Kayıp albüm

20 Haziran 2020

O kadar çok albümünüz var ki bir tanesini yayınlamayı unutuyorsunuz. 46 yıl sonra bir gün aklınıza geliyor. “Aa benim bi albüm vardı şurda!” diye. “Dur ben şunu bi yayınlayayım bari…” Neil Young’a da böyle mi oldu acaba…

Young 1974 yılında kaydetmiş “Homegrown” albümünü. Albüm ancak 2020’nin 19 Haziran’ında bir bütün olarak yayınlandı. Aradan geçen neredeyse 50 yıllık dönemde bazı şarkıları canlı olarak çalıp bazılarını da albümlerine serpiştirdi Young. Ancak bu albüm daha önce bir albüm formatında hiç piyasaya çıkmadı. 2010’da Young’ın bütün şarkı ve albümlerini bir arşiv çalışması doğrultusunda yeniden yayınlanması gündeme geldi. “Homegrown” da işte bu şekilde akla geldi sizin anlayacağınız. “Homegrown” ‘70’lerin folk/country sound’unu yansıtıyor; evet ama buna eski denilebilir mi? Yanıt net bir hayır! Neil Young her zamankinden daha da güncel. Üstelik eski usullerle banda kaydedilen ‘master’ından alınan kayıtlar kullanıldığı için pırıl pırıl bir gitar, bas, davul sound’u var. Neden bant, dijital kayıttan daha iyi bunu merak ediyorsanız, ama cidden detaylı merak ediyorsanız, Steve Albini’nin konuyu tane tane anlattığı videoyu   izlemenizi  tavsiye ederim: “Masterclass with Steve Albini” diye aratırsanız karşınıza çıkacak.

12 şarkılık “Homegrown” albümü “Separate Ways”, “Try”, “Love Is A Rose” gibi Young’un klasikleşmiş müziğini yansıtan şarkılarla cidden şu devirde karşınıza çıkabilecek en temiz işlerden biri.

Virüs yeni sanatçılar için şans

Olağanüstü durumlar toplumsal ve kültürel kırılmalara neden olur. Bunu artık 30’larındaki nesil bile öğrendi; çünkü siyasal, iklimsel, kültürel, militer, o kadar fazla olağanüstü duruma tanık oldular ki artık bu lafın anlamını en az dedeleri kadar biliyorlar.

Virüs dolayısıyla eğlence hayatı durma noktasına geldi. Çekilen müzik videolarının estetik anlayışından müziklerin özelliklerine kadar değişim her yerde hissediliyor. Konserler sınırlı şekilde devam edebiliyor. Uluslararası dolaşım olmadığı için “hafta sonu atlar gideriz” denilemediği için bir sürü eski dünyaya göre tasarlanmış etkinlik iptal ve yakın gelecekte eskisi gibi bir hava olacak mı onu da göreceğiz. Eş dost sohbetlerinden aldığım izlenim işin ekonomik boyutunun da giderek daha fazla hissedileceği yönünde. Mevcut tablo, her neyse, değişecek.

Bütün bu olumsuz gibi görünen tablodan aslında iyi ve olumlu şeyler de çıkıyor. Bir süredir bütün bu gelişmelere paralel olarak pek çok büyük sanatçının, global projenin, turnenin, albümün ertelendiğini duyuyoruz. Yazın şu dönemlerinde ortalık yaz şarkılarından, albümlerden geçilmezdi. Şimdi büyük bir kuraklık dönemi var. İşte burada bir de fırsat var!   Yeni sanatçıların sesini duyurması için ortam çok uygun.

Yazının devamı...

Normale dönen hayat

16 Haziran 2020

Hafta sonu Londra’ya indim. İstanbul’da Kadıköy’de oturanların Nişantaşı-Taksim taraflarına ya da Boğaz’a giderken “Karşıya geçtim”, “Şehre indim” gibi ifadeler kullanması gibi benim yaşadığım kasabadan Londra’ya giderken de benzer ifadeler kullanılıyor. İstanbul’dan farkı, köprü yok. O yüzden “sıkıntı” da yok. Mesafe haritada daha uzun ama trenle yol 20 dakika sürüyor. Ben Moda’da yaşarken gazeteye gitmek için yarım günü yolda geçiriyordum. Burada trenle konu hallolmuş.

