olmadığını artık görmüş olması gereken Rusya’nın? ABD’de “Bu deli Rus her şeyi yapar?” korkusu uyandırmak veya “Avrupa’nın bir dünya savaşını onaylaması mümkün değil” yorumuna güvenmek ne kadar akli sayılabilir?

Rus yetkililer “nükleer” kelimesini ağızlarına ilk aldıklarında bütün dünya “Bu kelimeyi ifade etmek bu kadar kolay olmamalı!” dedi. Ama, gördük ki, kolaymış. Sadece adını anmak değil, bir nükleer savaşı başlatmanın ve kazanmanın mümkün olduğunu göstermek için dizi-dizi kıtalararası roketlere geçit resmi yaptırmak da kolaymış.

Eğer bütün insanlık olmaz sanılan nükleer afet sonunda radyasyondan bir köşede can vermezse, nükleer savaşı çıkartmanın ve devam ettirmenin de ne kadar kolay olduğunu yazacak tarih!

Çare nedir? Kurulduğu günden beri Demokrat Parti’nin ve aday olduğu günden beri de Joe Biden’ın yanında duran, onun her kararını tartışmasız destekleyen CNN televizyonunun yorumcusunun da sorduğu gibi, Biden, Beyaz Saray’a topladığı güvenlik ve diplomasi ekibinin kendisini nereye sürüklediğini görmelidir. Biden, CNN’in belirttiği gibi, ABD Askeri İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli Orgeneral Robert Ashley’in sorusuna cevap vererek sadece ülkesini değil, tüm dünyayı nereye sürüklediğini söylemelidir. Amerikalı general, bunu yapmak için Biden’ın bir an kafasına Putin’in şapkasını takarak, dünyaya o gözle bakması gerektiğini söylüyor. Gen. Ashley, Ukrayna’ya verilen istihbaratın gerçekte NATO’ya ait olduğunu ve bunu paylaşmanın sadece ABD’nin değil, NATO ortaklarının kararıyla yapılabileceğini hatırlatıyor.

Ukrayna işgalini sürdürmesi için Rusya’yı tahrikten vazgeçmek mi akıllıcadır, yoksa Rusya’nın varını yoğunu bu işgalde harcamasını sağlamak mı? Avrupa Birliği hala gazını-petrolünü satın aldığı Rusya’yı bir çöküntüye sürüklemekte ne kadar kararlıdır? ABD, dünya adına konuşma yetkisini nereden almaktadır?

Yazının devamı...

Her kafadan bir ses çıkınca barış olabilir mi?

5 Mayıs 2022

Ukrayna-Rusya savaşında barış ihtimali artıyor mu, azalıyor mu? Bir kere ortada bir savaş hali mi var? Yoksa sadece Rusya’nın tek taraflı işgali mi?

Bir tarafta sivil halkın dramını izliyoruz; bir tarafta Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in, belki de tiyatrocu olarak mesleki deneyiminden elde ettiği birikimle sürdürdüğü algı kampanyası var. Karşıda Rusya’nın yerle bir olmasına rağmen hâlâ ayakta kaldığını sandığı “büyük devlet” sanrısı devam ediyor. Lviv’e, Kiev’e bombalar yağdığı haberleri alınıyor; gazetelerde, bu kentlerde baharın yüzünü göstermesinden yararlanan halkın kafeleri, meydanları doldurduğuna ilişkin haberler, dövmecilerin dükkânlarında kuyruğu girdiğine ilişkin fotoğraflar yayımlanıyor.

