Toplum ve önleyici hizmetler

7 Mart 2021

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, 2019 yılında Türkiye’de canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 183 bin 652 ve canlı doğan bebeklerin %51,3’ünün cinsiyeti erkek, %48,7’sinin cinsiyeti kız oldu.

Bir bebek dünyaya gelince diyerek başlayıp ardı ardına güzel sözcükler eklemek isterdim cümlelerime; istenen bebek olmak, emek verilen olmak, sevmek, umut etmek, paylaşmak, hissetmek, birlikte büyümek, çoğalmak ama bugün yapamadım. Çünkü yine bir kadının çocuğunun önünde şiddet gördüğü bir video ile merhaba dedik yeni güne,. Sonra yıllar içinde mesleğim gereği öykülerine şahitlik ettiğim mutsuz, yalnız, sevgisiz çocukları, ebeveynleri ve insanları hatırladım.

Biliyor musunuz bir bebek daha anne karnındayken öğrenebilir, dışarıdan gelen müzik sesine göre kalp ritmi değişebilir, kelimeleri ayırt edebilir. Doğumdan sonra çok kısa süre içinde sizinle iletişime geçebilir. Çok bilgedir yeni doğan ancak sadece gerçek potansiyelini görebilir ve olumlu duygularla yaklaşabilirseniz.

Sonra bebeklerin, çocukların, kadınların, hayvanların güvende olmadığı bir coğrafyada yaşadığım gerçeği ile bir kere daha yüzleştim. Toplumsal cinsiyetin ne olup olmadığı, yasalar, kadın hakları, çocuk hakları, ihmal ve istismar kavramları, çocuklarımıza okuduğumuz masalların içerikleri, seçtiğimiz kelimelerin gücü, medyanın etkisi, kadının kariyer yolculuğu derken defalarca şikayet etmesine yardım istemesine rağmen hiç bir destek görememiş bir kadının öyküsünün nasıl biteceğini artık hepimiz biliyoruz sanırım. Unicef verilerine göre Türkiye cinsiyet eşitsizliği endeksinde 145 ülke arasında 130. sırada.

Yöneticiler, toplum sağlığı uzmanları, ruh sağlığı uzmanları, eğitimciler, ebeveynler, herkes bıkmadan usanmadan elini taşın altına koymalı. Herkes kendi etki alanı ve uzmanlığı, mesleği, insan olması gereğince artık bir şeyler yapmalı. Elimize geçen gücü ötekileştirmek için değil, birleştirebilmek birlikte büyümek için kullanmalıyız. Bu gün hala konunun bir sosyal medya paylaşımından öteye geçemediği gerçeği ile ilerliyoruz. Umarım artık bir şeyler değişir. Doğru kaynakları takip edelim, konuşalım, fikrimizi paylaşalım, çocuklarımıza anlatalım, okullardan, belediyelerden, kurumlardan eğitimler ve doğru içerikleri talep edelim. Haksızlık gördüğümüzde sesimizi çıkaralım. Edmond Burke “Kötünün zafere ulaşması için gereken tek şey iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” demiştir.

Psikolojik danışma hizmetleri ve önleyici hizmetler ile ilgili farkındalığın arttırılması ve çalışmaların yaygınlaştırılması şart. Gelecekte istenmeyen olay ve durumları önlemek için konu ile ilgili uzmanlara istihdam yaratılması ve meslek profesyonellerinin ilgili gruplara eğitim içerikleri ile destek vermesi şart. Risk etmenlerinin belirlenmesi ve psikososyal kökenli unsurların hızlıca ele alınması, psikoeğtiim programları ile ilerlenmesi lüks değildir. Pek çok Avrupa ülkesi, bir aile bebek sahibi olmaya karar verince ailelere danışmanlık hizmeti vermekte. Ülkemizde ise pek çok sebeple psikolojik danışmanlık hizmetleri neredeyse lüks sayılabilecek düzeyde. Çok acı.

Öfkemi kontrol ederek yazacağım bir sonraki cümlemi. Bir suçlunun da bir zamanlar bir bebek olduğunu unutmayalım. Tam da bu yüzden önleyici hizmetler diyoruz, yarınları biz inşa ediyoruz, toplum şekillendiriyor. Bir birey olarak kendi ruh sağlığımızdan, ailemizden gelen travmalarımızdan, zaman zaman zorlandığımızda dönüştüğümüz kişiden, iş yerinde kim olduğumuzdan, gücü nasıl kullandığımızdan, evlat olma, sevgili olma, eş olma, arkadaş olma, ebeveyn olma kimliklerimizden sorumluyuz. Gandhi “Dünya’da görmek istediğin değişimin kendisi ol.” demiştir.

