Ortadoğu’nun karmakarışık halleri

18 Ekim 2019

Başlık, ilk bakışta kötümser bir kanaat olarak görülebilir. Ancak gelişmelere bakınca Ortadoğu’nun daha uzun yıllar sürecek, belirsizliklerle dolu, karanlık bir tünele girdiği de gerçek. Üstelik, bu karanlık tünelden kolay bir çıkış da yok. Daha geçen haftalarda Suudi Arabistan petrol tesislerine yapılan saldırıları, İdlib’e olası gelişmeleri, yüzlerce insanın öldüğü Irak’ı konuşurken şimdi birdenbire Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda yürüttüğü askeri harekâtı konuşuyoruz.

Tüm bu istikrarsızlık ve gelişmelerin gerisinde farklı karakterde beş neden olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, tarihi miras olarak tanımlanabilecek, Şia-Sünni, Sünniler arası ve dinler arası çatışmalar. Zaman zaman alevlenen, politik gerilim ve çatışmalara hem meşruiyet, hem de dinamizm sağlayan önemli bir nedenden söz ediyoruz. Kolayca biteceğe de benzemiyor çünkü benzerlerinin bitmesi Avrupa’da yüzyıllar almıştı.

İkinci sorun alanı, 19. yüzyılın mirası milliyetçilikler. Bir yanda devlet olmak isteyen etnik grup milliyetçilikleri, bir yandan da milliyetçilikleri tehdit gören aşiret, kabile alt gruplarının yarattığı sorunlar var. Haliyle toplumlar ayrışıyor, çatışıyor, farklı müttefikler buluyor ve sonsuz bir çatışma döngüsünün parçası oluyorlar.

Üçüncü sorun, hâlâ bitmeyen, Birinci Dünya Savaşı’nın dip dalgaları. Devletlere çizilen sınırlar, dönemin sorunlarına cevap olarak yaratılan egemenlikler, etnik, dini, mezhepsel gruplara ya dar ya da geniş geliyor. Bu nedenle, devletlerin sınırları, vatandaşlıkları ve egemenliklerinin içeriği sürekli tartışılıyor. Sınırlar erozyona uğruyor. Muhayyel sınırlar şiddet ve savaşla yeniden çizilmeye çalışıyor.

Orta-doğu’nun bir diğer sorunu, soğuk savaşın bölgeye geri dönmesidir. Soğuk savaşın bittiği 1990’larda bölgeden çekilen Rusya, yıllar sonra geri döndü. Bu dönüş bölgesel dengeleri etkilediği gibi, farklı yöntemlerle, yeni ittifaklarla kendisini yeniden var etmeye başladı. Haliyle de daha uzun süre bölgede kalacağını ilan etmiş görünüyor.

Bölgedeki gerilimin ve çatışmaların en bilinmez ve yeni olanı, 21. yüzyılın teknolojileri, popülist değerleri, değişen küresel dengeleriyle ilgili. Dahası, geleneksel araçlarla siyaset yapmanın biçimi de araçları da hızla değişiyor. Dünyanın ağırlık merkezinin Çin’e kayması ABD’nin eskisi kadar bölgeye ilgi göstermek istememesi, Avrupa’nın kendi derdine düşmesi hem dengeleri hem de korkuları tetikliyor. Bölgesel güçler için yeni riskler ve fırsatlar gündemde. Zayıflara güç sağlayan teknolojiler, uzaklara ulaşmaya, etki etmeye, harekete geçmeye imkân veren medya, sosyal medya, müttefik bulmakta zorlanmayan devlet dışı aktörler bu dönemin belirgin karakteristiği. Bunlara bir de geleneksel hale gelen yolsuzluk, hırsızlık, iç çatışmaların çökerttiği ekonomiler, altyapı sorunları eklenince, belirsizlikler daha da karmaşık ve uzun ömürlü hale geliyor. Tüm bunlar birlikte ele alındığında, karanlık tünelden kolay ve maliyetsiz çıkışın mümkün olmadığı açık.

Yazının devamı...