Yakın zamana kadar hiç kimse Ukrayna Başbakanı’nın adını bile bilmiyordu ama şimdi Ukrayna Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi Başkanı Aleksey Danilov diye birinin Rusya’ya yeni barış şartlarını dikte ettiğini görüyoruz. Danilov, bir televizyona demeç verirken, “Rusya ile ancak bir kapitülasyon anlaşması imzalarız” diyor. “Kapitülasyon” terimine Osmanlılarla Avrupa’nın gerileme döneminde yaptığı anlaşmalardan aşinayız. Diplomaside bir tarafın tamamen yenildiğini, “boyun eğdiğini” (capito, Latince “kafa” anlamında) belirten anlaşmalara verilen isimdir. Demeci yayımlayan kaynaklar, Danilov’un “Ukrayna’nın en üst savunma yetkilisi” olduğunu belirtmişler. Danilov “Rusya bu anlaşmayı ne kadar erken imzalarsa kendisi için o kadar iyi olur” da demiş.

Muhabir, bu savaşçı tondan rahatsız olmuş olmalı ki Zelenskiy’in böyle konuşmadığına işaret edince bu zat, “görüşmeleri Zelenksiy’in yürüttüğünü, ama kendisinin görüşlerini de iyi bildiğini” belirterek, “Devlet başkanı, ülkemizin toprak bütünlüğünü ihlal eden, anayasaya aykırı ve NATO’ya katılma arzumuzu yok sayan bir anlaşmayı imzalayamaz” buyurmuş. Oysa iki tarafın İstanbul görüşmelerinde ortaya çıkan tutumu, Ukrayna’nın NATO üyeliği yerine bazı NATO üyeleri tarafından sağlanacak güvenlik garantileriyle yetineceği ve Donbas bölgesinin özerkliğiyle ilgili Minsk görüşmelerine kaldığı yerden devam edeceği, Rusya’nın da işgali hafifletmeye başlayacağı şeklinde idi.

Bu yetkili çıkıp da ortalığı altüst eden bu demeci verinceye kadar, azala çoğala süren barış umudu bu anlayışa dayanıyordu. Hatta birçok Avrupa başkentinde Rusya’nın Kırım’ı da tam ilhaktan vazgeçip Donbas gibi bir özerklik modeline razı olabileceği düşünülmeye başlamıştı.

Ukrayna tarafındaki bu beklenmedik katılaşmaya ne dediği sorulan Zelenskiy’in danışmanı Aleksey Arestoviç, “Açıklama çok basit: Rusya ile bir barış anlaşması olmayacak; Rusya Federasyonu’nun kapitülasyonu olacak” karşılığını veriyor. Dahası, Arestoviç şunları da söylemiş: “Danilov böyle demeçler vermezdi. Bu tamamen yeni bir realite!”

Yeni realite, öyle görünüyor ki bombardımanı durdurup, sivillerin yaşadığı vahşeti ortadan kaldıracak olan hepimizin beklediği barışın gerçekleşmesini daha uzun süre geciktirecek.

Yazının devamı...

Hatada ısrarın mutlaka bedeli vardır

2 Mayıs 2022

Uluslararasındaki açık ilişkilerin çoğu zaman (hatta daima) bir de açık olmayan tarafı vardır. Açık mizanda geri adım veya eksi kazanç gibi görünen ögeler, bu kapalı tarafta ya dengelenmiş ya da artıya dönüştürülmüştür. Zamanla bu iki tarafta birden bilinmeden yapılan değerlendirmeler, en iyisi yüzeysel olarak kalır, en fenası, ülkelere zarar verir.

Örneğin Türkiye-Arap Dünyası ilişkileri... Türkiye, bu dünyanın önde gelen bazı üyelerinin tutum ve davranışlarında kendi ilkelerine, çıkarlarına aykırı unsurlar görüyordu. Bu durum, elbette Türkiye gibi böylesine aktif ve çok cepheli dış politikası olan bir ülkenin, sonsuza kadar böyle devam etmesine izin vereceği bir durum olamazdı. Olmadı... Bütün Arap yönetimlerinin bir Katar veya Kuveyt olması da beklenemez. Ülkeler, kişilerden farklı olarak, mizan hesabında çok katı davranamazlar.

