Anılar... Anılar... Vatana dönüş...

20 Şubat 2021

İsveç dönüşü Paris’te bir hafta kaldım. Yorulmuştum. Mayıs güneşi güzeldi. Bir hafta Seine Nehri’nin kıyısındaki taşların üzerinde yattım. Bir yılda kazandığım para bir haftada suyunu çekti. Yurda beş parasız döndüm. Yıl 1966... Okulu bitirip diplomat olacak diye umutlandığı oğlunun İsveç’e gidip bir yıl serserilik yapması annemi müthiş üzmüştü. Ona İsveç’ten armağan olarak bir elektrik süpürgesi alıp, dönmeden önce kargoya vermiştim.

***

Birkaç hafta sonra süpürgenin gümrüğe geldiğini haber verdiler.

Sirkeci’deki Gümrük Müdürlüğü’ne gittim, malı çekmek için işlemlere başladım. Memurların masaları yan yana dizilmişti. Formlar dolduruluyor, komisyoncuların adamı olan muameleciler formları sırayla o masadan o masaya götürüp damgalatıyordu. Ben de aralarına katıldım. Manzara garipti. Formlar uzatılırken altına bir kâğıt para (2.5, 5, 10, neyse) sıkıştırılıyor, memur parayla birlikte formu alıyor, parayı ustaca alt çekmeceye bırakıyor, kâğıdı damgalayıp sahibine veriyordu. Memurların bazısı kadındı. Onlar da çarkın içindeydi. Ben rüşvet vermemeye kararlıydım. Ama masadan masaya ilerlerken benim form memurların birinde takılıverdi. Kâğıdın altına para sıkıştırmadığım için takıldığı belliydi. Memur önüne konulan formları evirip çevirip sıraya koyuyor, nasıl başarıyorsa, benim form hep en altta kalıyordu. Memurla tartışmaya başladım. O da fazla üstelemedi, kâğıdı sonunda damgalayıp verdi. Son işlem olarak depoya indik. Bir takdir memuru malın değerini takdir edecek, eğer belli bir sınırın üzerindeyse vergi ödeyecektim. Memur normal bir fiyat takdir etti. Beni vergiden kurtardı. Ben de (oracıkta aldığım terbiye sonucu) çıkarıp adama bir 20 lira vermeye kalkıştım. Adam hafifçe güldü, “Teşekkür ederim kardeşim” dedi ve yürüyüp gitti. Adam küçük rakamlarla ilgilenmiyor muydu, yoksa o dairenin rüşvet almayan tek üyesi miydi, hiçbir zaman öğrenemedim.

O sırada Mülkiye’de, yani ‘namuslu devlet memuru’ yetiştirmek için açılan bir okulda okuyorduk. Dışarıdaki hayat ise farklıydı.

***

Annemden yine üç beş kuruş sızdırıp yaz başında Ankara’nın yolunu tuttum. Dersler bitmiş, yurt boşalmıştı. Alelacele birinci sınıfta okunan kitapları ve notları buldum. Yaz mevsimini Ankara sıcağında ders çalışarak geçirdim. Eylül ayında on üzerinden 7 ortalamayı tutturup sınıfı geçtim. Ancak artık evden para isteyecek yüzüm kalmamıştı. Çalışmak gerekiyordu. Oda arkadaşım Daryal Batıbay’la birlikte (emekli büyükelçi) Ankara’da iş aramaya çıktık. Çok da gezmedik. TRT’nin Associated Press ajansına yeni üye olduğunu, bültenlerini çevirecek adam arandığını duyunca doğru TRT’ye koştuk.               

Dış haberler şefi Nizam Payzın (Şirin Payzın’ın babası) bize birkaç İngilizce metin verdi. Tercüme ettik. Ertesi gün de işe alındığımızı öğrendik. Harika bir işti. Günde 4 saat çalışıyor, 900 lira gibi hayli iyi bir para alıyorduk. TRT Haber Merkezi ortamı güzeldi. Okul gibi sıkıcı değildi. Oradaki genç gazeteciler renkli adamlardı. İstanbul gazeteciliği magazin ve spor temeline dayanır. Ankara gazeteciliği siyaset üzerine kurulu olup, daha kalitelidir.

Yazının devamı...

DEMİR ÖZLÜ

16 Şubat 2021

Soylu bir aydınımızı, yazar Demir Özlü’yü kaybettik. Demir, uzun yıllardır yaşadığı Stockholm’de 13 Şubat’ta kalp yetmezliğinden hayata veda etti.

Demir’le 1980 yılında 12 Eylül sıralarında Stockholm’de birlikteydik. Gazeteci Ulla Lundström ile evliydi. Ayrıca 40 metrekarelik bir çalışma dairesi kiralamıştı. Orada bir süre beni konuk etti. İşsiz, güçsüz, parasız günleri birlikte geçirdik.