Arap Baharı’na son çivi çakılırken

15 Ekim 2019

Çeşitli mahfillerde, Arap Baharı’nın yaza ulaşamadan kışa döndüğüne dair kanaat çoktan oluştu. Büyük umutlar, heyecanlar ve sözlerle başlayan süreç geride binlerce kaybedilmiş hayat, yanmış yıkılmış şehirler, bitip tükenmiş ekonomiler, milyonlarca mülteci ve şiddet dolu bir geçmiş bıraktı. Çökmüş devletlerde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, eski seviyelere ancak on yıllarda gelinebileceğini gördük.

Arap Baharı başladığında en avantajlı, böylesine bir gelişme için en uygun imkânlara sahip örgüt PKK idi. Nerdeyse otuz yıllık bir tecrübesi, silahları, işleyen bir ideolojik ağı, uluslararası bağlantıları vardı. Bu defa, “Bahar” ayağına gelmişti. Tali olmakla birlikte yeni ve avantajlı fırsat alanı Suriye’de harekete geçti. İç savaşa bulaşmadı, sadece potansiyel rakip örgütleri hızlıca tasfiye etti. Artık Suriye’de belli ceplerde/bölgelerde rakipsizdi ve Arap Baharı’nın romantik yanını temsil edebilirdi. Kendi hedefine odaklanmış, “komünler” inşa etmekle meşguldü. Türkiye’de “çözüm sürecine” denk gelen bu dönemde örgüt, oldukça heyecanlıydı. Bir yandan da gözü ve aklı yeni toprakların peşindeydi.

İşleri bu günkü noktaya getiren, PKK’yı hırslarının esiri eden hazmedebileceğinden fazlasını yutmasına sebep olan, ABD ile Suriye’de geliştirdiği patronaj ilişkisi oldu. DAEŞ’in saldırılarının ilk günlerinde önce Kuzey Irak’ta, ardından da Kobani’de direnmesi dikkatleri üzerine çekmeye yetti. ABD için PKK, DAEŞ ile mücadelede de iyi bir araçtı. Türkiye, ABD’nin bu seçimine itiraz etti. Ancak ABD bunu kulak arkası etti. ABD’ye göre Türkiye’yi göz ardı eden politik maliyet yönetilebilirdi. Ne de olsa, PKK ile iş birliğinin askeri maliyeti ise neredeyse yok mertebesindeydi.

PKK açısından ABD ile iş birliği ideolojik bağlamda sorunlu olsa da fırsat bu fırsattı. Suriye’de koşullar öylesine parlak ve cazipti ki büyüsüne kapılmamak mümkün değildi. Siyasi otorite yok olmuş, Araplar birbirlerine düşmüş, nüfus göç etmiş, Batı DAEŞ’ten kaygılı ve büyük güç ABD ortaklık teklif ediyordu. Yetmişli yaşını çoktan geçmiş PKK üst düzey yöneticileri için bu, dünya gözüyle görebilecekleri en uygun zamanlardı. Artık ABD’nin bölgesel stratejisine uygun hareket edebilirlerdi. Tıpkı köpek balıklarının yanında yüzen “eskort balıkları” gibi. PKK da böyle yaptı ve düne kadar ABD’ye sadakatle bağlı kaldı. Onun belirlediği stratejilere harfi harfine riayet etti.

İlk hamle olarak, kırk yıllık stratejinin sıklet merkezini, Türkiye’den Suriye’ye taşıdı. Tüm dikkatine rağmen kendisini ABD’nin hikâyesine o kadar kaptırdı ki fark edemediği bir dizi stratejik hatayı ardı ardına sıraladı. Örgütün ilk ölümcül hatası, Türkiye’de şehir savaşlarına tutuşmak oldu. Bu, PKK’nın ABD ile birlikte Fırat’ın doğusunda yürüttüğü operasyonlarda Türkiye’yi bölgeden uzak tutmak için bulunmuş bir tür “meşguliyetle tedavi” idi. Ankara içeride meşgulken, Türkiye sınırı PKK tarafından işgal edilecekti. Nitekim bu hayata geçirildi. Ne var ki Türkiye’nin “hendek/şehir” savaşlarına operasyonlarla cevap vermesi PKK açısından tam bir stratejik felakete dönüştü. Karayılan’ın sonradan itiraf ettiği üzere, Erdoğan’ın PKK ile uzlaşacağını, müzakere sürerken örgütün Suriye’de hedeflerini elde edeceği konusunda yanıldılar. Ancak örgüt çok sayıda militanını kaybetmekle kalmadı, daha kötüsü, aktif halk desteğini de kaybetti.

