Rusya’nın ‘hibrit savaşı’

10 Mart 2020

Moskova anlaşmasının ardından İdlib’de göreceli bir sessizlik var. Sessizlik, gerek politik gerekse askeri alanda devam ederken, taraflar anlaşmanın hayata geçirilmesi için gerekli detayları müzakerelere başladılar bile. Tüm bu yaşananlar farklı açılardan ele alınabilir. En öğretici olanın, Rusya’nın hibrit savaş anlayışı ve uygulamalarının İdlib sorununa yansıması olsa gerek.

Rusya’nın hibrit savaşı, önceliği askeri güç kullanmaya değil hedef ülkenin lider ve kamuoyunun psikolojisini, moral ve motivasyonunu etkileyecek araçlara vermeyi esas alır. Bu nedenle Putin ve ekibi Moskova zirvesine giden yolda taşları erken bir tarihte döşemeye başladılar. Hassas bir plan ve hazırlık evresinden sonra farklı alanlarda seferber oldular.

Nitekim “İdlib’de yaşananlar ve yan çıktıları” bize bunların buz dağının görünen kısmı olduğunu söylüyor. Putin’in elindeki tüm kozları “tam zamanlı ve uyumlu” kullandığını, müzakere masasını bu çerçevede şekillendirdiğini bugün daha iyi görebiliyoruz. Rusya’nın bu yaklaşımını anlamak için onun hibrit savaşını, bu savaşın bileşenlerini, davranış kodlarını ve stratejilerini ortaya koymak faydalı olabilir.

Rusya, İdlib görüşmeleri daha gündeme gelmeden hem sahaya hem de sahaya dolaylı etki eden siyasi, askeri ve psikolojik alanlara odaklandı. Bir yandan da Türkiye’nin “Batılı müttefikleri” ile çelişkilerini derinleştirecek hamleleri ardı ardına sıraladı. Örneğin, hava sahasının açmayarak Türkiye’nin destek arayışlarına ket vurdu ve müttefikleriyle güvensizliği derinleştirdi. Yine Türk iç ve dış politikasında asimetrik etki yaratabilecek tüm ilişkileri “iknasının” en önemli enstrümanları haline getirdi. Türkiye’nin doğal gaz tedarikinden nükleer anlaşmaya, turizmden domatese, kenarda köşede kalmış içeriği muğlak bir dizi anlaşmaya kadar uzun bir listeden söz ediyoruz. Hamleler sınırlı fiziki/askeri kapasite kullanımının yanı sıra ağırlıklı olarak kurumları, politik liderleri ve kamuoyunu demoralize  etmeyi, fikren bölmeyi esas alan propoganda savaşına dayanmaktaydı.

Örneğin, Esad ve müttefiklerini cesaretlendiren, harekâtı planlayan ve yürüten Rus ordusuydu. Bu çerçevede Rusya, istihbarat sağlamayı ve hava sahasını kapatmayı sürdürdü. Bu tutumunun askeri, politik, psikolojik ve kamu diplomasisi açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını, Türkiye’nin iç ve politikasına etkilerini öngörebilen deneyimli bir ülkeden söz ediyoruz. Dahası, psikolojik etkiyi artırmak isteyen Rusya, hava sahasını kapatarak sahada askeri etki yaratmanın yanı sıra Türk tarafının zayiatını artıracak biçimde yaralı tahliyesini gerçekleştirecek genel maksat helikopterlerinin uçuşuna bile izin vermedi. En basitinden bu bile sonuçları önceden öngörülen hesaplanmış bir davranıştı. Nitekim Putin, “sınırlı” askeri güç kullanarak, doğrudan askeri sonuç almaktan çok, Türkiye’nin politikalarını biçimlendirecek şekilde kamuoyuna oynadı. Bu sayede Türkiye’nin iç politikasının fay hatlarını daha da derinleştirdi.

Putin’in Türkiye ile ilişkileri askıda tutmuş olmasının nedeni ise ekonomik çıkarları kadar, Türkiye’nin “hayır” dediği bir durumda Suriye’de istikrarın Rusya’nın kaldıramayacağı kadar maliyetli olmasıydı. Nüfusun neredeyse 1/3’ünün “hayır” diyen komşu Türkiye’nin denetiminde olduğu Suriye’de, istikrarın maliyeti herkes için yüksektir. Hele bir de bugünlerde petrol fiyatları hızla düşmekte iken.

