Kasım Süleymani krizinden dersler

10 Ocak 2020

ABD-İran krizi şimdilik yatışmış görünüyor. Krizin yatışmasında İran’ın füze saldırısını “asimetrik çatışmanın kitabına uygun” icra etmesi önemli bir rol oynamış görünüyor. Füzeler, video görüntüleriyle İran’da kitlelerin tepkisini yatıştırırken, hedefte zayiat verdirmemesiyle de ABD’nin manevra yapmasına imkân sağlayan sembolik bir uyarı oldu. Trump ABD iç politikasındaki gelişmeleri de dikkate alarak İran’ın bu “sembolik” mesajını aldı ve tansiyonu düşürdü.

Kriz başladığında çoğu uzman, haklı olarak, Trump’ın tutumunun öngörülemez olduğunu, açıklama yapmasını beklemenin daha doğru olacağını ifade ettiler. Azınlıkta kalan bazı uzmanlar ise, İran’ın füze saldırısına ABD’nin yoğun bir cevap verebileceğini öngördüler. Dahası, bu tepki iki ülke arasında “konvansiyonel” bir savaş başlatabilirdi. Sonuçta zaten karışık olan Ortadoğu’da işler daha da karışabilirdi.

Oysa iki ülke arasında olası bir konvansiyonel savaş, siyasi nedenlerden çok askeri gerekçelerle pek mümkün görülmeyen bir ihtimaldi. Özellikle İran’ın coğrafi büyüklüğü, rejim tipi, nüfusu ve sosyal yapısı dikkate alınınca harekâtın kolay olmadığı ortaya çıkıyordu. ABD’nin İran’la girişeceği konvansiyonel bir savaştan sonuç alabilmesi bölgeye en az 200-250 bin asker yığmasına, üstelik her asker için dört ton malzeme getirmesine bağlıydı. Bu muazzam bir iş demekti. Günün sonunda rejimi değiştirmenin garantisi de yoktu.
ABD, diğer koşulları yerine getirse de bu büyüklükte bir yığınak bir veya iki yıl alırken, savaşın maliyeti de hayli yüksek olacaktı. Yeniden seçilmek isteyen, savaş harcamalarını “aptalca” bulan Trump’ın konvansiyonel bir savaşa girmesi büyük çelişki olarak görülebilirdi. Nitekim Trump’ın umudunu yeniden yaptırımlara bağlaması biraz da bundan olmalı. Aklına gelen tek yenilik ise NATO’yu bölgede görmek istemesi.

Yazının devamı...

Trump ve oyunun kuralını değiştirmek

7 Ocak 2020

ABD insansız hava araçlarının General Kasım Süleymani’ye suikast düzenlemesi ve olası sonuçları farklı açılardan tartışılıyor. Elbette suikast, ne ABD’nin İran’a yaptırımlarından ne Devrim Muhafızları’nın “terörist” ilan edilmesinden ne de Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği önünde yapılan gösterilerinden/saldırılardan bağımsız değil. Ya da Körfez’de saldırıya uğrayan tankerlerden ve ya Suudi Arabistan petrol rafinerisine yapılan saldırılardan.

“Bir devletin başka bir devletin askeri görevlisini önce terörist ilan edip ardından açıktan suikast düzenlemesi”, hibrit savaşların dönüşmeye başladığını gösteriyor. Bu yönüyle hadise üzerinde durmayı hak ediyor. Oysa bu tür hareketler “örtülü operasyon kategorisinde” ele alınır ve icra edilirdi. Başka bir ifadeyle, “gizli” ve “inkâr edilebilirlik koşullarında” yürütülürdü. Bu defa ABD “sorunu”, herkesin gözü önünde, alenen sonlandırmaya karar vermiş olmalı ki suikastı gerçekleştirdi.

Kasım Süleymani’nin hedefe konulmasında kişiliğinin ve resmi görevinin belirleyici olduğu açık. O, İran’ın “hibrit/melez, gri alan” stratejilerinin profesyonel uygulayıcısı ve lideriydi. Rakibi ABD’ye ve müttefiklerine göre ipi daima bir adım önde göğüslemeyi âdet edinmişti. Düzenlenen suikast bize, “örtülü operasyonların karakterinin yanı sıra hibrit ortamlardan çıkış kurallarında da” önemli bir değişimin eşiğinde olduğumuzu söylemektedir.