PKK’nın ikinci büyük hatası, özlemini duyduğu “toprak tutkusunun” esiri olmasıydı. ABD, PKK’nın bu tutkusunu istediği gibi kullandı. Onu, bir yandan DAEŞ ile mücadele için çöllere sürüklerken, bir yandan Türkiye sınırı boyunca genişlemeye teşvik etti, Araplarla düşmanlık tohumları ekmesine kapı araladı. Jeopolitiğin inkârı Türkiye’nin sınırsız tepkisine neden olurken, gerek Esad karşısında, gerekse DAEŞ’i yok etme sürecinde savrulan, gururu kırılan Sünni Arapların “yerel düşmanlığında” paratoner haline geldi. Bu, ABD’nin DAEŞ ile mücadele stratejisinin gölgesinde kalan, hatalı bir jeopolitik okumaydı. Öyle ki Afrin daha büyük için “küçüğü” terk etme taktiğinin maliyetiydi.

PKK için üçüncü stratejik hata, büyük kayıplar vermek, insanların hayatını hoyratça harcamaktı. Hayatını kaybedenlerin sayısı 2011’den beri neredeyse 18-20 bini bulmuş olmalı. Bu, bir örgütün kolaylıkla telafi edemeyeceği ölçekte büyük bir kayıp ve haliyle örgütün geleceğini de etkileyecektir.

PKK, Arap Baharı’nın elde kalan romantizmi ile Ortadoğu’nun iki yüzyıllık hesaplaşması arasına sıkışmış, nihayetinde ise büyük yara almış görünüyor. Gerçekçi olmayan büyüklükte bir coğrafyayı kontrol etme hırsının maliyeti ağır oldu. Patronu ABD’nin önceliklerinin değişmesini öngöremedi. Bölgesel boşlukların doldurulabileceğini kestiremezken, bir defa daha Erdoğan’ın yeteneklerini es geçti. Bu nedenle, PKK şimdilerde sadece Suriye’de değil, tüm bölgede farklı bir mecraya doğru savuruluyor.

Yazının devamı...

Kuzey Suriye’ye harekât ve cevabı aranan sorular (2)

11 Ekim 2019

Yazının ilk bölümünün ardından olaylar hızla gelişmeye başladı. TBMM’den yetki alan siyasi otoritenin talimatı ile TSK, Suriye topraklarında girdi. Askerin ilk aşamada hedefi, sınırları belirlenmiş bölgeyi PYD/PKK’dan temizlemek. Ardından, güvenliği sağlayarak düzen inşa etmek ve bir sonraki aşamaya hazırlanmak. Bunlar işin askeri boyutu. Ancak Türkiye’nin ilan ettiği “politik hedeflerin” hayata geçirilmesi, sadece takip ettiğimiz askeri hamlelere bağlı değil, daha fazlası. Siyasi, diplomatik, ekonomik ve kamu diplomasisinden söz ediyoruz.

Nitekim askeri operasyonla birlikte Türkiye, beklendiği üzere, yoğun bir siyasi, diplomatik ve propaganda saldırısına maruz kaldı. Özellikle ABD kaynaklı eleştiriler açıkça tehdide evrilirken, akıl ve ahlak sınırlarını zorlamaya başladı. Kısa metrajlı taktik çıkarlar, iç politik kaygılar, sosyal medyanın dayanılmaz cazibesi ABD gibi “küresel gücü” iyice ayağa düşürdü. Mevcut tutumuyla ABD, sadece “Barış Pınarı” operasyonunun değil, küresel geleceğin büyük sorun kaynaklarından birini olacağını göstermiş oldu. Sarsaklık, ilişkilerin hududunu belirleyen diplomatik dilden uzak, sokak ağzıyla konuşan, pervasız, öngörülemez bir ABD ortaya çıktı.