Neyse, bildiğiniz şeyleri size tekrar etmektense buralardan biraz izlenim yazayım.

Londra şu ara sıcak ve insanlar parklara hücum etmiş durumda. Mangal yapan görmedim ama eline sandviçini, frizbisini, topunu alan parklara koşmuş.

İki metrelik sosyal mesafeleşmeler bitmiş durumda. Herkes alt alta, üst üste. Ne yolda, ne parkta, ne markette gördüğüm kadarıyla kimse artık mesafeye falan dikkat etmiyor.

Metroya binmemek için yürüyelim dedik ve başladık kanal boyunca gezinmeye. Bisikletler, scooter’lar vızır vızır. Havanın 25 derecelerde seyretmesi elbette etrafta gördüğümüz yarı çıplak Londralıları açıklıyor. Kanal kıyısında ya da parklarda herkes güneşleniyor. Hafta sonu olması bakımından herkesin kendine evde oturmak dışında yapacak bir şey araması çok normal elbette. Ama maskeli tek insanlar bizdik ve sonunda biz de çoğunluğa teslim olarak maskeleri attık. Artık başımıza ne gelecekse gelecek.

Gördüğüm en güzel şey, Granary Square’in az ilerisinde kanala bağlı bir mavnadan ibaret kitapçı oldu. Bayılıyorum böyle her fırsatta her yere bir kitapçı sığmasına. Londra övmeciliği yapmak istemem çünkü burası da her büyük şehir gibi sorunları olan bir yer. Ama bu her fırsatta her yerde karşınıza çıkan kitapçılara ya da plakçılara bayılıyorum. Bu şehrin en güzel yanı benim için bu. Bir de marketlerde satılan hazır yiyecekler ve içecekler. Kap ve çık.

Marks & Spencer Türkiye’de giyim mağazası olarak bilinir ancak buradaki en yaygın gıda marketlerinden biri. Ve salgın sırasında çok önemli bir sınav verdiler. Waitrose, Sainsbury gibi diğer market zincirlerinde tedarik sorunları yaşandı, kapılarda uzun kuyruklar oluştu. Ancak Marks & Spencer bir şekilde bu tip sorunları çok az yansıtmayı başardı. Salgının en zor ve bilinmezliklerle dolu günlerinde dahi güler yüzlü insanlar müşterilere yardımcı oldu. Tabii ki bu benim kişisel tecrübem, genelleme yapamam.

Her neyse, Marks’ın piknik rafları var. Parklarda piknik yapacaksanız, sandviçler, hazır dilimlenmiş meyveler, çorbalar, her türlü küçük boyutta içecekler hem çok pratik hem de İngiltere standartlarında ucuz. Market rafları boşalmış, parklar ağzına kadar dolmuştu.

Yazının devamı...

Kovid sonrası tatil planları

14 Haziran 2020

Kovid-19’u atlattık görüşü artık insanlığın büyük kısmına iyiden iyiye hakim. Kötü haber veren ya da “Aman dikkat edin, ikinci dalga olabilir” diyenlere keyif kaçıran trol gözüyle bakılıyor. Ekonomiler de alarm verdiğinden, herkes bir an önce eskiye dönme peşinde. Her gün bir sürü insan ölüyor ama rakamlar inişe geçtiğinden, artık kimse 50-100 kişi ölmüş çok da önemsemiyor. Salgının başlarında günde 50 kişi öldüğünde büyük olaydı. Şimdi günde 50 kişi ölürse arka sayfalarda bir istatistik olabiliyor.

Konu tatil. Kovid sonrası tatil sezonu başladı. İngiltere’de pazartesi itibarıyla dükkânlar, mağazalar, açık havadaki restoran ve kafeler açılıyor. Sokaklarda göze çarpan hareketlilik biraz daha artacak demektir. Bunun yanında tatil konusu her yerde birinci konu. Bu yıl tatil yapabilecek miyiz? Seçenekler ne olabilir? Bütün dünya bu yazı nasıl geçireceğini merak ediyor.

