Küçük mü kara balık

28 Mart 2020

Paulo Coelho’nun çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği üç şey vardır; Nedensiz yere mutlu olmak… Her zaman meşgul olabilecek bir uğraş bulmak… Elde etmek istediği şey için var gücüyle savaşmak.” Çocuklarla zaman geçirmeyi çok seviyorum ve onlarla geçirdiğim zamanın sonunda ya yüzümde bir tebessüm, aklımda yeni bir fikir ya da birçok soru oluyor. Bu da pek çok insanın adını duyduğuna emin olduğum ama öyküsü, verdiği mesajı, 12 Eylül döneminde ülkemizde yasaklanmış bir çocuk kitabı olması ve yazarı Samed Behrengi hakkında uzun uzun konuşabileceğim büyük bir kahramanı hatırlatıyor: Küçük Kara Balık.

“…Küçük kara balık biliyordu dünyanın sadece yaşadığı gölden ibaret olmadığını, denizlerin okyanusların olduğunu biliyordu. Ve görmek istiyordu. Yeni balıklar, yeni yerler görmek istiyordu. Ama ailesi ve çevresi öyle değildi. Onlar yaşamı sadece o gölden ibaret sanıyorlardı. Onların dünyasında başkaları olamazdı, farklılıklar olamazdı. Küçük kara balık onlara inat doğrularına, aklına ve kalbine uydu, kamasını da aldı yanına ve yola çıktı. Pelikana, kılıç balığına inat gördü denizi, okyanusu? Aşmayı bildi engelleri.”

Ve bitmek tükenmek bilmeyen merakla hep doğru soruları sordu: “Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?” ve içindeki güçle harekete geçti: “Siz gereğinden fazla düşünüyorsunuz; ama yalnızca düşünmek olmaz ki! Yola koyulursak korkularımız tümden kaybolur gider.”

Herkesin hayatının soruları, sorunları var. Ancak untumamak gereken şey ise bu soruların ve sorunların tek cevabı ve tek çözümü sensin, kendinsin. Cevapları, çözümleri bulmak isterken bir yolculuğa çıkıyorsun, iyi ya da kötü pek çok şeyle karşılaşıyorsun, her bir tecrübe yeniden şekillendiriyor değerlerini, doğrularını, algını... seni. Hayatına anlam katan değerleri takip etmek, denemek, keşfetmek gerek. Tıpkı büyük kahramanımız gibi "Geçtiği her karış yol ona yeni şeyler öğretiyordu."

Küresel boyutta corona virüsü ile mücadele ettiğimiz, korunma amaçlı evlerimizde kaldığımız, büyüklerimiz için edişelendiğimiz, işe okula gidemediğimiz, aslında ne kadar kıymetli olduğunu bir şekilde unuttuğumuz o kahve buluşmalarının bile hayal olduğu bu dönem zamanla zorlaşıyor gibi görünüyor. Bu dönemde hayatın başka gerçekleri ile karşılaşıyor, kendimiz, ailemiz ve geleceğimiz ile ilgili pek çok soru zihnimizde cevap bulmayı bekliyor olabilir. Daha önceki yazılarımda insanın kendi öyküsünün kahramanı olduğundan sıklıkla bahsetmiştim. Her hikayede bir şeylerin zorlandığı ve ters gitmeye başladığı bir bölüm vardır ya oradayız galiba. Daha bilinçli ve samimi olmak gerekiyor ki başaralım. #EvdeKal dığımız ve #HayatEveSığar dediğimiz bu günlerde kendimiz için yapılabilecek o kadar çok şey var ki… bize düşen yine her tecrübeden öğrenmek olmalı. Kolay değil cesur olmak.

Büyük kahramanımıza ne mi oldu? Sonu belli değil. Hikaye ise masal anlatıcısının şu sözleriyle bitiyor: “…On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık “İyi geceler” dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı. Ama küçük bir kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep..”

Sevgiyle…

@pskdangizemkolcak @gizemkolcak

Yazının devamı...

