Taahhüdü ihlal etme suçuna Kovid etkisi

31 Ekim 2020

Borçlunun taahhüdünü ihlal etmesi, makul bir sebebe dayanmıyorsa, üç aylık tazyik hapsi kaçınılmaz. Yasa, icra taahhüdünün ihlalinde sadece geçerli bir sebep varsa tazyik hapsi verilemeyeceğini söylüyor. Peki, pandemi ihlal için makul sebep sayılabilir mi?

Düşmez kalkmaz bir Allah! Bir zamanlar binlerce kişi çalıştıran, istihdam sağlayan bir iş insanı, bazen kendi hatalarından, bazen ekonomik koşullardan dolayı borca girebilir.

Borca girince, çıkış yolu olarak yeni borçlar alır. Bu sefer, eski borcunu ödemek için aldığı borçlarını da ödeyemez hale gelir. Sonuçta sadece kendisi değil, yüzlerce, binlerce çalışanı işinden olur, borçlarını ödeyemeyenin alacaklıları da kendi borçlarını ödeyemez, onlar da mağdur olur.

Alacaklılar ne yapar? Duruma göre ilk tercih edilen, alacaklıya icra dairesi kanalıyla bir ödeme emri göndermektir.

İcra dairesi aracılığıyla alacak takibine geçilip, ödeme emri kesinleştikten sonra, alacaklı borcunu halen ödememişse, haciz aşamasına geçilir.

Haciz aşamasında da tercih edilen yol, borçlunun öncelikle likit malvarlığının, yani bankadaki parası, maaşı ve paraya çevrilmesi kolay olan malları haczedilmesidir. Nihayetinde taşınır ve taşınmaz mallar, şirket malları ve işletmesi de haczedilebilir. İcra ve İflas Kanunu’muz (İİK), borçluya haczi veya hacizli mallarının satışını önleme hakkını ve yetkisini tanıyor.

Borçlu icra taahhüdü ile alacaklının onayı olmadan haciz ve satış işlemlerini durdurabilir. İİK md 111 hükmüne göre, alacaklı borçlunun hacizli mallarının satılmasını icra dairesinden talep edinceye kadar, borçlunun, borcunu muntazam taksitlerle ödemeyi taahhüt etmesi karşılığı hacizin ve hacizli malların satışını önleme olanağı var.

İcrayı durdurmak için ilk taksidin de derhal ödenmesi zorunlu. Tabii, borcun en fazla dört aylık taksite bölünebileceğini de hatırlatayım. Yeteri kadar malvarlığı haczedilmemiş borçlular bu olanaktan faydalanamıyorlar.

Yazının devamı...

ANADOLU KAPLANI’NIN KURUCU ORTAĞI VEFAT EDERSE

26 Ekim 2020

Anadolu Kaplanları olan KOBİ’lerin kurucularının en büyük endişelerinden birisi de, vefat ettiklerinde şirketlerinin geleceğinin ne olacağıdır.

Anadolu’da bir çok şirket, genellikle aile şirketidir. Eşler, kardeşler, yakın akrabalar arasında kurulmuş, limited veya anonim şirketlerdir.

Şirketin kurucusu, gece gündüz çalışıp, belirli bir yere getirdiği, yöresinin sayılı iş insanı olmasını sağlayan şirketlerinin kendilerinden sonra çeşitli sebeplerle dağılıp gütmesi, kapanması endişesini taşırlar. Eğer çevrelerinde bir tanıdığının şirketi vefat sonrası, mirasçılar arasındaki fikir ayrılıkları yüzünden kapanmış, batma aşamasına gelmiş ise, endişe daha da artar.

Anadolu Kaplanlarının kurucularının bana en çok sordukları sorulardan birisi de, kendilerinden sonra şirketlerinin dağılmaması için hukuki çareler olup olmadığıdır.

Anonimde durum ne?

Öncelikle, anonim şirketlerde nama ve hamiline olmak üzere iki tür hisse bulunduğunu belirteyim. Hamiline yazılı hisselerin devri çok kolaydır; devredenle devralan arasında yapılacak bir devir anlaşması ve senedin devralana teslimi.

