Somali mahallesi, Türk mahallesi

20 Nisan 2021

Geçenlerde bir haberde şaşkınlıkla ve biraz da negatif bir yaklaşımla Ankara’nın Kızılay semtindeki Somali mahallesinden söz ediliyordu. Somalililer burada kendi dükkânlarını açmışlar, herkes Somalice konuşuyormuş, Somalili bakkal, berber varmış. Ne büyük bir şaşkınlık. 2021 yılında hâlâ buna şaşıran, bunu garipseyen insanlar olması dikkate değer. Nereden geldiler, hangi yasal statülerde buradalar, hangisi kaçak, hangisi değil, bunu bilemeyiz. 

Ancak Türkiye gibi elini kolunu sallayanın girip çıktığı bir ülke de olsanız, Almanya gibi kapılara kilit takıp bekçiyle, polisle de korusanız, fark etmiyor. Gelecek olan geliyor. Belediye destekli pasaport alıp gene geliyor. 

Bakın Somali mahallesine, Suriye sokağına, Afgan esnafa şaşıran, hayret edene bir örnek Londra’dan vereyim. Kentin doğu bölümünde ve kuzeyde belli sokaklara, ana caddelere gittiğinizde kendinizi Ümraniye’de ya da Bayrampaşa’da hissedebileceğiniz çok yer var. Ben bazen fazla İngilizlikten bunaldığımda ve memleketi özlediğimde sosyal medyaya bakıp içimi karartmak yerine (çünkü bu kavga dövüş aslında memleketin gerçeğini çok da yansıtmıyor bana kalırsa, bu ayrı bir tartışma) Dalston’da geziniyorum biraz. Umut 2000 Ocakbaşı (bazılarına göre Türkiye’deki benzerlerinden daha iyi), Mangal II (dereotlu mayonez ve uskumrulu balık ekmek şahane) derken bir anda Türkiye’ye gelmiş oluyorum. 

Hafiften İngilizleşmemiş, menüsüne deneysel renkler katmamış, tam tamına Türklük aradığımda da Harringay var.

İkitelli’de gazete çevresinde öğle yemeği yediğimiz mekânları anımsatan onlarca bol kepçe lokantası, irili ufaklı kebapçı ve börekçi var burada. Terzisi, boyacısı, muslukçusu ve bilumum farklı farklı esnafı saymıyorum. 

Hiç İngilizce bilmeye, konuşmaya da gerek yok. Market desen Türk ürünü dolu. Beyaz peynirin, sucuğun âlâsı var. Yaprak sarma bile bulabiliyorum istersem.

Ayrıca Leyla’ya Eti Puf’u tanıttım, bayıldı. Türk yemeği olarak adlandırıp sevdiği tek şey Eti Puf. 

Merak ediyorum, Ankara’da, İstanbul’da Afrikalıların, Suriyelilerin veya farklı milletlerden göçmenlerin yoğun olduğu sokaklara hayret edenler, Londra’daki bu Türk mahalleleri için ne düşünür? Almanya’da, Fransa’da, Avrupa’nın dört bir yanında olduğu kadar, denizaşırı ülkelerde de bolca karşılaştığımız Türk mahalleleri, sokakları bizim nasıl içimizi ısıtıyorsa ve yönetimler buralara

Yazının devamı...

‘Sound of Metal’ notları

18 Nisan 2021

Ne zamandır yapılacak işler listemde olan “Sound of Metal”ı sonunda izledim geçen hafta. Çok beğendim. Müzikle değil insanla ilgili olduğu için sevdim. 

Filmde Riz Ahmed, Ruben adlı davulcuyu canlandırıyor. Ruben bir metal davulcusu ve yıllarca yüksek sese maruz kaldığından işitme duyusunu kaybetmeye başlıyor. Bu durum hayatını kökünden değiştirecek. Ama acaba Ruben bu değişime uyum sağlayabilecek mi? Bu soru hepimizin her gün, her gün, her gün kendine sorduğu bir soru değil mi? 

Müziği ve müzisyenleri anlatan filmlerden uzak duruyorum. Çünkü müziğini sevdiğim insanları yakından tanımaktan korkuyorum. Müziği seviyorum ama müzisyenleri seviyor muyum, emin değilim. Aslında elbette seviyorum ve saygı duyuyorum. Ve bu saygımı kaybetmek istemiyorum. Çoğu zaman beklediğimden sığ bulmaktan korkuyorum onları ve en önemlisi zihnimde müzikleriyle oluşan imajın gördüklerim ve öğrendiklerim yüzünden değişmesinden korkuyorum.

