Soyuttan somut çıkar mı?

14 Ekim 2021

Geçenlerde bir danışanım, ‘’anlattıklarınız o kadar soyut ki zihnimde bir yerlere oturtamıyorum’’ şeklinde bir paylaşımda bulundu. O an ona söylemedim ama bundan 17 yıl önce, ben de aynı kafadaydım. O zamanlar enerjiler ve meleksi konuşmalar bana çok garip gelirdi. Hiçbir fiziksel yapısı olmadığı halde soyut zihnimden dışarıya yansıyan somut görüntüye inanırdım. Bu inanç, beni fiziksel hayatta karşıma çıkan her şeyin soyut zihnin ürünü olduğu gerçeğinden uzaklaştırmıştı. En nihayetinde soyut aklımdan dışarıya yansıyan somut görüntülere güvenemeyeceğimi anladım. Fakat illüzyonundan kopabilmek için daha zamana ihtiyacım olduğunu çok iyi biliyorum.

Zihninize bir anda düşen içerisinde bir sürü fikri barındıran düşüncelere güvenemezsiniz. Hiçbirisinin fiziksel yapısı yoktur. Benzer şekilde duygularınıza da güvenemezsiniz. Onlar da soyut zihnin ürünüdür. Bu yüzdendir ki, bir sürü insan aynı şeye baktıkları halde farklı düşünür, farklı hissederler. Sadece düşünce ve duygular değil, istek ve arzularınıza da güvenemezsiniz. Onların da kaynağı soyut zihindir. Örneğin, birilerinin sizi sevmesini istiyorsunuz diyelim. Bu isteğin kaynağı ne?

Soyut zihin!

Soyut zihin ne yapıyor?

‘’Birilerinin sizi sevmesi’’ kavramının gerçekleşmesi için sizi harekete geçiriyor. Birileri, her şunu yap ya da bunu yap dediğinde, otomatik olarak somut hareketler yapmaya başlıyorsunuz. Peki, bu hareketler, diğerlerinin sürekli olarak sizi sevmesini sağlayabiliyor mu?

Ne yazık ki hayır. Peki, Neden?

‘’Birilerinin sizi sevmesi’’ olgusuna öyle bir takılıyorsunuz ki, yaptıklarınız ile sonuçları arasında bağlantıyı analiz edemiyorsunuz. Sebep sonuç ilişkisini analiz etmeksizin ‘’Birilerinin sizi sevmesi ‘’ olgusunu odaklanarak onu gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Birilerinin sizi sevmesi için yaşantınızda kökten değişiklik yaratacak bir sürü somut şey yapıyorsunuz. Örneğin, Birileri sizi sevmediğinde, sizi sevmelerini engelleyecek kusurlarınız olduğunu var sayarak onları yok etmek için bir sürü konuda uzmanlık kazanıyorsunuz. Kazandığınız tüm uzmanlıklar sizi becerikli bir insan haline getiriyor. Karşınıza her ne çıkarsa o konuda otomatik uzmanlaşmaya başlıyorsunuz. Öyle ki, diğer insanlar hakkınızda ‘’çok yetenekli, bir elinde 10 marifet’’ şeklinde konuşmaya başlıyorlar. Bu çok yeteneklilik özünüzden mi geliyor?

Tabii ki Hayır.

Yazının devamı...

Ve sonbahar geldi

1 Ekim 2021

Sonbahar geldi. Eski kültürler, bilim ve astroloji, bu güzel mevsimin birçok yönünü, insan yaşamıyla ilişkilendirdiler. Bu sembolik çağrışımlar, en derinden Doğa Ana'nın hayatımız üzerindeki inanılmaz etkisini hatırlatırlar. Sonbahar mevsimi, kişinin kendini yansıtması ve farkındalık kazanması için en iyi zamanlardan biridir.

Sonbahar mevsiminin yedi sembolik anlamı olduğu söylenir. Sonbaharın 7 sembolik anlamının ilki Değişimdir. Sonbahar, bedenlerimizin, zihinlerimizin ve çevremizin sürekli değişip, geliştiğini hatırlatır. Bu hatırlamayı içselleştirdiğimizde şimdiki zamanı kucaklayarak hayatın geçiciliğine odaklanma şansını elde ederiz. Böylelikle sahip olduklarımızdan ve kim olduğumuzdan memnun olma hali daha çok hissedilmeye başlar.