Nama yazılı hisselerin devri için ise, şirketin bu devri pay defterine de işlemesi gerekir. Kanunen sadece bedeli tamamen ödenmemiş nama yazılı paylar, şirketin onayı ile devrolunabilir, şirket onay vermezse devredilmez.

Fakat TTK md 491 buna, nama yazılı anonim şirket hisselerinin miras, mirasın paylaşımı, eşler arasındaki mal rejimi hükümleri veya cebrî icra yoluyla devri halinde istisna getirmiş. Bu hallerde şirketin onayına gerek olmadan devir gerçekleşiyor.

Yazının devamı...

Isıtmada ferdi sisteme geçiş mümkün değil mi? (2)

25 Ekim 2020

Isı pay ölçerler hakkında dün kanun ve yönetmeliklerin öngördüğü direktifleri anlatmıştım. Bugünkü yazımda ise apartmanlardaki dairelerin ısıtmalarında ferdi sisteme geçmek için ne yapılabilir, onu anlatacağım.

Öncelikle, Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliğinin md 13/III düzenlemesi gereği 01.04.2010 tarihinden sonra yapılan binalarda, yapı ruhsatına esas olan toplam inşaat alanının 2.000 metrekare ve üstünde olması halinde merkezi ısıtma sisteminin zorunlu olduğunu belirteyim.

Bu tarihten önce yapılan 2.000 metrekare ve üzeri binalarda ise; eğer bina ferdi ısıtma sistemine sahipse, merkezi ısıtma sistemine geçme zorunluluğu bulunmamaktadır.

Ancak, Kat Mülkiyeti Kanunu md 42/IV gereğince 01.04.2010 tarihinden önceki 2.000 metrekare ve üzeri binalarda kat maliklerinden birinin isteği ve kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine ferdi sistemden merkezi sisteme geçiş mümkündür.

Ancak 01.04.2010 tarihinden önce merkezi ısıtma sistemiyle inşa edilmiş binalarda, ferdi ısıtma sisteme geçişte açıklığa kavuşturulamamış hususlar mevcuttur. Kat Mülkiyeti Kanunu md 42/IV düzenlemesi yeterli gelmemektedir.

02.05.2007 tarihinden önceki merkezi sisteme sahip yapılarda da ısı paylaşım sisteminin kurulma zorunluluğunun getirilmesine rağmen, merkezi sistemden ferdi sisteme geçme talepleri kat malikleri arasında dile getirilmektedir. Ferdi sisteme geçmek isteyenler, “ne kadar yaktıysam, o kadar ödeyim” mantığıyla hareket etmektedirler.

Bu binalardan toplam inşaat alanı 2.000 metrekareden az olan merkezi ısıtma sistemine sahip yapılaşmalarda ferdi sisteme geçiş bakımından herhangi bir sorun yaşanmayacaktır. Kat Mülkiyeti Kanunu md 42/IV hükmü uyarınca, bu nitelikteki binalar ister klasik kat mülkiyeti, isterse toplu yapı niteliğinde olsun, kat maliklerinden birinin talebi ile ve kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar çerçevesinde merkezi sistemden ferdi sisteme geçebilirler.

Buna karşılık, toplam inşaat alanı 2.000 metrekare ve üzeri olan merkezi ısıtma sistemine sahip binalarda, ısıtma sisteminin ferdi sisteme dönüştürülebilmesi için kat maliklerinin tamamının oybirliği aranmaktadır. Kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu yeterli gelmemektedir.

Yazının devamı...

Isı pay ölçerler hakkında her şey

24 Ekim 2020

Kış geliyor. Merkezi ısıtma sistemine sahip birçok site ve binada, sistem 1 Kasım’dan itibaren çalıştırılmaya başlayacak. Bina yönetimleri şimdiden, en fazla ısı harcayan havlupanların sürekli açık tutulmaması konusunda hatırlatma yapıyor. Bazı binalarda sırf yüksek ısı faturası gelmesi nedeniyle havlupanlarını tamamen iptal ettiren apartman sakinleri bile var.