Bir diğer örnek ABD ile ilişkiler olabilir. Bu ülkenin Yunanistan Büyükelçisi Geoffrey Pyatt’ın, “Kathimerini” gazetesine verdiği demeci okuyan kişi, Türkiye’nin ABD ile nasıl olup da hala “dost ve müttefik” kalabildiğine inanamaz. Adam, açıkça, ABD’nin Yunanistan’ı Türkiye’den koruduğunu, iki ülke de NATO’da kaldığı sürece Yunanistan’ın bir Türkiye saldırısından korkmasına yer olmadığını söylüyor. Dahası da var... Büyükelçi Pyatt, ABD’nin, Türkiye’nin bütün komşularına karşı “iyi bir NATO müttefiki gibi” davranmasını sağladığını söylüyor. Şimdi, 5,5 yıldır Atina’da ülkesini temsil eden 60 yıllık bir diplomatın, ülkesinin siyaseti hakkında tam bilgi sahibi olduğundan kuşku duyamazsınız değil mi? Bu zatın doğru söylediğini varsaymak gerekmez mi? O zaman ABD ile nasıl olup da hala dost kalabildiğimizi nasıl açıklarsınız?

Milletler, kişiler gibi her söyleneni, her iddiayı, kanıtı-delili, sadece söylemden ibaret olan yakıştırmaları, benzetmeleri dikkate alamaz. Ulusların ilişkilerinde açık ögelerin yanında yer alan kapalı ögelerin bir kısmını sadece dış politika yönetim kadrosu bilir hatta açık tarafa yansıyan şeyleri öğrenen biz bireylerden çok daha önce ve çok daha fazlasıyla bilir. Elçi efendi “Ege adaları” değil “Yunan adaları” mı demiş, bu adaların “tüm bir Yunan hükümranlığı altında olduğunu” mu söylemiş? Siz, ABD’ye ve elçisine aldırmadan, her Yunan ihlaline, her Yunan provokasyonuna misliyle karşılık verir ve Yorgo’ya geri adım attırırsınız. ABD ile ilişkiler de diplomatik düzeyde gülücüklerle devam eder gider.

Ulusların birbirine karşı hatalı adım atmasının mutlaka bir bedeli olur. Suriye sınırlarımızı güvende tutabilmek ve ABD’nin PKK uzantısı örgütlere para, silah ve eğitim desteği vermesini önlemek için bu gülücüklere ihtiyaç vardır. ABD’nin yeniden kurmaya çalıştığı küresel tahakküm tekelinin ona yarar değil zarar vereceğini anlatmak ve hatta göstermek gerekir. Bu bile tek başına milletlerin, bireylerden farklı bir yutkunma esnekliğine sahip olmasını zorunlu kılmaya yeter.
Diploması kervanı ancak böyle yürüyor.

Yazının devamı...

Avrupa’nın geleceği: Fransa

28 Nisan 2022

Fransa’da başkanlığı Emmanuel Macron kazandı ama gerçek zafer Marine Le Pen’e ait oldu; çünkü oylarını 2002’den beri istikrarlı şekilde artıran baba Jean-Marie le Pen ve kızı Marine le Pen oldu. Marine le Pen, 2017’de yüzde 34’te kalmıştı; şimdi bu oran 41.5’e çıktı. Macron ise 2017’de yüzde 66 oyla başkan seçilirken, şimdi yüzde 58’de kaldı.

Siyasal yaşamına merkez solda başlayan Macron, şimdi merkez sağ bile değil, doğrudan sağı temsil eden bir kişi. Macron ancak Le Pen’in seçilmesini önlemek için Fransa’nın geleneksel merkezcilerinin (rakamlara göre tümüyle) ve yeni solunun (kısmen) verdiği oyla seçimi kazandı. “La France Insoumise” (Boyun Eğmeyen Fransa) sloganıyla Jean-Luc Mélenchon’un 2016’da kurduğu demokratik sosyalizm veya çevre korumacı sosyalizm, birinci turda geleneksel Fransız solunu tümüyle yok etmeye başardı.