Putin, Türk iç politikasının fay hatlarını, göçmen meselesini, Avrupa’nın zayıflığını, NATO ile rekabetini, PKK sorununu, ekonomik ilişkilerini arkasına alarak masaya oturdu. Bunun için önce kamuoyunu, karar alıcıları hazırladı. Tartışmaları tetikledi ve Batı’nın zayıflığını gözler önüne serdi. Sadece Türkiye’yi hedef almadı. Sonuç olarak, Rusya’nın uyguladığı hibrit savaş sadece Türkiye’yi değil, aynı zamanda ABD, Avrupa ve NATO üyesi ülkelere yapılmış bir gösteridir.

Yazının devamı...

Afganistan’da Taliban iktidarını beklerken

6 Mart 2020

İç ve dış politik gündem yoğun olunca bazı konuların geri planda kalması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, Afganistan’da olup bitenler gibi. ABD ve Taliban temsilcileri uzun görüşmeler sonunda geçen hafta sonu Doha/Katar’da bir anlaşma imzaladılar. Anlaşma, Trump’ın sürekli dillendirdiği “Ortadoğu’dan asker çekme, savaşların dışında kalma” sözünü hayata geçirecek ilk hamleyi içeriyor. İşler yolunda giderse, ABD’nin yirmi yaşındaki üç trilyon dolarlık savaşı sona erecek.

Asker çekme anlaşmasına göre, ABD Afganistan’da bulunan askerlerininin sayısını önümüzdeki 135 gün içinde 13 binden 8 bin 600’e düşürecek. Kalanlar da 14 ay içinde tahliye edilecekler. Böylece seçim öncesi ABD askerleri evlerine dönmüş olacak.

Yine ilk aşamada ABD, Afganistan hapishanelerinde bulunan beş bin Taliban üyesini serbest bırakacak. Dahası, ABD’nin Taliban’a uyguladığı silah ambargosu, seyahat kısıtlaması kaldırılırken dondurulmuş mal varlıkları da serbest bırakılacak.

Taliban ise, kontrolündeki topraklarda El Kaide faaliyetlerine izin vermeyecek ve ABD çıkarlarını gözetecek. Süreçten umutlu olan Trump ilk defa bir Taliban yetkilisiyle telefon görüşmesi gerçekleştirerek konuya ne kadar önem verdiğini de göstermiş oldu. Bundan sonraki aşamada ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun beklentisi mevcut Afgan hükümet ile Taliban arasında müzakerelerin kısa sürede başlaması.

Her ne kadar ABD ile Taliban arasında imzalar atılmış olsa da Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, tutuklu beş bin Taliban üyesinin serbest bırakılmasına itirazlarını sürdürüyor. Gani’nin açıklamalarının satır aralarında geleceğe dair ciddi endişelerin var olduğunu görmek mümkün.

ABD askerlerinin çekmesinin ardından Taliban’ın barışçıl yöntemler yerine yeni bir şiddet dalgasıyla yönetimi ele geçirmek isteyebileceği yaygın bir görüş. Büyük ihtimalle bu seçenek Pakistan tarafından da desteklenecektir. Pakistan, ABD’nin çekilmesiyle oluşacak boşluğun başkalarınca doldurulmaması için hızla hareket ederek Afganistan’a odaklanacak gibi görünmekte. Öte yandan, mevcut hükümetin ve kurumlarının ABD’nin çekilmesinden sonra Taliban’a karşı direnmesi ve varlığını sürdürmesi de oldukça zor görünmektedir.

Gelişmelerden en fazla kaygılanan ülkelerin başında ise İran gelmektedir. İran, Taliban’ın sınırlarına geri dönmesinden fazlaca memnun olmayacaktır. Bu durum sadece güvenlikle ilgili konuları içermemektedir. Tarihi örneklerde olduğu gibi, ABD destekli yönetimin çökmesi ve dağılması, kanlı iktidar mücadelesi yeni bir mülteci dalgasını da tetikleyebilir. İran, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan mülteci akının transit ülkesi konumuna gelebilir.

