Anılar... Anılar... Hiçbirisi onun kadar sevilmedi

14 Mart 2021

Çok futbolcu geldi geçti bu alemden, hiçbirisi onun kadar sevilmedi. İnönü Stadı’nda bir Norveç milli maçı anımsıyorum. O yıl Palermo’ya transfer olmuş, İtalya’dan milli maç için gelmişti. Bütün stadyum o sahaya çıkarken “Metin, Metin” diye inledi. Fenerlisi, Beşiktaşlısı çok çekmişti ondan. Bütün kalecilerin kâbusuydu. Ama rakipleri tarafından da sevildi. Güzel adamdı. Alabildiğine efendiydi. Eşsiz bir stili ve mucizevi bir gol atma yeteneği vardı. Sağ, sol, kafa bütün uzuvlarını neredeyse aynı ustalıkta kullanırdı. Her hareketi estetikti. Kafaya herkesten fazla yükselir, topla en uç noktada buluşur, bir an havada durur, kafayı vururdu. Üstelik sapına kadar ahlaklı bir sporcuydu. Ne hakemi aldattığını gördük, ne rakibine kasten faul yaptığını, ne bir kötü söz söylediğini. Tekme yemekten tahammülünün tükendiği birkaç vaka hariç...

***

Yıllar geçti... Bir gün Güneş gazetesinin kadrosuna spor yazarı olarak dahil oldu. Bir biçimde tanıştık. Kaynaştık. Gazetenin kuruluş yıldönümü için İstanbul’da bir kokteyl verildi. Kokteyl Ankara’da da tekrarlanacaktı. Bir gece yataklı trende restoran vagon kiralandı. Bütün yazar ve yazı kadrosu aynı trenle Ankara’ya hareket ettik. Gece yarısına kadar sohbetler edildi. Necmi Tanyolaç, Çetin Altan, Metin, ben aynı masaya oturmuştuk. Metin, yazar abilerine karşı her zaman saygılıydı. Siyasette iddialı konuşmalar yapmazdı. Ancak gecenin sonuna doğru Çetin Altan’a ağır eleştiriler yöneltti:

- Ağabey bizi sosyalist yaptın sen çektin gittin, dedi...

Çetin Altan üzüldü:

- Sen şimdi beni top gibi görüyorsun, demişti...

O gece herkes yattı, biz vagonda koridora geçtik... Tabii yine futbol sohbeti başladı.

- Baba hani şu Beykoz’a attığın kafa golü vardı...

Yazının devamı...

Vurun gazeteciye

11 Mart 2021

8 Mart, dünyada “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanıyor. Bizde de geçmişte kadın günü olarak kutlanırdı. Artık adeta “kadına şiddet günü” olarak anılıyor. Bakınız 8 Mart tarihli gazete yazılarına, televizyon programlarına... Yazılan, konuşulan genellikle kadına şiddet. Kadın denince akla artık ilk olarak şiddet geliyor.

Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki dönemde gazeteci bayramları da “gazeteciye şiddet günü” olarak anılacak. Gazeteciye saldırılar neredeyse gündelik hale geldi. Ayda en az bir iki gazeteciye saldırı olayı yaşıyoruz. Halk TV’de program yapan Levent Gültekin saldırıya maruz kalan (korkarız şimdilik) son isim oldu. Kanalın önünde 20-25 kişilik güruhun saldırısına uğradı.

Son bir yıl içinde Sabahattin Önkibar, Yavuz Selim Demirağ, Ahmet Takan, Murat İde, İzzet Tınmaz, Murat Üçkuş, Afşin Hatiboğlu, Kıymet Sarıyıldız, Orhan Uğuroğlu, Osman Güdü saldırılardan nasiplerini alan meslektaşlarımız. Bildiğimiz kadarıyla da şu anda bu saldırıları yapanlardan içeride olan yok.

Gültekin’e saldıranlar polis tarafından aranıyor. Bulunurlarsa ne olacağını geçmişten az çok biliyoruz. Bu saldırılar ve sonrasında verilen mesaj açık:

“Hakkımda yazarsan dayağı yersin, üstelik seni hiç kimse kurtaramaz.”