Stockholm’e eşi ve çocuğu Milko’nun yanına bir süreliğine gelmişti. Türkiye’de peş peşe aydınlar katledilirken 5 yaşındaki oğlu Milko’nun “Baba ben büyümek istemiyorum, büyünce insanı öldürüyorlar” deyişi çok etkilemişti onu.

İstanbul âşığıydı. Her gün dönmeyi düşünürdü. Ama koşullar engel oldu. Derken Demir’in Almanya’da kimi gazetelerde yayımlanan yazıları üzerine hakkında yakalama kararı alındı. 1986 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı. Yetmemiş gibi, pasaportuna ve kimliğine de konsoloslukta el konmuştu. Yurda 1989’da dönebildi. Yeşilköy’de kalabalık bir aydın grubuyla karşıladık onu. Seveni o kadar çoktu ki...

Türkiye İşçi Partisi üyesi olduğu için akademisyenlikten uzaklaştırılmıştı. Bir dönem avukatlık yaptı. Ancak onun esas mesleği yazarlıktı. Yazdığı kitapları, aldığı ödülleri buraya sığdırmak mümkün değil. Güzel anılar, onu seven dostlar bıraktı geride. Işığı bizi yine aydınlatacak. Anısı yaşayacak.

ASTSUBAY SEMİH

Irak’ın, sınırımıza 40 kilometre uzaktaki Gara bölgesinde önceki gün şehit edilen 6’sı asker 2’si polis 13 vatandaşımızdan biri astsubay Semih Özbey idi.

Semih Özbey 2015 yılı eylül ayında, Tunceli Pülümür yolunda özel aracıyla giderken PKK’lı teröristler tarafından rehin alınmıştı. Semih, Malatya Ticaret Borsası Başkanı Gürsel Özbey’in tek oğluydu. Baba Özbey tek ve sevgili oğlunu kurtarmak için yıllar yılı uğraştı. Başvurmadığı yer kalmadı. Bizi de zaman zaman arıyordu. Konuyu yazıyorduk. Devlet PKK’nın elindeki rehineleri kurtarmak için operasyon yapmıyordu. Doğru olan da buydu. Eğer kurtarmak garanti değilse operasyon rehinelerin ölümüyle sonuçlanırdı. Ancak Gürsel Özbey’e göre rehinelerin kurtarılması için sivil çaba da gösterilmiyordu. Meclis’te soru önergeleri her defasında reddediliyordu.

Yazının devamı...

Anılar Anılar... Buzhane günleri

14 Şubat 2021

Sene 1966.... Mart ayı... Lund şehrinde bulaşıkçılık ve garsonluk günleri sona erdi... Sebep biraz da Barbro oldu… Bizim Grand Hotel’in güzel bulaşıkhane şefi... Hikâye uzun. Sonuçta işten çıkışımı istedim. Doğru Kuzey’e liman şehri Helsingborg’a yollandım. Gemilerde iş arıyorum. Liman işletme müdürlüğünde odadan odaya dolaştıktan sonra Amerika’ya gidecek bir yük gemisinde iş buldum. Günde 8 saat denize projektör tutmak... İşim bu olacaktı. Ancak güverte defteri diye bir şey lazımmış gemilerde çalışmak için. Bende o yok... Olmadı. Oralardaki tek arkadaşım Mustafa Avcı haber verdi. Kavlinge (Şevlinge okunur) adlı köyde mezbahada iş varmış. Doğru Scan (Skon) adlı o mezbahaya... Aslında burası hem kesimhane hem sosis salam gibi et ürünleri imal eden dev bir fabrika... Beni mezbahanın buzhanesine verdiler. Adı üstünde: Buz gibi soğuk bir yer... Büyük baş hayvanlar kesiliyor, askıya asılıyor, tavandaki rayların üzerinden buzhaneye geliyor, biz Per adlı yaşlı ve sinirli zatla domuzları buzhanedeki raylara yerleştiriyoruz. Per ben dahil kimseyle muhatap olmaz, akşama kadar kendi kendine konuşurdu. Buzhaneye yerleştirdiğimiz hayvanlar gece sabaha kadar donuyor. Sabah soğuk hava kamyonları geliyor, buzhaneyi boşaltıyor. Böyle bir iş... Parası iyi… Çünkü İsveçliler böyle işlere yanaşmıyor. O yıllarda henüz bizim işçiler de gelmiş değil. Köydeki tek Türk benim.




İşbaşı sabah saat 07’ de... Hayvanlar gelmeye biz onları itmeye bu saatte başlarız... Sıcaklık eksi 10 derece... Bir saat geçmeden bir donma hissi ayaklarınızdaki tahta tabanlı sabolardan yukarı doğru yükselmeye başlar. Saat 10 gibi bir kahve molası vardır. Biraz tatlı bir şeyler yer enerji alırsınız... İşe dönüşte az sonra ayaklarınızdaki yukarı doğru buzlanma yeniden başlar. Donmamak için tek çözüm aralarda bol tatlı yemektir.

Yazının devamı...