Beyin plastisitesi (beyin esnekliği) için öneriler

26 Mart 2020

“…Nasıl bir yaratıktır insanoğlu! Ne soylu bir zeka! Ne sonsuz yetenekler! Ne anlamlı ve hayran olunası bir beden ve tavırlar! Nasıl da meleksidir davranışları! Ne Tanrısal bir kavrayış! Dünyadaki güzellik, hayvanların en yücesi.” William Shakespeare, Hamlet

İnsan beyni hakkında yapılan her yeni araştırma, gizemini çözmeye yaklaştıkça diğer yandan da gizemini arttırıyor gibi. Nörobilimciler beynin tepki veren, uyum sağlayan ve değişen bir yapısı olduğundan bahsediyor. Freud ve psikanalizden aşina olduğumuz erken yaş çocukluk deneyimlerinin hayatımız üzerindeki duygusal etkilerine nörobilim yeni bir soluk katıyor; yaşam boyunca yaşanan deneyimlerin beynimizi yaşam süresince de değiştirdiğini söylüyor. Tüm yaşamımız boyunca her bir deneyimimiz ve anımız aslında beyin üzerinde tüm yaşamımızı etkileyen, yeniden şekillendiren bir güce sahip. Kelimenin tam anlamıyla beynimizi her an yeniden yaratıyoruz. Mucizevi!

Ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz corona virüs süreci sebebiyle son dönemde sosyal medya kullanımı arttı. Pek çok kişi #evdekal hareketine destek vermek amacıyla gündelik rutinlerini paylaşıyorlar; tatlı tarifleriyle mutfaktan çıkmayanlar, çocuklarıyla etkinliklerini paylaşanlar, kitap önerileri, hobiler, spor ve egzersizler derken aslında herkes ne kadar daha üretken değil mi? Eğer ciddiyetle ve filtreleyerek seyrediyorsak kendimizi geliştirebilmek ve beslenmek için inanılmaz güzel öneriler ve fikirlerle karşılaşabiliyoruz. Diğer yandan evde geçirdiğimiz bu zor sürecin haricinde de pek çok kişinin bedenlerini geliştirmek için spor yaptığını, bir antrenman planı olduğunu, bunu paylaştığını, sosyal yaşantısında önemli bir yer aldığını ancak zihnini ve beynini geliştirmek için programı olan insan sayısının azınlığı dikkatimi çekiyor. Neden? Belki günümüz kültüründeki “öncelikler” sorunuyla paralel olarak böyle gelişmiş de olabilir.

Hangi yaşta, hangi eğitim seviyesinde, hangi sektörde, hangi kariyer planıyla ilerliyor olursak olalım; zihne yatırım yapmak yaşantımız üzerinde yüzde yüz etkili. Zihnimizi geliştirmek için yapabileceğimiz çok şey var. Ancak zihin egzersizlerinin de farklı bir disiplin olduğunu, zamana ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekiyor. İlk birkaç denemeden sonra hayal kırıklığı ile vazgeçme noktasına gelirsen eğer lütfen spor salonundaki ilk birkaç egzersizden sonra mucize yaşamadığını hatırla ve sabırlı ol. Israrcı olup birkaç zihin kası geliştirdikten sonra her şey daha kolay ve eğlenceli olacak.

Yeni bir alanda derinlemesine keşfe çıkmak

Yaratıcı düşünme becerisi geliştirebilmek ve yeni bir bakış açısı kazanmak için daha önce hiç ilgilenmediğiniz bir uzmanlık alanı seçin ve derinlemesine bilgi edinmek için mesai harcayın. Örneğin üniversite eğitiminiz mühendislikse ve edebiyatla hiç ilgilenmediyseniz sizin için harika bir fırsat doğmuş oluyor; bir belgesel, film, yazar seçip hakkında derinlemesine bilgi edinebilirsin. Eğer sadece felsefe okumak senin en büyük hayalinse ve başka bir şey okuyamıyor, düşünemiyorsan yine farklı bir alan seç belki de bir spor dalı.

Düşün bakalım tarihe imza atmış o büyük sanatçılar veya bilim insanları sadece o işi mi yaptılar. Hayır! Bir önceki yazımda bahsettiğim Leonarda Da Vinci’nin çok yönlülüğüydü Leonardo Da Vinci’yi kendisi yapan; anatomi bir bilim, resim ise bir sanat dalıdır ancak o her iki disiplinde de çalışabildi.

Gözlem alıştırmaları

Yazının devamı...