Kendinden memnun olma, modern dünyada uygulanması en zor değerlerden biri. Evimizi, bahçemizi her neye sahipsek hepsini sürekli olarak daha üst seviyeye getirmek istiyoruz. Yeni yerlere seyahat etmek istiyoruz. Vücudumuzun şeklini değiştirmek istiyoruz. Tüm bunlar daha fazla tüketmeye teşvik ediyor bizi. Her neyi aklımıza takarsak onu gerçekleştirdiğimizde daha mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Aslında bu düşünceye nasıl geldik, o bile belli değil. Memnuniyet aslında garip bir kavram. Memnuniyet, değişimden ya da keyif almaktan uzaklaşmak ya da sorunları ve haksızlığı görmezden gelmek şeklinde algılanmamalı. Daha ziyade, kim olduğumuzla, şu anda sahip olduğumuz en iyi hayatı yaşamak için nasıl denge kurabileceğimiz ve kurduğumuz bu dengeden dolayı gönül rahatlığı içinde olmakla ilgilidir. Yaşamın geçiciliğini içselleştirdiğimizde şu anki kendimizden memnun olmak kaçınılmaz olacaktır.

Sonbaharın ikinci sembolik anlamı, Gizemdir. Hayatın değişen doğası sayesinde her gün yeni bir bilinmeyenle karşı karşıya kalırız. Yaprakların değişen renkleri, bir anda çıplak kalan ağaçlar vb. gibi bilinmeyenleri kabul ettiğimizde, hayatı dolu dolu yaşamak adına sınırlarımızı genişletmiş oluruz. Sonuçta, hepimizin aynı gemide olduğunu anlamak her zaman çok rahatlatıcı olur.

Üçüncü sembolik anlam Yaşamın korunmasıdır. Sonbahar, yaşamın korunmasını ve temel gereksinimleri temsil eder. Bu süre zarfında hayvanlar yiyecek depolayarak, rahat kış uykusu alanları oluşturarak kışa hazırlanırlar. Çiftçiler, bir ürün rezervi toplayarak sonbaharda hasat üzerinde çalışırlar. İç mekanlara çekilme, güvenli ve rahatlatıcı bir ev oluşturma eğilimine geçeriz. Kendimizle yeniden bağlantı kurma şansı elde ederiz.

Dördüncü sembolik anlam Korunmadır: Yaz sonbahara dönüştüğünde, daha kalın kumaşlar giyerek kendimizi koruma altına alırız. Alışkanlıklar ve beslenme yoluyla bağışıklığımızı güçlendirerek sağlığımıza daha çok odaklanırız. Nihayetinde sonbahar, benliğimiz ve çevremiz hakkında yüksek farkındalık kazandırır.

Beşinci sembolik anlam Konfordur: Düşen sıcaklıkların ortasında rahatlık aramak için en iyi zamandır. Sonuçta, sakin ve rahat bir alan yaratmak, sonbaharın en iyi avantajlarından biridir. Ayrıca, bizleri neyin sıcak ve güvende hissettirdiğini öğrenme şansını verir.

Altıncı sembolik anlam

Yazının devamı...

Değişmeyen gerçekler

24 Eylül 2021

Her an, her şeyin değiştiği söylense de değişmeyen bazı gerçekler vardır. Buddha, binlerce yıl önce değişmeyecek gerçekleri dünyevi olaylar üzerinden anlatmıştır. Dünyevi olayların değişmeyecek üç özelliği şunlardır;

İlki süreksizliktir. Var olan her nesne, her olay olduğu gibi kalmaz, sürekli değişip, dönüşür ve başkalaşır. Bu özelliğin hayatımızdaki yansıması şöyledir;

Diyelim ki, birisi size haksızlık yaptı. Bir sonraki karşılaşmanıza kadar ne yaparsınız?

Bir sonraki kötülük atağına karşı kendinizi konumlandırırsınız.

Bunun tam aksi, iyi davranan bir kişi olduğunda ise bir sonraki karşılaşmanız da benzer şekilde davranacağından emin olarak kendinizi konumlandırırsınız. İçinde bulunduğumuz sonbahar mevsimi, nasıl bir gün sona erecekse insanların davranışları da an ve an değir. Mesela, sahip olduğunuz arkadaşlarınızın hepsine sürekli iyi davranacağınıza dair garanti veremezsiniz. Garantilemek istediğinizde ise üzülen tek kişi siz olursunuz. Bu yüzden de her kim olursa olsun iyi, kötü ya da nötr davranırsa davransın olanları abartmamak gerekir.