İstatistiğin kimi zaman kafa karıştıran rakamlarını bir kenara bırakırsak, Fransa’daki başkanlık seçimlerinin çok değil 10-15 yıl önce geleneksel fikir akımlarına, dava ve ülkülere, parti programlarına dayanan siyasetinin, Macron’la başlayan popülizme kayma eğiliminin sürdüğünü görüyoruz. O kadar ki Macron gibi popülizmin prototipi bir siyasetçiyi bir kenara bırakırsak, baba Jean-Marie le Pen ile başlayan ırkçılık ve faşizm temelli, NATO ve AB düşmanlığına dayanan Ulusal Ralli partisi bile kızı Marine le Pen’in elinde, “Ben daha iyi yaparım!” çizgisine kadar savruldu. Son propaganda dönemindeki söylemine ve davranışına bakılırsa, babanın katı ideolojisini tamamen terk etmiş bir parti ve “anti-İslamizasyon” fikrini bir kenara bırakıp örtülü Müslüman kadınlarla fotoğraf çektiren kızını görüyoruz.

Bu sadece Fransa’da görülen bir eğilim değil. Örneğin Almanya’da da Angela Merkel’in sağ muhafazakâr ideolojisinin sadece seçmen nezdinde değil fakat partisi içinde de terk edildiğini söyleyebiliriz. Seçmenin desteklediği Sosyal Demokrat Parti’nin başbakanlığa gelen başkanı Olaf Scholz ve hemen hemen bütün milletvekilleri, partinin ne sağ ne sol kanadına değil, merkez ekibine mensup. Başka bir deyişle, Avrupa’nın en eski sosyal demokrat hareketi bile siyasal ideolojisini bir kenara bırakmış durumda. ABD’de her ne kadar partilerin katılaşmış ideolojileri yok idi ise de bir Donald Trump popülizmini de kimse tahmin edememişti.

Hollanda’da, çok değil dört yıl önce, aşırı sağcı, Kuran yakma törenleri düzenleyen Geert Wilders’ten rol çalmaya çalıştığını hatırladığımız Başbakan Mark Rutte, şimdi “özel sektöre en iyi hizmet edebilecek parti” sloganıyla kampanya yapıyor. Çok acı vesileyle tanıdığımız Ukrayna başkanı Volodimir Zelenskiy bile bu merkeze kayma ve ideolojiyi bir kenara bırakarak popülizme sarılma akımının bir ürünüdür.

Avrupa’nın, dava ve fikir oluşumlarını bir kenara bırakarak, bir tür kişilik gösterisi sayabileceğimiz “halkın en çok hoşuna giden kişi olma” eğilimi olarak değerlendirebileceğimiz popülizm ya da rahmetli Bülent Ecevit’in siyasal literatürümüze armağan ettiği deyimle söylersek, “halk dalkavukluğu” sanıldığının tersine pragmatizme geçiş değil, en katı ideolojilerin tuzağına düşme ve mesela Hitler’leri, Mussolini’leri yaratma tehlikesini de içeriyor.

Yazının devamı...

Afganistan’daki insanlık dramının biricik sorumlusu ABD

25 Nisan 2022

Afganistan’ın ABD’de tam 3.5 milyar dolar parası var. Daha doğrusu “vardı.” Çünkü Amerikan mahkemelerinin kararıyla, Afganistan, Taliban’ın ABD’de 11 Eylül 2001‘deki kanlı saldırılarından sorumlu tutuldu ve tazminat ödemeye mahkûm edildi. ABD hükûmeti de Afganistan’ın ABD Merkez Bankası ve diğer bankalarındaki güya korunan paralarına el koydu.

