Sosyal medyada hepimizin gördüğü bir görüntü var. Bulanıklaştırılmış bir isim, altında uzun bir teşekkür mesajı, köşesinde "danışanımdan geldi" notu. Kimi bir diyetisyenin hesabında, kimi bir eğitmenin, kimi bir güzellik merkezinin.
Yıllardır bunu tanıtımın en masum hâli saydık. Ne bir iddia var ortada ne bir vaat; sadece memnun kalmış birinin sözleri. Üstelik pahalı da değil, herkesin yapabileceği bir şey. Küçük işletmelerin en çok güvendiği tanıtım yöntemlerinden biri hâline gelmesi de bu yüzden.
1 Ağustos'tan itibaren bu paylaşımların önemli bir kısmı hukuka aykırı.
Ticaret Bakanlığı, Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği'nde temmuz ayında kapsamlı bir değişiklik yaptı. Değişiklik ağustosun ilk günü yürürlüğe girdi ve kamuoyunda neredeyse hiç konuşulmadı.
Yeni düzenlemeye göre, bir mal veya hizmete ilişkin tüketici değerlendirmelerinin yalnızca o mal veya hizmeti gerçekten satın almış kişiler tarafından yapılmasına izin verilebiliyor. Satın alma sürecine ilişkin doğrulama yapılmasının
Miras kalan taşınmazların paylaşımı, uygulamada en fazla uyuşmazlık doğuran alanlardan biri olmaya devam ediyor. Kardeşler, kuzenler ya da diğer mirasçılar yıllarca ortaklığın giderilmesi davalarının sonuçlanmasını bekliyor; çoğu zaman aileye ait bir taşınmaz, açık artırmada üçüncü kişilere satılarak aile dışına çıkıyordu.Miras kalan taşınmazların paylaşımı, uygulamada en fazla uyuşmazlık doğuran alanlardan biri olmaya devam ediyor. Kardeşler, kuzenler ya da diğer mirasçılar yıllarca ortaklığın giderilmesi davalarının sonuçlanmasını bekliyor; çoğu zaman aileye ait bir taşınmaz, açık artırmada üçüncü kişilere satılarak aile dışına çıkıyordu.
31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren 7589 sayılı Kanun ile bu konuda önemli bir değişiklik yapıldı. Kamuoyunda "12. Yargı Paketi" olarak bilinen düzenleme kapsamında İcra ve İflas Kanunu'nun 114. maddesine eklenen hükümlerle, ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilen bazı taşınmazlarda ilk açık artırmanın yalnızca mirasçılar arasında yapılmasının önü
Altı yıl önce bu köşede "Nafaka ile kopamayan bağlar" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O günlerde söylediğim şey aslında oldukça basitti: Boşanma ile hukuki bağ sona ererken, nafaka yükümlülüğünün fiilen ömür boyu devam etmesi her somut olayda hakkaniyetli sonuç doğurmuyordu.
Aradan altı yıl geçti.
Bugün ise Anayasa Mahkemesi'nin Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde yer alan "süresiz olarak" ibaresini iptal etmesiyle birlikte, o gün tartışılması gerektiğini düşündüğüm konu artık hukuk gündeminin en önemli başlıklarından biri hâline geldi.
Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Bu karar, "nafaka kaldırıldı" anlamına gelmiyor.
Anayasa Mahkemesi yalnızca süresiz nafakaya ilişkin düzenlemeyi iptal etti ve yeni bir yasal düzenleme yapılabilmesi için kararın yürürlüğünü dokuz ay erteledi. Başka bir ifadeyle, şimdi görev yasama organında.
Gerekçeli karar henüz yayımlanmadığı için Mahkemenin hangi anayasal ilkelere ağırlık verdiğini bugün kesin olarak söylemek
2022 yılında Atina’ya kısa bir kaçamak yapmak istemiştim. 2022 yılında Atina’ya kısa bir kaçamak yapmak istemiştim.
Açıkçası amacım sadece biraz nefes almaktı. Yoğun dosyalar, toplantılar, projeler derken birkaç günlüğüne İstanbul’dan uzaklaşmak istemiştim. Arkadaşlarıma “Yunanistan’a gidiyorum” dediğimde aldığım ilk soru şuydu:
“Golden Visa mı alıyorsun?”
O dönem bu soru bana biraz uzak gelmişti.
Fakat aradan geçen dört yılda çok şey değişti.
Bugün artık sohbet masalarında insanlar sadece “hangi semtte ev alınır?” konuşmuyor. “Dubai mi mantıklı, Atina mı?” “Portekiz hâlâ avantajlı mı?” “Euro bazlı kira getirisi ne durumda?” “Golden Visa için limitler arttı mı?”
gibi sorular konuşuluyor. Ve evet… limitler ciddi şekilde arttı.