Öte yandan, başta Fransa ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi Türkiye’yi sıkıştırmak için farklı mahfillerde harekete geçti. Konuyu BM taşımak gibi “saçma” bir tutum içine girdiler. Libya’dan Irak’a, Afganistan’dan, Yemen’e birçok alanda kılını kıpırdatmayan bu ülkelere bir canlılık geldi. Yaptıklarıyla gelişmeleri daha fazla içinden çıkılmaz hale getirdiklerinin de farkında değiller. Dahası, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Fransa ve İngiltere’nin bu girişimini Putin’in fırsat çevirmesi sürpriz olmayacaktır. Ne de olsa NATO üyesi Türkiye, “müttefiklerinin ihanet ettiği, zor bir zamandan” geçmektedir. Haliyle Putin, “iyi adam, kötü gün dostu” rolünü kaçırmayacaktır.

Filistin yönetimi dâhil, Arap ülkeleri de sert eleştirilerini sürdürüyorlar. AB üyesi ülkeler de benzer yolda ilerliyorlar. Türkiye’ye yönelik eleştirilerini ve diplomatik baskılarını sürdürürken, bazı gerçekleri göz ardı ediyorlar. En başta da, daha uzun yıllar Ortadoğu’da istikrarın olmayacağı gerçeği. Bölgeye komşu Türkiye’nin jeopolitik değeri ve bunu daha da anlamlı kılan, bölgedeki çatışmalar, çökmüş devletler ve rekabet. Bu tablonun ürettiği dertlerin/dramların başında da mülteci sorunu geliyor. Bu yetmezmiş gibi, Avrupa, Trump’ın Türkiye’nin kucağına “bıraktığı” DAEŞ için en cazibeli hedefin hâlâ kendileri olduğunu da her nedense hatırlamak istemiyor.

Yazının devamı...

Kuzey Suriye’ye harekât ve cevabı aranan sorular (1)

8 Ekim 2019

Erdoğan’ın kararlı tutumu sonrasında ABD devreden çıkarken, Suriye’ye askeri harekât için bir engel kalmamış gibi görünüyor. Bundan sonraki gelişmelerin cevabı, iç içe geçmiş olayların birlikte mercek altına alınmasıyla verilebilir. İlk akla gelen soru şu: ABD kurumlarının Trump’ın kararını nasıl hayata geçirecekleri ve süreci nasıl yönetecekleri. İkinci olarak, SDG/PYD/PKK’nın yeni dönem stratejisi ve DAEŞ kartını nasıl oynamaya çalışacağı. Üçüncü olarak, operasyon kararının ardından Rusya, Esad ve İran cephesinin olası tepkileri ve yaklaşımı. Dördüncü olarak, Avrupa Birliği, özellikle de Fransa ve perde arkasında sessizliğini koruyan İngiltere’nin gerek PYD/PKK gerekse DAEŞ konusundaki tutumunu izlemek gerek. Beşinci olarak, Suudi, İsrail, Mısır cephesinin verecekleri tepki ve sonraki tavırları sorunun yönetilmesi için önemli. Son olarak, Türkiye’nin konuyu nasıl tartışacağı, eş zamanlı olarak iki farklı karakterdeki tehditle (PKK, DAEŞ) farklı cephelerde nasıl mücadele edeceği, cevabı aranan soruların başında geliyor.   

Trump’ın kararının ABD bürokrasisi ve medyasında şaşkınlıkla karşılandığı anlaşılıyor. Kararın kamuoyu, politik ve askeri mahfillerde nasıl tartışılacağı önemli bir husus. Sonuçta karar, politik, diplomatik, istihbarat ve askeri açıdan bir dizi sürecin yönetilmesini gerektiriyor. Karara itirazlar olacağı gibi, bazı kurumların, özellikle ABD askerlerinin, çekilmenin teknik yönünü ileri sürerek “işi yokuşa sürebileceklerine” ya da bazı konularda sınırlayabileceklerine dair kuşkularda yok değil.