Aynı durum, geçenlerde Rusya’nın da başına geldi. ABD hükumeti, Putin’in Ukrayna’ya açtığı savaş sebebiyle aldığı yaptırım kararları çerçevesinde henüz tam miktarı bilinmeyen Rus varlıklarını dondurdu. 500 milyar doları geçtiği sanılan Rus varlıkları, henüz Afganistan’ın mütevazı 3.5 milyarı gibi ABD hazinesine gelir olarak kaydedilmedi! Ama ciddi gazetelerde yazan ciddi bilim insanları ve uzmanlara göre, bu kararın eli kulağında.

Koca ülkeler evlerindeki hırsızdan korktukları için mi hazinelerindeki dövizi ABD, İngiliz ve İsviçre bankalarında tutarlar? Fakat bu başka bir konu. Ayrıca Rusya’nın net döviz ve altın varlığı 500 milyarı çok aştığına göre, Putin için gözyaşı dökmemize gerek yok.

Ancak Afganistan’ın durumu aynı değil... 40 milyon nüfuslu ülkede en kaba hesapla, 15 milyon kişi açlıkla karşı karşıya. Dikkat lütfen; açlık tehlikesiyle değil fiili açlıkla… Kötü beslenme gibi süslü ve soğuk ifadelerle resmedilen bir durumla değil… Ben bu satırları yazarken, siz bu satırları okurken, şu anda açlık halinde bulunuyorlar.

Sebep? Sebep, bir tarihte Sovyet işgalini kırmak için dönemin ABD başkanı Ronald Reagan ve İngiltere başbakanı Margaret Thatcher tarafından ülkeye mücahit adı altında doldurulan ve işleri bitince salıverilen işsiz-güçsüz Arap gençlerinden, Suudi Arabistanlı bir ABD müteahhidinin oğlu Usame bin Ladin’in yarattığı Taliban’ın ABD’de işlediği toplu cinayetler. Oysa Afgan halkı ve hükumeti, ne o zaman ne de Bush-Blair’in açtığı “Teröre Karşı Savaş” sonrasında Taliban’a karşı direnemezdi. 11 Eylül saldırılarındaki Afgan halkının sorumluluğu, ABD halkının sorumluluğundan daha fazla değil. Amerikalılar ve İngilizler, başkan Bush ve Başbakan Blair’in Teröre Karşı Savaş’ına engel olabilirler miydi ki, Afgan halkı ülkelerine seçimsiz el koymuş olan El Kaide ile mücadele etmedi diye sorumlu tutuluyor?

Bu 3.5 milyar dolar belki dünyanın gözüne küçük görünebilir ama Afgan halkını, çocuklarının böbreğini İsrail hastanelerine satmaktan, açlıktan kıvranmaktan kurtarabilirdi. Bu parayla ABD uçaklarının -Taliban ile mücadele adına- yangın bombaları ile kuruttuğu tarlalarına tohumluk buğday ithal ederek, en azından ekmek bulmalarına yeterdi.

Ama öyle olmadı. “Koca” Amerika kendi hatalarının sonunda zarar gören halkın alacağı tazminat için Afganistan’ın üç kuruşuna göz dikti. Ama bunun para için yapılmadığı belli. ABD, son 20 yıldır işgalinde tuttuğu ve her gün için 290 milyon dolar harcamaktan kurtulmak için eliyle teslim ettiği Afganistan’da Taliban’ı cezalandırmak için bunu yapıyor.

Ukrayna felaketi başlamasaydı, Avrupa belki sarı saçlı-mavi gözlü Ukraynalılarla uğraşmak zorunda kalmaz, kara saçlı-kara gözlü Afgan halkının dramıyla ilgilenebilirdi. Ama şimdi her gün 200 bin çocuk Amerika’nın açgözlülüğü sebebiyle yatağa aç giriyor.

Yazının devamı...

