Politik düzeyde İdlib’de ne oluyor?

11 Şubat 2020

İdlib yine tartışmaların merkezinde. Gelişmeleri farklı açılardan ele almak mümkün. En karmaşık gibi görünen husus ise tarafların siyasi ve askeri hamlelerinin nasıl okunacağıdır. Konuyu daha kolay anlamamızı sağlayacak olan husus, İdlib’in Rusya açısından ne anlama geldiğini doğru tespitle mümkün olabilir. Bu çerçevede İdlib Rusya için iki açıdan önemli. Birincisi, sona yaklaşan Suriye iç savaşında Esad ve müttefiklerinin zaferlerini ilan edecekleri sembolik hedef. İkincisi, Türkiye-Rusya ilişkilerinin en kırılgan, en zayıf ve çetrefil konularını bünyesinde barındırmasıdır.

Dokuz yıldır süren iç savaşın sonuna yaklaştığımız bir gerçek. Askeri haritaya bakan Putin, Esad ve İran’ın sabırsızlandıkları kesin. Nitekim taktik ve operasyonel düzeyde önlerinde üç sorun kaldığını görebiliyorlar. Bunlardan ikisi başka bir yazıda ele alınmayı hak eden Fırat’ın doğusunda PKK/PYD ile Türkiye’nin varlığı. Üçüncüsü ise çokça konuştuğumuz İdlib. Bu bölge, Suriye iç savaşı bağlamında, “kati sonuçlu askeri zaferin”  önündeki son taktik engelden başkaca bir mana ifade etmiyor.

Nitekim iç savaş ve ayaklanma perspektifinden bakacak olursanız, Putin’in diplomat ve generalleri de böyle görüyor olmalılar. Onlara göre “askeri zaferin ilanından” sadece bir tık ötedeler. Engel ise ne sahadaki sivillerin acınası durumu ne de radikallerin oluşturduğu askeri zorluklar. Tek engel İdlib’in Türkiye-Rusya ilişkilerine hasar verme ihtimali.

Bu nedenle, Rusya, sorunu büyük bir hassasiyet, sabır ve “Rus ölçeğinde nezaketle” götürmesi gerektiğini görmektedir. Çünkü İdlib gibi taktik bir konunun Türkiye ile “stratejik” ilişkilere zarar vermesi istenmemektedir. Ancak İdlib bu haliyle de sonsuza kadar kontrol dışında kalamazdı. Son gelişmeler Putin’in Soçi sonrası yaşanan gelişmelerden duyduğu memnuniyetsizlik çerçevesinde İdlib haritasına farklı bir gözle baktığını söylüyor. Ardından da çetrefil İdlib işini nasıl yöneteceğine epey kafa yormuş olduğu anlaşılıyor.

Tam bu noktada Putin’in imdadına yetişen konunun, Soçi’de karar altına alınan ve Türkiye tarafından hızla kurulan 12 izole “askeri gözlem noktası” olduğu görülüyor. Çatışmaların ortasında kalan gözlem noktalarının emniyetinden duyulan kaygılar Türkiye’nin Esad rejimi ile çatışmaya girmesini frenledi. Nitekim iki düşman arasında konuşlanmış, birbirini destekleyemeyen “gözlem noktaları” Esad’ın ilerleyişiyle cephe hattının gerisinde kaldıkça, Türkiye’nin öncelikleri değişmeye başladı. Muhtemeldir ki öncelik, İdlib’deki sivillerin mukadderatı kadar TSK gözlem noktalarındaki askerlerin güvenliğine kaydı. Bu tabloyu iyi okuyan Rusya, Türkiye’nin kaygılarını gördü ve hamleleriyle daha da derinleştirdi. Bir yandan hava sahasını Türkiye’ye açmazken, bir yandan da “ateşkes” taleplerinde istekliymiş havası yarattı. Zaman zaman da Türkiye’nin talebi ile Esad’ı ateşkese zorlayan “arabulucu” pozuna büründü. Böylece Esad’a gerekli zamanı kazandırdı.