Bugün Türkiye milyonlarca düzensiz göçmene ev sahipliği yapmakta ve İdlib’de yeni bir göç dalgasının başlama endişelerini taşımaktadır. Gücün kontrolsüz biçimde el değiştirmesi Afganistan’ı yeni bir iç savaşa sürüklerken, Türkiye de doğudan yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalabilir. Konunun ölçeği ve etkisi şimdiden üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.

Yazının devamı...

Suriye iç savaşı ve Rusya’ya ders vermek

3 Mart 2020

Esad, Rusya ve İran’ın cesaretlendirmesiyle Suriye iç savaşının son dönemecinde şansını fazlaca zorlamış görünüyor. Bir bakıma bu teşebbüs onun kadar İran ve Rusya’nın da tercihiymiş gibi. Çünkü gittikçe uzayan Suriye iç savaşı, sadece Esad’ı değil müttefikleri İran ve Rusya’yı da zorlamaya başladı. Her geçen gün ağırlığını hissettiren ABD yaptırımları, yetmezmiş gibi hızla yayılan koronavirüs İran’ı fena vurmuş görünüyor. Savaş demek para demek, kaynaklar daralmaya, ekonomi bozulmaya başlayınca içeride itirazlar yükselmekte ve işler zora girmekte. Benzer yorumları Rusya için de yapabiliriz. Ne de olsa Suriye iç savaşı, ülkesinde ciddi zorluklar yaşayan Putin için de fazlaca taraftarı olan popüler bir konu değil.

Acelesi olan Putin, Esad ve Hamaney masaya oturmadan, Suriye iç savaşının son pürüzlü noktasını çözmeye karar vermiş olmalılar ki Esad’ı ileri sürdüler. Ancak Türkiye’nin “cesurca direnişi” sorunu hızla kontrolden çıkarttı. Esad’a yardım için havalanan Rus uçaklarının Türk askerlerini İdlib’de şehit etmesi işleri daha da karıştırdı. Konuya ilgi duyan herkes, her kurum, mevcut gelişmelerin nereye seyredeceğini, geri planda ne olduğunu bir defa daha anlamaya çalışıyor.
Türkiye’nin kayıplara askeri, siyasi, mülteci tepkisi tahminlerin çok ötesinde oldu, olmaya da devam ediyor. Esad fazlaca arazi kaybetmese de zaten kaynakları sınırlı ve sürekli askeri malzeme kaybettiği bir ortamda epeyce zorlanmış görünüyor. Sadece bu kayıpları nedeniyle değil, kendisini Türkiye’nin önüne atan Rusya ve fazlaca sesini çıkartmayan İran için de iyi duygular beslemiyor olsa gerek.

Rusya’nın nereye kadar TSK’nın Esad’a kayıp verdirmesine sessiz kalacağını bilmiyoruz. Bu durumun sürdürülemez olduğunun Putin de farkında. Türkiye’nin sert tepkisiyle önemli kayıplar veren ve sarsılan Esad, zaten bir dizi yapısal sorunla karşı karşıya bulunuyor. Asker sayısının yetersizliği nedeniyle güneyde güvenlik ve kontrol sağlayamamakta, yeterli ekonomik kaynağı olmadığı için de askerinin lojistiğini ve halkının hizmetlerini karşılamakta zorlanmakta. Bu çaresiz ortamda düşmanı İsrail her fırsatta güneyde seçme hedeflere saldırmakta.

Yazının devamı...

Rus tarzı diplomasi

28 Şubat 2020

İdlib krizinin başladığı günden beri maalesef 18 Türk askeri şehit oldu. Saldırıların hemen tamamı uçaklar tarafından gerçekleştirildi. Her ne kadar kamuoyuna saldırıların “kimliği belirsiz ya da rejim askerlerine ait uçaklar” tarafından yapıldığı söylense de failin kimliği birçok ülke tarafından biliniyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da birkaç gün önce failin kimliğini ifşa etti.