İlham kaynağı Da Vinci

22 Mart 2020

Zaman zaman okuduğum kitapları tekrar okuyorum, her okumada farklı renkte bir kalem kullanıyorum satırların altını çizerken… Etkilendiğim, dikkatim çeken şeyler nasıl da evriliyor, bu değişim ve gelişimi görmek çok etkileyici. Uzun zaman sonra tekrar çok büyük hayranı olduğum bir isim ile ilgili kitaplarımın arasında buldum kendimi; dehanın sembolü, en büyük Rönesans insanı Leonardo Da Vinci. Hayranlığımı nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Sanat ve bilimi içine alan geniş bir disiplin yelpazesindeki başarılarından ziyade son dönemde yaşanan corona virüs salgını sebebiyle gündelik rutinlerimizin fazlasıyla değiştiği dönemde doğumundan beş buçuk yüzyıllık sürede belki bana, bize ilham olabilir diye yazıyorum bu sefer.

Doğayla Buluşun

Yaşamı boyunca doğaya olan hayranlığı tablolarına yansımakla kalmadı, kuş satılan yerlerden geçerken sıklıkla satıcının istediği bedeli ödeyerek kuşları kendi elleriyle kafeslerinden çıkarıyor ve azat edip kaybettikleri özgürlüklerini geri veriyordu diye biliniyor. Çok iyi bir binici olduğu, uzaklaşmak istediğinde atıyla uzaklaştığı ve güzel bir manzara karşısında dinlendiği biliniyor. Kaliteli bir zaman için doğayla buluşmak, doğanın sağaltıcı gücünden yararlanmak kendimizi duygusal olarak iyi hissetmemizi sağlayacak ve fiziksel olarak da stres karşıtı hormonların üretilmesini sağlayacak. Daha fazla yürüyüş yapabilir, cep telefonunuzu bir profesyonel fotoğrafçı gibi kullanarak doğa fotoğrafları çekebilir, evinizde bitkilere yer açabilirsiniz, ben bitkilerimle bile konuşuyorum mesela ?

Sadece Bakmayın, Görün ve Hayal Edin

Son Akşam Yemeği tablosunu yaparken saatler boyunca tek fırça darbesi vurmadan eserinin karşısında dikildiği söylenir. Bir çalışmayı önce zihninde canlandırmak, gerçekleştirmek onun için fırça sürmek kadar önemliydi. Kimsede olmayan bir sanatçı gözüne sahipti ancak sadece bakmaktansa görme becerisi üzerinde ustalaşması gerektiğine inanırdı. Tüm büyük mucitler gibi Da Vinci’de bir hayalperestti ve şöyle ifade etmişti: “Mucizeler yaratmak istiyorum.” Sahip olduğu iç göz kabiliyeti vardı ki bu kavramı en yakın şekilde hayal gücü olarak düşünebiliriz. Peki çocuklar gibi hayal gücünün süper güçlerinden neden yararlanmayalım? Düşleyebilme kapasitemizi olumlamak için kullanabiliriz. Her öyküyü, her senaryoyu daha iyi, daha kolay, daha da parlatabilir, kendi mucizelerimizi hayal edebiliriz. Denemeye değmez mi?

Da Vinci Gibi Okumak

Da Vinci’yi tarif ederken “Tarihin en amansız ve meraklı adamı.” Diyor Kenneth Clark. Fen, matematik, gastronomi, din, felsefe, sanat, klasik metinler, el falı, dil, tarım ve aklınıza gelebilecek her alandan okuyordu. Evde uzun zamanlar geçirdiğimiz şu günlerde okumak, yeni yazarlara, karakterlere, yeni ilgi alanlarına yer açmak için inanılmaz güzel bir zaman.

Not Alın

Yazının devamı...

Hepimizin öyküsündeki cümle

15 Mart 2020

Bazı öyküler sihirli bir cümleyle başlar. Bazı kitap kapakları gördüğün an dokunur kalbine. Bazı cümleleri okumak kelebekleri kanatlandırır göğsünde. Şimdi kendi öykümde ilk defa yayınlanmadan okuduğum, çalıştığım, önsözünde ve arka kapağında kendimi gördüğüm ve göğsümde kelebekleri kanatlandıran ve birlikte çalışmaktan çok keyif aldığım Yazar Onur Ömer Düzgün’ün fantastik gençlik romanı Mistik Konağın Koruyucuları’ndan bir alıntı ile devam edeceğim:

Enke ağaçlara doğru koşuyordu. Göz yaşlarını, koluna silerken bir taraftan bağırıyordu:

-Bu haksızlık!

