Tek çare sakin kalmak

25 Mart 2020

Pek çoğumuzun konfor alanı bozulsa da, her değişimin bir öğrenme olduğu unutulmamalıdır. Genellikle öğrenmek için ne yaparsınız?

Birçok eğitime katılırsınız ya da kitap okursunuz. Fakat çoğu zaman öğrendiklerimizi hayata geçirmek konusunda zayıf kalırız. Bu sonuç bu tarz öğrenmelerin gerçek olmadığının kanıtıdır.

Şimdiye kadar Corona’dan öğrendiklerimizle gelecekte öğreneceklerimiz tamamen gerçek olacak. Corona’dan öğrendiklerimizi hayatımıza almama gibi seçeneğimiz yok. Zira öğrenirken aynı zamanda öğrendiklerimizi de yaşıyoruz. Bu yüzden de Corona’dan öğrenilenler gerçek öğrenmeler olacak. Fakat bu konuyla ilgili göz ardı edilmeyecek bir şey var;

Öğrendiklerimiz karşısında sakin kalmayı başaramazsak stres ve çaresizlik yakamızı bırakmaz. Sürekli olarak stres ve çaresizlik hissi içinde kaldığımızda ise Corona’dan öğreneceklerimiz stres ve çaresizlik olur. Bu da gelecekte de çok fazla korku ve endişe anlamına gelir ki, korku ve endişe insanı hasta yapar. Bağışıklık sistemini etkiler, insanı zayıf düşürür. Zihin etkilenir. Zihin etkilendiğinde negatif duygular daha da artar. Tek çözüm, sakin kalabilmenin yollarını aramak olacaktır.

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi kendimize sakinleşip rahatlayacak anlar yaratmak çok önemli. Bunun en iyi yolu ise meditasyon yapmaktır. (Daha önce nefes çalışmalarına katıldıysanız meditasyondan önce beş dakikada nefes çalışması yapmayı deneyebilirsiniz)

Budist öğretilerin, paylaştığı ilk meditasyon uygulaması, her şeyin değiştiği yani her şeyin değişime tabi olduğudur. Zihin deneyimleyerek öğrendiği için meditasyon yaparken bu dünyanın en büyük gerçeklerinden biri olan ‘’Her şeyin an ve an değişime tabi olduğu’’ gerçeği üzerine odaklanılır. Her gün 5-10 dakikanızı bu gerçeği deneyimlemeye ayırmak isterseniz, size basit bir uygulama önerim olacak.

Önce aşağıda paylaştığım bilgileri okuyun ve sonra da meditasyon sırasında okuduklarınızı zihninize deneyimletin;

Sırtınız dik fakat rahat bir pozisyonda olacak şekilde oturun. Sırtınız ağrırsa sandalyeye oturmayı ya da sizi uykuya daldırmayacak bir oturma pozisyonunu deneyebilirsiniz. Bedenin rahat olması çok önemli. Beden rahatsa zihin de rahat olur, meditasyon konunuza daha rahat odaklanabilirsiniz. Bedeninizin rahatlaması için ise şunları yapabilirsiniz;

Yazının devamı...

Sakın pes etme!

19 Mart 2020

Geçtiğimiz hafta sonu Abant’ta nefes çalışmam vardı. Evvelsi gün İstanbul’a döndüğümde eve gitmeden önce ufak tefek ihtiyaçlarımı karşılamak için markete uğradım. Normal zamanda gün içinde markette çok fazla insana rastlamazken, satın aldıklarımı koyacak alışveriş arabası dahi bulamadım. Her yerde çok fazla korku ve panik var.

Korku ve paniğin yıkıcı etkisinden kurtulmak için öncelikle virüsü ve yaptıklarını kabul etmek gerekiyor. Tabii bir de virüsten etkilenmeyeceğimiz fikrini kafamızdan tamamen atmak gerekiyor. Maalesef yaşananlar gerçek. Hatta sadece ülkemizi değil tüm dünyayı etkileyen bir gerçek.

Tüm dünyada birçok insan zorluk içinde ve bir sürü sorun yaşanıyor. Korku ve panik normal gibi görünse de nasıl düşündüğümüze çok dikkat etmeliyiz. Dikkat etmezsek endişe ve kaygı kısa zamanda akıl sağlığımızı bozabilir. Akıl sağlığımız bozulduğunda, virüse dahi gerek kalmadan kendi kendimizi hasta edebiliriz.