Politik krizin derinleştiği, askeri hareketliliğin arttığı dönemlerde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle alakalı ülkelerin veri toplama istihbarat üretme faaliyetleri de hızla artar. Bu çerçevede izlenmesi gereken verilerden biri de bölgedeki askeri uçak ve helikopterler hareketliliğidir. Nitekim son zamanlarda sadece Suriye’de değil, tüm Ortadoğu’da hava araçlarının faaliyetleri telsiz muhaberesini çok sayıda ülke tarafından anbean izlenmekte.

Örneğin NATO üyesi ülkeler bölgedeki tüm sivil-askeri uçuşları, hangi havaalanından kalktıklarını, uçak cinslerini, rotalarını, ortak radar faaliyetleri ve dinlemeler sayesinde anlık izlemekteler. Bölgeye yönelik radarların büyük bir kısmı Türkiye topraklarında bulunuyor.

Dahası, ABD ve İngiltere Akdeniz’de dolaşan istihbarat gemileri, Kıbrıs’ta bulunan dinleme istasyonları, elektronik/sinyal istihbarat uçakları ve uydular aracılığıyla uçuş verilerine, telsiz konuşmalarına ulaşabiliyorlar. Bölgeye dikkat kesilen ülkeler listesine Suriye, her an tetikte olan İsrail ve bölgede konuşlanmış Rusya’yı da eklediğimizde İdlib’de Türk askerlerine saldıran failin Rus hava kuvvetleri olduğunu bilmeyen yok demektir.

Rusya, bir yandan Türkiye ile diplomatik görüşmeleri sürdürürken, bir yandan da hava saldırısı yapabilecek kadar senkronize, dahası, oldukça da “fütursuz”. Bu tutum İdlib’de Esad’ın ilerleyişi, zaman zaman tanık olduğumuz askeri harekâtın sınırlarındaki değişim, Rus tarafının açıklamaları, Türkiye’nin itirazlarıyla birlikte ele alındığında, Rusya’nın geri adım atmayacağı anlaşılıyor.

Başka bir ifadeyle, Rusya Türkiye’nin ve desteklediği grupların M5 karayolunun batısına, M4’ün de kuzeyine çekilmesi gerektiğini, mevcut pozisyondan geri adım atmayacağını, kapattığı hava sahası avantajını kullanarak Türkiye’ye dikte etmeyi sürdürüyor. Aynı zamanda Türkiye’nin önerdiği Almanya, Fransa, Türkiye ve Rusya dörtlü zirve önerisine de hayır derken bu kararından geri adım atmayacağını, sorunu farklı bir boyuta taşımak istemediğini de ilan etmiş oldu. Rusya’nın hava sahasını kontrol ederek sınırlı da olsa askeri güç kullanmayı sürdürmesi, İdlib’de TSK’yı hedef alması orta vadede Türk-Rus ilişkilerini zehirleyecektir. Nitekim Rusya’nın bir yandan hava saldırılarıyla Türk askerini şehit ederken aynı zamanda da müzakere masasında olması, iki benzemez davranışın aynı zeminde buluşması kamuoyuna kolaylıkla izah edilebilecek bir tablo oluşturmuyor.

Yazının devamı...

Koronavirüsün göz ardı edilen diğer karanlık yüzü

25 Şubat 2020

Çin’de ortaya çıkan ve kapımıza dayanan koronavirüs her geçen gün daha fazla kaygı ve korkuya neden oluyor. Türkiye de tedbir alan ülkeler kervanına katılarak İran sınırını kapattı ve bu ülkeye uçuşları iptal etti. Yakında farklı ülkelerin de listeye dâhil edildiğini, daha sert ve sıkı tedbirlerin alındığını görmemiz sürpriz olmayacaktır.