Asıl tepkinin ise “Erdoğan karşıtı korodan” (Ermeni, Rum, İsrail, FETÖ, PKK) geleceği ve kamuoyu yaratmaya çalışacakları kesin. Trump’ın kararının teknik boyutları ve kapsayacağı coğrafi bölgeyi siyasi beklentilerin ve saha gerçeklerinin şekillendireceği bir gerçek. Dahası, ABD’nin kararı, DAEŞ’e karşı kurulan koalisyonun akıbetini de belirsiz hale getirirken Türkiye’yi de farklı bir pozisyona taşımış görünüyor. SDG/PYD/PKK tehdit amaçlı Suriye-Irak sınırını boşaltabilir. Bu durumda, Fırat’ın güneydoğusunda DAEŞ ve İran etkisinin nasıl denetleneceği, ABD’nin Türkiye’den talep edeceği en önemli isteklerden biri olarak görülebilir. Bir diğer husus ise, ABD’nin çekilmenin ardından, İran-Suriye, Esad blokuna karşı Türkiye’ye diplomatik alanda ve özellikle Suriye’nin geleceğinin görüşüleceği masada destek verip vermeyeceğidir.

Üzerinde düşünülmesi gereken ikinci husus, PKK’nın tutumunun ne olacağıdır. Başlangıçta PKK için belirleyici olan harekât alanının nereleri kapsayacağıdır. Harekâtın kapsayacağı bölge/bölgeler, örgütün olası hareket tarzını öngörebilmek açısından önemli. PKK, ABD’nin bunca silah/lojistik yardımına ve mecburi askerlik sistemini getirmiş olmasına rağmen, TSK karşısında hâlâ zayıf durumdadır. Mevcut kapasiteyle Suriye’nin 1/3’ünde kontrolü sürdürmesi, konvansiyonel bir karşılaşmaya girişmesi mümkün değildir. Haliyle, olası bir harekâtta eylemlerini tüm bölgeye yaymaya çalışacaktır. Ancak arazinin düz olması taktiksel olarak mücadelenin ağırlık merkezini şehirlere kurmaya zorlayacaktır. TSK’nın Hava Kuvvetlerini kullanması halinde ise PKK’nın işi daha zorlaşacaktır.

Bugünden sonra PKK için siviller üzerinde sosyal kontrol ciddi bir soruna dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Savaş yorgunu kitlelerin pasif tutumu, ABD’nin çekilme kararının ardından daha da derinleşecektir. Araplarla PKK yönetimi arasındaki hızlı ayrışma önlenemez ve PKK için ciddi kriz alanıdır. Buna karşılık PKK, tutuklu DAEŞ militanlarını salıverme “kartını kullanarak” Avrupa ülkelerini harekete geçirmeyi, kitleleri sokağa dökmeyi deneyecektir. Askeri açıdan ise TSK’yı şehirlere çekerek yıpratma savaşına girişmeye, mümkün olursa eylemlerini Türkiye içlerine yaymaya çalışacaktır. PKK’nın yapabileceği bir diğer hamle ise Esad, İran ve Rusya blokuna yeniden yanaşmak olacaktır. En ilginci ise, gidişatın yönünü değiştirmeyi deneyecek olan Öcalan’ın piyasaya sürecek yeni bir hikâyesinin olup olmayacağıdır.  

Yazının devamı...

Afganistan seçiminin söyledikleri

1 Ekim 2019

Gündem öylesine yoğun ki bazı gelişmeleri gözden kaçırabiliyoruz. Örneğin kangrene dönmüş Afganistan sorunu gibi. Geçtiğimiz cumartesi Afganistan’da seçim vardı. Seçimler gündemden düşmeyen yolsuzluk tartışmaları, iptal edilen Taliban’la müzakereler ve şiddet olaylarının gölgesinde gerçekleştirildi. Sayım ve sonuçlarının ilanı ise uzun bir zaman alacak.

Taliban aradan geçen 18 yıl sonra savaşmaya devam ediyor. İktidarı geri almak için askeri ve politik manada önemli bir mesafe kat etti. Bu nedenle seçimler Taliban için fazlaca bir mana taşımıyor. ABD ve müttefiklerinin tutumuna bakınca, onlar için de çok anlamlı olmadığını görebiliyoruz. Oysa 18 yıl önce, yola çıkarken, Afganistan’a demokrasi getirileceği ve iktidarı elde etmenin bundan gayri “meşru” yolunun seçim olacağı ileri sürülmüştü. O dönem çok heyecanlı nutuklar atıldı, yazılar yazıldı ve konferanslar düzenlendi.