Dünyevi olayların başka bir özelliği ise ıstıraba, acıya sebep olmalarıdır. Hayatımızın her anında acı ve ıstırap hissedilir. Acı kaçınılmazdır. Mesela, güneşe çıkar, ‘’oh ne güzel ısındım’’ deriz. Aradan zaman geçer, terlemeye başlarız. Gölgeye geçmek için can atarız. Gölgede çok fazla kaldığımızda ise güneşi özleriz. Güneşi sürekli sevmeye karar vermiş olsak dahi, güneş her zaman aynı faydayı göstermeyecektir. Bizlere verdiği fayda ya da zarardan haberi dahi yoktur Bu onun tercihi değildir. Doğası gereği böyledir. Sürekli aynı hizmeti verir ve ileri de bir tarihte de bu durum değişmeyecektir. Güneşin her an istediğimizi vereceğini düşündüğümüz sürece acı ve ıstırap kaçınılmaz olacaktır.

Dünyevi olayların üçüncü özelliği, var olduğunu düşündüğümüz gibi bir BEN’liğin olmamasıdır. Diyelim ki isminiz Ali. Bedeninizi oluşturan tüm parçalar arasında tam ve bütün bir Ali’ye rastlayamazsınız. Ali, bir sürü parçadan oluşur. Fiziksel ve manevi parçaları olan bir Ali var. Ali’nin fiziksel ve manevi parçaları içerisinde deneyimleri, öğrendikleri ve sürekli değişen inançları vardır. Bu parçaların her birine derinden bakarsanız, gözle görülmeyen atomik parçalara ulaşırsınız. Atomik parçaların da ötesine gittiğinizde geriye sadece bir hiç kalır. Ali’yi var eden hiçbir parçaya güvenemezsiniz.

İnsanlık var olduğundan beri tam ve bütün bir ’BEN’’ olduğuna inandık. Halbuki bu inancın hiçbir dayanağı yok. Olmayan bir ‘’BEN’’ in var olduğuna, her şeyin kalıcı olduğuna, değişmeyeceğine inanıyoruz. Buna inanmaya devam ettiğimiz sürece de acı ve ıstırabı deneyimlemeye devam edeceğiz.

Yazının devamı...

Şefkati bilinçli olarak seç

17 Eylül 2021

Ne kadar mutlusunuz? Geçmişte en mutlu anınız hangisiydi? Bu sorulara nasıl yanıt vereceksiniz bilmiyorum ama yapılan bir araştırma sonucunda insanların en mutlu oldukları anların, kendisini çok düşünmediği hatta kendisini tamamen unuttuğu anlar olduğu tespit edilmiş. Kendisini düşünen insanların ise zaman içinde stres seviyelerinde yükseliş görülmüş. Özetle; Kendimizi düşünmeyi bıraktığımız bırakabildiğimizde mutluluk da tam yanı başımızda olacaktır. Aslında bu bilgi çok yeni değil, geçmişte birçok felsefi akım ‘’egoyu bırakın, kendinizi düşünmeyin’’ şeklinde paylaşımlarda bulundular. Mutlu olmanın, insanın kalbini diğerlerine açmasıyla bağlantılı olduğu konusunda ısrar ettiler.

Peki, Kalbin açılması için ne yapmak lazım? Her insanın doğasında var olan şefkat kasının geliştirilmesi gerekiyor. Şefkat yükseldiğinde tüm ilgi, kendinizden ziyade karşıya yöneldiği için, şefkatin sizi mutluluğa götüreceğinden emin olabiliriz. Şefkat, duygu olarak bilinse de aslında yapma eylemidir. Birisi acı çektiğinde, empati kurarak onun adına strese gireriz. Kendi acımız, diğerlerinin acısıyla birleşerek çift etki yapacak gibi görünse de bilimsel araştırmalar bunun tam aksini söylemektedir. Bir insanın diğer insana yardım etmesi durumunda beyninde aktive olan bölgeyle, çikolata yerken aktive olan bölgenin aynı olduğu tespit edilmiş. Bu anlamda yardım eden kişinin kalbinde oluşan esneklik, yukarıda bahsettiğim çifte etkiyi daha katlanabilir hale getirmektedir.