Şüphesiz işin ciddiyetini, tıbbi yönünü, alınacak tedbirleri en iyi sağlıkçılar bilecektir. Ancak yayılma hızına ve etkilerine bakınca sorunun sadece sağlıkçıları değil farklı uzmanlık alanlarını da ilgilendirdiği bir gerçek. Ekonomiden ticarete, turizmden sosyal ilişkilere, güvenlikten kamu düzenine kadar geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Benzer salgınları geçmişte de görmek mümkün. Nitekim istatistiklere göre, 1918’de İspanyol gribinden 40-50 milyon, 1968-70’de Hong Kong gribinden 1 milyon ve AIDS’ten de 25 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Virüsün yayılmasını kolaylaştıran en önemli faktörün kentleşme ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği insan ve mal hareketleri olduğu unutulmamalı. Örneğin, geçen yıl temmuz ayının 25’inde tüm dünyada gerçekleşen uçak hareketliliği bir günde 200 binin üstündeydi. Yıl ortalaması ise günlük yüz bini çoktan geçmiş durumda. Nitekim sadece ABD/Atlanta havaalanının yıllık yolcu sayısı 100 milyon ve insanlar dar bir alanda temas halindeler. “Yer değiştirmeye” özel araç, gemi ve trenleri de eklediğimizde virüsün yayılma alanı ve hızı hakkında bir fikir edinebiliriz. Sonuçta insanlar, emme basma tulumbanın içindeki sular gibi, kısa süreliğine bir araya gelip tekrar dünyanın her yerine yayılıyorlar.

Öte yandan, ülkelerin tedbir alma, kriz yönetme kapasitesi ve farkındalığı da salgınla baş edebilecek ayni güç ve ölçekte değil. Çin gibi kapasite sahibi ve otoriter bir yönetim ülkede sert tedbirler alabilirken, gelen haberler İran’da işlerin rayından çıkmakta olduğunu gösteriyor. Dahası, sınırların zayıf korunduğu, yasa dışı göçün fazla, sağlık, beslenme ve fiziki koşulların kötü olduğu ortamlarda virüsün yayılması hızlanacak ve her şey kısa sürede kontrol dışına çıkabilecektir. Özellikle Suriye gibi ülkelerde risk fazladır. Sadece bu gerekçelerle bile büyük bir felaket senaryosu yazılabilir.

Kaygıları artıran bir diğer etkenin de bilgi kirliliği olduğu açık. Dünyada 5.5 milyar insan internet kullanmakta ve sosyal medya kullanıcılarının sayısı da neredeyse 4 milyara yaklaşmış bulunmaktadır. Bilginin yayılma hızı ve etkinliği, toplumlarda farkındalık yaratmanın yanı sıra paniğe de neden olabilmektedir. Bu nedenle virüsün kitle psikolojisi üzerinde derin etki bırakması kaçınılmazdır.

Güvenlik çalışmaları disiplini bu tip salgın hastalıkları, bireylerin ve toplumları güvenliği için ciddi bir tehdit olarak görmekte konuyu uluslararası halk sağlığı olarak ele almaktadır. Dahası, bir cins virüsün böylesine ağır sonuçlar doğurmasının teröristlerin de dikkatinden kaçmayacağı bilinmektedir. Birer öğrenen örgüt olan terör örgütlerinin bu tip bir “silaha” ilgisiz kalmayabilecekleri uzun zamandır yazılıp, söylenmektedir.

Yazının devamı...

İdlib kaynaklı hibrit savaşın ayak sesleri

21 Şubat 2020

Görünen o ki savaşın eşiğindeyiz. Bu kanaatin oluşmasına yol açan çok sayıda emare var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemleri ve diğer harekâtlar öncesi ortaya koyduğu tarz bu fikri destekliyor. Yine askeri yığınak, Ruslar ile diplomatik görüşmelerin umut verici olmaması, Esad’ın geri adım atmamakta kararlı görünmesi, Libya cephesinde işlerin karışması, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin “heyecan” verici destekleri önemli alametlerden sayılabilir. Listenin tümü birlikte ele alınınca, İdlib’de bir askeri harekâtın eli kulağında olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak gözden uzak tutulmaması gereken husus, İdlib sorunun dolaylı ve doğrudan taraflarının çokluğu ile günümüz dünyasında bu tip bir harekâtın değişken karakteridir. Başka bir ifadeyle, harekâtın etki ve ölçeğini coğrafi sınırlar içinde tutabileceğini düşünmek, hayatın diğer alanlarına etki etmeyeceği beklentisine sahip olmak yanıltıcı olabilir. Eğer Putin gerilimi soğutmak ve krizi ötelemek için devreye girmez, diplomasi işe yaramaz ise savaş kaçınılmaz olur ve farklı alanlarda etkisini gösterebilir.