Seçim, demokrasilerde halkın iradesini ve tercihlerini ortaya koyar. Sandığa giderken herkesin sonuçlara saygı göstereceği varsayılır. Bu yüzden de demokrasilerin olmazsa olmazıdır ve iktidarın “meşruiyetini” tescil eder. Söz konusu kanaat öylesine önemlidir ki diktatörler bile seçimleri bir dizi yalandan ritüele indirgeseler de %98 ile “kazanmaya” önem verirler.

Afganistan gibi, “demokrasi istilasına uğramış” ülkelerde ise işler biraz karışıktır. Hükümet ülkenin büyük bir kısmında egemenliği yitirmiş, devlet temel fonksiyonlarını kaybetmiştir. Güvenlik zayıflamış, kurumlar işlevsiz hale gelmiş ve ekonomi çökmüştür. Kitaba göre, böyle durumdan çıkışta seçimin rolü, halkı yönetime ortak ederek, hükümetin meşruiyetini tahkim etmekten geçer. Öncelikli koşul ise mümkün olduğunca katılımın yüksek olmasıdır.

Yazının devamı...

İran ve ABD: “Gri alanda” savaş

27 Eylül 2019

Tüm dikkatler ABD iç politikasına kaydı. Trump’ın rakipleri, 2020 seçimlerinden önce, başkanın kariyer planlarını etkileyebilecek hamlelere başladılar. Uzun ve tartışmalı sürecin kimin yararına olacağına dair kesin bir görüş yok. Ancak daha uzun süre hem Amerika hem de dünya gündemini meşgul edeceği açık. Dikkatler bu sürece odaklanmış olsa da, ABD dış politikasının ana konuları masada duruyor.

Çin ile ticaret savaşından Kuzey Kore ile nükleer sorunlara, İran ambargosundan Suriye krizine, Rusya ile ilişkilerden Türkiye’ye kadar. Listede yer almayan sorunlar bile süreçten etkilenecek. Trump dikkatini iç politikaya kaydırınca ya bu konulara olan ilgisi zayıflayacak ya da içeride dikkatleri dağıtmak için dış politikada sert adımlar atacak.

Gündemin en sıcak, karmaşık ve çok yönlü sorunlarının başında İran nükleer krizi ve bu ülkeye uygulanan ambargo geliyor. Bu defteri açtığımızda gelişmelerin sadece İran ve ABD’yi ilgilendirmediğini görüyoruz. Aslında ön cephede İsrail, Suudi Arabistan, Yemen, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Irak’ı konuşuyoruz. Yine Yemen’de Husileri, Lübnan’da Hizbullah’ı, Irakta ise Şii milisleri konuşuyoruz demektir. İkinci halkada ise, İran’ın komşularını, Türkiye’yi, Pakistan’ı konuşuyoruz. Konu ambargoya gelip işin içine petrol ihracatı ya da ithalatı girince liste uzuyor. Rusya, Çin, AB, Japonya’nın yanı sıra enerji ve ellerini ovuşturan silah şirketleri de işin içine giriyor. Bu nedenle, sorun sadece ABD ile İran             arasında değil.

Nitekim 14 Eylül günü Suudi Arabistan’da petrol şirketi Aramco’nun tesislerine yapılan İHA saldırısı hemen herkesi etkiledi. Tek bir saldırının neden olduğu hasarla mukayese edilen muhtemel bir savaşın sonuçları herkesi ürkütmüş olmalı. Nitekim Trump Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine saldırmakla suçladığı İran’a verilecek son seçenek olan savaş dışındaki tüm opsiyonların masada olduğunu söyledi. Her ne kadar Trump diplomasinin yeterince işe yaramadığı bu hadisede savaş seçeneğini liste dışı bıraksa da aslında bir başka savaş türü tüm cephelerde sürüyor.

ABD askeri literatürü tanımıyla “gri alanda”, hibrit yöntemlerle devam eden bu savaş, insanların zihnini hedef alıyor. Her insan beynini birer savaş meydanı olarak görüyor. ABD bu meydandaki savaşı kazanmanın yolunun “yaptırımlar” olacağını öngörüyor. Ekonomik yaptırımlar sıradan insanların rejime tepki duymasını sağlayacak, rejim de ABD’nin istediği çizgiye gelecek.