Bana göre önemli olan pes etmemek. Pes edersek öğrenemez, çözüm üretemez ve dolayısıyla çare bulamayız. En hayırlısı başımıza gelenleri öğrenme fırsatı olarak görmek. Yaşadığımız bu krizi fırsata çevirmenin bir yolu da gerçekleri hatırlamak. Evinizde otururken televizyon ve sosyal medyayı takip etmenin dışında kendinize her gün 10-15 dakika gerçekleri hatırlama zamanları yaratabilirsiniz.

Hatırlama zamanı derken meditasyon yapmayı kast ediyorum. 5-10 dakikalık meditasyon anları içinizde var olan şefkat ve sevgiyi kullanmak için çok iyi bir fırsat olabilir. Sevgi ve şefkatin olduğu bir zihin, bedeni daha çok sağlıklı yapar.

Meditasyon yaparken odaklanabileceğiniz bazı konular şunlardır;

- Her şeyin birbirine bağlı ve iç içe olduğunu, ‘’biz’’ ‘’siz’’ ve ‘’onlar’’ sözcüklerinin ne kadar zayıf kaldığını hatırlama zamanı olabilir.

- Affetmek, güzel bir hatırlama zamanı olabilir.

Yazının devamı...

Kadının gücü ortaya çıksın

7 Mart 2020

Yaratıcılık, her kadının sahip olduğu en önemli yetkinlikten biri olduğu halde gerek sosyal gerekse iş hayatında tam olarak ifade edilememekte. Dünyanın dört bir yanındaki kadınlar benzer sorunu yaşıyorlar. Kadın olmak hem zorlayıcı hem de güçlendirici.

Uluslararası Kadınlar Günü gibi günlerde, bir kadın olarak gücümüzün farkında olmamıza rağmen çoğu zaman bu gerçeği unutabiliyoruz. Hayatın tüm dikkat çekici özellikleri de bu unutmayı bolca destelemekte. Unutmaları tersine çevirmek adına güçlü kadınları hatırlamaya var mısınız? Türk tarihindeki kadınların gücünün temsilcileri arasında yer alan dört kadından bahsetmek istiyorum.

- Bu kadınlardan ilki Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım; döneminde kadınların okula gitmesi yaygın olmadığı için, okur yazar oluşu nedeniyle kendisi de Zübeyde Molla olarak anılırmış. Zübeyde hanımın Mustafa Kemal Atatürk üzerinde derin etkileri olmuştur.

- Atatürk’ün eşi Latife Hanım; Atatürk ‘’Başkasının karısında uygulamasını istediğimiz şeyleri, biz önce kendi karımızda uygulayacağız. Kadının yüzü mü açılacak, önce kendi eşlerimizin yüzleri açılacak ki, vatandaştan bu uygarlığı istemekte haklı olabilelim ‘’diyerek Latife Hanım’la evlenmiştir. Latife Hanım, Atatürk’ün isteği üzerine TBMM’ye giren oturumları izleyen ilk kadındır. Latife hanım, Vakit gazetesinde, 18 Nisan 1923 günü ‘Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı’ üzerine bir anket başlatmıştır.

- Halide Edip Adıvar Türkiye’de genellikle ‘roman yazarı’ olarak bilinmesine rağmen tarihimizdeki büyük dönüşüm dönemlerinde rol almıştır. Osmanlı’da modern kadın hareketinin ve milliyetçilik fikrinin doğuşunun öncülerinden biridir. Millî Mücadele fikrinin doğup gelişmesinde Mustafa Kemal Paşa’nın en yakınındaki isimlerden biri olmuştur.

- Mualla Eyüpoğlu, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ilginç bir temsilcisidir. Ressam Bedri Rahmi ile şair Sabahattin Eyuboğlu’nun kız kardeşidir. Türkiye’nin ilk kadın mimarlarındandır. Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra, ‘Köy Enstitüleri’ denilen eğitim seferberliğine katılmıştır. Bir Anadolu âşığıdır.

Bu dört güçlü kadın dışında Safiya Ayla, Müzeyyen Senar, Sabiha Gökçen

Satı Kadın, Leyla Gencer, Semiha Berksoy, Nesrin Olgun, Samiye Cahid Morkaya,

Yazının devamı...