Vatandaşlar arasında 'ısı pay ölçer' ya da 'kalorimetre' diye de adlandırılan sistemle ilgili düzenleme olan 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu 02.05.2007 tarihinde yürürlüğe girdi. Akabinde de Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği çıkarıldı.

Enerji Verimliliği Kanunu md 7/c bendinde, merkezi ısınma sistemine sahip binalarda, ısı veya sıcaklık kontrolünü sağlayan cihazların ve ısınma giderlerinin paylaşımını sağlayan sistemlerin kurulması öngörülmektedir.

Eğer bina 02.05.2007 tarihinden sonra yapılmış ve merkezi ısıtma, sıcak su sistemine sahipse, ısı pay ölçer sisteminin kurulması zaten zorunludur. Merkezi sisteme sahip bu binalarda kat maliklerinin aksini kararlaştırmaları mümkün değildir. Hatta oybirliği ile de olsa ısı paylaşım sisteminden bireysel ısınma sistemine geçileceğinin kararlaştırılması da olası değildir.

Kanunun geçici 6'ncı maddesi ile Merkezi Isıtma Yönetmeliği’nin geçici 1. maddesi ile 02.05.2007 tarihinden önceki merkezi sisteme sahip yapılarda da ısı paylaşım sisteminin kurulma zorunluluğunun 5 yıl sonra uygulanacağını öngörülmüştür.

Kat malikleri arasında ısı pay ölçerle ilgili asıl sorun, 2007 tarihinden önce 2.000 metrekarenin altında yapılmış merkezi ısıtma sistemiyle ısınan binalarda yaşanmaktadır.

Ortak bölümlerin ısınma maliyeti

Yazının devamı...

Kobiler için en doğru şirket türü

22 Ekim 2020

Ticaret yapmak istenilen alanı seçmek kadar, hangi şirket türünün tercih edileceği de çok önemlidir. Anadolu kaplanlarının kahir ekseriyeti KOBİ büyüklüğündedir. Bana sık sık sorulan bir soru, gazetemizde devam eden ‘Anadolu Kaplanları’ yazı dizisi nedeniyle daha da fazla sorulmaya başlandı:

“Üç ortaklı KOBİ büyüklüğünde işletmemiz var. Hangi şirket türünü seçelim?”

Adi şirket

Şirketler hukukumuz ilk önce en basit şirket türü olarak TBK md 620 vd maddelerindeki adi şirkete olanak veriyor. Ama ben adi şirketi hiç tavsiye etmem. Hele hele ortada yazılı bir adi şirket sözleşmesi olmadan, sözlü anlaşma ile adi ortaklık kurulmuşsa, ileride ispat bakımından çok büyük sorunlarla karşılaşılıyor. Ortakların üzerindeki hangi mallar adi şirkete ait, ispatlanması çok zor oluyor. Şirketin borçlarından sınırsız sorumlu olma ise, adi şirketin tercih edilmeme nedenleri arasında öne çıkar.

Bu öyle bir sınırsız sorumluluktur ki, ister imza yetkisi olsun ister olmasın, bütün ortakların özel malları devreye giriyor, oturduğu evi, yazlığı, bağı, bahçesi, arabası, kısaca her şeyiyle şirketin borçlarından sorumlu oluyor. Üstüne üstelik, adi şirketten alacaklı olan kişi, şirketin mallarını dahi haczettirmeden, doğrudan ortakların mallarını haczettirebiliyor. Adi şirket ortaklarının farkına varmadan tacir sayılmaları iflaslarının istenebilmesi de cabası.

Kollektif, komandit

Kollektif şirket eskiden aile içi kurulan şirketlerde çok sık tercih edilirdi. Artık ne kollektif şirket ne de komandit şirket tercih ediliyor. Olanlar da yıllar önce kurulmuş. Sebebi çok basit; kollektif şirketin de ortakları, ister imza yetkisine sahip olsun ister olmasın, şirketin borçlarından sınırsız bir şekilde bütün şahsi mallarıyla sorumludur.