Öte yandan, İran’da benzer yolda ilerliyor. İnsanların, ABD ve müttefiklerine tepki duymasını sağlayacak şekilde “zihinlerine” etki etmeye çalışıyor. Bu “savaş meydanının da” hasar verilecek hedefin insanların ve şirketlerin “cepleri” olduğunu biliyor. Ne kadar çok insanı etkilerse, o kadar ABD’ye geri adım attırabileceğinin de farkında. Petrol üretim tesislerinin büyüklüğü, yanıcı olması onu kolay ve ulaşılabilir hedef yapıyor. İHA gibi teknolojilerin katkısı, failleri karartacak karmaşık ortam, sınırların belirsiz olduğu bir bölge, savaşmaya istekli gruplar İran’ın işini kolaylaştırıyor. ABD, ekonomik yaptırımlarla İran rejimini devirmeye çabalarken, İran da tarihten esinlenerek petrol aracılığıyla zaten işi zor olan ABD Başkanı’nın konumunu sarsmayı hedefliyor.

Yazının devamı...

S-400 ve ‘aptal yaptırımlar’ kime yarar?

24 Eylül 2019

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırım sık sık başvurulan bir yöntem. Güçlü taraf, politik hedefini gerçekleştirmek için diğer tarafa ekonomik yaptırım uygular. Bazı malların satımını ya da ülkeye ithalini engeller. Örneğin, 1991’de Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten ordusunu çıkarmasını sağlamak için BM kararı ile uygulanan yaptırımlarda olduğu gibi. Böylece yaptırım uygulanan ülkenin kararlarından veya uygulamalarından vazgeçeceği beklenir.

Bazı uzmanlar yaptırım uygulanan ülkenin vatandaşları ciddi ekonomik sıkıntılar yaşasa da bu yöntemin savaştan daha insani olduğunu söylerler. Ancak bu sıkıntılar sıradan insanlar için geçerli olduğu gibi, bazı temel malların ithal edilememesi çoğu zaman ciddi sayıda can kaybına da neden olabilir. Ayrıca, milliyetçi eğilimlerin yüksek olduğu ya da otoriter rejimlerle yönetilen ülkelerde direnç daha fazla olabilir. Tüm bu tecrübelere rağmen yaptırımların işe yarayıp yarmadığı tartışılmaya devam ediyor. Dahası, bazı uzmanlar ortaya çıkan insani dramlardan mahcup, “akıllı yaptırım” tezini ortaya atmış bulunuyorlar. Konunun uzmanlarından Prof. Dr. Robert A. Pape ise sanılanın aksine yaptırımların pek işe yaramadığını verilerle ileri sürmüş bulunuyor.

Bu gün farklı nedenlerle iki komşu ülke, İran ve Türkiye aynı kaderi paylaşıyor. İkisi de ABD’nin “ekonomik yaptırım” listesinde. Türkiye’nin müeyyideleri tam belli değil. İran ise yıllardır ABD tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlara muhatap. Her geçen gün hayat, sıradan insanlar için daha da çekilmez hale geliyor. Son olarak Suudi Arabistan saldırısı ile ABD, İran Merkez Bankası’na da yaptırım getirdi. Ancak İran hâlâ geri adım atmış değil.

Türkiye ise Rusya’dan S-400 füzelerini aldığı için yaptırımlarla karşı karşıya. ABD’nin uygulayacağını ilan ettiği, Rusya’dan silah satın alarak ABD’nin düşmanlarına yardım edenleri cezalandırma yasası 2018’de çıktı. Türkiye’ye uygulanması şimdilik ertelense de, eninde sonunda bazı maddelerin uygulanacağı biliniyor. Ancak ortada bir garip durum var. ABD’nin uygulayacağı yaptırımlar öncelikle Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu silah sistemlerini kapsayacak gibi görünüyor. Nitekim F-35’lerin tesliminin askıya alınması bunun bir örneği.