Esad’ın ordusunun M5 karayolunu kontrol altına almasıyla Rusya’nın yaklaşımı işe yaradı ve harekâtın bu safhası tamamlanmış oldu. Rusya, Esad ve İran, İdlib’de mesafe aldılar. Sivilleri ve silahlı militanları iyice köşeye sıkıştırdılar. Ancak Rusya ile Türkiye’nin ciddi güven erozyonu yaşadığı bir gerçek. Dahası, kamuoyunun gelişmeleri okumakta zorlandığı bu ortamda Türkiye’nin tutarlı ve hızlı bir kamu diplomasisi atağına ihtiyacı olduğu da gerçek.

Not: Bu yazı İdlib’de 5 askerimizin şehit edilmesinden önce kaleme alındı. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.

 

Yazının devamı...

‘Çatışmasızlık rejimi’ sona ererken İdlib

4 Şubat 2020

Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye de rejim askerleri TSK konvoyunu vurdu. Maalesef şehit ve yaralılarımız var. Cumhurbaşkanı Erdoğan saldırıya misli ile cevap verildiğini, verilmeye devam edildiğini ifade etti. Ardından da Rusya’nın bu işe karışmamasının gerektiğini söyledi.

Bu gelişmeler bize, zaten karakter değiştiren İdlib sorununun yeni bir safhaya geldiğini gösteriyor. Esad, Rusya ve İran’ın desteği ile İdlib’de önemli ilerleme sağladı. Rusya her ne kadar, ateşkes konusunda her kriz sonrası Türkiye’nin taleplerine “evet” dese de, verdiği mesajda net oldu.  2018 Soçi anlaşmasının önemli maddelerinden olan M 4 ve M 5 karayolu ulaşıma açılmadıkça ve İdlib’de yerleşik “teröristler” temizlenmedikçe rejimin askeri harekâtına verdiği desteği sürdüreceğini yapılanları “meşru” olarak tanımlayacağını her fırsatta dile getirdi.  

Bu çerçeve de Rusya ve rejimin politik hedefi net. Haliyle coğrafya olarak kolayca tarif edilebiliyor. Esad’ın ordusu nereleri ele geçirmesi gerektiğini biliyor. Askeri harekâtın planlanmasına katkı yapan Rus subaylar müttefikleri Suriye Arap Ordusu komutanları ile harekâta nezaret etmekte ve inisiyatifi de elde tutmaktalar. Nitekim askeri haritadaki değişimin bir yıllık mukayesesi, sürecin nasıl ilerlediğini görmemizi sağlamaktadır.  Sonuçta Esad, Rusya ve İran’da hiçbir kafa karışıklığına mahal kalmadan ne istediklerini bilerek politik hedeflerini askeri güç kullanarak gerçekleştirmeye odaklanmış durumdalar. 

Öte yandan sahadaki diğer üç aktörün pozisyonu, ilişkileri ve stratejileri hem muğlak hem de birbiri ile uyumsuz görünüyor. Esad’ın ilerlemesiyle geri adım atmak zorunda kalan, kimlik, ittifak ve meşruiyetleri tartışmalı “muhalifler”. Gelişmelerin kurbanı çaresiz siviller ile Türkiye, bu çerçevede ele alınabilir. Sivillerin durumu her geçen gün daha da zora giriyor. Türkiye ise, hem insani gelişmelerden hem de askeri gelişmelerden kaygılı. Elbette bunun birden fazla nedeni var. 

Son gelişmelere bakacak olursak Türkiye kendi kararı ile İdlib’deki misyonunu değiştirmiş görünüyor. Türkiye Soçi’ye göre “ateşkesi gözetleme” misyonu üstlenmişti. Nitekim askeri kuvvetin sayısı, terkibi ve tertibi buna göre belirlenmişti. Şimdi ise misyon Esad’ın askerlerini kuvvet kullanarak belli bölgelerde durdurmayı hedefliyor. Başka bir ifade ile  “barışı empozeye” dönüşmüş görünüyor. Görevin karakterindeki bu değişim öncelikle kuvvet, tertip ve terkibin değişimi demektir. Ardında da önce bölgedeki askeri, sonrada siyasi ilişkileri etkileyecektir.    