Yakın zamana kadar istihbarat ders kitaplarında “örtülü operasyon” olarak listelenen konular “gizlilik ve inkâr edilebilirlik” kriteriyle ele alınırdı. Bugün listede yer alan örtülü operasyonlara daha sık, ancak açıktan ve melez nitelikte tanıklık eder olduk. Bir ülke veya lider için lehte veya aleyhte gri/kara propaganda yapmak sıradan bir iş haline geldi. Ekonomik, finansal sarsıntılar, manipülasyonlar bir tweet ile başlatılabiliyor. Yine siber alanda müdahaleler, sabotajlar, liderlere suikastlar, askeri darbeler de öyle. Düne kadar silahlı hareketlere, teröristlere açıktan silah yardımı, mafya ve suç örgütleriyle iş birliği kabul edilemez hareketlerden iken, bu gün “vukuatı adiye”den sayılıyor.

İpini koparan devletler, “gizlilik ve inkâr edilebilirlik kuralından” uzaklaşarak fütursuzca bu tip işleri yapmaya başladılar. Bütün bunlar elbette iyiye alamet değil. Devletlerin güç kullanmasına sınırlılık getiren normlar, baskılar ve kurallar zayıfladıkça söz konusu uygulamalar sıradan hale gelirken kaos daha da artacak demektir.

Öte yandan, güçlü kimi devletler hukuk kuralları, kamuoyu baskısı, medya ve insan hakları gibi normlar nedeniyle “hibrit alanda çaresiz olduklarını ve çoğunlukla küçük düşürüldüklerini” düşünmeye başlamış görünüyorlar. General Kasımi, endemik şahsiyet olarak, asimetrik savaşın doğasını, din, mezhep ve kültürün gücünü, değerini iyi biliyordu. Başta ABD olmak üzere birçok Batılı ülke ve Ortadoğu’daki müttefikleri Süleymani’nin stratejilerine benzer araç ve yöntemlerle cevap vermelerinin mümkün olmadığını gördüler. ABD’nin Devrim Muhafızları’nı önce terörist ilan etmesi, kendince meşruiyet sorununu çözmesi ve operasyonu açığa taşıması birazda bunun sonucu gibi görünüyor.

Bir anlamda ABD, Einsten’ın ifade ettiği “Problemi yaratan beyinle problemi çözmek mümkün olmaz” kuralını işletiyor. İran’ı güçlü olduğu asimetrik alandan zayıf olduğu alana, devletler arası simetrik bir karşılaşmaya zorluyor. İran, ABD’ye en iyi bildiği asimetrik yöntemlerle cevap verirse ABD en iyi ve güçlü olduğu “simetrik askeri güçle” cevap vereceğini ilan etti. Nitekim Trump bunu açıkça belirtti.

Yazının devamı...

Irak ‘laboratuvarından’ ilgililerine dersler

3 Ocak 2020

Irak, çökmüş siyasi ve ekonomik yapısı, dağılmış sosyal, kültürel dokusuyla “laboratuvar” haline geldi. Günümüz dünyasının kimine göre hibrit, kimine göre “gri alan” çatışmalarının her türünü görmek mümkün. Özellikle de siyasi, hukuki, kültürel, ekonomik, psikolojik ve askeri alanlarda.
Bugünkü ortamı sağlayan ilk adımlar ülkeyi yıkıma götüren ve 1980’lerde başlayan Irak-İran savaşıydı. Ardından yaşanan Kuveyt’in işgali ve Birinci Körfez Savaşı Saddam Hüseyin’in otoritesini sarstı. ABD’nin “yarım bıraktığı işi” tamamlama iddiasıyla giriştiği 2003 Irak işgali ise ülkeyi adım adım yıkıma götürdü.

Bugün Irak, hırslı bir diktatörün yıllar önce bölgeyi ve dünyayı yanlış okumasının bedelini ödüyor. Öyle ki ülke akla hayale gelmeyecek türden acı ve yıkımı yaşamaya devam ediyor. Dahası, zayıflayan, çöken Irak, bölgesel ve küresel aktörler için iflah olmaz bir “laboratuvar” konumunda. Bu fikrin tipik örneklerine son yıllarda daha fazla tanıklık ediyoruz.