Adi şirketle arasındaki fark, kollektif şirketin alacaklıları önce şirketin malvarlığına karşı takibe geçer, şirketten alamadıkları, alma imkanı kalmayan alacakları için ortaklara karşı icra takibine geçebilirler, hatta ortakların iflasını dahi isteyebilirler.

Yazının devamı...

Süresiz nafakaya yeni düzenleme

17 Ekim 2020

Süresiz nafakanın yoğun bir şekilde gündeme gelmesinden itibaren iki yasama dönemi geçti. Artık gözler Meclis’in yeni yasama dönemine çevrildi. Bugünkü yazımda ayrıca, eşiyle boşanma aşamasına gelmiş bir kadın okuyucumun, nafaka konusundaki yazılarıma yaptığı eleştiriye yer vereceğim.

Süresiz nafakanın yoğun bir şekilde gündeme gelmesinden itibaren iki yasama dönemi geçti. Artık gözler yeniden Meclis’te. Okuyucularım bilir, basında süresiz nafaka konusuyla, herkesçe kabul edilebilir adil bir çözüme kavuşturulması için en fazla ilgilenen hukukçu-gazeteciyim. Üniversitede, ‘Süresiz Nafakaya Adil Çözüm Sempozyumu’ dahi düzenledim.

Evrensel hukuk ilkelerine göre, hiçbir borç, borçlunun ömrü boyunca devam edemez. Belirsizlik, süresi belirli olmayan sözleşme ilişkilerinin feshi için haklı bir sebeptir. Bir sözleşmenin süresi, tarafların ömrü boyunca, olarak belirlenmişse, bu sözleşme belirsiz sürelidir. Öyle ya, Allah gecinden versin, ecelin ne zaman geleceğini kim bilebilir, ecel, belirsiz sürelidir!

Özel hukuktan doğan her borç, zamanaşımına tabidir, bazen de hak düşürücü süreye. Kamu borçları, örneğin vergi borçları da beş yıllık zamanaşımına tabidir. Cezalar da, suçları kovuşturma da. Ceza infaz edilirken bile, hapis cezasının infazında da indirim yapılır.

Aslında, kişinin çocuğuna karşı iştirak nafakası ödeme borcu da sürelidir, kural olarak, çocuğun ergin olmasıyla iştirak nafakası da sona erer. Sona ermeyen bir tek, yoksulluk nafakasıdır.

Üstelik, sonsuz süreli olan, ancak boşanmış eşlerden birisinin ölümü ile sona eren yoksulluk nafaka borçlusu, boşanmada eşit kusurlu olsa bile, ömür boyu nafaka ödemek zorunda.

Yazının devamı...

Karşılıksız çekte hapis kalkacak mı?

10 Ekim 2020

Torba Yasa ile, Kovid-19’un mücbir sebep kabul edilerek işyeri kira bedellerinin ödenmemesinin tahliye sebebi olmayacağı düzenlenmişti. Bu hüküm birçok işadamını rahatlattı. İşyerleri tahliye olmadı ama ödeyemedikleri çekler için hapis cezası alma tehdidi altına girdiler. İş dünyasında, çeklerini ödeyemeyenleri de hapis cezasından kurtaracak bir yasal düzenleme yapılması yönünde beklentiler artıyor.

Karşılıksız çek konusunda işadamlarının sıkıntıları giderek artıyor. İşadamlarına adli para cezası verildiğine ilişkin haberler gündemi meşgul ediyor. İşadamının adli para cezasını ödeyememesi halinde ise adli para cezası, hapis cezasına çevriliyor.

Asıl mağdur olan taraf, aldığı çeki karşılıksız çıkan alacaklıdır. Yazdığı çek karşılıksız çıkan keşideci hapse atıldığında, asıl mağduriyet ters çevriliyor, bu sefer hapse giren keşideci, karşılıksız çekin asıl mağduru oluyor. Üstelik bu durum, çeki karşılıksız çıkan alacaklının mağduriyetini de gidermiyor.