Gazeteler, tatil yörelerinde ev almak için doğru zaman olduğu müjdeliyordu geçen hafta. Financial Times’ın listesinde uygun emlak fiyatlarıyla Yunanistan ilk sırada. Ardından İspanya, Fransa ve İtalya geliyor. Türkiye listede yok. Halbuki İngilizlerin en sevdiği, en popüler tatil ülkelerinden biri Türkiye. Daily Mail’in haberine göre geçen yıl 2.5 milyon İngiliz Türkiye’ye gelmiş. Bu sayı 2.4 milyon İngiliz’i ağırlayan Yunanistan’ın ilerisinde. Elbette 2019’da 16 milyon İngiliz turisti ağırlayan İspanya için kayıp daha büyük. İlginçtir, aynı haberde Britanya hükümeti ile Türkiye arasında tatil uçuşlarını kolaylaştırıcı ve karantina önlemlerini hafifletici bir anlaşma yapılmak üzere olduğundan ve 15 Temmuz itibarıyla turistik gezilerin başlayacağından söz ediliyor.

Peki, biz ne yapacağız? Bugün artık kur yüzünden Türkiye’de her şey gibi tatil de pahalı. Sıradan vatandaş Ahmet Bey ve ailesi artık yakındaki Yunan adası yerine güney sahillerimizi de değil, yıllarca burun kıvırdığı anne babasının Selimpaşa’daki yazlığına gidecek gibi duruyor. Pek çok insanın tatil planı bu yıl tevazu üzerine kurulu.

Ancak İngiltere’de durum farklı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Burada da benzer meseleler gündemde. Türkiye kadar olmasa da ekonomideki daralma insanları endişelendiriyor. Salgın önlemleri gevşese ve yurt dışı uçuşlar mümkün olsa dahi pek çok insan “Bu yazı memleketimizde geçirelim” demekte.

İki hafta kadar önce Britanya hükümeti vatandaşlarına ülke içinde tatil yapma çağrısı yaptı. Bu çağrının tek nedeni sağlık önlemleri değildi. Planlandığı gibi giderse Britanya genelinde otellerin temmuz ayında açılması bekleniyor. Buradaki turizm endüstrisi yıllık 90 milyar pound’luk bir büyüklüğe sahip. Bu yaz hesaplanan rakam 20 milyar pound civarındaymış. Hükümet memlekette tatil yapın
çağrısıyla İngilizlerin her yıl yurt dışı tatillerde harcadığı yaklaşık 45 milyar pound’un evde kalmasını istiyor bu açığı hafifletmek için.

Yani tatil de mesele günümüz dünyasında. Salgın sebebiyle yaptığımız her şeyi yeniden değerlendirmek, çok mu gerekli sorusunun sorulduğu esaslı bir sınavdan geçirmek zorunda kaldık. Günlük alışkanlıklarımız gibi tatil alışkanlıklarımız da değişecek gibi duruyor. Ulaşımın zorlaştığı ya da riskli hale geldiği bir dünyada “Özümüze dönelim” fikri de giderek popüler olacak gibi.

Yazının devamı...

Protestolar ve rap

13 Haziran 2020

Müzik dünyasına geçen hafta ABD’den dünyaya yayılan protestolar damga vurdu; önemli single ve albümlerim çıkışı ertelendi, yayın takvimi durdu ama hip hop dünyası özel gündemi yakaladı; bunların arasında “Pig Feet” en etkileyici olanı.


