“Grayderlerin önüne yattık yapamadılar o yolu”

Çevreyi yok eden girişimlere karşı mücadelede en ön saflarda olan Senih Özay 1990 yıllarda bir grup avukat birlikte açtıkları davaları anlatırken son günlerde iki önemli hukuk mücadelesiyle yine gündemde

Türkiye’de bir avukat dünyanın dev şirketlerinden Monsanto’nun ürettiği “glifosat” adlı kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının kansere neden olduğu gerekçesiyle yasaklanması için Tarım ve Orman Bakanlığı’na başvurdu. Başvurusu dikkate alınmayınca da 18. İdare Mahkemesine dava açtı. Mahkeme söz konusu ilacın toplatılması talebini haklı buldu. O avukat, Türkiye’nin 25 yılı aşkın süredir yürüttüğü çevre ve kamu davalarındaki savunmalarından tanıdığı Senih Özay’dı.

Senih Özay, çevre savunucularının özellikle de İzmir’deki hukuk çevresinin yakından tanıdığı bir isim. Aynı zamanda oyuncu ve senarist Gupse Özay’ın babası.Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nin ‘siyanürlü yöntemle’ işletilmesine karşı köylüler adına davayı yürüten Özay yıllar süren mücadelede gönüllü avukatların başında geliyordu. “Ben, kuşların, böceklerin, arıların ve ayrık otlarının avukatıyım” diyen Özay son günlerde iki önemli hukuk mücadelesiyle yine gündemde.

“Grayderlerin önüne yattık yapamadılar o yolu”


Avukat olmaya nasıl karar verdiniz?

Babam İzmir’in Salihli Köyü’nün Kırveli Köyü’nde Tarım Kredi Kooperatifi müdürüydü. Ortaokuldayken bir kağıda “hakim olacağım” diye yazmıştım. Dayım hakimdi. Hakim olmak o zamanlar benim için cumhurbaşkanı olmak gibi bir şeydi. Ama sonra hukuk fakültesine gittiğimde hakimlerin devlet memuru olduğunu gördüm. Bordroları var. Otobüse binip lojmana gidiyorlar. Bana çok durağan geldi. O yüzden avukat olmaya karar verdim.

Çevreye, doğaya düşkünlüğünüz oradaki köy yaşamından mı geliyor?

Etkisi vardır elbette. Tütün kırmasını, düvel sürmesini, pamuk sulamasını, üzümleri sulamasını bilirim. Ama aslında memur çocuğuyum. Oradaki lojman evimiz köydeki tek iki katlı yapıydı ve o bölgenin en lüks eviydi. Aslında benim bu işlere yönelişim asıl üniversite yıllarında oldu. Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanlarla yetiştim. Ancak onlar kadar cesur olamadım. Onların savunduğu değerlerin avukatlığını yaptım. Solcu olmak, merkeze insanı, doğayı, çevreyi koymaktır.

12 Eylül’de solcular yenilip ezilince, kendimize bir yol bulmak zorundaydık. Dünyada gelişen siyaseti izledim. Almanya’da yükselen Yeşiller Partisi vardı. Onlardan etkilendim. Yeşiller Partisi kurucuları arasında yer aldım.

Türkiye’de çevre ve doğa hareketlerinin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan gelen devlet sistemi var. Bu sistem içinde köylerin başında mavzerli jandarmaların beklemesi anlayışı hakim. İnsanlara korku salan bir durum var. O nedenle köylerde, kasabalarda demokrasinin, hukukun çevre hareketlerinin gelişimi çok yavaş oldu. Bu konudaki ilk örneklerde biri çevreci grupların etkisiyle 1970’li yıllarda Bülent Ecevit’in Adana Yumurtalık’ta Nükleer Santral yapımını ertelemesi oldu. İkincisi İzmir Selçuk’ta Meryem Ana Kilisesi yolundaki ağaçların genişletme çalışmaları nedeniyle kesilmek istenmesi oldu. Caretta Caretta’ların korunması da onları izledi.