Türkiye ile ilişkileri onarma perdesi açıldı

21 Nisan 2022

Uluslararası ilişkiler öfke ve garezin yer almaması gereken bir alandır. Uluslar karşı tarafın kendileri hakkındaki ifadelerini dinlerler; mesajını çıkartırlar. Bu mesajı ya benimser, tavır ve tutumlarını değiştirirler ya da benimsemez ve tavırlarında ısrar ederler. 

Eski Başkan Trump, 9 Ekim 2019’da Türkiye’ye yolladığı mektupta, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale programını nezakete aykırı ifadelerle eleştiriyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “aptallık etmemesi” için “uyarıyor”; “Suriye sorunu insancıl bir yolla çözülmezse Türkiye ekonomisini mahvedebileceği” tehdidini savuruyordu. 

Türkiye, mektubu okudu ve Suriye siyasetinde bir milim bile değişiklik yapmadı. Trump gerçekten de başka bir ülkeyi mahvedecek ekonomik saldırılar başlattı ama Türkiye’nin kılına dokunamadı. Patriot hava savunma sistemini vermeyerek Türkiye’yi yalvartacağını umut etti ama olmadı. Türkiye, Rusya’dan S-400’leri aldı. ABD, parasını ödediğimiz halde F-35’leri vermeyerek misillemede bulundu. Türkiye ise oturup kendi milli muharip uçağını yapmaya başladı. 

2020 Ağustos’unda Joe Biden ona yakın aday adayı arasından sıyrılıp Demokrat Parti’nin adayı olmuştu. Başkan seçilirse izleyeceği siyaseti anlatmak üzere medyayı kapı kapı dolaşıyordu. Bir görüşmesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı; muhaliflere destek vererek, Türkiye'deki iktidarı değiştirmeye çalışacağını söyledi. Biden Trump’ın F-35 misillemesini sürdürdüğü gibi, Türkiye siyasetine müdahale anlamındaki sözlerini de hâlâ geri almadı. Üstüne üstlük, George Bush zamanında başlayan “Ortadoğu’yu yeniden tasarlama” stratejisi çerçevesinde Irak’ı ve Suriye’yi bölme, PKK’nın Suriye uzantısı YPG’ye silah, eğitim ve diplomatik destek sağlama siyaseti de Biden zamanında hız kazandı. Bu projeyi tasarlayan Victoria Nuland, ABD Dışişleri’nin iki numaralı yöneticisi yapıldı. 

Ama devir döndü; Batı’nın NATO ve AB eliyle Rusya’ya karşı giriştiği izolasyon ve parçalama stratejisinin başarısı için Türkiye’nin aktif desteğine ihtiyaç doğdu. Geçen ay bütçesine PKK’nın uzantısı PYD-YPG örgütüne 542 milyon dolar yardım ödeneği koyan ABD, Nuland’ıyla, senatörleri ve milletvekilleriyle, Türkiye ile “Stratejik İlişkileri Başlatma” (neden durdu ise?) ve “İlişkileri Tamir Etme” (neden bozuldu ise?) turlarına başladı. 

Evet, uluslararası ilişkilerde öfkeye yer yoktur ve diplomatik hafıza ne kadar kısa olsa o kadar iyidir. Böyle birkaç ay içindeki dalgalanmalar, iki yıl aradan sonra gönderilen yeni büyükelçinin dört senatörü, iki milletvekilini önüne katıp Ankara’da “Biz hâlâ dostuz değil mi?” ziyaretlerine başlaması biraz fazla “sırıtıyor” olsa bile, olumlu gelişmelere yol açabilir. 

Bu olumlu gelişmeler esasen NATO’nun da AB’nin de uzun vadeli çıkarlarına uygun olacaktır. 

Unutulmaması gereken nokta, Türkiye ile ilişkilerini bir açıp, bir kapatabildikleri oyuncağa benzetenlerin tarih boyunca yanıldıkları hususudur. Ki bu kadarcık bir hafıza, ABD’nin de AB’nin de işini kolaylaştırır. 

Yazının devamı...