2022’de Yunanistan Golden Visa programında konuşulan rakam 250 bin Euro civarındaydı. Şimdi ise bazı bölgelerde yatırım alt sınırı 800 bin Euro’ya kadar çıktı. Atina, Selanik, Santorini, Mykonos gibi yüksek talep gören b&oum
Ahmet Bey, 2022 yılında 2 milyon TL’ye satın aldığı dairesini 2026’da 5 milyon TL’ye sattığında, ilk bakışta 3 milyon TL kazanç elde ettiğini düşünüyor. Oysa vergi hesabı bu kadar basit değil. Çünkü bu süreçte alış bedeli enflasyon karşısında güncelleniyor, yapılan masraflar düşülüyor ve belirli bir istisna uygulanıyor. Dolayısıyla gerçek vergilendirilebilir kazanç, çoğu zaman zannedilenden çok daha farklı bir noktaya geliyor. Ahmet Bey, 2022 yılında 2 milyon TL’ye satın aldığı dairesini 2026’da 5 milyon TL’ye sattığında, ilk bakışta 3 milyon TL kazanç elde ettiğini düşünüyor. Oysa vergi hesabı bu kadar basit değil. Çünkü bu süreçte alış bedeli enflasyon karşısında güncelleniyor, yapılan masraflar düşülüyor ve belirli bir istisna uygulanıyor. Dolayısıyla gerçek vergilendirilebilir kazanç, çoğu zaman zannedilenden çok daha farklı bir noktaya geliyor.
Gayrimenkul yatırımı, Türkiye’de en çok tercih edilen değer saklama
Bir zamanlar şirketler “daha çok satmak” için kalite yarışına girerdi. Bugün ise “daha temiz görünmek” için yarışıyorlar. Artık mesele yalnızca ürün değil; algı.
1970’lerde çevreci söylemleri pazarlama malzemesi hâline getiren uygulamalar için ortaya atılan green marketing (yeşil pazarlama) kavramı, zaman içerisinde, gerçek ve etik olmayan yeşil pazarlama stratejileriyle, daha sert bir terimle anılmaya başladı: greenwashing. Türkçesiyle: yeşil aklama.
Yeşil aklama yaparak ürün pazarlamak artık sadece etik bir problem değil. Bu, hukuken de bir mesele. Bir şirket düşünelim. Karbon salımı yüksek, üretim zinciri çevreye zarar veriyor ancak reklamlarında yemyeşil ormanlar, doğaya sarılan çocuklar, “yüzde 100 sürdürülebilir gelecek” sloganları var.
Bu noktada artık sadece bir pazarlama tercihi konuşmuyoruz. Bu, tüketicinin karar alma sürecini manipüle eden bir davranış. Ve manipülasyon, hukukta boşlukta kalmaz. Türk hukuk sisteminde “greenwashing”
Son zamanlarda iki kelime kulağımıza daha sık çalınıyor: “Akıllı sözleşme.”
Kulağa hoş geliyor. Hatta biraz iddialı. Sözleşme akıllıysa, insan neden uğraşsın? Madem akıllı, anlaşmazlık da çıkmaz, mahkeme de olmaz… Öyle mi?
Keşke.
Ama yine de bu kavramın hayatımıza girmesi boşuna değil. Çünkü akıllı sözleşme dediğimiz şey, aslında çok basit bir ihtiyacın sonucu: İnsanlar artık “anlaştık” demekle yetinmiyor. Anlaşmanın bir de otomatik şekilde uygulanmasını istiyor.
Şimdi bir adım geri gidelim.
Biz sözleşmeyi nasıl biliyoruz?
Bir kâğıt düşünün. İmzalar atılmış. Bir taraf “şu tarihte ödeyeceğim” demiş, diğer taraf “şu hizmeti vereceğim” demiş. Güzel. Fakat hayatın gerçeği şu: Sözleşme imzalamak, her zaman sorunu çözmez. Asıl mesele, o sözleşmenin günü geldiğinde yerine getirilmesi...
Ödeme gününde para gelmezse, teslim günü mal gelmezse, işte o zaman sözleşme “gerçek hayatla” tanışıyor. Ve çoğu zaman sorun da tam orada başlıyor.
İnternette bir siteye girdiğinizde karşınıza çıkan 'çerezleri kabul ediyor musunuz?' sorusu artık günlük hayatın sıradan bir parçası. Çoğumuz okumadan 'kabul et' tuşuna basıyor, sonra da neyi onayladığımızı pek düşünmüyoruz. Oysa çerezler, dijital dünyadaki izimizi doğrudan ilgilendiren küçük ama önemli araçlar.
Çerezler, kısaca, ziyaret ettiğiniz internet sitelerinin cihazınıza bıraktığı küçük dosyalar...
Bu dosyalar sayesinde site sizi hatırlıyor; örneğin dil tercihinizi kaydediyor, sepete eklediğiniz ürünü unutmuyor ve hatta giriş yaptığınız hesabı açık tutuyor. Ancak bazı çerezler yalnızca siteyi çalıştırmakla kalmıyor, internet üzerindeki davranışlarınızı takip ederek size özel reklamlar da sunuyor. İşte çerez politikası tam bu noktada devreye giriyor.
Çerez politikasının temel amacı, kullanıcıya hangi çerezlerin hangi amaçla kullanıldığını açıkça anlatmak ve kullanıcıya bir tercih hakkı tanımak olarak karşımıza çıkıyor. Zorunlu çerezler olmadan çoğu