İhtiyacımız olan 3 şey

25 Şubat 2020

Çoğumuz daha fazla anlam bulmayı, bağlantı kurmayı, kaynaşmayı ve mutlu olmayı istiyoruz. Çok çalışma ve rekabet, kimsenin hoşuna gitmiyor. Benim de yirmi üç yıl boyunca büyük bir aşkla yaptığım işi, bir anda bırakma sebebim buydu. Daha fazla anlam bulmak istemiştim. Siz de benim gibiyseniz ihtiyacınız olan 3 şeyin şefkat, pozitif konsantrasyon ile kendini düşünmenin negatif halinden uzaklaşmak olduğunu söyleyebilirim. Aslında bu üçlüye yabancı değiliz, üçünü de az çok biliyoruz. Bazen kolaylıkla şefkat gösterebiliyor ya da diğerlerini kendimizden daha çok düşündüğümüz zamanlar olabiliyor. Konsantrasyon konusunda da fena değiliz. O zaman huzuru tam olarak deneyimlemek neden zor?

Çünkü negatif enerjiler işin içine giriyor ve bu üçlünün olması gerektiği gibi bedenimizde ifade bulmasını engelliyor. Örneğin şefkat; şefkati, yumuşaklık olarak algılıyor, kucaklaşmayla ilgili olduğu düşünüyoruz. Aslında şefkat, insanların mutlu olmalarını sağlamaktan çok onlarla insanca bağlantı kurmakla ilgili. Tabii bir de doğru düşünebilme halini getiriyor. Diğerlerine şefkat gösterirken, aynı zamanda diğerlerinden daha üstün olmayı ya da daha çok sevilmeyi istediğimizde şefkatten çok yargı ve korkuyla karşı karşıya kalıyoruz.

Geçenlerde Tibet’in spritüal lideri Dalailama’nın youtube kanalında, şefkatin insan hayatındaki önemiyle ilgili verdiği bir eğitimi dinliyordum. Eğitimin sonunda Dalailama’ya ’Diğerlerini her zaman daha yukarıda görmenin öneminden bahsediyorsunuz, diğerlerini daha yukarı gördüğümde neden kendimi iyi hissetmiyorum?’’ şeklinde bir soru yöneltildi. Dalailama bu soruyu şöyle yanıtladı. ‘’Gerçekten diğerlerini kendinden daha yukarıya koymadığın için olabilir.’’ Bu soru ve cevap örneği, negatif enerjilerin bizi evrensel gerçeklerden nasıl uzaklaştırdığının bir kanıtı.

Sevgi ve şefkatin yaşantımızda ifade bulmasını ne kadar çok istesek de daha çok savaş açmaya odaklanıyoruz. Hatta şefkati referans göstererek her şeyi yıkıp yıkabiliyoruz. Birisi kötü bir şey yaptığında sebebini araştırmadan, hemen onu kötü bir insan olarak görmeye başlıyoruz. Çünkü bize yapılanları unutmamız gerektiği öğretildi. Her şeyi, herkesi negatif düşünce yapısıyla değerlendirmeyi öğrendik. Budist öğretiler, bu konuyla ilgili olarak bize karşı yapılan davranışlarla, davranışı yapan kişinin birbirinden ayrı tutulmasını tavsiye ediyorlar. Bu tavsiyeyi gerçekleştirmek kolay olmasa da size bir sorum olacak. Bu zamana kadar ayrı tutmadınız da ne oldu?

Diğerleri yaptıklarıyla kaldı. Zarar gören siz oldunuz. Öyle değil mi? Hatta bu tarz deneyimlerin sayısı arttıkça aynısını kendimiz içinde yapmaya başladık. Öfkelendiğimizde, kötü sözler söylediğimizde, kendimizi kötü insan olarak görmeye başladık. Negatif davranıştan dolayı tabii ki pişman olmalıyız. Fakat kendimizden değil. Zira kendimizi negatifle özdeştirdiğimizde motivasyonumuz şefkatten ziyade savaş açmak oluyor.