ABD’nin 2003 sonrası Irak için öngördüğü, demokratik olacağını düşündüğü “siyasi model” ülkeyi etnik, mezhepsel olarak paramparça etti. Kriz sarmalına giren siyaset, gücünü yitiren gruplar, fonksiyonunu yerine getiremeyen merkezi otorite, farklı motivasyonlarla hareket eden güç merkezlerinin doğumunu ve güç kazanmasını kolaylaştırdı. Tarihsel korkulardan, yolsuzluk ve hırsızlıktan beslenen tepkici duygular, umutsuzluk, radikal fikirlerin desteklediği güvenlik arayışları radikal grupları, dini/mezhepsel ağları ön plana çıkarttı. İletişim teknolojisindeki gelişmeler, savaş artığı silahlar ve uluslararası rekabet de “laboratuvarın” ihtiyaç duyduğu maddi altyapıyı oluşturdu. Fikri motivasyon, işlevsel teknoloji ve umudunu yitirmiş insanlar gerekli koşulları sağladı. Artık hesabı, gücü ve yeteneği olan her aktör, “laboratuvarda” geleceğin mücadele biçimlerini, savaşlarını Ortadoğu’da deneyebilirdi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının devamı...

2020’ye girerken...

31 Aralık 2019

Bu gece 2019’a veda edeceğiz. Gidenin ardından kötü konuşulmaz. Ancak bu kabulü ihlal edecek ve gidenin ardından iyi şeyler söylemeyeceğim. Veda ettiğimiz 2019’un mirası ciddi manada sorunluydu. Gerçekten herkes için zor, yorucu ve oldukça yıpratıcıydı. Anlaşılan, yeni yılda da benzer gelişmeler için hazırlıklı olmalıyız.

Kanaatimiz bu yönde olsa da, pes edecek değiliz ve hayatın devam ettiğini biliyoruz. Ümidimizi korumak, sorunların üstesinden gelebilme kapasitemize güvenmek zorundayız. Elbette gerek küresel gerekse bölgesel gelişmeler, olaylar herkes gibi bizi de olumsuz etkiliyor, canımızı sıkıyor. Ancak tartışmalara, can sıkıcı durumlara rağmen Türkiye’nin bölgesinde önemli bir ülke olduğunu göz ardı etmiyoruz.

Türkiye’nin jeopolitiği ona eşsiz bir konum sağlarken, dikkate değer ekonomik büyüklüğü söz konusu. Yangın yerine dönen Ortadoğu’da, önemli bir haslet olan “devlet” geleneği/kültürü onu bölgesinde her zamankinden daha anlamlı ve güçlü kılıyor. Afganistan’dan Basra Körfezi’ne, İran’dan Suriye’ye, Akdeniz’e inen, Karadeniz’de konumunu güçlendiren Putin’in Rusya’sından, Irak’tan Doğu Akdeniz’e, sessizce yer tutmaya çalışan Çin’e, NATO’dan AB’ye kadar sözünü ettiğiniz her yerde Türkiye’yi göz ardı etmek mümkün değil. Nitekim düzensiz göçten, kuraklıktan, insani yardımdan, güvenlikten, terörizmden kaygılıysanız yine Türkiye’yi yok sayamazsınız.

Elbette bunlar iyi haberler. Ancak jeopolitik konum, ekonomik ölçek, devlet geleneği/kültürü iki ucu keskin bıçak gibidir. Yerinde okur, iyi değerlendirebilir ve doğru kararlar alabilirseniz rakiplerinize karşı avantaj sağlarsınız. Yurttaşlarınıza mutlu, müreffeh ve güvenli bir hayat verirsiniz. Yanlış okumalar, hatalı adımlar ise yeni sorunlar, insan, zaman ve kaynak israfı demektir.

2020’de, geçmiş yıllardan daha yoğun şekilde ve hayati seçimlere zorlanacağımızı ileri sürmek abartılı bir ifade olarak görülmemeli. Seçimlerimizin titizlikle yapılması gerektiği, her adımda özenli, ihtiyatlı olmamız gereken bir dönemin eşiğindeyiz. Biliyoruz ki farklı cephelerde, farklı aktörler ve farklı konularla baş etmek zorundayız. Seçimlerimizin birçoğundan geri dönüş yok. Ya da düşündüğümüzden daha maliyetli olabilir.

