Anılar... Anılar... GÜNEY’Lİ YILLAR

28 Mart 2021

Sinemaya adımımı nasıl attım...

Bu başlık altında bir şeyler yazmak isterdim. Ama sinemaya çok istesem de adımımı atamadım. Kıyısından döndüm...

Sene 1971... Televizyondan atılınca, yönetmen arkadaşım Tunca Yönder’le birlikte Odak Reklam’ın kapısını çaldık. Şahin Tekgündüz TRT Haber Merkezi’nden ayrılmış, Odak Reklam’ı kurmuştu. Tunca ile sinemalara reklam filmi yapmaya başladık.

Hafta içinde filmleri çekiyoruz. Cuma akşamı otobüsle İstanbul’a gidiyoruz. Cumartesi, pazar filmlerin montajları yapılıyor. Küçük parçalar birbirine bağlanıyor. Pazar öğlen sonrası seslendirme hallediliyor. Akşam yine otobüsle Ankara’ya dönülüyor. Pazartesi sabahı filmler sinemalara dağıtılıyor. Mevsim kış. Otobüsler bazen kara saplanıyor. Bazen kayıp yol kenarlarındaki araçlara tosluyor. İş zor. Ama zorluğu umursamıyoruz. Özellikle hafta sonları güzel geçiyor. Acar Film’de çalışıyoruz. Yılmaz Güney de filmlerinin montajını orada yapıyor. Yılmaz’ın çalıştığı geceler stüdyo şenlik halinde. O zaman viski kaçak satılıyor. Yılmaz’ın montaj yaptığı odada her zaman bir şişe viski açık duruyor. Gelen bardağını dolduruyor, işine devam ediyor. Arada Yılmaz’la sohbetler falan. Her zaman heykel gibi adam. Sözü sohbeti şiir gibi. Herkesle dost.

***

Bizim reklamlar kaç hafta sürdü anımsamıyorum. Ancak kafalarımız durma noktasına geldi. Beyinlerimizi reklam verenlere kiralamış gibiyiz. Mesela banka reklamı mı yapacağız? 24 saat o bankayı nasıl parlatacağımızı düşünüyoruz. İnanmadığımız övgüler icat ediyoruz. Tamamen beyin ziyanlığı. Derken beklenmedik bir olay meydana geldi. Bir süt firmasının sinema reklamını yapıyorduk ki... O marka sütten 50 kişi zehirlendi. Biz de biraz olsun suçun ortağıyız. O zaman sinema reklamını bırakmaya karar verdim.

***

O arada rahmetli Örsan Öymen de TRT’den atılmış, bize katılmıştı. Yakında TV reklamları başlayacaktı. Radyo reklamlarının öncüsü İstanbul Reklam’ın sahibi Süheyl Gürbaşkan TV reklamlarında da ön sırada yer kapmaya çalışıyordu. On kadar TV reklam filmi yaptık. Şahin, Örsan, Tunca, ben reklamları koyduk çantamıza, İstanbul’un yolunu tuttuk. Randevu alındı. Süheyl Bey yanında bir arkadaşıyla kiraladığımız stüdyoya geldi. Hep birlikte reklamları izledik. Süheyl Bey reklamları beğendi. Ancak satın alıp almayacağı konusunda bir şey söylemedi. Bir süre sonra televizyonlarda reklamlar başlayınca ne görelim, bizim senaryosunu yazdığımız reklamlar İstanbul Reklam tarafından yeniden filme çekilmiş, gösteriliyor. Bizim çektiklerimiz çöpe gitti. Benim reklamcılık maceram da böyle sona erdi.

Yazının devamı...

Montrö niye şart?

27 Mart 2021

TBMM Başkanı Prof. Mustafa Şentop, çarşamba akşamı bir televizyon kanalında Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini savunurken şöyle dedi:

“Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararnameyle çekildiği gibi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir.”

Deniz hukuku konusunda yetkili bir isim olan E. Tümamiral Cem Gürdeniz bu sözleşmenin önemini “Lozan Antlaşması’nı Cumhuriyet’in omurgası kabul edersek, Montrö Sözleşmesi bu omurganın en önemli tamamlayıcı kısmıdır” diyerek belirtti. ABD’nin uzun yıllardır Karadeniz’e çıkmak istediğini, Montrö’nün buna engel gördüğünü anımsattı.

E.Büyükelçi Onur Öymen ise şu hatırlatmayı yaptı:

- Montrö Sözleşmesi’nden çekilince boğazlar hangi hukuka göre yönetilecek? Lozan Antlaşması’nda boğazların bazı bölümlerinin askersizleştirilmesi ve bir komisyon tarafından denetlenmesi öngörülüyordu. Bu rejime mi dönülecek? Montrö boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliğinin sağlanması için imzalandı. Büyük bir siyasi zaferdir. ABD dışında rahatsız olan ülke yok. Neden bu sözleşmeyi böyle sık sık tartışma masasına getiriyoruz?