Müzik dünyası geçen hafta -bir bakıma- iş durdurma eylemi yaptı. Bütün dünyada önemli single ve albümlerin çıkışı ertelendi. Müzisyenler iş yavaşlattı diyelim. Amaç elbette başta ABD’den tüm dünyaya yayılan siyahi mücadeleye ve dünya çapında belli kesimlere uygulanan sistematik baskılara dikkat çekmekti. Yayın takvimi durdu, ama hip hop dünyasından pek çok isim, bu haftaya özel gündemi yakalayan siyasi içerikli şarkılarıyla çıkageldi. Bunlardan en etkileyici olanı Denzel Curry’nin aralarında caz dünyasından Kamasi Washington’ın da bulunduğu isimlerle ortaklaşa yaptığı “Pig Feet”ti bana göre. YG’den gelen FTP de büyük ilgi gördü. Oldukça direkt bir şarkı. FTP’nin açılımına bakarsınız bir ara. Meek Mill’in “Otherside of America”sı bir diğer dikkat çeken parça oldu. Run the Jewels’ın yeni albümü önceden belirlenen tarihte geldi, çünkü zaten içerik olarak hayli örtüşüyor albüm gündemle. Rage Against The Machine’den Zack De La Rocha’nın da katılımıyla kaydedilen “Just” geçen haftanın en iyi şarkılarından biriydi. Özetle Amerika’nın siyah mücadelesi altında ete kemiğe bürünen sorunları bu ve benzeri 15-20 kadar şarkı ele aldı geçen hafta.
Amerikan tarzı gibisi!

“Amerikan Rüyası”na (!) siyah sanatçıların ilk eleştirisi değil elbette bu şarkılar. Maalesef ne de son olacaklar.

Yazının devamı...

2020’nin 10 büyük yaz hit’i

6 Haziran 2020

Herkes evdeyken yaz hit’i olur mu? Olur. Herkes evdeyken ve tatil bir ihtimalken yaz tatilinde dinlenecek şarkılar yapılması mantıklı mı? Evet, mantıklı arkadaşlar, mantıklı

Yaz virüs dinlemiyor ve geliyor. Hatta geldi. Ne yapalım yani yazı iptal mi edelim? Müzik dünyası karantinanın ilk günlerinde hayli karamsardı. Bu dönemin ne getireceği kestirilemiyordu. İnsanların evlerinde sessiz sakin müzikler dinleyecekleri tahmin ediliyordu. Stream alışkanlıkları da bu tahmini doğruladı. Her yıl mart ayı itibarıyla radyolara ve internete bir bir düşen yaz şarkıları bu yıl geç geldi. Bir kısım sanatçı ve firma ileri geleni, sanırım “Salgın hastalıkta yaz şarkısını kim ne yapsın” diye düşündü. Bu durum değişti. Sanılanın aksine insanlar her ortamda dans ediyor ve eğleniyor. Maskeli partiler yapıyor, zoom’luyor ve bir şekilde çareler üretiyorlar. Şarkılar şu günlerde hızlandı. Tatil artık çok uzak bir ihtimal değil.

Listenizi yaptım:

“Break My Heart”-Dua LIpa: Dua Lipa’nın yeni albümü “Future Nostalgia” 27 Mart’ta yayınlanmıştı. Bu albümde yer alan “Break My Heart” diğer bütün single’ları solladı. INXS’ın “Need You Tonight”ından alınan sample’ı kullanan şarkı müthiş akılda kalıcı, enerjik, dinlemeye doyamıyorsunuz. Yılın en büyük yaz şarkılarından biri.

“RaIn On Me”-Lady Gaga, ArIana Grande: Lady Gaga’nın 29 Mayıs’ta yayınlanan “Chromatica” albümünün ilk single’ıydı bu şarkı. Şu ara her ne kadar bu albümden “Sour Candy”nin rüzgarı esse de sanırım “Rain On Me” bu yazın en büyük hit şarkılarından biri olacak. Gaga’nın albümü yılın en iyi dans albümlerinden biri. İçinde boş şarkı yok. “Rain On Me” ‘90’ların dans şarkılarını hatırlatıyor. Her büyük yaz hit’i, başka bir yaz hit’ini hatırlatır kuralı işliyor yani.

“Secret”-Regard: Tik Tok’ın meşhur ettiği isimlerden DJ Regard 2019 boyunca “Ride It” ile büyük bir popülerlik yakalamıştı. Gerçek adıyla Kosovalı Dardan Aliu, tek şarkılık isimlerden olmamak için hayli uğraşıyor ve çalışıyor. Geçen kış Londra’da bir partide izledim ve cidden çaldıklarından iyi müziğin dinlendiği sonucunu çıkardım. “Secret” yeni hit.