2020 bizi ciddi seçimler yapmaya zorlayacak gibi görünüyor. Sorunlarımıza dair öncelikler listesini yapmaya, buna uygun adımlar atmaya, aktörleri doğru okumaya ve konumlandırmaya mecbur kalacağız. Evet, elimizde uzunca bir liste var. Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Suudi Arabistan’a, Mısır’la ilişkilerden Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs’tan AB ile ilişkilere, Rusya’dan ABD‘ye kadar. Bunun altına ekonomiyi, hukuku, iç politikayı, düzensiz göç ve terörü de dâhil edebilirsiniz. Kanaatim o ki 2020’ye damgayı vuracak olan, stratejik seçim Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında tercihe zorlanmasıdır. Geri kalanlar ise bu seçime ve yaklaşıma göre şekilleneceklerdir. Dertlerden uzak, mutlu ve sağlıklı bir yıl dileğiyle...

Yazının devamı...

Libya’ya askeri yardım

27 Aralık 2019

Mevcut gelişmeler 2020’de Libya’nın öncelikli konulardan biri olacağını gösteriyor. Nitekim Güvenlik ve Askeri İş Birliği Antlaşması’nın imzalanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tunus ziyareti ve yılın ilk haftasında Libya’ya asker göndermeye ilişkin tezkerenin TBMM geleceğine dair verilen mesajlar olabileceklerin güçlü işareti.

Türkiye, gerek söylemeleri, gerekse hamleleriyle Libya konusunda kararlı olduğunu, risk almaktan çekinmeyeceğini gösteriyor. Bu çerçevede Birleşmiş Milletler’in meşru otorite olarak tanıdığı “Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni” her alanda desteklemeye devam ediyor.

Desteğin politik hedefi, Fayiz es-Serrac’ın ülkenin tamamına egemen olmasını sağlamak. Bu mümkün olmaz ise Serrac’ın Hafter ile masaya oturacak şekilde askeri gücünü koruması/mümkün olduğunca nüfuz alanını genişletmesi. Haliyle, ancak bu iki durumda Türkiye Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşmasını tahakkuk ettirebilir ve iç savaş öncesinden kalma ekonomik zararlarının tazminini sağlayabilir.
Gelişmeler bu bağlamda ele alındığında, Serrac hükümetinin politik, askeri, ekonomik, psikolojik olarak desteklenmesi, güçlendirilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Libya’da çatışmaların devam etmesi Türkiye’nin stratejisini belirliyor ve öncelikli yardımlarının askeri olmasını gerektiriyor. Serrac hükümeti yeterli ve etkin askeri kapasiteye sahip olmadığı takdirde varlığını koruyamayacağı gibi, Türkiye de siyasi hedeflerini gerçekleştiremeyecektir. Bu temel koşul yerine getirilmeden de siyasi, ekonomik ve psikolojik araçlar işe yaramayacaktır. Çünkü askeri açıdan yenilmiş, toprak kontrolünü kaybetmiş bir Serrac ne ülkesinin ne de Türkiye’nin politik hedeflerini gerçekleştirebilir. Haliyle, Türkiye önceliğini askeri yardıma vermekte ve konuyu önümüzdeki günlerde Meclis’e taşımaktadır.

Yazının devamı...

2019’un sorunlu mirası

24 Aralık 2019

Küresel ve bölgesel gelişmelere bakınca 2019’un 2020’ye hiç de iyi bir miras bırakmadığını söyleyebiliriz. İyimser olmak mümkün mü? Hiç sanmam. Çünkü çözüm bekleyen birçok karmaşık sorunla baş etmek zorundayız. Başka bir ifadeyle, 2020 de 2019 gibi belirsizliklerle dolu bir yıl olacak. Bu tahmin bir dizi nedene dayanıyor. Kördüğüm haline gelmiş Türkiye-ABD ilişkilerini bir yana koysak bile, güneyimizde olup biten hadiseler tek başına bu kanaatin oluşmasına yeter. Bölgenin karmaşıklığı ve genişliği bize “sürprizlerle” dolu bir yıl vaat ediyor.

Bu kanaati besleyen üç temel nedenden söz edebiliriz. Birincisi, birbirinden bağımsız ve uzak coğrafyalarda yaşanıyor gibi görünse de, aslında tüm olaylar iç içe geçmiş durumda. Örneğin, Libya’dan söz ederken, geri planda cereyan eden uzunca bir gerilimler listesinin farkında olmamız gerekiyor. Bir anlamda Doğu Akdeniz’i, Kıbrıs’ı, Yunanistan’ı, İsrail’i, Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı, Avrupa Birliği’ni, Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Sudan’ı ve Rusya’yı konuşuyoruz. Ya da Kaşıkçı cinayetini, PKK’yı, Müslüman Kardeşleri, düzensiz göç konularını, diasporadan muhalefeti konuşuyoruz. Benzer şekilde, Suriye’yi de mercek altına alınca, elimizde uzunca bir liste olduğunu fark ediyoruz.