Son saldırı büyük iddiayla hazırlanan “İnsan hakları eylem planı”nın tam üstüne geldi. Plan “gazetecilerin mesleklerini kolaylaştırmak” amacını da içeriyordu. Bakın ne oldu...

CİHANGİR

CHP’nin Saadet Partisi’ne verdiği kontenjandan TBMM’ye giren, daha sonra partisinden ayrılıp, bir süredir bağımsız olan Cihangir İslam, önceki gün CHP’ye geçti. Rozetini bizzat Kemal Kılıçdaroğlu taktı.

Yazının devamı...

Çoban ve Kayacı

9 Mart 2021

Manken Aysun Kayacı’nın “Dağdaki çobanın oyu ile benim oyum bir mi?” sözleri 14 yıldır tartışılıyor. Kayacı mankenliği çoktan bıraktı, evlendi, iki çocuk sahibi oldu, yurt dışına yerleşti ama o tek cümlesi hâlâ gündemde. Ne demek istemişti Kayacı:

“Dağdaki çobanla benim oyum eşit ağırlıkta yani 1 oy olarak sayılıyor ama öyle olmaması lazım, benim oyum daha değerli.” Kayacı’nın sözleri bu anlamda ele alındı ve demokratlar tarafından çokça eleştirildi.

Peki, çoban ile Kayacı’nın oyları bir mi gerçekten?

Prof. Barış Doster bu soruya son kitabında net bir yanıt getirdi:

- Çoban ile Kayacı’nın oy hakkı eşittir ama söz hakkı eşit değildir. Zenginin veya şöhret sahibinin sözüne kulak verilir, çobanın sözüne kulak verilmez. Çoban seçimden seçime oy kullanır, sesini hiçbir platformda duyuramaz. Toplumda ağırlığı olan kişi sesini her platformda duyurabilir. Oyların eşitliği lafta kalır.

KELEPÇE

Kadın cinayetleri tüm toplumu ettirecek kadar arttı. Kadına şiddet denince alınan önlemlerden biri erkeğe “uzaklaştırma” cezası vermek. Belirlenen süre için verilen bu cezada erkeğin kadına yaklaşması yasak. Peki, yaklaşırsa ne oluyor? Bildiğimiz kadarıyla pek bir şey olmuyor. Daha doğrusu, caydırıcılık anlamında pek bir şey olmuyor. Son örnek, Zeynel Korkmaz adlı kişi, hakkında uzaklaştırma kararı olduğu halde bunu dinlemedi ve eşini öldürdü.

Bu ceza verildiğinde en azından ilgili kişiye zorunlu olarak elektronik kelepçe takılamaz mı? Bu yöntem niye uygulanmaz? Yeterince elektronik kelepçe yok, gibisinden bir bahane herhalde söz konusu olamaz. Böyle bir bahaneyi en azından bir aydır evlerinde elektronik kelepçeyle hapis tutulan Boğaziçili gençlere anlatamazsınız.

Yazının devamı...

Anılar... Anılar... Duygu Asena ile

7 Mart 2021

Liseli bıçkınlarız... Sene 60’lar... Kadıköy Altıyol’daki evimizin hemen yanında küçük boş bir arsa var. Oradaki gazoz fabrikasının işçileriyle minyatür maçlar yapıyoruz. Çalımlar atılıyor, artistik hareketler birbirini izliyor, goller sıralanıyor. Arsayı çeviren evlerin pencerelerinden bizi izleyenler oluyor. Fakat camın önünde oturan bir abla ile kardeş bize hiç bakmıyor. Abla ile kardeş; Duygu Asena ile kardeşi İnci Asena. Orasının yatak odası olduğu camın kenarındaki ranzadan anlaşılıyor. Günün her saatinde abla kardeş odada çene çalıyorlar. Mevzular o kadar ateşli olmalı ki başlarını çevirip pencereden dışarı birkaç saniye göz attıkları bile vaki olmuyor. Oysa biz mahallenin serserileri onlar için ne atraksiyonlar yapıyoruz sahada. Tek gözümüz topta, tek gözümüz onların penceresinde. İkisi de kızıl saçlı, alımlı kızlar. İnci Asena birkaç yıl sonra güzellik kraliçesi de seçildi malum. Bize gelince... Biz mahalle delikanlılarının kızlarla medeni ilişkiler kuracak cesaretimiz yok. Ne babamız zengin, ne altımızda otomobil var, ne giyim kuşam fiyakalı, ne karizma yerinde. Ne de kızların gözü bizi görüyor.