Görev değişiminin ikinci sonucu, İdlib’de yer alan silahlı gruplara dair sınıflandırmanın akıbetidir. Türkiye, bu gruptan bazılarını terörist olarak ilan etmiş durumda. Ancak son askeri harekâtın, belirli bir koruma misyonu üslenmesi bu ayrımı tartışmalı hale getirebilir. Bu durum cebin içindeki birçok grubu terörist olarak tanımlayan devletler nezrinde Türkiye’yi yalnızlığa itebilir. 

Üçüncü olarak “barışı empoze” misyonu, bölgenin askeri değerlendirmesinin yeniden yapılması ve bir bütün olarak ele alınmasını gerektirir. En basitinden Esad kuşatmasındaki “gözlem noktalarının” güvenliği riske girmiş demektir.

Dördüncü olarak, Suriye’nin kuzeyindeki “harekât alanının” tamamı göz önüne alındığında askeri bütünlüğün kaybolmaya başladığı” gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Otonom, sektörel operasyon kararları bütünlükten yoksun ise beklenmedik politik/askeri sonuç doğurabilir. 

Yazının devamı...

AB kapılarını Huawei’ye açarken...

31 Ocak 2020

Virüs salgını Çin’i ekonomik ve psikolojik olarak sarsmaya devam ediyor. Gelişmelere bakınca, sorun bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ancak kısa süre sonra dünya ve Çin yeniden gerçek gündeme dönecekler. Bu gündem, uzun süredir devam eden ABD-Çin rekabeti olacak. Özellikle de ticaret savaşı, teknolojik rekabet, istihbarat ve askeri rekabete dair tartışmalara döneceğiz. Çünkü ABD’nin sınırlandırmaya çalıştığı ve ikili mücadelenin sembolü haline gelen Huawei teknoloji şirketi, ABD’nin kadim müttefiklerini “ayartarak” cephe değiştirmeye ikna etmiş görünüyor.

Sovyetler Birliği’nin ABD ile giriştiği yarışta geride kalma sebeplerinden biri de bilgisayar teknolojilerinin ne gibi sonuçlar yaratabileceğini öngörememesi ve gelişmelere ayak uyduramayarak geride kalmasıydı. Bu tecrübe, ABD-Çin teknolojik rekabetinin en önemli motivasyonu olarak okunabilir. Çünkü iki taraf da tartışılan teknolojinin yaratacağı yeni fırsatları ve riskleri görebiliyor.

ABD, Çin ile giriştiği mücadelede de Huawei’nin ilgi alanlarına hem ekonomik hem de güvenlik anlamında hayati konular olarak yaklaşıyor. Özellikle iletişim alanında 5G ile liderliği ele alan ülkelerin/şirketlerin telekom teknolojik altyapısını, pazarı, dijital ekonomiyi ve gelecekteki gelişmeleri kontrol edebileceği öngörülüyor. Daha önemlisi, söz konusu teknik kapasiteyle istihbarat dünyasına damgasını vuracağı tartışılıyor. Bilgi savaşları, teknolojik hırsızlık, veri toplama gibi hayati konulardan söz ediyoruz. Bu nedenle, ABD, müttefiklerinin Çinli şirketle iş birliğine şiddetle karşı. Özellikle “Beş Göz” olarak bilinen ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya ve İngiltere ile. ABD, zaman zaman istihbarat paylaşma ve iş birliği konularında tehdide varan açıklamalar ve eylemleriyle işi ciddiye aldığını göstermekteydi. Nitekim Japonya ve Avustralya gibi Uzakdoğu’daki müttefikler mesajların gereğini yaparak Huawei’den uzak durdular. Gerek ABD’nin baskıları gerek AB ile ilişkilerinin yeni karakteri İngiltere’yi de zorlamış olmalı ki Londra’da sıkı denetim kuralları altında sınırlı bir iş birliğine gideceğini açıkladı.

Öte yandan, ABD’nin Batılı müttefiklerinin “ihanetine” uğradığını, telkinlerinin yeterince etkili olmadığını yapılan açıklamalardan görüyoruz. Çin’le ciddi ekonomik ilişkileri olan, teknolojik yarışta geride kalmak istemediğini ifade eden Almanya, benzer kaygıları taşıyan Fransa, daha önce Huawei ile iş birliği yapan Yunanistan ve İspanya’nın başını çektiği grubun bastırmasıyla Avrupa Birliği Huawei ile sıkı kurallar çerçevesinde iş birliği yapacağını ilan etti.