McCarthycilik hem ABD’de hem Rusya’da hortladı

18 Nisan 2022

McCarthycilik ya da Kızıl Panik, 1940'lı yılların sonunda başlayıp 1950'li yılların sonuna değin ABD'de sürmüş antikomünist akımın adıdır. ABD senatörü Joseph McCarthy, Kızıl Tehlike adını verdiği komünizme karşı, herkesten, bütün derneklerden hatta ABD Kongresi’nden bile kuşku duyuyor, insanları başkanı olduğu soruşturma komitesine sürükleyip TV’lerin önünde adeta çarmıha geriyordu. Ona direnmek, soruşturmasından toplum önünde ismi lekelenmeden kurtulmak hemen hemen imkansızdı.

Şimdi kötülük açsından bu akımı geride bırakan bir başka akım, iki ülkeyi ABD ve Rusya’yı ters açılardan pençesine almış durumda. 2014’teki Rusya’nın Kırım ve Donbass işgallerinden bu yana, ABD’de, bir ölçüde akademi de dahil toplumun hemen her kesiminde Rusya’yı savunmak, Putin’i haklı görmek şöyle dursun “anlamaya çalışmak” bile, insanın "Putin'in savunucuları, yardakçılar”, “Rus trolleri" veya “faydalı salaklar” olarak nitelenmeye yetiyordu. Ukrayna’da canavarca katliamlar ortaya çıktıkça, Rusya’nın bu işgale ABD tarafından kışkırtıldığını söylemek, böyle bir görüşü ana akım medyada dile getirmek imkânsız oldu.

Savaşın başlarında Moskova’ya giden ve röportajlar yaptıktan sonra dönen gazeteci arkadaşlar, Rusya’da sokaktaki sıradan insanın Ukrayna’da olup bitenden habersiz olduğunu, devlet televizyonlarında veya özel TV kanallarında olayın “özel harekât birliklerinin Ukrayna’daki Neo-Nazilere karşı bir operasyonu” olarak adlandırdığını söyledi. Rusya’nın Karadeniz donanmasının amiral gemisi Moskva’nın batırılması, önce devlet TV’lerinde “gemide çıkan yangın” ile izah edilirken, ilerleyen saatlerde özel TV’ler, zırhlının NATO sabotajcıları tarafından torpillendiğini bildirdi.

Büyük kentlerde Ukrayna’nın işgaline karşı küçük grupların protesto gösterileri yok değil ancak bu gösteriye katılanların hemen gözaltına alındıkları ve çoğunun birkaç haftadan birkaç aya kadar değişen hapis cezaları aldıkları anlatılıyor.

Savaşlar sadece cephede değil, cephe gerisinde de insanların en kötü taraflarının ortaya çıkmasına sebep oluyor. Rusya gibi adayları, propaganda imkanları, seçimlerinin serbest ve adil olması gibi kriterler açısından demokrasisi zaten şaibeli bir ülkede, en kötü tarafın sansür ve adaletin kötüye kullanılması olarak ortaya çıkması şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, aleme demokrasi ve tolerans dersi veren ABD’nin toplumun önündeki söylem ortamında, mesela NATO’nun, Ukrayna savaşı ile Sovyetlerin çöküşünü şimdi Rusya Federasyonu’nun başına getirmek üzere olduğuna ilişkin ifadelerin yer alamamasıdır. ABD dışında yapılan yayınlarda, bu durumu McCarthyciliğin tekrar ortaya çıkması olarak değerlendirenlerin sayısı az değil. Ortada bir yasak yok; ama “aykırı” ifade de yok.

McCarthycilik, pençesine aldığı halkı daima habersiz bırakır. Bu akım, ister ABD ister Rusya versiyonları ile olsun, her iki toplumun da Ukrayna savaşının getirmeye aday olduğu felaketlere hazırlıksız yakalanmasına sebep olacaktır.

Yazının devamı...