Şefkatin, mutluluğa götürmesi dışında daha birçok faydası var. Örneğin dar görüşlüden geniş düşünceliye geçişe yardımcı olur. Asrın en büyük sorunu olan yalnızlığın antidotudur. Yalnızlık, diğerleriyle bağlantıda olmamaktır. Diğerlerine odaklanarak yalnızlıktan kurtulabiliriz. Bu konuda yapılan bir bilimsel çalışma da, her gün sürekli yalnızlığa maruz kalan insanların, obezite ve sigara kullananlara göre beden sağlıklarının daha kötü olduğu ortaya çıkmış. Yalnızlığı seven bir insan olabilirsiniz fakat diğerleriyle bağlantıda olma ihtiyacı olan bir varlık olduğunuza da unutmamalısınız. Belki de şefkatle ilgili en iyi şey, her insanın doğasında var olmasıdır. Sokakta başına kötü bir şey gelmiş bir insan gördüğünüzde hemen onun yardımına koşarsınız. Bu tamamen içgüdüsel bir harekettir. Bu konuda birilerinin sizi yönlendirmesi gerekmez. Bu da şefkatin her insanın doğasında olduğunun kanıtıdır.

Peki o zaman neden şefkati daha sık kullanmıyoruz? Bu çok karmaşık bir soru. İnsan çok kompleks bir varlık. Bazen korkuyla bazen de şefkatle hareket ediyoruz. Fakat ne yazık ki şefkat göstermekten korkuyoruz. Klinik psikolog Paul Gilbert, şefkatle ilgili çekirdek inançların olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu çekirdek inançlardan biri; diğerlerinin bizden faydalanacağına dair endişe etmek. İnsan olarak bir duygusal bir de akılcı mantık tarafımız var. Şefkat gösterirsek gerçeklerden uzaklaşacağımızı düşünüyoruz. Gerçekle baş edemeyeceğimize inanıyoruz. Çocuklarımıza çok fazla şefkat gösterdiğimizde ya onların bozulacağını ya da bize bağımlı olacaklarına inanıyoruz. Diğer insanlar için ise her ne yaparlarsa yapsınlar kendi menfaatleri için yaptıklarına inanıyoruz. Birisi şefkatle yaklaştığında ondan şüpheleniyoruz. Sizi bilmem ama şimdiye kadar bu tarz düşüncelerin bana hiç bir faydası olmadı. Gerçekten mutlu olmak istiyorsak bu tarz inançların ötesine geçmenin bir yolunu bulmak gerekiyor. Şefkatin hayatımızdaki yerini sorgulayacak olursak; bence şefkat bir niyetten ziyade bilinçli bir seçim olmalıdır.

Her Daim Sevgi ve Işıkla

Sibel Kavunoğlu

Yazının devamı...

Sağlığınız ve hiperventilasyon

1 Eylül 2021

Göğüs nefesi alanlara özel bir konudan bahsetmek istiyorum. Bu konu Hiperventilasyon. Ne yazık ki, Hiperventilasyon sağlığınıza çok iyi gelmeyen bir durum.

Hiperventilasyonun ne olduğuna geçmeden önce göğüs nefesi alıp almadığından emin olamayanlar için aşağıdaki soruları hazırladım. Sorulara ‘’EVET’’ yanıtı verdiyseniz büyük bir ihtimalle göğüs nefesi alıyorsunuzdur;

1. Elinizi göğüs kafesinizin ortasına koyduğunuzda sadece bedeninizin üst tarafı mı hareket ediyor?

2. Nefes alırken omuzlarınız yükseliyor mu?

3. Omuzlarınızda gerginlik hissettiniz mi?

Hipervantilasyon, Steadman Tıp Sözlüğünde tanımlandığı şekliyle, kandaki karbon dioksit yoğunluğunun solunum hızındaki artışa bağlı olarak düşmesidir. Hipervantilasyonda nefes veriş nefes alıştan daha uzun ya da daha güçlüdür. Ancak nefes hızı hipervantilasyonun en önemli parçası değildir, önemli olan nefesle birlikte verilen gazın hacmidir. Bu şekilde kandan daha fazla CO2’nin dışarı çıkışı olur. CO2, asit rolü oynadığından, azalması kanın pH değerini yükseltir, onu daha alkali (bazik) bir sıvıya dönüştürür. pH, normal aralığı olan 7.35-7.44’ün dışında bir değer gösterdiğinde bedensel fonksiyonlar bozulmaya başlar.

Nefes konusunda uzman Dr. Robert Fried böbrek rahatsızlıkları, diyabet, dikkat bozukluğu, ellerde ve ayaklarda soğuma, baş ağrıları, aşırı tepki verme, kaslarda gerginlik ve kasılmaya hiperventilasyonun sebep olduğunu iddia etmektedir. Bu tarz rahatsızlıkları olanlarınız varsa tabii ki öncelikle uzman bir doktora başvurmalısınız. Yine de Dr. Robert Fried’ın araştırması aklınızın bir köşesinde kalsın derim.