Yazının devamı...

Trump ve ‘Asrın Anlaşması’

28 Ocak 2020

Ortadoğu kaynamaya devam ediyor. “İran-ABD gerilimi sıcak bir çatışmaya dönüşür mü?” sorusu sıkça soruluyor. Irak’ta gösterilerin ardı arkası kesilmiyor. Ara sıra ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu bölgeye havan, roket saldırıları yapılıyor. Yemen’de çatışmalar sürüyor. Çatışmalar sürse de Afganistan gündemden düşmüş görünüyor. Suriye ise bildiğiniz gibi. Fırat’ın doğusunda çatışmalar, patlamalar meydana geliyor. İdlib’de Rusya desteğinde rejim askerleri ilerliyor. Yollara düşen siviller Türkiye sınırına doğru hareketlenmiş durumdalar. Bu arada Libya’da da olaylar sıcaklığını koruyor. Ateşkes umudu oldukça zayıf.

Belki dikkatinizi çekmiştir. Listede Ortadoğu’nun kadim Filistin-İsrail sorunu yok. Ancak gelişmelere bakacak olursak, çok yakında sorun yeniden listenin başına tırmanacak gibi görünüyor. Trump, özel temsilcisi damadının uzun zamandır üzerinde çalıştığı, Filistin-İsrail barışını hedefleyen “Yüzyılın Anlaşması’nın” detaylarını açıklayacak. Gerçi ara sıra anlaşmanın içeriğine dair dair bazı bilgiler medyaya sızdırılmış olsa da işin aslını yakında öğreneceğiz.

Filistin-İsrail sorununun temel anlaşmazlıkları şunlar: Kudüs’ün statüsü, siyasi sınırların belirlenmesi, işgal altındaki toprakların geleceği ve mültecilerin durumu gibi oldukça çetrefil konular. Damat Kushner’in yürüttüğü süreçte strateji, ekonomik yatırım ve gelişmenin barışı sağlayabileceği varsayımına dayanıyor.

ABD, AB ve başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı petrol zengini Arap ülkeleri 50 milyar dolar verecekler. Filistinlileri odağa alan ve komşularını da kapsayan plan böylesine büyük bir yatırımın işsizliği azaltacağı, sosyal ekonomik dönüşümü sağlayacağı varsayımına dayanıyor. Bu yaklaşımın Filistinliler için “refah”, İsrail için “güvenlik” sağlayacağı öngörülüyor. Ancak birçok gözlemci, Filistin kanadından politikacı, bu planın sonuç vermeyeceğini ileri sürmekteler.

Özellikle Kudüs’ün statüsünün değişmemesi, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin muhafazası Filistinlilerin kabul edemeyecekleri öncelikli konular olarak görülüyor. Öte yandan, sürecin psikolojik tarafı da önemli. Trump, İsrail tarafını Beyaz Saray’a davet ederken, Filistin tarafı planı “Yüzyılın Anlaşması” olarak değil, “Yüzyılın Şamarı” olarak tanımlıyor.

Arap Baharı sonrası gelişmeler İsrail’i hiç olmadığı kadar rahatlatmış görünüyor. Komşu Arap devletleri neredeyse çökmüş durumda. Bölgede devam eden mezhep ve iç savaşlar dikkatleri Filistin sorunundan farklı alanlara yöneltti. Bu arada İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE ile tarihte hiç olmadığı kadar iyi ilişkiler geliştirdi. İran ise kendi derdine düşmüş durumda.

Seçime giden, içeride sıkışmış Trump’ın dikkatleri dağıtacak, İsrail lobisini yanına alacak bir başarı hikâyesine ihtiyacının olduğu açık. “Yüzyılın Anlaşması”nın bunu sağlaması pek mümkün olmasa da, tartışılıyor olması bile işe yarayabilir. Kaldı ki böylesine derin ve karmaşık bir sorunun tek bir hamlede çözüme kavuşturulamayacağı herkesin bildiği bir husus.

Yazının devamı...