Endüstri aşkı yüzünden; Türkiye’ye göz koyan yurt dışı holdingler, iş adamları, holdingler, çevreyi talan etmeye mecburlar. Çevre sorunları bu anlayışın sonucu. Bunun karşısında da çevre hareketi savunucuları var.

“Grayderlerin önüne yattık yapamadılar o yolu”

Sizin ilgilendiğiniz ilk dava hangisi oldu?

Dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur 1990’lı yılların başında İzmir’in Konak Meydanı’nda çok katlı bir alışveriş merkezi yapmayı planlıyordu. Biz, bir grup avukat birlikte bu projeye karşı dava açtık. Bu yüzden Çakmur bize “Karafatmalar, hamam böcekleri, yarasalar” dedi. Ben de dava dilekçemizde “Bu hayvanlar kendi adlarının kullanılmasından çok üzgünler. Ben onların da avukatıyım” dedim. Sonuçta davayı kazandık, o proje yapılmadı. Arkasından İzmir’de Birinci Kordon’da 6 şeritli bir yol yapılması projesi gündeme geldi. İzmir’in tüm güzelliğini bozacak bu projeye karşı çok uğraştık. Grayderlerin önüne yattık. Yapamadılar o yolu.

Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ile ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunmuştunuz.

Çeşme’nin yüzde 55’inin imara açılmasını öngören bir Turizm Bölgesi Planı çalışması var. İmara açılacak bölgeler arasında SİT alanları, tarım ve orman bölgeleri yer alıyor. Böyle dev projeler toprağın, altına ve üstüne saldırıdır. Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ise “Bu projeye karşı çıkmak vatan hainliğidir” gibi bir demeç verdi. Ben de Ekrem Oran hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum.

Sonra Ekrem Oran kızınız Gupse Özay’ın nikahını kıydı. O yüzden mi kızınızın nikahına gitmediniz?

Yok, hayır. O başka, bu başka iş. Onlar kendi aralarında nikah kıymaya karar vermişler. Hiçbir akrabayı çağırmadılar. Daha sonra bize geldiler. Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran da nikahlarını kıymış. Olay budur. Biz yanlış gördüğümüz her uygulamaya karşı aynı tavrı gösteriyoruz. Yamanlar’da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tüm pisliğini taşıyacağı tesise de karşı çıktık.

Bir de İzmir Hilton Oteli ile ilgili bir çıkışınız oldu? Onun gerekçesi neydi?

Hilton Oteli’nin 16 Ekim’de kapanması gündeme geldi. Gerekçe olarak da büyük zararlar gösterildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin arazisi üzerinde kurulan ve belediyenin de dörtte bir oranda ortağı olduğu bu şirketin durumunu bazı emekli müfettiş arkadaşlara sordum. O müfettişler bana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 33 yıldır buradan tek kuruş gelir almadığını söylediler. Sayıştay’a, Maliye Bakanlığı’na, Baro’ya dilekçeler yazdım. Belediyeye otopark gelirleri bile verilmemiş.

“Ben bu işi ABD’ye taşıyacağım”

ABD’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzeri bir kurum var. Adı da Amerika Kıtası İnsan Hakları Mahkemesi. Bu mahkemeye başvuracağım. Hilton sonuçta ABD ortaklı bir şirket. İzmir’in Hilton şirketinde General Elektriğin bile ortaklığı var. Kamunun parasının peşini asla bırakmayacağım. Türkiye’de İzmir’de neler yaptıklarını, bu işlerin nasıl olduğunu dünyanın duymasını istiyorum.

Kamunun parasının peşini asla bırakmayacağım.

Bir de önceki hafta açıkladığınız Monsanto firmasının “glifosat” adlı kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının Türkiye’de yasaklanmasıyla ilgili kazandığınız bir dava oldu.