Woody Allen’ın ya da Roman Polanski’nin filmlerini onlar hakkında bir sürü şey bilmeden izlemek daha keyifli, bilmem anlatabiliyor muyum. 

Film hakkında hiçbir şey bilmeden bu sebepten ön yargılıydım. Ama film müzikle ilgili değil. Böyle bir derdi yok. “Sound of Metal”ın doğrudan insan ile ilgili olması, bir sahne ne de bir türün arka planını açıklamaya girişmemesi hoşuma gitti. Ne gereksiz bir yüceltme ne de boyundan büyük laflar ve fikirler var bu filmde. 

En çok etkilendiğim iki sahneyi anlatmadan geçemem. Spoiler olabilir izlemeyenler dikkat etsin:

Birincisi, Paul Raci’nin canlandırdığı Joe karakterinin Ruben’e (Riz Ahmed) sağırlıkla ilgili konunun özünü anlattığı sahne. Konu burası değil (kulaklarını gösterir), burası (kafasını işaret eder). 

Yazının devamı...

Neogazino halleri

17 Nisan 2021

Madrigal’in “Neogazino” adlı albümü geçen hafta yayınlandı. İlk single “Ne Zamandır Sendeyim” bir haftadır çalma listemin üst sıralarında. Kökleri, 2007 yılına uzanan Madrigal 2020 Mart’ında tam da dünya karantinaya girerken yayınladığı “Seni Dert Etmeler” ile hatırı sayılır bir popülerlik yakaladı. Şarkı son bir yılın en çok dinlenen Türkçe Indie şarkılardan biri oldu. Geçen hafta gelen uzunçalar albüm, açıkçası merakla bekleniyordu. Madrigal’in synthe’lerle donanmış chill dans müziği albümün geneline hâkim.

Türk Indie gruplarının synthe’lere yolculuğu sanırım Yüzyüzeyken Konuşuruz’un “Akustik Travma”sıyla iyice ivme kazandı. Madrigal’in müzikal estetik anlayışı benzer şekilde evrimine devam etmiş. Madrigal’in ilk başlardaki temel enstrümanları kullanan grup müziği anlayışı zamanla synthe’ler arasında kaybolup gitmiş. Şu anda Türk indie sahnesine hâkim bu durum, Madrigal’in yedi şarkılık konsept albümüne çok güzel denk düşüyor. Ağır synthe örtüsü altında elbette kayda değer bir bestecilik, söz yazarlığı var. “Dip” yumuşak dans beat’iyle en beğendiğim şarkılardan biri oldu. “Bambaşka” funk altyapılarıyla günümüze hâkim 70’ler disko estetiğine ufaktan dokunmuş. “Bizim Olsalar Yeter” iyi işlenmiş, gitar sound’unu kullanan bir balat. Girişteki M.I.T. ve Outro, 80’lerin Türk filmlerinde kullanılan arka plan müzikleri hatırlattı. 80’lerin hayaleti albümün her yerinde var zaten, yanılmıyorsam.

Türkiye’de nostalji, daha açık ifadeyle geçmişe özlem, sanatta ve sanatsal işlerde önemli bir tema haline geldi. 20’li yaşlarındaki dinleyici dahi nostaljik parçaları seviyor. Bunun altında elbette güncel şartlar, memleketin içinde bulunduğu olumsuzluklardan bir tür kaçış arzusu var. Madrigal, nostaljiyi kullanarak mesajını veriyor. Hem sound hem içerik olarak güncel bir albüm “Neogazino”. Hafta sonu kulaklığınızdan eksik etmeyin.

Haftanın şarkıları

Kahraman Deniz’in kasım ayında yayınlanan “6” adlı albümünde yer alan “Ha Gayret” adlı şarkıya çekilen video, bu hafta internete konuldu. Albümü hatırlamak ve tekrar dinlemek için güzel bir fırsat. Deniz’in “Ha Gayret”i blues tonları hissedilen klasik anlayışta bir rock baladı. Her şeyin birbirine benzediği müzik sahnemizde değişik bir soluk. İçinde kısa bir gitar solo var. Yeni nesiller unutmuş olabilir not düşeyim; gitar diye bir enstrüman var arkadaşlar. Ve şarkılarda eskiden gitar sololar olurdu. Bu şarkıda da karşımıza çıkıyor bu eski gelenek.