Harekât alanının sınırları askeri harita üzerinde kolaylıkla gösterilse de mücadele hızla farklı sektörlere kayacaktır. Örneğin, mültecilerin kitlesel olarak Türkiye’ye sürülmesinden siber saldırılara, medya ve sosyal medyaya da propaganda savaşından vekâleten iş gören örgütler eliyle terör saldırılarına kadar geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Dahası, finanstan ekonomiye, turizme kadar geniş bir alana yayılma ihtimali de var. Dolayısıyla, tarafların bolluğu ve savaşın karakteri harekâtın düşündüğümüzden daha geniş bir yelpazede cereyan etmesine yol açabilir.

Her ne kadar bu gün “görünen/arzu edilen hedef” Esad ve askerlerinin ellerinde tuttukları sınırlı bir bölge olsa da, geri planda Rusya ve İran’ın bulunacağı, Suudi Arabistan, BAE ve Yunanistan’ın da ellerini ovuşturacağı bir gerçek. Dahası, listenin başındaki iki aktörün askerlerini, hava gücünü militanlarını sahaya ne kadar sürecekleri de şimdilik belirsiz.

Harekâtın hibrit karakteri sadece İdlib’deki askeri gelişmelere odaklı olmanın yeterli olmayacağını diğer cephelerde de faal olmak gerektirdiğini göstermektedir. Nihayetinde taraflar İdlib’e sadece “askeri bir hedef olarak İdlib” çerçevesinde görmemektedirler. Rusya, Ankara’nın İdlib hamlesine daha geniş bir anlam yüklemekte, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerine yeni bir “format atmakta” olduğu fikrinden hareketle tutumunu şekillendirmektedir.

İdlib’le başlayan yeni gerilimli sürecin en ilginç hassas ve can sıkıcı bölümlerinden birsi PKK’nın konumudur. Nitekim PKK tarihi, kriz dönemlerinde, ihale verenin kimliğinde bağımsız, hatırı sayılır ölçekte ihale almasıyla doludur. Karışık ilişkileri, düşük eylem maliyeti ve yüksek hasar verme etkisiyle PKK, Türkiye ile yaşanan gerilimlerde akla gelen ilk alt yüklenicilerinden biridir. Dahası, gerek Rusya gerekse İran’ın örgüt tarihinde benzer konularda müstesna ve uyumlu yerleri olduğu unutulmamalıdır.

Rus uçağının düşürülmesini takip eden günlerde PKK’nın birdenbire alçak irtifa hava savunma füzesi (MANPAD) ve tanksavar füzesi sahibi olması hiç şaşırtıcı değildi. Bir yandan helikopter ve F-16’ları hedef aldığını, öte yandan yine sipariş üzerine, Merasim Sokak’ta askerleri, Dolmabahçe’de polisleri hedefe koyduğunu unutmamak gerekir. Bu defa PKK konusunu daha da karmaşık hale getiren ise ABD’nin de bu kartı “dönemsel çıkarlara” göre oynayabilecek olmasıdır.

İdlib’de gerilim artarken Putin sessizliğini koruyor ve renk vermemeyi sürdürüyor. Buna karşılık, ABD ve İngiltere oldukça aktifler. Her ne olursa olsun İdlib’in konumu, Türkiye’yi ilginç bir rotaya doğru sürükleyecek gibi görünüyor.

Yazının devamı...

İstihbarat dünyasında rekabet

18 Şubat 2020

Son yıllarda istihbarat dünyasıyla ilgili haberlerde dikkat çekici bir artış söz konusu. İstihbarat örgütlerinin üzerinde titredikleri, gizli tutmaya çalıştıkları çalışanlarının kimlikleri, istihbarat toplama, üretme yöntemleri, teknik kapasiteleri ortalığa saçılmaya başladı.