O gün takımlardan birinde Piç Selçuk da oynuyor. Semt sahalarının kralıydı Selçuk. Bıçkınların da en bıçkını. Bir ara Fenerbahçe A takımında bile oynadı. İşte o Selçuk, penceredeki kızların bir türlü bize dönüp bakmayışına benim gibi içerlemiş olmalı ki, “durun bir dakika” dedi. Durduk. Topu yüksekçe bir yere dikti. Gerildi, gerildi. Anladık ki kafaya koydu, topu kızların o sırada açık olan penceresinden içeri sokacak. Topa hızla yaklaştı, şutu çekti.

Top kızların penceresi hizasında gitti fakat cama yaklaşınca irtifa kaybetti ve “şangırrrr” diye alt katın penceresinden içeri girdi. Kızlar aşağı kata koştu. Selçuk bir şey olmamış gibi sakin şekilde eve gidip kapıyı çaldı. Kapıyı kızların babası açtı. Selçuk önce özür diledi. Topun pencereye kaza sonucu isabet ettiğini anlattı. Sonra ortadan kayboldu. Yarım saat sonra bir camcıyla geldiklerini gördük. Cam o gün takıldı. Sonraki günlerde kızlar yatak odası sohbetini sürdürdüler. Selçuk bir daha mahalleye gelmedi.

Duygu ile yıllar sonra gazete koridorlarında tanıştık. İyi arkadaş olduk. Onun “Kadının Adı Yok” romanını okurken ağlayacak gibi olmuştum. Uzun bir mektup yazdım ona. Duygularını paylaştım. Kitap malum; kadınların esaretini anlatır. Onların tek varlık sebebi vardır, erkeklere kayıtsız şartsız itaat etmek. Bu yüzden ömür boyu türlü çeşitli baskılar altında inler, kişiliklerini bulamaz, hayatın tadını alamazlar. Kız güzelse, varlıklı bir aileden ise durum değişir, onlar şımartılır, zengin çocuklarıyla ilgilenir, bizim gibilere yüz vermezler. O yılların Türk filmleri malum. Senaryo zengin erkek fakir kız veya çoğunlukla fakir delikanlı şımarık zengin kız üzerine kuruludur. Ancak filmlerde mutlu son vardır. Gerçek hayatta ise fakir (zengin olmayan) erkek sap olarak kalır. Delikanlılar o yüzden erkek erkeğe takılır. Mahallenin büyüklerinden Yener Abi bir gün çekti bizi kenara sordu:

- Sizin niye kız arkadaşınız yok, bakın mahallede ne güzel kızlar var?

- Abi teklif ederiz, kabul etmezler diye korkuyoruz.

- Ne fark eder? Öyle de yok, böyle de yok. Belki biri kabul eder.

Abi doğru söylüyordu ama bizde o cesaret yoktu işte. Kızlar bizi beğenmez diye bir ön yargı yalnız bende değil mahalle arkadaşlarında da yaygındı. Duygu boşuna mı”Bu ülkede erkek olmak da istemezdim” demişti?

Yazının devamı...

Anılar Anılar... Letonya gezisi

28 Şubat 2021

Aydın Boysan ağabeyimle seyahate çıkıyoruz... Yıl 1992... Uçakla Helsinki... Helsinki’den Letonya’nın başkenti Riga.. Oradan Leningrad... Finlandiya Havayolları Finnair, Aydın ağabeyim için iki kişilik seyahat programı yapmış, o da refakatçi olarak beni davet etti, birlikte yollardayız...