“Body Pump”-Aluna George:

Yazının devamı...

Şu günlerde alternatif kültür meseleleri

2 Haziran 2020

Mart başından beri hayat askıda. Evlerdeyiz ve bu geçici sürede salgını kontrol altına almakla uğraşıyoruz insanlık olarak. Evet, öncelik sağlık ama sanırım bu hafta itibarıyla yasaklar dünyanın pek çok bölgesinde hafiflemeye başlarken artık sıra başka konuları düşünmeye geldi. “Ekonomi nasıl düzelecek?” dışında da meseleler var.

Geçenlerde denk geldiğim bir makalede Brit kültürünü yaratan mekânlardan bahsediliyordu. Pub’lar, şehrin kıyısında köşesinde müzik çalınan, bir araya gelinen muhtelif mekânlar. Barlar, gece kulüpleri. Bodrumlar, hangarlar, depolar... İnsanların toplanıp müzik yapabildiği, kendilerini ifade edebildiği ve bir araya geldiği her yer.

Dünyanın pek çok büyük, kozmopolit şehrinde orijinal kültür bu tip yerlerden çıkıyor ve yayılıyor. Yeraltından çıkıyor, sesini duyuruyor, dönemine damga vuruyor ve ardından ana akımı şekillendiriyor. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren alternatif kültür ve müzik bir arada işte bu yolu izleyerek insanlığın kalbini ele geçirdi.

Caz, rock, punk, metal, rap, elektronik... Bu kültürlerin çıkış hikâyelerinde hep mekânlar var.

Ve bu mekânlar artık kapalı. Uzun süre sonra belki açılacaklar ama devamlılıkta bir kopukluk olması muhtemel. Kimse kalabalık yerlere gitmeye istekli olmayacak bir süre daha.
Bu hafta itibarıyla İngiltere’de okulların bir kısmı, dükkânlar ve muhtelif iş yerleri açılırken artık konu bir noktada kültürel hayatı tartışmaya da geldi çattı.

Mekânlar sadece Brit kültüründe önemli değil elbette. Türkiye’nin son 30 yılda ürettiği alternatif kültür de pek çok mekân üzerinden şekillendi. Kemancı’dan Gitar’a, Captain Hook’tan Hayal Kahvesi’ne, Dogzstar’dan Peyote’ye, Flatline’dan Mojo’ya, Babylon’dan Arka Oda’ya, Trip’ten Karga’ya geçmişten geleceğe mekânlar rollerini ve görevlerini birbirlerine devrederek, zor şartlarda hayatta kalarak ama her zaman yeni fikirler ve yaşam tarzları üreterek yollarına devam ettiler. Bugün hepsi kapalı. Ayakta kalabilecekler mi, herkesin kalabalıklara karışmaya mesafeli olacağı bir yeni dönemde değişecekler mi? Yepyeni mekânlar  nasıl ortaya çıkabilecek ve alternatif kültür devamlılığını nasıl sürdürecek?

Guardian’da Tony Naylor’ın sorduğu sorular dünyanın pek çok şehri için geçerli olduğu gibi, İstanbul için, Ankara için, İzmir için, Bursa, Adana, Samsun, Eskişehir ve benzeri kentler için de geçerli.

Yazının devamı...

Koronanın iyi yanı

31 Mayıs 2020

Korona sayesinde “kişisel alan” öğreniliyor. Bu da pandeminin artısı olsun. Herkes “Hayat eskisi gibi olmayacak, artık dünya değişti” diye yüksek perdeden ata tuta konuşmakta. Valla bundan sonra hep evden mi çalışırız, uçağa değil arabaya mı daha çok bineriz, komple şehirleri terk edip kırsala mı gideriz, bilemem. Hayır, hobi olarak sosyologluk gene yapın, yapmayın demiyorum ama beni o kadar da ilgilendirmiyor bunlar.

