Yapay zekânın metin, grafik ve video gibi içerikleri üretebilmesi, metinleri düzenleyebilmesi, diller arası çeviri yapabilmesi, bir konu ile ilgili kısa sürede araştırma yaparak kapsamlı bir metin oluşturabilmesi gibi yetenekleri diğer alanları olduğu gibi bilim dünyasının araştırma ve bilimsel makale hazırlama süreçlerini de dönüştürmeye başladı. Yapay zekânın ortak yazar olduğu makalelerin yayınlanması ile tartışmalar giderek genişledi. Başlangıçtaki keskin tavırlar zamanla esnedi. Gelinen noktada yapay zekânın ürettiği içerikle ilgili sorumluluk alamayacağı için ortak yazar olamayacağı artık genel kabul edilen bir tavra dönüştü. Diğer taraftan, yapay zekâ ile makalelerin niteliğinin artacağı kabul edilerek bu katkının alınabileceği, ancak alınan katkının makalede mutlaka belirtilmesi gerektiği çoğu dergi tarafından yeni yayın politikası olarak benimsendi. Bu konuda da günümüzde daha esnek bir noktaya gelindiği görülüyor. Buna göre, makale metnini iyileştirme kapsamında örneğin okunabilirliği iyileştirmek
Turgut Cansever Müslümanın Varlık telakkisini içselleştirmiş ve doğal bir akış içerisinde mimari eserlerine yansıtabilmiş, yazdıklarıyla ve eserleri üzerindeki tartışmalarla bu yansıma üzerine önemli bir yazın ve birikim oluşturabilmiş nadir mimarlarımızdan biriydi. Aslında mimar tanımlaması yetersiz kalır Cansever için. Turgut Cansever bir aydın ve filozoftu. Akif Emre, Aliya İzzetbegoviç için devlet adamlığından önce düşünce adamlığını öne çıkartır ve devlet adamlığı ile tarih sahnesine çıkmasaydı da bir düşünce adamı olarak önemli katkılarıyla yine tarih sahnesinde olacağına özellikle vurguda bulunurdu. Aynı şey Cansever için de geçerlidir. Mimari te’lifleri olmasaydı da bir Müslüman hassasiyeti ile röportajlarında, yazdıklarında, sohbetlerinde şehre, insana ve yapılara dair bakışının derinliği ve bu bakışı hayatın tamamını kuşatacak şekilde yorumlayabilmesi onu yine ülkemizin düşünce tarihinde öne çıkartacak ve önemli bir yer verecekti.
Turgut Cansever’in tek başına yaptıklarını çok daha
Rahmetli Mehmet Genç’in ‘Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi’ kitabı Osmanlı’nın iktisadi yapısının temel karakteristiklerini anlama, aynı zamanda Batı’da yükselen ve halen güçlü bir şekilde devam eden sanayi devriminin sonuçlarını ve Osmanlı ve Batı arasında bu dinamik değişimlerin ekonomik yaşam üzerinden etkilerini ve gelişimini, Osmanlı’nın direnme çabalarını anlama imkânı veriyor (Ötüken Yayınları, 2000). Genç’in kitabı oldukça kapsamlı bir çalışma olduğu için değindiği konular ve sağladığı anlayış farklılıklarına bir yazı çerçevesinde hakkaniyetle değinebilmek elbette mümkün değil. Ancak yine de çalışmayı kısaca değerlendirmeye çalışacağız.
Genç, Osmanlı’da iktisadi hayatın üç temel karakteristiğe sahip olduğunu kitap boyunca ayrıntılı olarak ele alıyor: iaşe (provizyonizm), gelenekçilik (tradisyonalizm) ve fiskalizm (sh.41). İaşe karakteristiği, insanların ihtiyacını karşılamayı merkeze alan ve Osmanlı’da kaliteli bir şekilde üretilmesi sağlanan mal ve
Beyin göçü tüm ülkeler için yeteneklerin kaybı açısından kritik bir gündem oluşturmaktadır. Göç veren ülkeler açısından bir sıkıntıya işaret ederken göç alan ülkeler açısından da yetenek havuzunu genişleten önemli bir avantaj olarak değerlendirilmektedir. Elbette bireyler izole, ayrık yaşamazlar. Dolayısıyla, yetenekli bireylerin dâhil oldukları bir sosyal ağ vardır. Bu nedenle bir yetenek başka bir ülkeye gittiğinde bu ağla ilişkisi devam eder ve gidilen ülkede kurulan işbirlikleri ile bu ağ sürekli genişler ve beslenir. Bir başka deyişle, göçen beyin gittiği yerde geldiği ülkedeki ağına katkı yapmaya devam edebildiği gibi gittiği ülkedeki yeni ağlarla bir köprü de oluşturabilir.