Gelecek yıla devredilen bölgesel mirasın ikinci özelliği belirsizlik. Haliyle yönetilmesi zor ve meşakkatli bir süreç yaşanıyor. Hiç bir şeyin sınırları net değil. Barışın ya da savaşın, dostun ya da düşmanın, ülke sınırlarının. Sadece Türkiye değil hiç kimse önünü net göremiyor. Dünya, siyah veya beyaz değil. “Grinin birçok tonunun bulunduğu” bir ortamda yaşıyoruz. Mücadeleler “hibrit” cereyan ediyor. Diplomasiden ayaklanmalara, iç savaşlardan terörizme, sınır aşan suçlardan düzensiz göçlere, kaçakçılıktan yolsuzluklara, çökmüş devletlerden korsan devletlere kadar.

Dost/düşman, barış/savaş, sanal/gerçek, hukuk/hukuk dışılık, sivil/asker gibi kavramlar iç içe geçince, siyasiler, diplomatlar ve askerler için hedefler alışık olunan biçimde tarif edilemiyor, tutarlı olmayabiliyor. Bir anlamda hedefler günlük değişiyor ve “jel” gibi akışkan, belirsiz ve tutarsız olabiliyor. Sonuçta sürekli hareket, söylem değişikliği, hedef ve fikir farklılaşması itibarı sarsıyor,  kurumlar arası ilişkileri erozyona uğratıyor, toplumu yoruyor.

Son olarak, yaşanan hadiseler ciddi manada ekonomik, sosyal, askeri ve insani kapasiteyi zorluyor. Dahası, tartışmalar kısa sürede iç politikanın parçası haline gelebiliyor. Güvenlik sorunlarından düzensiz göçe, gerilen diplomatik ilişkilerden artan masraflara, yıpranan malzemeden  yorulan kurumlara ve insanlara kadar.

Bu noktada üç hususu akıldan çıkarmamak faydalı olabilir. Coğrafya kaderdir ve bunu değiştirmemiz mümkün görünmüyor. İkincisi, cereyan eden olaylar karakteri icabı kısa sürede sona ermez; dahası, isteseniz de sonlandıramazsınız. Üç, böylesi bir belirsizlikler ve sürprizler çağında doğru “strateji”, hedefler ile kapasite arasında dengeyi gözetmelidir.

Yazının devamı...

Trump güvenlik sorunu mudur?

20 Aralık 2019

Günümüz dünyası-nın en önemli tartışma konularından biri, “güvenlik”. Düzensiz göçten kadın ve güvenliğe, füze savunma sistemlerinden siber alana, çevre sorunlarından su kıtlığına, savaşlardan terörizme, ayaklanmaya, ekonomiden istihbarata, uluslararası suçlardan uyuşturucuya kadar geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Güvenlik kavramının kullanımı bu kadar genişlemiş ve çeşitlenmiş olunca kafa karışıklığı yaratmaması mümkün değil.

Durum böyle olunca, gerek akademide gerekse uygulamada güvenlik mercek altına alınıp kavramsallaştırılmaya çalışılıyor. Bu amaçla devlet kurumları kadar akademik kuruluşlar da sivil kuruluşlar da faaliyet gösteriyor. Üstelik kıt kaynaklar ve gönüllülük temelinde.

Bu organizasyonlardan biri 2004 yılından beri faaliyet gösteren Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği. Dernek uluslararası ilişkiler konularının yanı sıra güvenlik konularında da çalışıyor. Amaç, genç öğrencileri akademik olarak güvenlik alanında çalışmaya teşvik etmek. Öğrencilerle alan çalışanı akademisyenleri ve uygulayıcıları bir araya getirerek bir sinerji yaratmak.