Hayat her şeyin yolunda gitmesi demek değildi.

İşte bu hepimizin öyküsündeki o sihirli bir cümle, sadece kahramanımız Enke değil, her gün pek çok insan kendi öyküsünde içinde olduğu pek çok durumu haksızlık olarak nitelendirebiliyor ve evet hayatta her zaman her şey yolunda gitmiyor, hayat zaman zaman can da yakıyor. İşler umduğumuz gibi gitmediğinde “bu haksızlığın” en çok da kendi başımıza geldiği düşüncesine engel olabilmek, benzer şeyler yaşayan başka insanlar da olduğunu hatırlayabilmek öykümüzün seyrini değiştirebilecek bir sihir gibi.

Acı çektiğimizde, şefkate en çok ihtiyaç duyduğumuzda içimizdeki ses en çok “Neden ben?” diye soruyor; ne kadar suçlayıcı, ne kadar ayrıştırıcı ve ne kadar yalnız… oysa o ya da bu sebeple acıyı hepimiz misafir ederiz yani acı insanlığın ortak paydasıdır.

Ve aslında öykümüzün seyrini değiştirebilecek olan o sihir belki de şefkattir. Garmer’a göre şefkatli olma deneyimi, duygusal rahatsızlığa karşı direnme eğiliminden vazgeçmektir. Bir kişiyi, acıyı veya acıya olan tepkilerimizi kabul etmektir. Günümüzde yaşam fazlasıyla hızlı, en iyiye odaklı, enlerle, beğenilerle dolu ve sürekli değerlendirileceğimiz ve yargılanacağımız bir sisteme dönüşüyor ve gitgide şefkatten uzaklaşıyor. Devreye öz-eleştiri giriyor, bir başkasına savurduğumuz eleştirilerden daha ağır, daha incitici sıfatlarla dolu bir dille. İşte tam da bu anlarda duygumuzdan bir adım uzaklaşmak ve “Bu yaşadığım şey çok zor, neye ihtiyacım var?” diyebilmek, kendimize şefkatle yaklaşabilmek öz-nezakettir. Bu adımı Doç.Dr. Zümra Atalay kendimize yaptığımız bir barış teklifi olarak ifade ediyor. Öykümüzde artık bir de barış teklifi var.

Acının varlığını fark etmek ve kabul etmek şefkatin açığa çıkmasına sağlayacaktır. Son dönemde yapılan araştırmalar giderek artan bir şekilde olumsuz durum ve duygulardan kaçınma davranışının, sorunları yok saymanın pek çok ruhsal sorunun odağı olduğunu desteklemekte. Acıdan kaçınmak daha acı verici…

Yazının devamı...

Sevgili beş yıl sonraki ben

4 Şubat 2020

Her yeni yılda kendime mektup yazarım; hissettiklerimi, aldığım dersleri, duymak istediklerimi, duymak istemediklerimi, hatırlamak istediklerimi, unutmak istediklerimi, hayal ettiklerimi, hedeflediklerimi… Geriye dönüp yıllar içinde biriktirdiğim her şey; mektuplarım, defterlerim, anı kutumdaki eşyalar, kitaplarıma aldığım notlar ve altını çizdiğim satırlar, listeme eklediğim şarkılar, takip ettiğim ve takipten çıktığım isimler o kadar anlamlı ki… İnsan kendi evrenini yaratabileceği güce sahip ve bu özgürlüğü hissedebilmeli diyorum.

Bugün kahve içerken bir arkadaşım “Kendi sosyal çevremizi oluşturma lüksümüz var” dedi ve bir an kendimizi düşünürken bulduk, evet var, insanın özgür olma ihtiyacı bu aslında. Dünyanın en ünlü psikiyatrlarından, varoluşçu ve hümanist psikolojinin de önemli isimlerinden biri olan Rollo May özgürlük nedir sorusunu “Özgürlük insanın kendi gelişiminde rol oynamasıdır” olarak yanıtlıyor, kendi kendimize şekil verme kapasitemizdir özgürlük, benlik bilincinin diğer yüzüdür: kendi kendimizin farkında olmadığımızda tıpkı arılar gibi içgüdü ya da tarihin otomatik akışı tarafından yönlendiriliriz. Fakat benliğimize dair bilinç kazanma gücümüz sayesinde dün ya da geçen ay nasıl davrandığımızı anımsayabilir ve bu eylemlerden ders çıkararak şimdiki zamanda nasıl davranmamız gerektiğine karar verebiliriz diyor May.