Bu arada Cumhuriyet’e sahip çıktığı sanılan CHP’den, Engin Altay’ın sade suya tirit iki cümlesi dışında tepki gelmemesi çıkmaması da ilginçtir.

FENERBAHÇE

Fenerbahçe yine dalgalandı, teknik direktör

Yazının devamı...

Anılar... Anılar... Komşumuz Barış Manço

21 Mart 2021

Barış, apartman komşumuzdu. Moda’da Belkıs Dilligil Sokak’taki apartmanda biz ikinci katta oturur, üzerimizde Lale Manço’nun sevgili ablası Berrin Çağlar ve gitarist eşi Ahmet Güvenç ile kızları Melis yaşar, onların karşısında da Lale ve Barış Manço ile oğulları Doğukan ve Batıkan otururdu. Barış benim tanıdığım en ünlü sanatçıydı sanırım. Sabah apartmanın kapısından çıkarken karşımızdaki Kadıköy Kız Lisesi’nin bizim tarafa bakan sınıflarında dersler durur, kızlar pencerelere yığılır, “Barış Barış” diye çığlıklar atardı. Barış onlara uzun uzun el sallar, kızlar da hep bir ağızdan kahkahalar atarak, “Arkadaşım Eşek”i veya “Domates Biber Patlıcan” şarkısını söylerdi.

O okulda öğretmenlerin Barış’ı görünce çılgına dönen kız öğrencileri durdurmak için yapacağı bir şey yoktu. Derslere mecburen birkaç dakika ara verilirdi. Barış’ı kıskanmak için daha pek çok sebep vardı. Ben Milliyet’in koskoca! yazarına günde 3-5 mektup ya gelir ya gelmezdi. Barış’a her gün çuval dolusu mektup gelirdi. Mektuplar posta kutusuna sığmadığı için bir çuvalla apartman girişine bırakılırdı. Bir gün çuval patlamış, mektuplar yere saçılmıştı. Baktım, fotoğraf isteyenler, imza isteyenler, beste gönderenler, güfte önerenler, aşk ilan edenler, neler neler... Ölümüne yakın bir gün Feneryolu’nda karşılaştık. Artık ayrı konutlara taşınmıştık. Epeydir görüşmemiştik. Hoşbeş ettik. Hadi gel oturup, bir çay içelim dedik, kaldırımda bir kafeye oturduk. Ama konuşmak ne mümkün. Barış’ı gören koşarak geliyor, resim çektirenler, imza isteyenler derken ben ağzımı bile açamıyorum. Bir ara fırsat bulup sordum:

- Barış, bu kadar ilgiden sıkılmıyor musun yahu?

- Bu yola çıkmışsan bunları göze alacaksın, demişti gülerek.

Memnundu hayatından.

Yine de bu aşırı ilginin onu çok sıktığı anlar olmuyor değildi.

Bunlardan birinin ben bizzat içindeydim.

Yazının devamı...

Yine Metin ile...

18 Mart 2021

Metin Oktay’la ilgili anı yazımız çok büyük ilgi gördü. O dönemi yaşayanlar Metin’le ilgili anılarını gönderdiler. Bir kitap yaparsam bu anıları da ekleyeceğim.

İstanbulspor ve Fenerbahçe’de futbol oynamış eski ünlü kalecilerden, Arap lakaplı Yılmaz Urul da anılarını gönderenler arasındaydı. Bir milli maç öncesi kampta Metin ile aynı odada kalmışlar. Yılmaz takımın en gençlerinden. Gece pencere kenarındaki yatağında kitap okuyormuş. Metin yerinden kalkıp pencereyi kapatmış. Yılmaz, ‘Abi söyleseydin ben kapatırdım’ deyince, Metin ‘Sen kitap okuyorsun’ deyivermiş.

***

Youtube’da Metin’le ilgili iki belgesel gördük. İkisi de maalesef aceleye gelmiş. Metin’i en iyi kaleciler anlatır. Eski Futbol Federasyonu Başkanı M. Kemal Ulusu ile konuşuyorduk dün. Yılmaz Urul’dan başka Metin’in karşısında oynamış Necmi Mutlu, Şükrü Ersoy gibi kalecilerin de halen sağ olduklarını hatırlattı. Onlarla da röportaj sağlanabilir, düzgün bir belge film yapılabilir Metin’le ilgili.

Gazete arşivlerindeki siyah beyaz binlerce fotoğraftan yararlanılabilir. Bunları da ıskalarsak geleceğe ne bırakacağız? Metin’le ilgili anılar neden çok ilgi gördü? Çünkü insanlığı özlemişiz. Futbolun ve şöhretin zirvesine yükselmiş bir sporcunun gösterdiği insancıl davranışlar ve tevazu hepimizi o yüzden duygulandırıyor.

İyi insanlar, iyi insanları özlüyor...

DELİKANLI SADİ

TV 8 kanalında Kırmızı Oda isimli çok izlenen bir dizi var.

Yazının devamı...