Can Bonomo’nun yeni şarkısı “Kaplan” Avrupa Müzik etiketiyle yayınlandı. “Kaplan” Bonomo’nun hafifçe karanlık sulara doğru aktığı bir şarkı. Arka planda bir şehir siluetiyle ön planda tepesinde kara bulutla bir adam görülen albüm kapağı, şarkının hissini gayet iyi aktarıyor. “Egzama kaplı kaplan/uyku gelmedi haplan”. Bonomo’nun şairliğiyle besteciliğinin güzel bir karışımı. Belli ki yeni yollar arıyor Bonomo.

“Sabotage”,

Yazının devamı...

Bu yazıyı soğuktan titreyerek bir kafeden yazıyorum

13 Nisan 2021

Parmaklarım soğuktan mosmor oldu ama çok mutluyum çünkü aylardır evde kapalı kalmaktan, parklarda bomboş sokaklarda amaçsızca yürüyüş yapmaktan herkes gibi bıkmıştım. En sevdiğim yer olan kafeye/kafelere kavuşmuş oldum. 

Restoranlar, kafeler, pub’lar uzun süre sonra ilk kez dışarıda servis verebiliyorlar bugün itibarıyla (12 Nisan). İngiltere’de normal hayata geçişin ilk somut adımı atılırken, açıkçası, bu kadar heyecan beklemiyordum. İnsanlar kapalı tutuldukları kafeslerden kaçan yabani hayvanlar gibi evlerden çıkıp yeni açılan mekânlara koşuyor.

Bizim mahallenin ana caddesindeki kafelerde sabah erken saatlerde dışarı konulan masalar anında doldu. 12 Nisan’da ve kafelerin dış mekânlarının açıldığı gün kar yağması da tabii küçük bir detay ama vermeden geçemeyeceğim. Hafta sonu güneşli olan hava tam bahar geldi diye düşünürken, mekânların dış bölümlerinin açıldığı gün kar yağdı. Bulutlu, 2.5 derecede, rüzgârın altında, kafe önü masalarda bilgisayarlar açık, oturuyoruz, titriyoruz ve biliyorum gülünç durumdayız ama herkes mutlu.

Pub’ların durumu daha ilginç. 11 Nisan’ı 12’ye bağlayan gece yarısı bazı pub’ların kapılarında kuyruklar oluştu. 12 Nisan’a geçilir geçilmez biralar doldurulmaya başlandı ve bahçelere insanlar üşüştü. Gece yürürken pub’ları ışıl ışıl aydınlık görmek çok keyifliydi. Bu sanırım normalde 11’de kapanan pub’ların tarihinde özel bir gün olmuştur.

12 Nisan haftası her yerin açılacağını bildiğimizden bir yere gidelim ve bahçede de olsa sosyalleşelim diye bir aydır uğraşıyoruz ama tek yapabildiğimiz yalvar yakar mahalledeki bir pub’ın bahçesinde dört kişilik yer ayarlamak oldu. Her yer dolu. Çoğu restoran rezervasyon için aradığınızda temmuza gün veriyor. Adeta devlet hastanesi.

İngilizler pandemi sırasında kendi ülkelerinde tatil yapmayı öğrenince normalde kimsenin uğramadığı kasaba motelleri, köy pub’ları dahi tabiri caizse “fulün fulü”.

2021 yazında sıcak ülkelere tatile gidip gidemeyeceklerini henüz bilemeyen İngilizler rezervasyonları yurt içinde yapıyor ve “hafta sonu kaçmalık” mekânların da tamamı yaz sonuna kadar dolmuş durumda. Bu sefer de dışarı çıkamamaktan değil, çıkınca bir yere gidememekten şikâyet edeceğiz herhalde. 

Bu satırları yazarken buradaki arkadaşlarım Whatsapp’tan görsel yağdırıyor. Restoran, kafe ve pub’larla birlikte alışveriş merkezleri ve mağazalar da açıldığından asıl büyük izdiham oralarda yaşanıyor. Kapıları kırarak içeri giriyor insanlar sweatshirt, pantolon, ayakkabı almak için. İtiraf ediyorum, alışverişte bir şey denemekten nefret ederim ama online alışverişte gelen paketi aç, içinden çıkan sweatshirt’ü giy, küçük gelsin, geriye koy, çıkartmasını yapıştır, yeniden paketi geri gönder, para yatmış mı diye kontrol et, bıkmıştım. Mekânda iki dakika sürecek bir konu böyle haftalar sürüyor. Alışverişle alakası olmayan senede bir ya da iki kez bir mağazaya giren ben bile seviniyorum, gerisini siz düşünün.