Hayat gerçekten de tercihlerimizle şekilleniyor. Öyleyse ben de May gibi Kierkegaar’ın “kendini seçmek” ifadesinde ısrarcı olacağım. Kişinin kendi benliği ve varlığına karşı sorumluluklarını tasdik etmesi, kör devinim ya da sıradan bir varoluşun tam tersi bir tavırla canlı, kararlı, evrendeki yerinden haberdar, belirli bir noktada var olduğunun farkına vardığı ve bu varoluşun getirisi olan sorumluluğu kabul ettiği anlamına gelir.

Kendimi seçeceğim, çünkü varım.

Kendimi seçeceğim, çünkü hak ediyorum.

Kendimi seçeceğim, çünkü kendimi seviyorum.

Kendimi seçeceğim, çünkü hayallerim ve hedeflerim var.

Kendimi seçeceğim, çünkü beş yıl sonra ki ben yine en çok kendime ihtiyaç duyacağım.

Yazının devamı...

Nasıl Korurum İçimdeki Çocuğu

27 Ekim 2019

KIRILGAN

Kırılgan bir çocuğum ben Yüreğim cam kırığı Bütün duygulardan önce Öğrendim ayrılığı Saldırgan diyorlar bana Oysa kırılganım ben Gözyaşlarım mücevher Saklıyorum herkesten Ürküyorlar gözümdeki ateşten Ürküyorlar dilimdeki zehirden Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözükara cesaretimden Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum, Bir yanı çılgın dağ doruğu. Oysa böyle yapmasam ben Nasıl korurum içimdeki çocuğu? Bir yanım çılgın nar ağacı Bir yanım buz sarayı.

Murathan Mungan

Nasıl korurum içimdeki çocuğu?” Kaçınılmaz ki zor duygular herkesin hayatının bir parçası. Duygularımızla elimizden geldiğince en iyi şekilde baş etmemiz gerekir, kaçmaya çalışmak beklenmedik sorunlar yaratabilir. Arabanızın beklenmedik bir anda bozulmasının yarattığı hüsran türünden zor duygular, kendiliğinden kaybolup gidebilirler. Bir araba kazasında yaşadığınız korku gibi diğer bazıları ise sizi asla terk etmeyebilirler. Huzura sadece bu duygulara taze bir bakış açısıyla baktığımızda ve bu duygularla olan ilişkilerimizde değişiklikler yaptığımızda erişebiliriz diyor Christopher K. Germer ve ekliyor duygular biraz beden, biraz da zihindir: Beden nasıl düşündüğümüzü etkiler ve düşünmek de bedenimizi…

“Yüreğim cam kırığı” Bedenine karşı yumuşak, sevgi dolu bir yaklaşım içinde olmak ise farkındalığa atılmış ilk adım gibidir. Yumuşama, izin verme, sevme, bırakma, akışta olma bu kavramları zihnine, bedenine ve hayatına almayı dene.

Bir yanı sarp bir uçurum, Bir yanı çılgın dağ doruğu.” Duyguların için uygun sözcükleri bulmayı dene. Beyin üzerine yapılan araştırmalar, duyguları ifade etmek için sözcükler bulmanın, beynin stres tepkisi veren bölümünü devre dışı bıraktığını göstermiştir. İşte farkındalık meditasyonlarının tam olarak yaptığı şey bu.