Amerika’da ‘Doktor Öz’ fırtınası

14 Nisan 2022

Amerikalılar “Öz” değil “Az” (Daktır Az) diyorlar ama olacak o kadar. Bir Türk, hele hele kalp cerrahı Mehmet Cengiz Öz gibi, adıyla sanıyla Türk asıllı bir şahsiyetin siyasete atıldığı sık görülmüyor. (Ayrıca bu “ö, ü ve ı” harflerinin söylenişi Amerikalılar-İngilizler için çok zor.)

Ocak ayından bu yana Amerika’nın en çok tanınan doktorunun Pensilvanya eyaletinde, siyaseti bırakan Pat Toomey’in yerine Cumhuriyetçi Parti’den senatör adayı olmasının yarattığı fırtına, eski Başkan Donald Trump’ın, rakibi milyarder yatırımcı David McCormick’i değil Öz’ü desteklediğini açıklamasıyla normal seyrinin çok dışına çıktı.

Trump’ın Dr. Öz’e desteği, gelecek ay yapılacak Pensilvanya ön seçimlerini bir bakıma Trump için de sınama haline getirmiş oldu. Dr. Öz ön seçimde partisinin adayı seçilirse, bu, Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’ın muhtemel başkan adaylığını desteklemesi anlamına gelecek. Öz, 8 Kasım’da yapılacak Senato ara seçimlerini kazanırsa, bu, Pensilvanya seçmeninin Trump’a oy vereceği şeklinde yorumlanacak ve Trump, belki de Öz’ün zaferi sayesinde yeniden başkanlık yarışına katılmak için gerekli cesareti (ve desteği) bulmuş olacak.

Amerikan parlamentosunda, ailesinde Türkiye asıllı büyük anneler-büyükbabalar bulunan veya gelini-damadı Türkiyeli olan siyasetçi daima oldu.

Ancak Konyalı Suna ve Mustafa Öz’ün Ohio’da doğmuş oğulları Mehmet Öz ile ilk kez “aleni” şekilde bir Türk, ABD siyasetine adım atmış oluyor. Dr. Öz’ün bütün ABD’li siyasetçiler gibi kampanya haberlerini paylaştığı ve bağış topladığı web sitesinde (doctoroz.com), siyasete neden atıldığı, “Bugün Amerika'nın kalbi, onu hayata döndürmek için bir defibrilatöre ihtiyaç duyan kırmızı bir kodda” ifadesiyle anlatılıyor:

“Yanımızdaki ameliyathanedeki kaosa çoğumuz sırtımızı dönebiliriz; ama benim için doğru olan siyaset sahnesine girmekti. Büyük bir cerrah için yapılması gerekli olan buydu.”

Dr. Öz’ün siyasete atılmadan önce de Amerikan kamuoyunda çok tanınan ilk 10 kişi arasında yer alması, siyasete atılmasını hem çok kolaylaştırdı hem de vazgeçtiği şeyler dikkate alınırsa çok zorlaştırmış sayılabilir. Ünlü televizyon programı sunucusu, milyonlarca hayranı olan Oprah Winfrey, Dr. Öz'ü düzenli olarak konuk ederek Amerikalı seyircilere tanıttı. Dr. Öz, daha sonra 13 yıl süren, kendi programıyla Amerika’nın en çok tanınan kalp cerrahı olmayı başardı.

Düzenli beslenmeden zayıflamaya, önemli hastalıklarla başa çıkma yollarına, en zor tıp konularını elinde bir hasta akciğer veya kalp ile seyirciyi sarsan sunumuyla anlatan Dr. Öz’ün bu programdan kazancı her yıl 10 milyon doların üzerinde idi. Seçim kuruluna verdiği beyannamede mali varlığını 100 milyon doların üzerinde açıklayan Dr. Öz’ün seçim yasasının zorunlu tuttuklarının dışında yarım milyar dolar civarında servetinin olduğu hesaplanıyor. 

Yazının devamı...