Londra’da sıcaklar ve bir gece gezmesi

Geçen Cuma İngiltere’de yazın en sıcak günü yaşandı. Artık her gün bir yerlerde “en sıcak gün” rekoru kırıldığından açıkçası tam olarak ne rekoru kırıldığına bakmadım. Size de aktarmıyorum nasılsa artık haber değeri yok. Ama deneyimime dayanarak size şöyle anlatabilirim, Londra, ağustos ayındaki Marmaris gibiydi. Sokaklarda tişörtlerini çıkarmış beyaz tenleri güneşten ıstakoz gibi kırmızılaşmış insanlar yürüyordu. Araba klimalarının işe yaramadığı, nemden nefes alınamayan, ağaç gölgelerinin aşırı değerli olduğu günlerden biriydi. Buraya gelirken “orası çok soğuk abi” gibi cümlelerin havada uçuştuğunu hatırlıyorum. Senede birkaç gün dışında hiç de öyle değil. Bize Pink Floyd’un bulutlu kasvetli Londra’sı değil, 2020’de Marmaris tipi Londra denk geldi.

Londra koca bir Marmaris, zaman zaman da Bodrum. İnsanlar ve sosyal hayat Gümbet’e bağlamış durumda. Öğle sıcağında güneşin altında bira içen İngilizleri görüp “yahu bunlar intihara mı gelmiş” deriz ya hani.
İşte öyle bir ortam.

Biz Türk olduğumuzdan güneşin batmasıyla serinleyen havaya bakarak dışarı çıkma kararı aldık. Maskelerimizi kapıp soluğu Hackney
Wick’te aldık. 

Burası eski bir sanayi bölgesi. Yapılar görünüm olarak bu özelliğini korurken içerik bambaşka artık. Bu gayet hip alanda artizan biracılar, kafeler, basit menülü restoranlar var bugün. İyi müzik çalıyor -eğer Crate’e giderseniz ve kanalın kıyısında olduğundan hafiften serinliyorsunuz (Marmaris analojisinin sonu).

Buradaki ortam basit dinamiklere sahip. İçerdeki fırında üç çeşit pizza yapılıyor. Bir iki çeşit bira ve bir de DJ kabini var. Menü verilip “bunun içinde ne var” eziyetine ortam hazırlanmıyor. Asla menü okumayan, menüdeki seçenekleri 45 dakika boyunca inceleyip hepsini garsona tek tek anlattırdıktan sonra “bunun şeylisini yapabilir misiniz bana, içinden de şeyi çıkarın onun yerine şey koyun ama çok da koymayın” diyenleri görünce başkası adına utanma krizine girmek yerine ortamdan anında kaçan biriyim zaten.

Kovid’in hortlamaya başladığı şu günlerde açıkçası insanlar hiç böyle bir şey yokmuş gibi eğleniyorlar. Onları (ve kendimi) suçlamıyorum çünkü Kovid olanlar sağlığını yitiriyorsa, Kovid olmayanlar da akıl sağlığını yitiriyor ufaktan. Komple bir dünya Kovid sonrası depresyona doğru hızla savruluyor. Kimsenin haberi yok. O yüzden hayatın normalmiş gibi olduğu yerlere gitmenin de bir tür yararı, anlamı var.

Bir ara kanalın üzerindeki mavna evlerden birinin içinden iki tane tip çıktı, sağı solu kontrol etti. Motor çalıştı ve tekne ev ağır ağır, üzerinden iki üç dakikada bir karanlık suratlı yük trenlerinin geçtiği üzeri duvar yazısı dolu köprünün altında doğru yollandı. DJ vitesi artırdı. Küçük bir şişme botun içindeki beş kişi bağıra çağıra muhabbete devam etti. Bir süre sonra kanalın ters tarafında gözden kayboldular. 

İçecekler tazelendi. Karşı kıyıdan bisikletli bir grup geçerken, ufukta şehir ışıkları netleşti ve aşırı sıcak sonrası gökyüzünü kaplayan bulutların arasından kocaman bir ay göründü. İkinci dalga her an beklenirken bu fabrika gibi alanın bahçesinde bir an için her şey normalmiş gibi takıldık. 

Beyrut ve coğrafyasını anlamak için

Ben çocukken Beyrut kan revan içindeydi. Bir yerin harap halde olduğunu anlatmak için “Beyrut gibi” denirdi. Hafızamdaki görüntüler hep yıkık delik deşik binalardan ibaret. Sonra işler biraz düzeldi. 2000’lerde bir ara Beyrut turizm adresi olmaya çalıştı. 20. yüzyılın ilk yarısındaki gibi şaşaalı, jet sosyetenin cirit attığı büyük bir hub olmaktan uzaktı ama barış gelmişti bir şekilde ve yatırımlarla bu şehir eski tarihini unutturmaya çalışacaktı. İnsanlar da o günlerden bahsetmek istemiyor geleceğe bakıyordu. 

Ben böyle bir dönemde ziyaret etmiş birkaç gün geçirmiştim. Zengin mahalleleri, limanı, savaştan kalma delik deşik binaların tepesindeki gece kulüplerini görmüş, turistik ve tarihi bir kıyı köyü olan Byblos’u gezmiş ve çok sevmiştim. O günden sonra bu şehrin kafamdaki imajı tamamen değişti. Maalesef bugün dünya basınına yansıyan Beyrut haberleri ve görüntüleri gene yıkık binalardan ve kayıplardan ibaret. Geçen gün limanda gerçekleşen dev patlama bana bu seyahati ve yakın zamanda okuduğum bir kitabı hatırlattı. 

Son dönem Beyrut ve coğrafyasıyla ilgili okuduğum en içeriden yazılmış kitap, Amin Maalouf’un “Uygarlıkların Batışı” adlı denemeleriydi. Patlamadan sonra yeniden elime alıp karıştırdım. Sanırım Beyrut ve coğrafyasını, bu coğrafyanın dinamiklerini, aktörlerini, insanlarını ve insanların psikolojisini anlamak için okunacak en güzel kitaplardan biri bu. 1949’da Beyrut’ta doğan Maalouf ailesinin hikayesi üzerinden harika bir anlatımla bize uzaktan izlediğimiz, sadece adını bildiğimiz bazı şehirlerin ve bölgelerin bambaşka hikayesini anlatıyor. Bu hikâye bizi çok yakından ilgilendiriyor. O kadar çok ortak nokta, fikir ve tecrübe var ki. Alınacak çok ama çok ders var.