Bu amaçla, dört günlük Güvenlik Akademisi’nin 14’üncüsünde yer aldım. Dernek Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Aydın bu konuda şunları söylüyor: “Geldiğimiz nokta itibarıyla güvenlik akademik araştırmalarda büyük bir ilgi ve alaka görünüyor. Özellikle genç akademisyenler, öğrenciler ve işin profesyonellerinin bir araya gelmesi bir sinerji ortaya çıkartıyor. Israrlı ve sabırlı çalışmalarımız neticesinde, başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere çeşitli devlet kurumlarıyla iş birliği halindeyiz. Hedefimiz bu iş birliğini daha da geliştirerek genişletmek. Listemiz uzun. Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, AFAD, Göç İdaresi Başkanlığı, MASAK, Tarım Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Çevre Bakanlığı, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumlar artık günümüz güvenlik tartışmalarının merkezinde yer almak zorunda.”

Yazının devamı...

Libya’da olmak...

17 Aralık 2019

Son gelişmeler Türkiye açısından Libya’yı “Akdeniz’in karşı kıyısında yer alan bir komşu” olmaktan çıkarttı. Bu gün Libya, Türkiye’nin Akdeniz’deki uzun vadeli çıkarlarında “hayati öneme sahip” bir çıpa haline dönüştü. İki ülke arasında yapılan “Deniz Yetki Anlaşması”, Doğu Akdeniz’in tartışmalı tablosunu ve dinamik dengelerini Türkiye lehine değiştirirken, yeni bir dalgalanmayı da tetiklemiş oldu. Bu gelişme, Türkiye’yi “anlaşmanın” ayakta kalmasını sağlayacak şekilde davranmaya, imza sahibi meşru aktörü ayakta tutmaya ve güvenlik ortamını çıkarları yönünde biçimlendirmeye ve muhafaza etmeye zorluyor.

Başta Avrupa Birliği olmak üzere birçok ülkeden anlaşmaya tepki geldi. Tepkinin nedeni, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ı Akdeniz’de sınırlamasıdır. Ayrıca Türkiye’nin tezleri, Türkiye karşıtı ittifak üyelerini bir daha harita önünde düşünmeye sevk edecek cinsten sonuçlar doğurmaya müsait. Anlaşma, “Münhasır Ekonomik Bölge” sınırlarını değiştirirken, Mısır ve İsrail’e Türk tezlerinin kabulü halinde yeni çıkar alanları sağlıyor. Haliyle, bu durum tarafları yeniden düşünmeye sevk edecek kadar cazip.

Türkiye, anlaşmayı hayata geçirmek için gerek uluslararası gerekse ulusal hukukun gerektirdiği koşulları hızla yerine getirecek adımları atmayı sürdürüyor. Anlaşmanın Türkiye açısından en güçlü yönü, imzanın Birleşmiş Milletler’in meşru hükümet olarak tanıdığı Libya Ulusal Hükümeti ile atılmış olmasıdır.

Anlaşmanın kâğıt üzerinde kalmaması, sonuç doğurması Başbakan Sarraj ve hükümetinin iş başında kalmasına bağlı. Haliyle, bu konu Türkiye için “hayati öneme” sahiptir. Nitekim hükümet konunun önemine binaen Libya ile bir dizi askeri, teknik ve istihbarat anlaşması imzalamış bulunuyor.

Şimdi sorun hızlıca anlaşmaların gereğini yerine getirecek şekilde harekete geçmektir. Çünkü siyasi kararlılık ve güçle desteklenmemiş hiçbir anlaşma Türkiye’ye istediklerini sağlayamaz. Nitekim anlaşmanın kamuoyuna mal olmasının ardından Türkiye karşıtı koalisyon diplomatik, propaganda ve askeri alanda hareketlenmiş durumda. Sahadaki vekilleri Hafter kuvvetlerinin hareketlenmesi hiç de tesadüf değil. Hafter, şimdi sadece Libya’da iktidarı ele geçirmeye çalışan yasa dışı örgüt lideri olmaktan çok, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki rekabetinde tabloyu değiştirmeye çalışan bir aktöre dönüşmüş durumda. Hafter’i harekete geçirenler Doğu Akdeniz’de istediklerini almanın yolunun Sarraj hükümetini yok etmekten geçtiğini biliyorlar ve stratejilerini bu noktaya kurmuş görünüyorlar.

Bu durumda Türkiye, fazla geç kalmadan harekete geçmek ve mevcut hükümeti desteklemek zorunda. Bunun meşakkatli, uzun ve yıpratıcı bir zorunluluk olduğu açık. Ancak herkesi için bir o kadar da tarihi sorumluluk içeriyor.

Yazının devamı...