Aslında istihbarat dünyasının gizemlerinin açık edildiği ilk büyük dalga, II. Dünya Savaşı’na katılan insanların yıllar sonra hatıralarını yazmalarıyla başladı. İkinci dalga, özellikle Batılı demokrasilerde, istihbaratın siyasallaşmasıyla hız kazandı. Politikacıların rakiplerini alt etmek için istihbaratın yeteneklerini kullanmaya başlamasıyla konu kamuoyuna yansıdı. Sovyetler’in dağılması ise istihbarat dünyasının gizemli dehlizlerinde dolaşma imkânı sağlayan tarihi bir gelişmeydi. Aynı yıllarda başlayan ve yaygınlaşan internetin sivilleşmesi de istihbaratçılar için yeni riskler ve fırsatlar anlamına geliyordu.

Bu günlerde istihbarat haberlerinde yeniden bir artış görülüyor. Bu artışın gerisinde ise tehdit yelpazesinin genişlemesi, savaşların değişen karakteri ile örtülü operasyonların yoğunluğu var. Küçük ama etkili sürprizlerle dolu günümüz dünyasında, verinin demokratikleşmesi, bilgilerin ulaşılır olması, medyanın ve amatörlerin merakları istihbaratın iş yapmasını gittikçe zorlaştırıyor.

Türkiye için de benzer yorumlar yapmak mümkün. İstihbaratın 1980’lerde siyasallaşmaya başlaması bir yana, istihbarat örgütlerine en büyük zararı FETÖ verdi. İstihbarat kurumlarına hâkim olma arzusu, istihbaratı devlet/millet yerine örgüt çıkarları için kullanmak istemesi sistemi kökünden sarstı. FETÖ “kurumları ele geçirebilmek için” sır olarak kalması gereken bilgileri İnternette uluorta yaydı. Üst düzey devlet/hükümet görevlilerine verilen kriptolu telefonları dinledi. Önemli gördüğü yerlere dinleme cihazları yerleştirdi. Bilgisayarlara girerek bilgileri çaldı, değiştirdi, muhalif gördüğü kimselere karşı koz olarak kullandı. En çarpıcı faaliyetleri ise 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında ortaya çıktı. Ülke dışına kaçan örgüt üyelerinin götürdüğü bilgi ve belgeler bir yana, istihbarat kurumları, çalışanları ve istihbarat teknikleri konusunda klasörler dolusu bilgi, belge ve yöntem mahkeme evrakları arasına girdi.

Yeni bilgiler, istihbarat dünyasının sadece kendi içinde ciddi krizler yaşamadığını, dışarıdan da önemli saldırılara maruz kaldığını gösteriyor. İki önemli haber ABD ve Alman istihbaratıyla ilgili. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 120 ülkenin 1970-93 yılları arasındaki haberleşme ağlarına sızan ABD ve Alman istihbaratının bu ülkeleri 2000 yılına kadar dinlemeyi sürdürdüğünü öğrendik. Soğuk Savaş döneminde bu sızmadan kendini koruyabilenler Çin ve Sovyetler Birliği idi. İstihbaratın temel kurallarını düşününce, hükümetlere kripto cihazları ve şifreleme teknikleri satan İsviçre merkezli Crypto AG şirketinin asıl sahibinin CIA ve Alman istihbarat servisi olduğunu öğrenmek elbette sürpriz değil.

Bu olay tartışılırken gündeme Türkiye ilgili yeni bir haber düştü. ABD istihbarat teşkilatının Türkiye’nin Philips’ten satın almak istediği bir şifreleme aletinin “çakmasını” yaptırdığını, yıllarca Türkiye’yi dinlediğini öğrendik. Bu durum elbette sürpriz değil. Sonuçta birkaç istisna hariç istihbarat dünyasında dostluk yoktur. Sadece rakiplerle ilgili istihbarat üretilmez, ülkeler dostlarını da izlerler ve dinlerler. Üstelik istihbarat pahalı bir iştir. Esas olan, söz konusu gelişmelere karşı tedbir alabilmektir. Anlaşılan yıllar geçtikçe çok daha ilginç ve çarpıcı bilgilere tanıklık edeceğiz.

Yazının devamı...

Sorun İdlib mi?