Türk dış politikasının ‘askeri’ karakterine dair

24 Ocak 2020

Kimi uzmanlara göre, Türk dış politikası askeri bir karaktere bürünmüş görünüyor. Bu tezi dillendirenler Türkiye’nin ülke dışındaki askeri faaliyetlerine dikkat çekiyorlar. Gerçekten de Türkiye, farklı askeri karakterdeki güçlerini çeşitli alanlarda aktif olarak kullanıyor, her fırsatta gücünü sahaya yansıtıyor.

Örneğin, TSK Suriye’de iki farklı fonksiyon üstlenmiş görünüyor. Fırat’ın doğusunda PKK/PYD ile mücadeleye devam ediyor. Batısında ise, hem güvenlik hem de “barışı koruma/gözetleme” görevinde.

Öte yandan, Türk Donanması da aktif olarak Doğu Akdeniz’de ekonomik çıkarlar için bayrak göstermeyi sürdürüyor. Bu görevin önemli bir parçası olan Libya’da da gündem her geçen gün askeri boyut kazanıyor. Tüm bu faaliyetler sadece TSK’dan değil, MİT’ten, jandarmadan, polisten, hatta güvenlik korucularından müteşekkil, oldukça karmaşık kuvvet kompozisyonuyla yürütülüyor. Dahası, sivil toplum örgütleri ya da ÖSO gibi gruplar da tabloya dâhil olabiliyor.

TSK, çatışma ihtimalinin az olduğu/olmadığı bölgelerde de dış politikanın etkili parçası olarak farklı görevlerde. Somali’den Katar’a, Afganistan’dan Balkanlar’a kadar uzunca bir liste var. Dahası, eğer Türkiye-ABD ilişkilerinden ya da Türkiye-Rusya ilişkilerinden söz ediyorsanız yine akla gelen ilk konu TSK ile ilgili. S-400 hava savunma sistemleri ya da F-35 uçakları gibi.

Yazının devamı...

Libya’da sessizlik nereye kadar?

21 Ocak 2020

Libya’nın geleceğinin konuşulduğu Berlin toplantısı bitti. Toplantıya dört uluslararası örgüt ve on iki devlet katıldı. Yunanistan gibi davet edilmeyen mutsuz ülkeler ile Suudi Arabistan gibi dışişleri bakanı seviyesinde katılımcıların toplantıyı gölgelemeleri beklenmiyordu. Sonuçta 55 maddelik bir metin ortaya çıktı. Şimdi akıllarda bir dizi soru olmakla birlikte, bu aşamada, toplantıyı önemli bir gelişme olarak görmek gerekir.

Katılımcılar kalabalık ve anlaşma metni de oldukça uzun. Uzunluk sorunun önemi ve karmaşıklığıyla ilgili. Ateşkesin nasıl olacağından silah ambargosuna, dış müdahalelere son verilmesinden silahlı militanların dağıtılmasına, ekonomiden siyasi sürecin yürütülmesine kadar bir dizi konuyu kapsıyor. İmzacılar hem anlaşma metninin geleceğini hem de muhtemel gelişmeleri birbiriyle ilgili şu dört başlık çerçevesinde ele almış olmalılar.

Libya hatırı sayılır büyüklükte bir ülke. Yüzölçümü neredeyse Türkiye’nin iki buçuk katı ancak nüfusu 6.5 milyon civarında. Akdeniz’e uzunca bir kıyısı var. Kuzey-güney hattında Afrika ile Avrupa arasında geçiş kapısı durumunda. Bu mülteci sorunundan terörizme kadar bir dizi sorun Libya’yı gündeme taşıyor. Doğu-batı hattında ise, radikal gelişmelerden kaygılanan Mısır ile Cezayir ve Tunus’a komşu. Libya doğal kaynaklar bakımından da oldukça zengin. Petrol ve doğal gaz varlığı sadece Akdeniz’deki komşularının değil, ilgili tüm devletlerin ve şirketlerin iştahını kabartıyor.