Yazının devamı...

Kovid pasaportu

11 Nisan 2021

Öyle ya da böyle, bu kavram hayatımıza girdi. Tartışılmaya başlandı. Kovid pasaportu adı verilen, aşı ve sağlık durumumuzu gösteren bir tür kimlik belgesinden söz ediliyor. Elbette büyük ihtimalle dijital bir kimlik olacak ve telefonlarda bir app altında güncellenerek saklanacak. Bu durum özgürlüklere aykırı mı, değil mi bu tartışılıyor İngiltere’de.

Başbakan Boris Johnson bu konuyla ilgili açıklamaları nisan ayında yapacağını belirtti birkaç gün önce. Yani çok kısa süre sonra yepyeni tartışmalar medyada yer almaya başlayacak.

Kovid pasaportuyla neler yapılabilir, neler yapılamaz; nerelere gidilebilir, nerelere gidilemez bunlar giderek somut hale geliyor. Müzik endüstrisi eski günlerine dönmek için bu belgeye ihtiyaç duyacak. Konsere, sinemaya, sanatsal etkinliklere, müzelere gitmek isteyenler bu pasaportlarındaki sağlık durumlarını göstermek durumunda kalacaklar.

Restoranlar, gece kulüpleri kafeler bu belge üzerinden müşteri kabul edecek. İş yerleri bu belgeleri tam olanları ofislere geri çağıracak. Uçaklara binmek, her türlü ülkeler arası seyahat bu belgelerle mümkün olacak. 

Şimdiden yaz sezonu konuşuluyor. Kim, hangi ülkeye gidecek? İngilizler yazın kendi memleketlerinde yaz tatili yapamıyorlar doğal olarak. Bunun için başka ülkelere gitmeleri şart. En çok gittikleri ülkeler İspanya, Türkiye ve Yunanistan. Bu ülkelerden hangisinin Kovid durumu görece olarak diğerlerinden iyiyse muhtemelen tercih nedeni olacak. Şimdiden Yunanistan’ın Ege adalarını komple aşılattığını haberlerde görüyoruz. Bunun amacı elbette burası temiz, herkesi aşılattık, buyurun gelin demek.

Elbette kimse, özellikle de ekonomileri turizme büyük ölçüde dayalı bu ülkeler bir yazı daha gelir kaybıyla kapatmak istemiyor.

Bütün bu tablonun merkezinde Kovid pasaportu yer alacak. Tam da bu gerçeğin anlaşılmaya başladığı şu günlerde, insanların hayatına girmeye hazırlanan bu yeni belgenin özgürlüklere olan etkisi tartışılmaya başlandı.

Sınırlar zaten var ve bizim gibi ülkeler için bu sınırları aşmak, seyahat etmek her zaman zor, vize şartlarını yerine getirmeye dayalı. Turizm amaçlı geziler bir yana, Türkiye insanı dünyanın herhangi bir yerinde çalışıp iş bulmak ve hayat kurmak için diğer pek çok ülke vatandaşından zaten daha büyük zorlukları aşmak zorunda. Şimdi bir de ne kadar yürürlükte kalacağı belli olmayan, ileride neye dönüşeceğini tam kestiremediğimiz bir aşı pasaportu çıktı. 

Yazının devamı...

İki albüm ve haftanın yenileri

10 Nisan 2021

Türkçe rap’te haftanın albümü Patron’un “El Patron”u ve Teoman’ın yeni albümü “Gecenin Sonuna Yolculuk”a dair gözlemler ve notlar…

Türkçe rap’in en çalışkan isimlerinden biri Patron. Son bir yılda bir düzine kadar single ve bir EP yayınladıktan sonra şimdi de bir LP’yle çıkageldi. “El Patron” adındaki albüm, Patron’un farklı seslere ve melodilere açık müziğinin güzel bir manifestosu. Albüm old school ile çağdaş beat’leri harmanlayan bir anlayışa sahip. 10 şarkı var, sekizi yeni. “Neyse Ne” ilk single olarak yayınlanmıştı. Özellikle nakaratında duyguların dorukta olduğu bir trap parçasıydı. Albümle aynı adı taşıyan “El Patron” yeni single olarak belirlenmiş. İlginç bir de videoyla geldi şarkı. Daha agresif unsurlar ve elbette sözlerle donanmış bir rap şarkısı bu. Şarkıları duygusallık ve saldırganlık arasında gidip geliyor. Biraz da rap kültürünün ruhunda olan iki uçlu bir eksen bu.

