Açılma manzaraları!

Türkiye’de kapanma, İngiltere’de açılma var. Üç aylık kapanmanın ardından nisan başında alışveriş merkezleri, mağazalar, spor salonları berberler ve temel ihtiyaç sınıfına girmeyen daha bir sürü dükkân, iş yeri açıldı. Restoranlar, kafeler dışarıya masa atıp servis yapmaya başladı. 17 Mayıs itibarıyla iç mekânlar da artık serbest olacak. Ülkede durum eskiye dönecek. Deniyor.

Şu ara her yerde “dışarıya masa atma” furyası var. Kaldırımlar bazen yeterli olmuyor, talebi karşılamak için sokaklarda normalde araç parkına ayırılan bölümler belediyeden kiralanıyor ve buralara da masa atılıyor. Bu haliyle şehirde ortam eski Asmalımescit, eski İstanbul gibi. Hani sokakta yürünemiyor diye masalar kaldırılmıştı ya. İşte o uygulamadan önceki neşeli, hareketli cıvıl cıvıl, hayat dolu şehri hatırlatan bir ortam var her yerde. 

Ancak elbette İngilizler dışarı hizmet verme konusunda henüz acemiler. Biz Türkler kadar tecrübe kazanmaları için birkaç sene sınanmaları lazım. Biz sigara yasağıyla bu işi öğrendik. Dışarı masa atmanın, iç mekânları dışarısı, dış mekânları içerisi gibi yapmanın yollarını, inceliklerini bulduk. Onlar daha emekleme aşamasında. 

Geçenlerde aylardır evde oturmanın ardından heves edip restorana gittik. 9 derecede dışarıda ısıtmasız oturmak için yalvar yakar yer ayırtmak lazım. Bazı restoranlar ağustosa gün veriyor. Ağustos. Yumurta, sosis kahve veren en sıradan kahvaltıcılarda hafta sonu eylüle kadar yer yok. Londra’da açılmayla birlikte evde oturmaktan cinnet geçiren halk önüne gelen her yere rezervasyon yaptırmış, adeta mekânlara hücum etmiş. Bu rezervasyonculuğun en sıkıcı yani hayattan sürpriz faktörünü, doğaçlamayı kaldırıp yok etmesi. Şu anda yolda yürürken “Hadi canım çekti, şuraya oturup bir şey içelim” denemiyor. Çünkü rezervasyonunuz olmadan sandviç bile vermiyorlar. Aşırı can sıkıcı bir durum. Sosyal hayat geri geliyor hesapta ama bu sosyal hayat değil, askerlik gibi bir şey. Bu kadar plan program sosyalleşmenin fıtratında yok.

Restoranda buz gibi havada hasta olmanın kıyısından döndük. Isıtıcı siparişi verilmiş ama teslimat henüz yapılmamış. “Bugün gelecekti, elimizde yok dediler” diye anlattı restoranın sahibi. Karaborsadaymış ısıtıcılar. 

Şu ara ısıtıcı içinde olanlar için büyük fırsatlar var, benden söylemesi. Getir’in pandemi döneminde eve siparişin ne kadar önemli olduğunu fark edip Londra’ya yatırım yapması gibi ısıtıcı işinde olanlar da bu alanı görsünler.

Başka bir restoranda ısıtıcıları gayet sakil uzatma kablolarıyla dışarı koymuşlardı, beş masaya bir tane düşüyordu. Bir diğerinde şu kulemsi piramit gibi olan, içinde alev yananlardan gördüm. Nostalji oldum. Aynı Türkiye diye. Başka bir yerde şemsiye gibi olanlardan vardı. İnsan şemsiye ya da piramit şeklindeki ısıtıcıya bakıp memleketini hatırlar mı? Bu nasıl sığ bir memleket hasreti objesidir? Böyle yüzeysel nostalji mi olur?

Londra’da AVM’lerde büyük şenlik var. Oxford Street tam eski haline dönmüş diyemem çünkü turist yok. Ama yerli halk mağazalara hücum etmiş. Selfridges’a girdim, yürüyen merdivenin yanında cool bir ablamız eskisi gibi pikabını kurmuş, DJ yapmakta. Rap’çilerimiz Gucci’leri, Louis Vuitton’ları kapmakta. Ayakkabı reyonunda, parfümde kuyruklar döne döne uzamakta. Aşırı çirkin, dayanılmaz renklere sahip, şekli için değil sırf zengin göstersin diye alınan marka sneaker’lar reyonunda her şey kapış kapış. Evet, Londra’da açılma tam gaz devam ediyor.

İnsanlar salgını, hastalığı, eve kapanmayı, her türlü kötü ve olumsuz şeyi unutmaya hazır. Birkaç haftaya “pandemi neydi” seviyesine gelinir. Bu belki bütün insanlara, insanlığa özgü geleneksel bir hafızasızlık. Ya da belki günümüze özgü bir zamane sendromu. Belki de “unut ve devam et” en eski hayatta kalma yöntemlerinden biri. Yanıtı cidden bilmiyorum. Ama açılma güzel, doğrusu yanlışı, eksiği fazlasıyla ha bire orasını burasını kurcalayıp eleştirsem de eski dünyayı özlemişim. Bu kesin.