Arap Baharı ile başlayan kaos ve iç savaş, ülkenin zenginliğini tüketmeye, istikrarsızlık ve umutsuzluk yaratmaya devam ediyor. Ülkenin parçalı ve birbirinden uzak sosyal dokusu, otonomiye yatkın siyasi kültürü, kurumlardan yoksun zayıf devlet geleneği istikrarsızlık üzerinde çarpan etkisi yaratıyor. Devam eden çatışmaların asimetrik karakteri ve vekâlet savaşlarına dönüşen mücadelenin ise kısa sürede sonlanması zor.

Dahası, Libya’daki gelişmelere müdahil olan ülkelerin, şirketlerin çokluğu da önemli bir sorun. Üstelik ülkeler, sadece Libya’daki çıkarları bağlamında değil, genel politikalarındaki anlaşmazlıkları da Libya’ya taşımış görünüyorlar. Avrupa Birliği Libya konusunda kafa karışıklığı yaşarken, Rusya, Suriye sonrası Akdeniz’de ele geçirdiği yeni fırsatı sonuna kadar değerlendirme çabalarını sürdürüyor.

Berlin’de imzalanan belge, Libya’da etkin iki otoritenin askeri pozisyonlarını muhafaza etmelerini salık veriyor. Ardından da diplomatik görüşmeler gündeme gelecek. Bu yaklaşımın başarılı olma garantisi elbette yok. Ancak böyle bir belgenin elde olması Türkiye’nin tezleri için olumlu bir gelişme. Nitekim askeri anlamda daha avantajlı konumda olan Hafter, şimdilik, hareketsiz kalmak zorunda. Ancak “kalıcı güven” inşa edilinceye kadar barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu unutulmamalı ve her ihtimal değerlendirilmeli.

Yazının devamı...

İdlib, ateşkes ve ötesi

17 Ocak 2020

Türkiye’nin güney komşuları her zamanki gibi karmakarışık. İran, Irak, Suriye ve Lübnan bunlardan bazıları. Bugünlerde Libya hızlı bir şekilde gündeme yerleşti. Liste uzayınca haliyle bazı sorunlar gündemden düşerken, bazıları da karakter değiştirerek yeniden ortaya çıkıyor. Bunun en tipik örneğinin İdlib olduğunu söyleyebiliriz.

Her ne kadar İdlib, geri planda Esad hükümetinin sorunun gibi görünse de, tartışmalar ve açıklamalardan işin sahibinin daha çok Türkiye ve Rusya olduğunu söyleyebiliriz. Mevcut tablo, açıklamaların tersine, bu “taktik” sorunda işlerin görünenden farklı ilerlediğini ortaya koyuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Rejimin artan saldırılarından kaçan ve sayıları 400 bini bulan İdlibli kardeşlerimiz” konusunda kaygılı/öfkeli olduğunu gizlemiyor. Nitekim “Ateşkesin sınırlarımıza yığılan 400 bin insanın evlerine dönmesini sağlayacak şekilde yürütülmesi şarttır” demekte. Ardından, “Gerekirse rejimin ateşkesi bozma girişimlerini bizzat önlemekte kararlıyız” diye açıklamasını sürdürmekte.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da yaptığı açıklamalarda “rejimin mayıs ayından beri yaptığı hava saldırılarıyla insanları katlettiğini ve buna devam ettiğini” belirtmektedir. Akar, yine 2018 Soçi Mutabakatı ile kurulan 12 gözlem noktasının muhafaza edildiğini, buraların muhafaza edileceğini ve asla terk edilmeyeceğini de eklemektedir. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da yaptığı açıklamalarda, “İdlib’de ateşkes ihlalleri var ama ateşkes bozuldu diyemeyiz” demektedir.

Yazının devamı...

Süleymani suikastı gölgede kalırken…

14 Ocak 2020

ABD ordusunun/istihbarat örgütlerinin General Kasım Süleymani’yi öldürme kararı alırken olası sonuçları üzerinde kafa yormuş olmaları gerek. Muhtemelen, en büyük tartışma İran’ın bu saldırıya vereceği cevap ve sonraki hamleydi. Ancak araya giren Ukrayna uçağının düşürülmesi hadisesi bazı şeyleri değiştirmiş gibi görünüyor. Gelişme İran’ı zor durumda bırakırken, böylesi ortamlarda her şeyin planlandığı gibi gitmeyebileceğini bir kere daha göstermektedir.