Acı çekmenin doğasını açık bir şekilde görebilme becerisidir, acının doğasını anlamaktır şefkat. Güçlü durabilmek ve ben bu acının bir parçasıyım diyebilmektir ve her şey gibi “öz” de başlar. Germer’a göre şefkatli olma deneyimi, duygusal rahatsızlığa karşı direnme eğiliminden vazgeçmektir. Bir kişiyi, acıyı, veya acıya olan kendi tepkilerimizi kabul etmektir. İşler iyi gitmediğinde kendimizi kendimizi yargılamak ve acımasız olmak gibi bir alışkanlığımız vardır. Ancak öz şefkatli olan birisi bu güçlüklere ve engellere katı eleştirilerle değil, anlayışla yaklaşır. Yaptığı şey bu acıları ve engelleri görmezden gelmek değildir. Tutumu farklılaşır, iyileştirir…

Yazının devamı...

Duygusal Zeka ve Pandora

29 Temmuz 2019

Çocukluğumdan bu yana tarih ve mitoloji hakkında okumayı, dinlemeyi ve seyretmeyi çok severim. Bu yazının ilham kaynağı da en popüler mitoloji prenseslerinden Pandora.

Bilinen efsaneye göre, eski Yunan prensesi olan Pandora’ya güzelliğini kıskanan tanrılar tarafından gizemli bir kutu armağan edilir ve hiçbir zaman açmaması gerektiği söylenir. Ancak bir gün, merak hissinin baştan çıkarıcılığına kapılan Pandora kutunun içine bakmak için kapağını kaldırır ve dünyaya hastalık, keyifsizlik ve çılgınlık gibi büyük belaları salmış olur. Fakat ona acıyan bir tanrı hayattaki tüm dertlerin tek devası olan Umut’u kutuda tutacak bir şekilde kapağı kapatmasını sağlar. Umut teknik anlamda her şeyin er-geç yoluna gireceğine inanan aşırı iyimser görüşten öte bir şeydir. Snyder bunu kesin bir biçimde şöyle tanımlar: “hedefler ne olursa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ve yönteme sahip olduğunuz inancı.” Duygusal zeka açısından iyimser bir tutum, zorluklar karşısında kişileri kayıtsızlığa, umutsuzluğa ya da depresyona karşı koruyan bir tavırdır ve yakın akrabası umut gibi iyimserlik de hayatta kazanç sağlar.

Aslında tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan dürtülerdir; evrim, yaşamla baş edebilmemiz için bizi acil plan yapabilecek şekilde programlamıştır. Duygu (emotion) sözcüğünün kökü moteredir. Latince hareket etmek anlamına gelen fiile “e-“ ön eki getirildiğinde anlam uzaklaşmak olur ki bu, her duygunun bir harekete yönelttiği fikrini vermektedir diyor Duygusal Zeka kitabında Daniel Goleman ve örneklerle açıklıyor:

Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir, kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi hormonların hızla salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket etmeye yetecek güçte enerji meydana gelir.

Mutluluğun oluşturduğu başlıca biyolojik değişiklikler arasında, beyin merkezinde olumsuz duyguları engelleyip bir enerji artışına yol açarak kaygı verici düşünceleri durduran bir etkinlik yer alır. Ancak bedeni rahatsız edici duyguların yarattığı biyolojik uyarılmadan kurtaran sükunet hali dışında, belirli bir fizyolojik değişim görülmez. Bu konfigürasyon bedene genel bir dinlenme sağlar, ayrıca kişiyi elindeki işi yapmaya, çeşitli hedeflere doğru ilerlemeye hazır ve istekli hale getirir.

Kötü haber: Uluslararası veriler, modern hayat tarzının dünyanın her yerinde benimsenmesiyle birlikte yayılan bir depresyon salgınına işaret ediyor. Yüzyılın başından beri birbirini takip eden her kuşak, ebeveynlerine kıyasla daha yüksek ağır depresyon riski taşımıştır; hem de yalnızca üzüntü değil, aynı zamanda kişiyi felç eden bir halsizlik, keder, kendine acıma duygusu ve baskın bir umutsuzluk halinde erken yaşlardan itibaren başlamaktadır.

İyi haber: Çocuklarla yapılan bir çalışmada sorunlara daha olumlu bir açıdan bakmayı öğrenmenin depresyon riskini azalttığını gösteren her türlü işaret mevcuttur. Yapılan araştırmaları incelediğimde dikkatimi çeken en temel iki şey katılımcılarla yapılan çalışmaların tamamının özbilinç ve umut duygusu ile ilgili olduğu oldu. Şaşırtıcı değil.

Özbilinç, kendini tanıma -bir duyguyu

Yazının devamı...