Bu konuyla ilgilenenlere özel hipervantilasyonu önlemeye yardımcı olacak bazı uygulamaları paylaşmak istiyorum.

Yazının devamı...

Düşündüğün gibi biri değilsin

27 Ağustos 2021

Korkuları olan bir insanı düşünün. Korkuları kalıcı değildir. İsterse onlardan kurtulabilir. Kurtulamayacağına inandığında, kendisini diğer insanlardan ve dünyadan ayırarak kısıtlı bir hayat sürer. Potansiyelini kullanamaz. Korkaklığını, bağımlılık haline geldiği için bırakamamaktadır. Peki, çözüm nerede?

Korkuları olan bir kişi, kendisini korkularından ziyade potansiyeliyle özdeştirmeyi öğrenmelidir. Aksi takdirde takıntıları, hayatının her anında ona oyun oynamaya devam edecektir.

Bizler öğrendiklerimiz, takip ettiklerimiz değiliz. Öğrendiklerimiz, takip ettiklerimiz, bizim nasıl bir insan olacağımızı belirlemez. Sürekli onlarla birlikte olmamız gerekmiyor. Sadece kendi gerçeklerimizle değil diğerlerinin de gerçekleriyle birlikte olmayı öğrenmeliyiz.

Örneğin, hepinizin tanıdığı Einstein, rölativiteyi bulmadı. Böyle bir gerçeğin olduğunu herkesten önce gördü ve paylaştı. Rölativite ona ait değildi. Dolayısıyla;

Öğrendiklerimiz bize ait değil. Bizi biz yapan şeyler değiller.

Öfke, kıskançlık, keder bizi sembolize etmez.

Onlar bir şeylere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Bu yüzden de onlardan kurtulmak mümkündür. Önemli olan buna inanmaktır. Zira gerçeğin kendisi budur.

Örneğin, öz güven eksikliği hissettiğinizde, bu duygunun arkasında diğerlerinin sizden daha iyi olduğu düşüncesi vardır. Bu durumu değiştirmek isterseniz o düşünceyle kendinizi özdeştirmeye son verebilir, hatta onun tam tersini düşünebilirsiniz.

Yazının devamı...

Mutluluk peşinde

18 Haziran 2021

Mutluluk peşinde mi? Mutluluktan uzakta mı?

Bu yazımda bu ikiliyi yaratan sebepleri ayrı ayrı özetlemek istiyorum.

Bilindiği gibi insan doğasının illa ben diyen, sadece kendisini düşünmeye meyilli bir zihin yapısı vardır. Bu yapının depresyon ve negatifliğe yol açan bir özelliği var. Depresyon ve negatiflik söz konusu olduğunda doğal olarak kendimizle daha fazla ilgilenmeye başlarız. Kendi acımızla olması gerekenden daha fazla birlikte oluruz. Empati geliştiremez, diğerlerini anlamakta zorlanırız.

Bilge zihin yapısı ise bu yapının tam tersi diğerlerine faydalı olmayı seçer. Bilge zihin, egonun yarattığı duvarları kolayca yıkabilmek için bu seçimi yapar. Egonun duvarları yıkıldığında ortaya çıkacak olanlar sevgi ve barış olacaktır.. Sevgi ve barış neyle ilgilidir?

İnsanlarla…. İnsanlar yoksa sevgi ve barış da olmaz. Bu yüzden de kendimizden çok diğerlerini düşünmek bilgece olacaktır.

20. yüzyıldayız ve hala savaşlar devam ediyor. Bombalar atılıyor. Ölen ve sakat kalan insanlara şefkat gösteriyoruz. Bombayı atan kişiye şefkat gösteremiyoruz. Bombayı atan kişinin, acı ve ıstırap içinde olmasaydı, bu süreçte var olmayacağını unutuyoruz. Aslında insanoğlunun ayrım yapmadan şefkat gösterme kapasitesi var. Fakat bu kapasiteyi kullanmıyoruz. Neden?

Egonun yarattığı duvarlardan dolayı…

Egonun yarattığı duvarları yıkmak için kendi acımızın neler olduğunu ve nasıl oluştuklarını anlamak gerekir. Bunun için yargılamadan, yorum yapmadan acımızla birlikte kalır, kendimize şefkat göstermiş oluruz. Gerçek şu ki; böyle bir birliktelik, cesaret gerektirir.

Yazının devamı...