Motivasyonu savaştan şefkate çevirebilmek için de pozitif konsantrasyon gerekli. Sakin bir şekilde şimdiki zamana odaklanarak biriktirilen pozitif konsantrasyonun zihni temizlediği söyleniyor. Pozitif konsantrasyonun insan psikolojisi ve iş performansına büyük etkisi olduğu keşfedilmiş. Singapur üniversitesi, Carlsberg grubun (sigorta şirketi), verimlilik üzerine yaptığı çalışma sonunda konsantrasyonun, iş performansını ve iş tatmini arttırdığı görülmüş. 9 hafta boyunca 10 dakika süren uygulamalarla, çalışmaya katılanların stresinin düştüğü, iş hayatlarında daha fazla dengeyi hissettikleri, gerçeği algılama kapasitelerinin arttığı görülmüş.

İhtiyacımız olan bu üç şeyle ilgili yazılacak daha birçok şey var. Fakat bir yazıda kısaca ancak bu kadar özetleyebildim. Eminim araştırırsanız daha kapsamlı bilgilere ulaşabilirsiniz. Pozitif konsantrasyon, şefkat ve başkalarını düşünme uyum içinde olduğunda aradığımız anlamı kolayca bulabileceğinizi unutmayın derim.

Her Daim Sevgi ve Işıkla

Yazının devamı...

Sevgililer Günü kıvamı

18 Şubat 2020

Tibetli Budistler, zihin dendiğinde kalplerini gösterirler. Bizde ise zihnin (aklın) başımızın içinde bir yerde olduğu düşünülür. Kalbi duygularla, zihni düşüncelerle ilişkilendiririz. Halbuki doğru bir muhakeme için zihin ve kalp birlikteliği gerekir. Zihin ve kalp birlikte olduğunda dünya gerçekleri de işin içine girer, öyle ki ‘’rağmen’’ sever, ‘’rağmen’’benimseriz. En çokta Sevgililer gününde ‘’rağmen severiz’’.

Sevgililer günü psikolojimizi, herkesi hayatımıza kabul edebilecek seviyeye getirir. Diğerleriyle aramızdaki bariyerler yok olur. Sevgililer gününde ‘’Kalbim seninle’’, ‘’Ben seni kalbimle sevdim’’, ‘’Kalbimin sahibi sensin’’ denirken kalbin fiziksel hali kast edilmezse de o gün tıpkı Tibetli Budistler gibi zihni temsil eden organ kalp oluverir.

Peki, Sevgililer gününün sihri neden uzun sürmez?

Tilki vari düşünceler sevgililer gününün sihrini bozarlar. Sevgililer gününde, birlikte olduğumuz kişiyi kalpten sever, sevgililer günü geçtiğinde, tilki vari düşünceler sayesinde bizi kullandığını düşünmeye başlarız. Ya da sevgilimizi birisiyle konuşurken gördüğümüzde, neler konuştuklarını bilmeden bize ihanet ettiğini düşünürüz. Bu düşüncelere inandığımızda ise kalp kapanmaya başlar. Kalp kapanırken sadece birlikte olduğumuz kişiye değil tüm dünyaya ve tabii ki evrensel gerçeklere de kapısını kapatır. Zihindeki tilkiler tüm yaşantımızı işgal etmeye başladıkça daralırız, öfke, nefret, korku, üzüntü yakamızı bırakmaz. Endişe ve kaygı hayatımıza egemen olur. İçten içe kendimize kızarsınız. Kendimize kızdıkça kendimize verdiğimiz değer düşer. Bundan sonrasında kurtuluş ya akıl hastanesi ya da olanları unutmaktır.

Olanlar unutulduğunda, içerideki kızgınlık ve öfke dışarıya yansır. Öfke dışarıya yansıdığında, ondan kurtulduğumuz anlamına gelmez. Bumerang gibi tekrar geri döner. Yansıma ve geri dönüş süreci o kadar kurnazca şekillenir ki bumerangın ilk başladığı nokta göz ardı edilir. Sorunun kaynağı, kendimize olan kızgınlığımız yerine değerimizi bilmeyen insanlar olarak görünür. Kalp daha da kapanır. Akli salim düşünememeye başlarız. En yakın dostlarımıza, anne ve babamıza diş bileriz. Etrafımızdaki insan sayısı gittikçe azalır. Asla affetmeyen bir insan haline geliriz. Yetişkin olmak yerine istedikleri olmadığında sinirlenen çocuklar gibi hayatımızı sürdürürüz.

İşte bu noktada ne yoga, ne meditasyon ne de mindfullness’in yardımı dokunur. Gerçekle yüzleşmekten başka çare yoktur. Fakat gerçek, yeterli seviyede şefkat olmadıkça ortaya çıkmaz. Bunun için de önce tüm acılarımızın sebebini bulmaya ve onlardan tamamen kurtulmaya ve tabii ki mutlu olmaya niyetlenmek gerekir. Bu niyete odaklanabilmek için pozitif konsantrasyon geliştirmek (meditasyon) gerekir.