14 Şubat 2020

İdlib gittikçe ısınıyor. Türkiye bir yandan bölgeye askeri yığınak yaparken, bir yandan da farklı ülkelerden gelen diplomatik heyetleri ağırlıyor. Önce Rus heyeti gelerek bir dizi görüşme yaptı. Ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile iki defa telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Ancak yapılan açıklamalar ve Türkiye’nin birlik kaydırmalarına bakacak olursak, tarafların ortak bir noktada buluşamadıkları açık. Nitekim Türkiye bu ayın sonuna kadar doğrudan Esad’a, dolaylı olarak Rusya’ya askerlerini Soçi Mutabakatı’nın öngördüğü hattın gerisine çekmesi için ültimatom verdi. Ortada kesin bir tarih ve çizilmiş sınır olunca, tarafların manevra alanı da iyice daraldı.

Rus heyetinin ardından Ankara ABD’li yetkilileri ağırladı. Mevcut veriler ABD heyetinin Ruslardan daha “anlayışlı-müşfik” olduğunu gösteriyor. Dahası, Türkiye’nin her yönüyle haklılığını ifade eden heyet, destek sağlama konusunda da kararlı ve istekli olduklarını açıklayarak tartışmalara yeni bir boyut katmış oldu. Bu katkı, İdlib’in aslında buz dağının sadece görünen kısmı olduğunu, asıl sorunun Türkiye-Rusya, Türkiye-ABD ilişkileri olduğunun ilanından başka bir anlam da taşımıyor. Nitekim gerilimli müzakereler, Suriye’de başlayan itiş kakış ve “sosyal medyada her geçen gün artan video, resim, grafik” yayını bir sonraki sıcak gelişmelerin hazırlık ateşi olarak görülebilir.

Suriye’nin toprak büyüklüğü, iç savaşın süresi ve Esad’ın denetiminin dışında kalan bölgeler göz önüne alındığında İdlib aslında taktik ölçekte etkisi sınırlı bir alan. Başka bir ifadeyle, İdlib olmaksızın da Esad rejimi yoluna devam edebilir. Öte yandan, gerek zafer ilanının gecikmesi, gerekse bölgede bulunan “radikal” gruplara ilişkin psikolojik kaygılar bile Rusya’nın İdlib atfettiği önemi tek başına açıklamaya yetmiyor. Çünkü İdlib, ABD’nin hızla resme girmesiyle taktik bir sorun olmaktan çıkarak, politik düzeyde bir rekabetin manivelası haline gelmiş görünüyor.

Politik ölçekteki bu tanımlamayla, İdlib, Türkiye-Rusya ilişkilerinin doğal sınırına varıp varmadığını gösteren “turnusol” kâğıdı rolü oynamaya namzet görünüyor. Başka bir ifadeyle, zaten yapısal sorunlar ve dönemsel ihtiyaçlarla ilerleyen ilişki, kırılmanın ilk fitilini İdlib’de ateşleyecek gibi görünüyor. Bugün cevabı aranan husus, Putin’in geleceğe dair niyetleri. Putin, istikamet değiştirme alametleri gösteren bu ilişkiyi rotasında tutmakta yetersiz kalacağını öngörüyor olmalı. Bu durumda Putin iki ihtimalden birini seçecektir. Birincisi, Türkiye ile ilişkileri yeni bir zemine oturtma vaktinin geldiğini düşünüyorsa ay sonunda İdlib’de askeri harekâta başlama mesajını dikkate almaz ve geri adım atmaz. Bu da Türkiye’nin Esad’a karşı orta ölçekli bir harekâta girişmesi demektir. Diğer ihtimalde ise Putin geri adım atarak Esad’ı öngörülen hattın dışına çekilmeye ikna eder. Böylece, olası bir askeri harekâtı önleyerek, ABD’nin durumdan vazife/fırsat çıkarmasını önleyebilir. Bu tercih Putin’in gelişmeleri nasıl okuduğuna, Türkiye’deki çıkarlarına bağlı olacaktır.

Her iki durumda da Putin, ana fikrini asla kaybetmeden, güvenini kaybetmiş Türkiye’ye can sıkıcı bedeller ödetmenin yollarını arayarak kendisini yeniden konumlandıracaktır. Bu durumda Türkiye, ABD ve Batı’ya daha fazla ihtiyaç duyacak, kriz öncesi söylenenlerin, verilen sözlerin doğruluğunu ancak bu süreçte test edebilecektir.

Yazının devamı...