Mirasta 38 yıl sonra mal kaçırma olur mu?

Herkes bir gün mutlaka mirasçı veya mirasbırakan olur. Halk arasında mirasçılardan mal kaçırma olarak anlatılan olayla çok sık karşılaşılıyor. Gelin bunu bir örnekle inceleyelim...

Gün geçmiyor ki, okuyucularımdan mirasla ilgili soru gelmesin. Çünkü herkes mutlaka mirasçı ve mirasbırakan olur. Terekede bir şey olmasa, tereke borca batık olsa dahi, mirasçılık ve mirasbırakan sıfatı kazanılır. Kişi kendi mirasbırakanından önce vefat ederse, miras payı da kendi yasal mirasçılarına geçer.

En fazla sorulan konu, hukuki olarak ‘muris muvazaası’ dediğimiz, ama vatandaşlar arasında mirasçılardan mal kaçırma olarak anlatılan olaydır.

Gerçekte bir bedel karşılığı taşınmaz satış sözleşmesi yapılmamıştır, ama tapuda satış olarak işlem yapılır.

Anne veya baba, miraslarından pay almasını istemedikleri, ya da eşit olarak pay vermek istemedikleri evlatları varsa, bunu sağlamak için genellikle satış gibi göstererek ‘en sevilen’ evlada taşınmazlarını devrederler.

Neden yapılıyor?

Bazen de kendisinden sonra çocukları arasında miras kavgası çıkmasını önlemek için, anne ve baba hayatlarındayken mallarını kendi iradelerine göre çocukları arasında paylaştırır. Anne baba hayattayken çocukların bu paylaşıma itirazları olmaz, ama onlar vefat ettikten sonra, bazı çocuklar, anne ve babalarının yaptıkları paylaşımın miras hukukuna göre adil ve eşit olmadığı gerekçesi ile kardeşlerine karşı dava açarlar.

Esasında özellikle küçük kırsal bölgelerde kız çocuklarını mirastan mahrum etmek amacıyla muris, erkek çocuğu ile anlaşarak gerçekte bağışlama istediği malvarlığını, kötüniyetle satış göstermek suretiyle devir işlemini gerçekleştirmektedir.

Bunun yanında eşin ölümü veya boşanma sebebiyle yeniden evlenen erkek, önceki eşinden olma çocuklarını sonraki eşin etkisiyle mirastan mahrum etmek amacıyla sonraki çocuklara gerçekte bağışlamak istediği malvarlığını satış göstermek suretiyle onlara intikal ettirmektedir.

Mirasta 38 yıl sonra mal kaçırma olur mu

1 İŞTE YAŞANMIŞ BİR OLAY

Arazileri oğlu adına aldı, kızı ne yapsın?

Baba, 1983 yılında bir arkadaşıyla mermer sektöründe faaliyette bulunak üzere bir limited şirket kurar. Mermer atölyesi için arazi aramaya başlarlar. Şehrin oldukça dışında bir arazi bulurlar. Kim akıl verdiyse artık, araziyi şirketin adına değil, kendi şahısları adına almaya karar verirler.

Babanın ortağı arazideki parseli kendi adına, baba ise o sıralar 18 yaşına olan oğlu adına satın alır.

Zamanla işler büyür ve yavaş yavaş komşu parselleri de alırlar. Ama parseller tapuda her bir ortağın ve diğer ortağın oğlu adına tescil edilir.

Şehir, mermer atölyesinin bulunduğu yere doğru genişler ve yerleşim yerinin içinde kalır, değeri çok artar. Baba, vefat eder. Geriye miras olarak sadece oturduğu ev ve limited şirketteki hisseleri kalır.

Babanın bir de kızı vardır ve kendisine mirastan düşecek payı görüşmek üzere anne ve erkek kardeşine gider. Orada öğrenir ki, limited şirketin mermer atölyesi, erkek kardeşinin adına kayıtlı taşınmaz üzerindedir ve aslında limited şirketin paylarının değeri de o kadar yüksek değildir. Asıl değerli olan, atölyenin bulunduğu arsadır.

Mahkeme safhası

Mahkemenin yolunu tutar ve erkek kardeşine muris muvazaası, mirastan mal kaçırma davası açar.

Çünkü, 1974 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da değinildiği gibi, saklı pay sahibi olsun, ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, görünürdeki satış sözleşmesinin danışıklı (muvazaalı) olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler.

2 Şehir genişleyince değeri fırlamış...

Mahkemede, mermer atölyesinin bulunduğu taşınmaz parsellerini aslında babasının üçüncü kişilerden bedelini ödeyerek satın aldığını, ancak o dönem şeker hastalığına bağlı görme kaybı yaşaması ve kendisini işlerin takibinde yetersiz görmesi nedeniyle temlik aldığı taşınmaz payını, o zamanlar henüz 18 yaşında olan şimdiki davalı erkek kardeşi adına muvazaalı olarak tescil ettirdiğini, aslında payın kardeşine değil, mirasbırakan babasına ait olduğunu, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı hareket edildiğini ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tescilini, mümkün olmazsa tenkisini istemiştir.

Buna karşılık davalı erkek kardeş ise, çekişmeli taşınmazın mirasbırakandan geçmediğini, üçüncü kişilerden bedelini ödeyerek kendisinin parça parça satın aldığını, 1983 yılındaki ilk satın almada eşine takılan ziynet eşyalarını kullandığını, küçük yaşlardan itibaren çalışma hayatının içinde ve iyi bir mermer ustası olduğunu, alım gücünün bulunduğunu, kaldı ki o dönem dava konusu taşınmazın şehirden uzak ve değersiz olduğunu, taşınmazın şehrin genişlemesi sonucu değerlendiğini, 38 yıl sonra açılan davanın kötüniyetli olduğunu savunup, davanın reddini savunur.

3 Mahkeme ne karar verdi?

Mahkemece, davaya konu olan taşınmazın vefat eden baba tarafından oğluna devredilmediği, üçüncü kişilerden temlik alındığı gerekçesiyle, kız kardeşin tapunun iptal ve tescil istemini reddeder. Ancak 1983 yılında satın alınan parsellerden birisinin bedelinin mirasbırakan baba tarafından ödendiğinin kanıtlandığı gerekçesiyle, kız kardeşin tenkis istemini kabul eder ve hesaplanan 483.733,37 TL’nin yasal faiziyle davalı erkek kardeşten tahsiline karar verir.

Çünkü mahkeme, tapu kayıtlarını celp etmiştir ve görülmüştür ki, davaya konu taşınmazdaki parseller Celp edilen tapu kayıtları incelendiğinde; erkek kardeş dava konusu parsellerin bazılarını üçüncü kişilerden peyder pey satın alma yoluyla edinmiştir.

Bana göre ilginç olan şudur ki, taşınmazdaki diğer parselleri, limited şirketin diğer ortağı satın almıştır. Yani durum şöyledir, şirketin ili ortağı var. Ortaklardan birisi şirketin atölyesinin bulunduğu arazideki taşınmazları kendi adına, diğer parselleri ise diğer ortak kendi adına almıyor, oğlu gelip kendi adına alıyor.

“Yargıtay kararının hikmetinden sual olmaz” ama, bana göre erkek kardeşin burada şüpheli bir satın alması var. İki şirket ortağından birisi parselleri kendi adına alırken, diğer ortağın almaması, onun yerine 18 yaşındaki oğlunun almasının mantıklı ve ikna edici bir açıklaması eksik. Görünüşü mutlak doğru kabul eden anlayış sonucu bir çok adil olmayan kararların verildiği malum.