Meditasyon sırasında zihinden yükselen ayrımcı düşüncelere müdahale etmeden onları koşulsuz, kalpten izlemeyi öğreniriz. Bazen de korku, öfke gibi bir duygular yükselir. Onları da müdahale etmeden izleriz. Kızmadan, yönlendirme yapmadan düşünceler sakinleşene kadar izleriz. Bu durumu içerisindeki kum ve su bulunan bardağı çalkaladıktan bir müddet sonra kumun dibe çökmesi sonrasında suyun berrak halinin görünmesine benzetebilirsiniz. Bu şekilde içimizde sakin ve huzurlu alanın her zaman var olabileceğini deneyimler, insanlarla birlikte olduğumuzda onların da sakin ve huzurlu taraflarının olabileceğini fark ederiz. Bu farkındalık kalpten bağlantı kurmayı kolaylaştırır.

Hayat yavaş yavaş sevgililer günü kıvamına gelir..

Yazının devamı...

Birimiz hepimiz için!

11 Şubat 2020

‘’Canımız Neden Sıkılır?‘’ başlıklı yazımın içeriğinin anlaşılmadığına dair geri bildirimler geldiği için ‘’Birimiz Hepimiz için’’ başlıklı başka bir yazı daha yazmaya karar verdim. Önce yazıda bahsi geçen uygulamayı hatırlatmak istiyorum

‘’Şu an yakınınızda bulunan bir nesneye odaklanın. Bu nesneye verdiğiniz ismi temsil eden yapıyı fiziksel olarak nesne içinde bir yerde bulmaya çalışın.

Bulabildiniz mi? Maalesef bulamayacaksınız.

Şimdi ise, seçtiğiniz nesneyi meydana getiren her bir parçanın farklı isme sahip olduğunu farkındalığınıza getirin. Bu parçalardan herhangi birini seçin ve aynı şekilde ayrı bir fiziksel yapı olarak orada olup olmadığına bakın. Maalesef onu da bulamayacaksınız.’’

Bu uygulamanın meali ise şöyle; Diyelim ki seçtiğiniz nesne masa olsun. Şimdi ‘’Masayı’’ tek bir fiziksel yapı olarak bulmaya çalışın.

Bulabildiniz mi? Maalesef bulamayacaksınız. Çünkü ‘’masa’’ hiçbir zaman tek bir fiziksel yapı olarak var olmadı. Eşit uzunlukta dört tahta parçası, bu dört parçayı birleştiren yekpare düz bir yüzey, tutkal ve çiviler bir araya gelerek masayı meydana getirdiler. Şimdi de masayı meydana getiren parçalar arasından birini örneğin düz tek parçayı fiziksel bir yapı olarak bulmaya çalışın. Onu da bulamayacaksınız. Onun yerine düz yüzey parçayı meydana getiren bir sürü parçayla karşı karşıya geleceksiniz. Bu parçaları özetlersem; Ağaç, ağacın büyümesine yardımcı olan toprak, yağmur suyu, uçuşan tohumlar, güneş, oksijen, karbondioksit, oduncu ve marangoz amca, testere, odunu kestikten sonra düz parça haline gelmesine yardımcı olacak aletler, cila, zımpara. Bunlar arasından yağmur suyu için de aynı analizi yaparsak yağmur suyu yerine yağmur suyunu meydana getiren bir sürü parçayla karşı karşıya geliriz. Yağmur suyuna elektronik mikroskopla daha derinden baktığımızda atomik yapıya, atomik yapıya daha derinden baktığımızda ise hiçbir şeyle karşılaşırız. Aslında gördüğümüz, bildiğimiz, hissettiğimiz her şey ve onlara verdiğimiz anlamlar hepsi bir hiç üzerine kurulu

Her gün bu uygulamaya zaman ayırırsanız hiçbir şeyin zihinde var olduğu gibi olmadığına dair iç görü ortaya çıkacaktır. Her gün, bir şeyler yaptıkları için başka insanları ya da sahip olamadıklarımız ya da yaptıklarımız için kendimizi suçluyoruz. Bırakın bir şeyin bizim olmasını, var olabilmesi için dahi bir sürü parçanın bir araya gelmesi gerekiyor. Şu an gerçekleşmekte olanlar, sahip olduklarımız, hoşumuza gitmeyenler, bırakmak istemediklerimiz, yaptığımız iyilik ve kötülüklerin hepsi de bir sürü şeyin bir araya gelmesiyle oluştu. Bu yüzden de değişim kolay olmuyor. Bu yüzden de her zaman 1+1 olmuyor.