İşte, Yale Üniversitesi’nden Marta Prato yüksek vasıflı beyin göçü bağlamında bu sorunun, ‘Mucitlerin göçü, uluslararası yetenek dağılımını, bilgi yayılımını ve verimlilik artışını nasıl etkiler?’sorusunun cevabını bulmak için kapsamlı bir araştırma yapıyor (The Global Race for
2025 YKS yerleştirme sonuçları açıklandı. İlk bakışta devlet üniversitelerinde doluluk oranları oldukça yüksek gerçekleşirken vakıf üniversitelerinde bu oranın düşük gerçekleştiği görülüyor. Bu bağlamda tartışmalar devam ede dursun, yerleştirme sonuçlarına daha detaylı bakmamız gerekiyor. Sonuçları lise son sınıf öğrencilerinin yerleşme performansları, yükseköğretim programlarına yerleşenlerin açık öğretim programlarına yerleşme oranları veya yerleşenlerin lisans ve ön lisans programlarına yerleşme oranları gibi farklı bakış açılarından değerlendirilmesi gerekiyor.
Bu kapsamda daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi yükseköğretim arz-talep dengesi açısından 2015 yılı sonrasında istikrarlı bir eğilim gözleniyor. Bu tarihten itibaren lise son sınıf öğrencilerinin herhangi bir yükseköğretim programına yerleşme oranları istikrarlı bir şekilde düşüyor. Verilere bakıldığında 2015 yılına kadar lise yeni mezunlarının yükseköğretim programlarına yerleşme oranları her yıl düzenli bir şekilde
Bosna ve Gazze, rastgele seçilmiş coğrafyalar değildir. Her iki yer de tarihsel olarak çok kültürlü, çok dinli, bir arada yaşama deneyiminin sürdürüldüğü topraklardı. Gazze de tarih boyunca farklı dinlere ve etnik kimliklere ev sahipliği yapan, çok katmanlı bir toplumsal yapının parçasıydı. Savaş öncesi Saraybosna’da Boşnak Müslümanlar, Hristiyan Sırplar, Katolik Hırvatlar ve Yahudiler bir arada yaşamaktaydı. Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle, ‘…İki dünyayı birbirinden ayıran Büyük Sınır üstünde yer alan tipik bir ülkeyiz biz. İnancımız Doğu’dan, eğitimimiz Avrupa’dandır. Kalbimiz bir dünyaya, aklımız bir başka dünyaya aittir. Bunun içinde bir affedicilik ve iyilik mevcuttur. Eğer dürüst kimseler isek, kabul etmeliyiz ki, Bosnalı insanlar sürekli kendilerine kim olduklarını, hangi dünyaya ait olduklarını sormaktadır. Benim bu soruya cevabım şudur: Ben Avrupalı bir Müslümanım. Bu tanımdan da gayet memnunum.’ (Tarihe Tanıklığım, Klasik, 2003, sh.526). Ancak, Batı bu
İslam-Bilim tartışmaları uzun bir geçmişe sahip. Tartışmanın kökleri 19.yüzyıla uzanıyor. Ernest Renan ile başlayan ve İslam’ın modern bilime karşı olduğu ve Müslümanların bilimsel düşünceyle ilişkileri olamayacağı yönündeki sert söylem bu bağlamda Batı düşüncesinin temel yaklaşımını şekillendirdi. Renan’ın tetiklediği oryantalist retorik günümüze kadar değişerek, çeşitlenerek, ancak ana yaklaşımını değiştirmeden geldi. Bu kapsamda Gazali de bu yaklaşımın temellendirildiği bir günah keçisi olarak seçildi. Gazali ile bilimsel düşüncenin Müslüman coğrafyada duraklamaya ve gerilemeye girdiği yönünde oluşturulan kurgu maya tuttu. Özellikle Müslüman coğrafyalarda yaşanan modernleşme hareketlerinin ana yaklaşımı da bu bağlamda oluşturuldu. Dolayısıyla, Müslümanlar Batı düşüncesi temelli bir dönüşüme maruz bırakıldı.
Hal böyleyken oryantalist söyleme karşı oldukça güçlü bir reaksiyon söz konusu dönemde Müslüman coğrafyada başlar. Renan’ın
Ülkemiz eğitimden sağlığa, ulaştırmadan altyapıya, savunma sanayinden turizme kadar her alanda son 20 yılda çok önemli dönüşüme tanıklık etti. Tüm alanlarda devasa yatırımlar yapılarak Türkiye’nin güçlü bir ülke olarak bölgesinde ve dünyada öne çıkmasının önündeki engeller birer birer kaldırıldı. Turizm alanı da bu dönüşümde önemli bir itici güç haline geldi. Özellikle 2018 yılı sonrası kültür ve turizmin harmanlanması ve ülkemizin önemli imkânlarının turizm kapasitesini artıracak şekilde kullanılması bu desteği geliştirerek sürdürülebilir bir dinamizme kavuşturdu. Turizm, ülkemizin artık en önemli ihracat kalemlerinin başında geliyor.
Turizmde son dönemde yakalanan bu büyük başarı bir tesadüf değil, tam tersine tanıtımdan turizm destinasyonlarının niteliğinin artırılmasına, kültürel turizmden gastronomi turizmine kadar gerçekleştirilen çok sayıda stratejik adımın bir sonucudur. Dolayısıyla, bu stratejik adımlarla ülkemizin turizm gelirleri