İran saldırıya, “kontrollü ve sıfır zayiatı esas alan” bir cevap verdi. Bu İran’ın “stratejik” hesaplarını ve içinde bulunduğu psikolojiyi göstermesi açısında oldukça öğreticiydi. Normal koşullarda suikast ABD’yi zor durumda bırakacak, İran’ın cevabı ise göreceli olsa da “meşruiyet” sınırları içinde kalacaktı. Nitekim tartışmalar bu yönde ilerlemekteyken iken Ukrayna yolcu uçağı düşürüldü. Tüm tartışmalar gölgede kaldı ve facia gündeme egemen oldu.

Bu hadise birkaç açıdan öğretici olarak görülebilir. Taktik düzeyde görev yapan küçük rütbeli bir Devrim Muhafızı komutanı, füzeyi ateşleyerek tartışmaların istikametini değiştirdi. İran’ı gerek içeride, gerekse dışarıda, siyasi ölçekte bir krize sürükledi. Uçağın vurulması ister istemez, Devrim Muhafızları’nın harekât kabiliyetini, karar alma şekil ve hızını, psikolojisini, disiplinini göstermesi açısından önemli. Bu durum rejimin ana taşıyıcısı Devrim Muhafızları’nın itibarına zarar verdiği gibi, içeride de gücünü erozyona uğratmış görünüyor.

İran yönetimi önce uçağın vurulmasını inkâr etti. Ardından, özür dileyerek sorumluluğu üstlendi. Bu durum hem kriz/süreç yönetiminin sorunlu hem de önemli bilgi/veri kaçağı olduğunu göstermektedir. Yolcuların büyük çoğunluğunun Kanada vatandaşı olması, olayın İran-ABD geriliminin yaşandığı bir süreçte cereyan etmesi Devrim Muhafızları’nı zorlamış görünüyor. Nitekim Kanada, İngiltere, ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan “beş göz ülkelerinin” istihbarat servisleri tüm dikkatini İran’a çevirince olayı gizleme imkânı kalmamış görünmektedir.

Nitekim gerek sosyal medya ve medyada yayınlanan görüntüler, gerekse ABD ve ortaklarının İran’a yönelik yürüttükleri insan, sinyal, radar, elektromanyetik istihbarat faaliyetleri olayı inkâr etme imkânını ortadan kaldırmıştır. Muhtemelen bu ülkelerin istihbarat örgütleri, Devrim Muhafızları’nın birlikleri arasında cereyan eden tüm muhabereyi dinlemiş, radar faaliyetlerini izlemiş ve elde bulundurdukları kayıtları da geriye doğru takip ederek gerçeği açığa çıkartmış olacaklardı. Nitekim Trump bu yöndeki kanaatini kısa sürede kamuoyuyla paylaştı.

Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesinin diğer gelişmeleri gölgelemesinde anlaşılır bir husus da şu: Uçak sivildi ve istatistiklere göre 2019’da bu türden uçuşlarda seyahat eden yolcu sayısı 8 milyar 800 milyon kişi civarındaydı. Üstelik bu sektör sürekli büyüme göstermektedir. Sektörün en hassas olduğu konu ise güvenliktir. Bir devletin resmi ordusunun sivil uçağı füzeyle vurması tartışmaları politik arenadan ekonomiye ve büyük kitlelerin gündelik yaşamında önemli bir yer tutan seyahat güvenliğine taşımıştır.

Bu durum, İran ve Devrim Muhafızları aleyhine yürütülecek propaganda için etkili ve işlevsel bir araca dönüşmüş görünüyor. Çünkü bir sivil yolcu uçağına binen herkesin “ortak kaygısı” güvenliktir ve bunu ihlal eden her ülke “kötüdür”. Nitekim gerek İran’ın içinden yükselen itirazlar, gerekse dünyadaki tepkiler Süleymani suikastını geri plana itmiştir. Bunun karşılığı İran sokaklarındaki infialde kendi yer bulmuş görünüyor. Bir Meksika atasözünün dediği gibi, “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir”. Bu defa iyi haber Trump’ın başına gelenlerden müteşekkil görünüyor.

Yazının devamı...