Benim değişimden en çok beklediğim, en azından bizim gibi dip dibe yaşamayı âdet edinmiş toplumlar için, biraz mesafe. Azıcık mesafe. Kişisel alan. “Üstüme çıkma be adam” demeye gerek kalmadan, zaten üstüme çıkılmayan bir dünya. Mesafeli bir dünya. İki metre aralıklı bir dünya...

İnsanlara artık “Pardon, biraz ilerde durabilir misiniz?” demek istemiyorum. Bunu söyleyince kırk türlü laf anlatmak, kibar olmaya çalışmak falan bunları da istemiyorum. Bunların hiçbirine gerek olmamalı. Kimse kimsenin dibine girmemeli. Kimse tanımadığı insanlarla yapışık kardeş gibi yaşamak istemediği için yargılanmamalı.

Birbirinize iki metreden fazla yaklaşmayın deniyor ya. İşte koronanın koyduğu en müthiş ölçü budur. Gerisi fasa fiso. Yeni dünya, eğer böyle bir post-korona yeni dünya olacaksa, iki metre aralıklı olsun.

Bir keresinde iskelede vapuru bekliyordum. Önceki vapuru kaçırdığımdan, bir sonraki vapur için ilk sıradaydım. Yani kapının tam önünde duruyordum. Dışarı bakmak için cama iyice yaklaşmıştım. Camla aramda 30 santim vardı ve o anda yanımdan beni zorlayarak kendine yer açan biri önüme geçmişti. 30 santim bir karış eder. Neden bu adam, ben ve cam arasındaki bir karışa sığabileceğini düşünüyordu? Bizim eğitim sistemimizin hangi noktasında biz insanlara böyle bir bilgiyi aşılıyorduk? Anne babalar, geleneksel aile yapımız tam olarak ne zaman “Bir karışa sıkışabilirsin, birbirinize dokunabilirsiniz, sıkıntı yok” mesajı veriyordu masum bebeklerimize de bu kişi önüme geçmeye çalışıyordu beni dirsekleyerek? Neden bu normaldi ama buna itiraz etmek anormallikti?

Kişisel alan kavramının Amerikan kültüründeki köklerini anlatan bir yazı okumuştum. Bu normun temelinde özel arazi yatıyor. Hani kovboy filmlerinde arazisine girene sorgusuz sualsiz ateş eden çiftçiler vardır ya... “Burası özel arazi, hemen burayı terk et” diyen aksi adamlardan bahsediyorum. Hah işte o adamlar kendi özel alanlarını koruyorlar. Özel mülkün kutsal olduğu Amerikan kültüründe sıradan Amerikalı sistemin temelini tüfeğiyle korumakta. Kişisel alan işte böyle tüfekle korunarak elde edildiğinden kurumsallaşması da doğal. Nezaket ve medeniyet belirtisi değil sadece, tüfek zoruyla kazanılmış bir hak ve sistemin temel taşlarından biri. Birbirinin dibine girmiyorsun.

Ben bu kişisel alan meselesinde en büyük mağdurların kadınlar olduğunu da gayet iyi biliyorum. Dizini açarak oturan adam beni de rahatsız ediyor ama kadınlar için durum tartışmasız daha da berbat. Sosyal mesafesini koruyamayan medeniyetsiz yaratık bana da sıkıntı veriyor ama kadınların içinde bulunduğu durumda sırf -olmayan- kişisel alan kültürü yüzünden yedikleri taciz çok ama çok daha önemli ve acil çözülmesi gereken bir konu.

Geçen gün sosyal mesafeli namaz haberinin görseline bakıyordum. Camide herkes muntazam bir şekilde arada iki metre bırakarak dizilmiş, namaz kılıyor. Gayet medeni bir görüntüydü. Şimdi hastalık geçince eskisi gibi dip dibe, üst üste olunduğunda insanlar rahatsız olmayacaklar mı acaba? Ne iyiydi rahattık demeyecekler mi? (Bu retorik bir soru değil gerçek bir soru yanıtını bilmiyorum.)

Yazının devamı...