Zihin (aklımız) sanki yüzyıllardır böyle bir yapıdan haberi yokmuş gibi fonksiyonunu sürdürüyor. Bu duruma devam edip etmemek tabii ki sizin bileceğiniz bir şey. Fakat bir şeylerin tek başına var olduğunu düşünerek yaşadığımızda intikam, rekabet, öfke vb. gibi bir sürü negatif enerjinin de hayatımızda var olmasına izin vermiş oluyoruz. Aksine bir şeylerin var olabilmesi için bir sürü şeye ihtiyaç olduğunu kavradığımızda daha kolay şükredebilir, daha kolay sevebilir, daha kolay barışçıl olabilir.

Yazının devamı...

Korkuyla olan savaşımız

2 Şubat 2020

Hayatımızı sürdürürken fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak zarar görmemek için elimizden ne geliyorsa onu yaparız. İnsanlardan, olaylardan kendimizi koruruz. Fakat yanı başımızda duran korkuyla ilgili çok bir şey yapmayız. Halbuki en çok da kendimizden korkarız. Çoğunlukla da bir şeyler olduğunda bir şeyleri yanlış yapmaktan ya da bir şeyleri yapamamaktan dolayı kendimize vereceğimiz zarardan korkarız. Bunun sebebi kendimizi az tanımış olmaktır. Kendimizi tamimiyle tanıdığımızda, kendimizle iyi bir ilişki içinde oluruz. Bu da sakinliği beraberinde getirecektir. Bu sakinlik keyif ve eğlenceye son vermek anlamına gelmez. Yine dans eder, eğleniriz. Aradaki tek fark içeriden gelen zorlayıcı bir dürtünün olmamasıdır. Gevezelik yapmaz, bir şeylerin altında bit yeniği aramayız. Çünkü iyi ya da kötü her ne oluyorsa gerçekte neler olduğunun farkındayızdır.

Sevgili Pema Chodrön’in “Herşey Darmadağın Olduğunda” isimli kitabında, korku ve korkunun bize yaptıklarını çok güzel anlatmış. İhtiyacım olduğunda bu bölümü tekrar tekrar okurum. Umarım bir şekilde sizin de işinize yarar. Pema Chodrön’in hikayesi şöyle;

“Bir zamanlar genç bir kadın savaşçı vardı. Öğretmeni ona korkuyla savaşması gerektiğini söyledi. O bunu yapmak istemedi. Bu çok saldırgan görünüyordu; korkutucuydu; düşmanca görünüyordu. Fakat öğretmeni bunu yapması gerektiğini söyledi ve girişeceği bu savaş için ona talimatlar verdi. Savaş günü geldi, çattı. Öğrenci savaşçı bir tarafta durdu. Korku diğer tarafta durdu. Savaşçı kendini çok ufak hissediyordu ve korku büyük ve öfkeli görünüyordu. Her ikisinin de kendi silahları vardı. Genç savaşçı harekete geçti ve korkuya doğru gidip üç kez yere kapanarak sordu, “ Sizinle savaşmak için izin verir misiniz?” Korku, “Bana izni isteyecek kadar saygı duyduğunuz için teşekkür ederim” dedi. Sonra genç savaşçı şöyle dedi. “ Sizi nasıl yenebilirim?” Korku yanıtladı. “ Benim silahım hızlı konuşmam ve yüzüne çok yaklaşmamdır. O zaman cesaretin kırılır ve ne söylersem yaparsın. Eğer söylediğimi yapmazsan hiç gücüm kalmaz. Beni dinleyebilir ve bana saygı duyabilirsin. Hatta benim tarafımdan ikna bile olabilirsin. Fakat eğer söylediğimi yapmazsan hiç gücüm kalmaz.” Bu şekilde öğrenci savaşçı korkuyu nasıl yeneceğini öğrendi.