Çek Kanunu karşılıksız çek için doğrudan hapis cezası öngörmüyor, adli para cezası veriyor. Adli para cezası ödenmezse, bu hapis cezasına çevriliyor. Görünüşte kişi adli para cezasını ödemediği için hapis cezası alıyor ama karşılıksız çıkan çekten dolayı borçlarını ödediğinde ortada ne hapis cezası ne de para cezası kalıyor. Para cezasını ödemese de olur.

Bu da gösteriyor ki, Anayasa Mahkemesi’nin hatalı hukuki yorumuna rağmen hapis cezası ile karşılıksız çek arasında aslında doğrudan bir bağlantı var.

Sonuçta karşılıksız çeke verilen adli para cezasının hapis cezasına çevrilmesinin dolaylı olarak, bir özel hukuk sözleşmesinden doğan borcun ödenememesi sebebiyle hapis cezası verilmesini yasaklayan Anayasa md 38/8 ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4 No:lu Protokol md 1 kurallarına aykırılığı ortada.

Meclis açıldığından, yeni yasama dönemi başladığından beri karşılıksız çeke hapis cezası yeniden gündemde. Hapis cezalarının infazlarının durdurulup, hapiste olan mahkumların en azından bir yıl süreyle tahliye olmaları da sorunu tam çözmüş değil. Şanssızlık, Kovid-19 pandemisi nedeniyle iş yapmanın güçleştiği, işyerlerinin zorunlu olarak kapalı kaldığı bir dönemde tahliye olmaları.

İşyerleri kiralık olan esnaf ve işadamlarına büyük bir rahatlatılma getirilmiş ve 7226 sayılı Torba Yasanın Geçici 2. Maddesi ile, Kovid-19 pandemisi mücbir sebep olarak kabul edilerek 01.03.2020 tarihi ile 30.06.2020 tarihleri arasında işyeri kira bedellerinin ödenmemesi halinin kira sözleşmesinin feshi veya tahliye sebebi olmayacağı düzenlenmişti.

Yazının devamı...

Ceza caydırsın imha etmesin

3 Ekim 2020

Cezaların türü, süresi veya miktarı, suçu işlemekten caydıracak kadar olmalı, ne az ne de fazla. Az olursa, insanlar suç işlemekten kaçınmaz, fazla olursa da toplumsal vicdan sızlar

Meclis yeniden işbaşı yapınca, birçok mağdur gurupları gözünü Meclis çalışmalarına dikti.

Bu köşede, en fazla gündeme taşıdığım mağdur gurupları süresiz nafaka ve karşılıksız çek mahkumları. Bugün ise Vergi Usul Kanunu (VUK) 359’uncu maddenin mahkumları ya da mağdurlarının dertlerini paylaşacağım. 359. madde vergi kaçakçılığı suç ve cezalarını düzenliyor.

2018 adli istatistiklere göre, verilen kararlardaki ilk iki suçun % 75.6 oranı ile 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadale Kanunu’na, % 74.8 oranı ile VUK’na muhalefet suçları olduğu görülüyor. VUK muhalefetten 20.672 dava açılmış, bu kamu davalarında 33.808 ceza davası konusu olmuş, 22.848 mahkumiyet kararı verilmiş.

Vergi kaçakçılığı suçunun mağduru ‘kamu’dur. Bir suçun mağduru, suç ile korunan hukuki değerin sahibi olan kişi veya kişilerdir. VUK 359 sahte belge düzenleme ve kullanmayla ilgili olduğundan, beyana dayalı vergi sisteminin işleyişinde önemli rolü bulunan defter, belge ve kayıtlara karşı güven duyan toplumu oluşturan tüm bireyler, bu suçun mağdurudurlar.

VUK md 359/2-b diyor ki, belgelerin asıl veya suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Daha somut bir ifadeyle söylersek, sahte bir fatura düzenlemek de, bu sahte faturayı kullanmak da ayrı suçlardır. Yani bir kişi sahte fatura düzenledi, cezalandırılacak, sahte belgeyi kullandı, bunun için de ayrıca cezalandırılacak.

Yargıtay kararları

Yazının devamı...