Gariplik şurada başlıyor. ABD’nin yasayı çıkarmasının nedeni Rusya’nın silah satışına kısıtlama getirmek. Oysa ABD, Türkiye’ye silah satışını durdurunca, Ankara bunları veya muadillerini başka ülkelerden tedarik edecektir. Bu durumda ilk akla gelen üretici ülke ise Rusya olacaktır. Ankara ihtiyaç duyduğu silahları Rusya’dan alacaktır. Bu durumda ABD üç konuda kaybeden, Rusya ise kazanan konumunda olacaktır. ABD, Rusya’nın silah satımını engellememiş, ambargo koymamış, tam tersine, aldığı kararla Putin’e yeni “müşteri” bulmuş olacaktır. Üstelik bu kararla, ABD, NATO üyesi Türkiye’yi Rusya’ya biraz daha itmiş olacaktır. Dahası, ABD, Suriye’de PKK’ya destek ve silah verirken, Türkiye ihtiyaçlarını Rusya’dan almış olacaktır. Haliyle Putin Türk halkının gözünde “kahraman” olurken, ABD de Rusların hibrit savaşına cephane taşımış olacaktır. Prof. Pape, hedef ile yaptırım arasında doğru ilişki kurmaktan söz ederken biraz da böylesi mantıksızlıklara dikkat çekmiş olmalı.

Yazının devamı...

Fırat’ın doğusu ve PKK’nın uzun dönem stratejisi? (4)

20 Eylül 2019

Suriye iç savaşı PKK terör örgütüne hayal edemeyeceği kadar kapasite, müttefiklik ve yetenek kazandırdı. Buna karşılık, geniş ve huzursuz bir coğrafya, kontrol edilmesi gereken büyük bir nüfus, ciddi bir askeri baskı, ideolojik ikilem ve gittikçe artan “büyük güç bağımlılığı” ile karşı karşıya bıraktı.

PKK’nın geçmiş tecrübelerinin örgüte kazandırdığı en büyük yetenek belirsizlikleri fırsata çevirmek, riskleri minimize etmek için mozaik, birleşik bir strateji izlemeyi zorunluluk olarak görmesidir. Burada belirleyici ve dönüştürücü olan zaman, coğrafya, teknoloji ve baskıdır. Taktiksel düzeyde üretilen çözüm ise hibrit yaklaşımlardır. Nitekim örgüt, Suriye, Irak, İran, Türkiye ve iletişim teknolojisiyle ulaşabildiği tüm ülkelerde bazen terör faaliyetlerine bazen de yasal/yasa dışı politik aktivitelere ağırlık verir. Yoğunluğu ise dönemsel ihtiyaçlara göre ayarlamaya çalışır.
Son yıllarda PKK cephesinde üç husus dikkat çekmektedir. Birincisi, PKK’nın “büyük stratejisinin” merkezinde Suriye yer almaktadır. İkincisi, söz konusu strateji ABD’nin Suriye strateji ve öncelikleriyle uyumludur. Son olarak, PKK’nın bu düzeyde ABD’ye yaklaşması onun “geleneksel hamileri” Rusya ve İran ile ilişkilerini kestiği/keseceği anlamına gelmez.

Uygulamalar ve tartışmalar ABD ile PKK’nın birlikte hazırladıkları “birleşik, müşterek harekât planının” masada olduğunu gösteriyor. Bu planın sıklet merkezinde ise dönemsel olarak Suriye yer alıyor. Haliyle, diğer bölgelerdeki PKK faaliyetlerinin Suriye cephesiyle uyumlu olması bir sürpriz değil, tersine, bir zorunluluktur. Örneğin, Suriye dışında kalan bölgelerde atılan adımların, yapılan eylemlerin, ABD ve Türkiye arasında yürütülen görüşmelere politik ve stratejik düzeyde zarar vermemesine azami özen gösterilir. Mozaik strateji, müzakere süresince Suriye dışında, minimum askeri, maksimum politik ve psikolojik aktivite yürütmeye izin verir. Tüm yumurtaları aynı sepete koymamayı esas alan PKK, içeride lojistik, kılavuzluk, istihbarat ve kitleler üzerinde sosyal kontrolü sürdürebilecek sayıda terörist varlığını muhafaza eder ve taktik düzeyde, yumuşak eylemlere izin verir.

Yazının devamı...