Kızgınlığa, sinirli olmaya bir tür saygı duymak ve duygularımızın bizi nasıl fırıl fırıl döndürme gücünün olduğunu iyice anlamak gerekir. Bu anlayış acımızı nasıl arttırdığımız, kendimize nasıl zarar verdiğimizi keşfetmemize yardım eder. Temel iyiliğe, temel bilgeliğe, temel zekaya sahip olduğumuz için kendimize ve başkalarına zarar vermeye son verebiliriz. Konsantrasyon geliştirdikçe bir şeyleri ortaya çıktıklarında görürüz. Bu anlayışımız sayesinde pireyi deve yapacak zincirleme tepkilere itimat etmeyiz. Pireyi kendi haliyle bırakırız. III dünya savaşı ya da iç savaş haline gelmezler. Bir an için duraklamayı öğrenerek sırf içten gelen bir dürtüyle aynı şeyi doldurmak yerine sadece duraklamak dönüştürücü bir deneyimdir. Bekleyerek esas açıklıkla olduğu kadar esas hareketlilikle de bağlantıya geçmeye başlarız.

Bunun neticesinde zarar vermeyi keseriz. Kendimizi iyice tanımaya ve kendimize saygı duymaya başlarız. Her şey olabilir, her şey evimizin içine girebilir, oturma odamızdaki kanepenin üstündeki her şeyi oturur bulabiliriz ve kendimizi kaybetmeyiz. Bedenin refahı, bedenimizin huzuru bir dağ gibidir. Bir dağda çok şey olur. Dolu yağar, rüzgarlar çıkar, yağmur ve kar yağar. Güneş yakar, bulutlar geçer, insanlar çöplerini bırakırlar ve başka insanlar da bunları temizler. Bu dağın üstünden pek çok şey gelir, geçer, fakat dağ sadece orada oturur. Kendimizi tümüyle gördüğümüz zaman bedeninin bir dağa benzeyen bir durgunluğu olur. Artık sinirlenmeyiz ve burnumuzu kaşımamız, kulaklarımızı çekiştirmemiz ve kendimizi içkiye vurarak unutmamız gerekmez. Kendimizi tamamen iyi bir ilişki kurmak durgunluğa sakinliğe götürür, fakat bu atlayıp zıplayıp dans edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Bu içten gelen zorlayıcı bir dürtünün olmaması demektir. Aşırı çalışmayız, aşırı yemeyiz, aşırı sigara içmeyiz. Kısacası, zarar vermeyi kesmeye başlarız. Sırf başka kimse konuşmadığı ve asabileşmediğimiz için bir şeyler yumurtlamaya başlamayız. Saksağanlar ve kargalar gibi gevezelik edip durmayız. Herkesin kızgın olduğu, herkesin huzurlu olduğu durumların içinde olmanın ne olduğunu biliriz. Dünyada evimizdeyizdir. Çünkü kendimizle evimizdeyizdir.

Zihnin refahı hiç dalgasız bir dağ gölüne benzer. Gölde hiç dalga olmadığı zaman gölün içindeki her şey görülebilir. Su çalkalandığı zaman hiç bir şey görünmez. Dalgasız durgun göl rahat olan zihnimizin bir imgesidir, o gölün dibindeki bütün o ıvır zıvırlara karşı o kadar sınırsız bir dostlukla dolumdur ki sırf orada ne olduğuna bakmaktan kaçınmak için suyu çalkalama gereği duymayız.

Zarar vermemek uyanık olmayı gerektirir. Uyanık olmanın bir parçası da ne yaptığımızı ne söylediğimizi fark edecek kadar yavaşlamaktır. Verdiğimiz bütün zararların kökeninde cehalet vardır. Meditasyon yoluyla bunu tersine çevirmeye çalışırız. Eğer hiç dikkatli olmadığınızı nadiren kendimizi sakındığımızı pek az refahımız olduğunu görüyorsak, bu karmaşa değil, netliğin başlangıcıdır. Hayatımızdan dakikalar akıp gittikçe, sağır, dilsiz ve kör olmak yetimiz artık o kadar iyi çalışmaz. Bu süreç bizi gergin yapacak yer ilginçtir ki bizi kurtarır. Bu kurtuluş, kusurluluk konusunda hiç kaygılanmadan tümüyle burada olduğumuz zaman doğal olarak ortaya çıkar. “

Her Daim Sevgi ve Işıkla

Yazının devamı...