***

Helsinki’de havaalanından otele giderken otobüste önümüzde iki hanım oturuyor. 50’li yaşlarda sempatik kadınlar. Aynı otele giriyoruz... Ertesi gün otelden çıkıp havaalanına giderken otobüste yine bu hanımlar var. Üstelik bizimle birlikte aynı uçağa biniyorlar. Letonya’nın başkenti Riga’ya birlikte iniyoruz. Adeta birbirimizi takip ediyoruz. Ertesi gün bir kafede Aydın Ağabey ile otururken kadınlardan biri önümüzden geçiyor. Artık dayanamıyor sesleniyoruz. Kadın dönüyor. Bize gülüyor. Kahve davetimizi geri çevirmeyerek masamıza geliyor... Arkadaşı otelde kalmış, o yalnız başına gezintiye çıkmış. Adının İngrid olduğunu öğreniyoruz... Arkadaşı Betty ile birlikte Letonya’ya eski akrabalarını görmek için geldiğini söylüyor. Sonra da kendi acı hikayesini anlatıyor.

***

İkinci Dünya Savaşı’nda Ruslar Letonya’yı işgal ettiğinde İngrid 4 yaşındadır. Babası işgale karşı çıkan aydınlar arasındadır. Bu nedenle Ruslar tarafından tutuklanıyor, yargılanıyor, ailesiyle birlikte Sibirya’ya sürgüne gönderilmesine karar veriliyor. Adam eşi ve   4 yaşındaki kızının kendisiyle birlikte sürgüne gönderilmesine razı değildir. Onları sürgünden kurtarmanın tek yolu vardır. O tek yolu deniyor. Hapishanede kendini asarak intihar ediyor. İngrid babasının cenaze töreni resimlerini çantasından çıkarıp gösterdi. İyi giyimli, asil görünüşlü insanlar görünüyor cenaze töreninde. İngrid o zamanlar ne olup bittiğini tam anlamıyor. Annesi alıyor kızını, birlikte İngiltere’ye göçüyorlar. Kederli anne yıllarca terzilik yaparak İngrid’i okutuyor, ona yeni bir hayat sağlıyor. İngrid büyümüş, okumuş, çalıştığı işlerde başarı kazanmış,  çok iyi yerlere gelmiştir.

***

Yıl, dediğimiz gibi 1992... Berlin Duvarı yıkılmış, Letonya gibi ülkelere seyahat kısa süre önce serbest bırakılmıştır... İngrid bu fırsattan istifade yaklaşık 50 yıldır görmediği kimi akrabalarını aramak için Riga’ya gelmiştir. Ertesi gün onları aramaya başlayacağını söylüyor.

Bu dramatik hikâye bizi de etkiliyor. Söyleyecek laf bulamıyoruz...

Yazının devamı...

TÜRK MUSİKİSİ

27 Şubat 2021

“Atatürk klasik müzik ve halk müziğini yasaklatmıştı...”

Bu ağızlarda sakız haline gelen yalanı son olarak TV’de birkaç gün önce de bir profesör hanımın ağzından duyduk.

Evet, 1934 yılında klasik müzik radyolardan sekiz aylığına kaldırıldı. O günlerde Atatürk’ün “Bu musiki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır” gibi sözleri çok işitiliyordu. O yıl Meclis açış konuşmasında da bu konuya değinince İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın emriyle radyolarda alaturka çalınması yasaklandı. Resmi yasak yoktu. Sekiz ay sonra Atatürk’ün emriyle normale dönüldü.

Karar hemen yurt çapında eleştirilere yol açtı. Atatürk de rahatsızdı eleştirilerden. Bir gün tiyatro sanatçısı Vasfi Rıza Zobu’yu Köşk’e davet etti. Yemek sonrası ondan bir oyunda söylediği “Ah o güzel gözlerine hayran olayım” şarkısını söylemesini istedi. Vasfi Rıza şarkıyı okudu. Atatürk şöyle dedi:

“Şu okunan ne güzel bir eser, ben de zevkle dinledim. Ama bir Avrupalıya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkân var mı? Ben alaturka konusunda yanlış anlaşıldım. Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestralarıyla, çaresi her ne ise... Biz de Türk musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim...”

Yapılan zorlama doğrudur, değildir o başka.

Ama amaç açıktır, Türk müziğini uluslararası bir değer haline getirmek.

Atatürk’

Yazının devamı...