Trap’i ustaca kullanıyor

Patron’un farkı, mesajı ne olursa olsun kaliteyi, klası elden bırakmaması. Küfrün, argonun, sokak dilinin de bir sanatı yolu yordamı var. Mikrofonu eline alanın ana avrat dümdüz küfrettiği bir dünyada bana kalırsa Türkçe rap’in artık mainstream olduğunu, daha da yukarıya yürüyeceğini erken anlayan isimlerden Patron. Müziğini de buna göre şekillendiriyor. Bugünün en büyük soundu trap’i ustaca kullanıyor, zaman zaman dans altyapılarına giriyor ve prodüktör seçimlerinde de buna göre davranıyor. Kendisinin de belirttiği gibi daha büyük kitlelere ulaşmayı hedefliyor. Bana sorarsanız önünde pek bir engel yok gibi.

Az kişi-çok sevgi

Teoman’ın yeni albümünün adı “Gecenin Sonuna Yolculuk”. Bu albümün teaser videoları YouTube’da bir süredir izlenebiliyordu. Bunlardan biri Teoman’ın “artistik estetik bize kötü söylemeyi emrediyor” demesiyle başlıyor. Bir süre sonra devamı geliyor: “Ben daha iyi şarkıcı değil, o sözlerin hakkını veren bir adam olacağım. Daha dramatik birisi olacağım.” Ardından da “Bunu çok az kişi sevecek ama seven çok sevecek” diyor. Teoman zaten uzunca bir süredir az kişi sevsin ama çok sevsin mottosuyla hareket ediyor. Çevresiyle bugün bize her yerde dikte edilen türde bir ilişkisi yok. Dünyadan, memleketten bihaber olduğu anlamına da gelmez. Tarzı bu! Anlaşılan o ki estetik anlayışını iyiden iyiye dramatik atmosfer inşasına odaklamış. Kayıtlar sırasına fazla düzgün, yumuşak olan her şeyi silip bozuyor. Albümün dağınık ve kirli çalınan bir albüm olmasına çalışıyor.

Yazının devamı...

Odadaki fil

6 Nisan 2021

Geçenlerde yanımdan geçen mor spor ayakkabılı adamı görünce, “Benden daha çirkin koşu ayakkabısı olan  insanlar da varmış” diyerek sevindim. Koşu ayakkabılarımdan nefret ediyorum. 

Çünkü hangi markaya bakarsam bakayım, istediğim gibi bir şey bulamıyorum. Gidip en az çirkinine razı olarak satın alıyorum. Bütün spor ayakkabıları, özellikle performansa dayalı olanlar ve başta koşu modelleri kendilerinden kesin suretle nefret etmemizi sağlayacak ince ince detaylarla işlenmiş gibiler. 

Birinin tipini beğeniyorum ama renk skalası berbat. Başka birinin rengi istediğim gibi, ama adeta spor ayakkabıdan nefret eden biri tarafından tasarlanmış. Başka biri rahat görünüyor ama tabanını öyle bir yapmışlar ki ayağına araba lastiği giyip çıksan daha iyi görünebilir. 

Logosunu sevdiğim markaların yeni modellerinde logo yok. Logosunu sevmediklerimin logoları dev gibi. Balık pulu gibi dokular, anlaşılmaz ve anlatılmaz çirkinlikte degradeler, parlak yüzeyler, yaldızlar şunlar bunlar. Ne yapıyorsunuz arkadaşlar, bu kadar çirkinlik için cidden çok uğraşmak lazım.

İlk yabancı spor ayakkabısını 80’lerde alan (Nike Legend, 1982), 80’ler ve 90’ların spor ayakkabılarıyla büyümüş biriyim. Üzgünüm ama bu çok yüksek bir seviye ve aşılması zor. Teknik olarak günümüzün “lifestyle” adı verilen kategorisi altında yer alan klasik modeller, daha çok “originals” adıyla bildiğiniz şeyler, benim zamanınım güncel ayakkabılarıydı. Bugün de tercih ediliyorlar çünkü çok iyiler. Bence spor ayakkabı budur ve estetik olarak daha üst bir seviyeye geçilemedi. 