ABD Sağlık Örgütü bu ilacı yasaklamış. Avrupa Sağlık Örgütü ise aksini söylüyor. Birleşmiş Milletler’in, “Bir konuda bilim adamları ikiye bölünmüşse, bir taraf insan sağlığı için zararlı, diğeri zararlı değil diyorsa, zararlı olan esas alınır” şeklinde bir kararı var. Bu ilaç Türkiye’de de yaygın olarak kullanılıyor. Tarlalardaki ayrık otlarını yok eden bir ilaç. Ben de bizim Tarım ve Orman Bakanlığı’na bir dilekçeyle başvurdum. Bu ilaca verilen ruhsatın geri alınmasını istedim. Bakanlığın bana 60 gün içinde cevap vermesi gerekiyordu. Ama  cevap vermediler. Ben de bunun üzerine Ankara 18. İdare Mahkemesi’ne dava açtım. Pek çok kurumdan görüş alındıktan sonra mahkeme kararını verdi. İlacı toplatmama kararını iptal etti. Şimdi ben Tarım ve Orman Bakanlığı’na başvurarak mahkeme kararının uygulanmasını isteyeceğim.

“Türkiye’de çevre hareketlerinin önünü açtı”

Bergama Altın Madeni’ne karşı çevre hareketinde ön saflardaydınız. Şimdi dönüp bakınca bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Bergama’da altın madeni yapılması için çalışmalar başlayınca bir grup avukat Bergama köylülerine gittik. Ancak onlar ilk aşamada, “Çocuklarımızı işe sokacağız. Para kazanacağız” diye heyecanlanıyorlardı. O yüzden ilk zamanlar destek vermediler. O sırada Burhaniye’nin Havran bölgesinde bir altın madeni faaliyete başlamak üzereydi. O köye gittik. Oradakiler bize destek verip, derhal örgütlendiler. Dönemin Balıkesir Milletvekili Melih Pamukçuoğlu, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e giderek istifa etme resti çekti. Sonuçta o projeden vazgeçildi. Bergama’ya döndüğümüzde durum değişmişti. Dönemin Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın beni 650 köylünün avukatı yaptı. Benimle birlikte 651 davacı oldu. Bergama Altın Madeni’nin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) izninin iptali için 9 dava açtık. Hem İdare Mahkemesi hem de Danıştay’da kazandık. Ancak en üst düzey mahkeme kararına rağmen Bakanlar Kurulu kararı ile madenin çalışmasını devam ettirdiler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittik. 315 kişiye 3’er bin euro’luk tazminat kazandık. Bakanlar Kurulu kararını bizden gizlemişlerdi. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne vermişler. Oradan aldık. Daha sonra Çevre ve Maden Kanunları’nı değiştirdiler ve Bergama Altın Madeni mahkeme kararlarına rağmen faaliyetine devam etti. Şu anda Bergama Altın Madeni durmadan yeni havuzlar açılarak, Dikili’ye bağlı köylerde toprak açılarak devam ediyor. Ama Türkiye’nin en büyük ve en uzun süre devam eden “sivil itaatsizlik” hareketi Bergama’dan başladı. Üstelik bizimle birlikte köylüler en ön saflardaydı. Yıllarca devam etti ve Türkiye’de çevre hareketlerinin önünü açtı.

“Gupse’ye ‘avukat ol’ dedim”

Kızınız Gupse Özay’ın da sizin gibi bir avukat olmasını istediniz mi?

Evet. Gupse’ye “avukat ol” dedim. “Yok baba ben avukat olmayacağım. Tek seçenek olarak sinema televizyonu yazacağım” dedi. “İzmir’de bir okula gidersen sana araba alırım” dedim. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’ne gitti. Ben de araba aldım. Ama abisi Betal Özay avukat oldu. Gupse de onun yanına İstanbul’a gitti. Gupse, senaryo, reklam şirketinde çalıştı. Daha sonra senarist ve oyuncu oldu.

Hukuk mücadelenize kızınız nasıl bakıyor?

Bergama’daki altın firmasını zor durumda bırakmak nedeniyle 11 ay hapis cezasına çarptırıldığımda bana şöyle bir mesaj attı: “Devletle dalaşıyorsun, şimdiye kadar devlet seni yakalayamadı. Şimdi yakalamış görünüyor. Bu sende bir gerçeklik duygusu yaratmıyor mu?” Bu mesajına verecek bir cevap bulamadım.