Bu söylediklerimi yaşlanmak ve eskiyi özlemek sanabilirsiniz ama değil. Bugün bu modelleri herkes hâlâ giyiyor. Berbat yeni modelleri ise sadece mecbur olduğumuzda, koşu için, tenis, futbol, basketbol oynamak için mecburen alıp giyiyoruz. Bir tanesi bile güzel değil. 

Bugün güzel görünen, şık olmak için alıp giymek isteyeceğiniz ayakkabıların neredeyse tamamı, Adidas Gazelle’den, Stan Smith’ten (ki şu ara yeniden 555’inci kez trend olarak iteleniyor) Nike Air’e, Jordan’a, New Balance 574 ya da 997’den Converse All Star’a ve Vans’in klasik modellerine bütün ayakkabılar 1960’lar ve 1990’lar arasındaki altın dönemde tasarlanmış ayakkabılar. Bugün hâlâ bu tasarımların bire bir aynıları ya da modernleş-tirilmiş versiyonları satışta. 

Teknik olarak dedelerinizin giydiği spor ayakkabıları giyiyorsunuz, bana kuşak farkından bahsetmeyin. Burada açıkça korkmadan belirtelim ki günümüz spor ayakkabı tasarımcılığı yerlerde sürünüyor. Başta Kanye West, sırf rap’çilerin spor ayakkabılara ettiği kötülüklere bakmak yeterli. Lil Nas X’in Nike ile tasarladığı “Satan” modeli tabuta çakılan son çivi olabilir sadece.

Yazının devamı...

Çok yönlü, sığ ve ha bire meşgul olmaktan daha iyi şeyler olamaz mı hayatta?

4 Nisan 2021

"Bugünün işini yarına bırakma” deriz. İşte onun tam tersine “procrastination” deniyor İngilizcede. Bugünün işini sistematik olarak yarına bırakmak demek. Ötelemek, ertelemek, sallamak, ağırdan almak, oyalamak. Bir sürür fiil sayabilirim. Ana fikir, yapmamak, bir türlü başlayamamak. Elim gitmiyor denir. İşte o. 

Başlamak için bir sürü notlar almak, saatler kurmak, toplantılar planlamak, kendi kendine takvimlere deadline’lar eklemek ama bir türlü, bir türlü başlayamamak.

Birikir birikir birikir o saçma sapan ufak işler. Hayatını ele geçirir. Edilmesi gereken bir telefon. Bir mail. Çoğu zaman birden fazla mail. Mail kutularıma günde 400 kadar mail geliyor benim. 

Değiştirilmesi gereken bir ampul. “Arabayı yıkat!” “Tamam şimdi şey olsun da öyle yıkatırım.” Ne olursa yıkatacaksın mesela? Kuş kakasından arka cam görünmüyor.

Kafa sesim böyle çoğu zaman.

Sırf elim gitmedi diye öteleye öteleye, seyretmediğim, kullanmadığım stream servislerine aylarca para ödedim. Bankadan şeyi şey yapmak lazım yoksa şey olacak. Bunu gibi bir sürü angarya tam ötelemelik. Aylarca süründür. Sonra cezalı öde.

Sanırım “procrastinaton” insanların hayatını kemir kemir kemiren dev şirketler için büyük bir gelir kapısı. Bize, hayatımızda yeteri kadar ötelediğimiz iş yokmuş gibi her gün yeni öteleme kalemleri yükleyen bankalar, telefoncular, stream’ciler, onların yanında elbette elektrik, su, doğal gaz, şu bu faturalarını kesen devlet, buradan ne kadar büyük paralar kazanıyor kim bilir. “Ötelemeden elde edilen gelirler” diye bir hesap yapılmalı. Her şeye abone olmak kolay ama ayrılmak faksla. Ötele dur. Yıllık kişi başına düşen gayri safi öteleme giderimiz ne kadar? 

Bunun çağımızın sorunu olduğunu anlamamdan çok önce üniversitede yapardım. Yumurta kapıya dayanmadan ders notu okumamak. Sınava bir önceki gece sabahlayarak hazırlanmak. Bunu yaparken dahi “Yarın sabah otobüste bakarım, şimdi biraz dışarı çıkayım” demek. “Dur önce bir çay koyayım”dan daha geleneksel bir öteleme duydunuz mu? 

Yazının devamı...