Her şey daha da zorlaşıyor gibi görünse de biz yine yarınlara umutla bakalım.

Yazının devamı...

Toksik duyguları nasıl yönetirsiniz?

26 Şubat 2021

İnsan beyni ve zihni üzerine yapılan her yeni çalışma soru işaretlerine yanıt olurken diğer yandan yeni soru işaretlerini doğuruyor ve gizemi her geçen gün artıyor.

Bugün duygularımızın kontrolünü elimize almamızı sağlayabilecek bir yapıdan bahsetmek istiyorum; limbik sistem, ceviz büyüklüğündeki hacmine göre insan duygu, düşünce ve davranışı üzerindeki etkisi inanılmaz derecede büyük. Henüz tam anlamıyla deşifre edilmemiş de olsa hipotalamus, talamus, amigdala ve hipokkampüsten oluşuyor. Bu demek ki limbik sistem, açlık, korku, öfke, öğrenme, seksüel merkez, endokrin sistem, otonom sinir sistemi, kalbinizin atışı, sindirim, tehlike anında vücudunuzun vereceği tepkiler, tat alma, görme, işitme, uyku, biyolojik saat, dokunma, plan yapma, sorun çözme, rasyonel düşünme kapasitesi gibi şeylerden sorumlu bir yapı.

Peki limbik sistem sayesinde olumsuz duygularla başa çıkabilmek, daha sağlıklı ve mutlu olmak mümkün mü? Evet!

Biliyoruz ki olumsuz duygular ve deneyimler üzerinden geçen zamana rağmen kaybolmuyor ve zihnimizde derinlerde bir yer ediniyor. 0-7 yaş arasında ebeveynlerinizin sizinle kurduğu ilişki, deneyimledikleriniz, işittikleriniz, gözlemledikleriniz, sizinle kurulan ilişki ve etkileşimlerden zihninizde kalan izler geleceğe dair zihinsel şemalarınızı oluşturur. Bu sayede yaşama karşı bir tutum geliştirir ve hayatı bu tutuma göre yaşarsınız. Bilinçaltında yer edenlere göre yaşamak yerine daha sağlıklı bir yola çıkabilirsiniz. İşte bu noktada devreye limbik sistem giriyor. Bütüncül bir sağlığa erişmek istiyorsak limbik sistemi, olumsuz geçmiş yaşam deneyimlerinden, otomatik olumsuz düşünme şeklinden temizleyip; kendi bedenmize bütüncül olarak bedensel, zihinsel ve ruhsal açıdan nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğrenmeliyiz.

Limbik bağları güçlendirmek için öneriler:

-ANT(Automatic Negative Thoughts) Olumsuz otomatik düşüncelerle başa çıkabilmek

-İnsan ilişkilerinizi güçlendirin

-Fiziksel temasın önemini anlayın

Yazının devamı...

Pandemide pomodoro tekniği

26 Aralık 2020

Çok sevdiğim kitaplardan birisi olan Adam Fawer’ın Olasılıksız romanında geçiyordu pandemide bir kere daha anlam kazanan “Zaman geçiyordu ve herkes de bunu biliyordu” cümlesi.

Pandemide bir kere daha anlam kazanmıştı çünkü zamanın nasıl durduğunu, aktığını, götürdüğünü, beslediğini bu kadar farklı duygularla uzun bir süre sonra ilk defa deneyimliyorduk. Herkesin deneyimi yine biricikti; kimine iyi geldi, kimini zorladı, kimi panikledi, kimi baş etmeyi öğrendi, kimi hastalandı, kimileri kaybetti... derken zamanla zaman kavramı diğer bileşenler kadar kendisini hissettirdi ve buradayım dedi. Karantina hali, sokağa çıkma yasaklı saatler ve günler derken insan zihninin oyunlarını deneyimliyoruz. Bazı günler çok üretken, bazen sadece dinlenerek, bazen nasıl geçtiğini anlamadan yine de geçiyor zaman.

Kendini izle ve kendine izin ver. Her zaman yüksekle motivasyonla devam edemeyebilirsin.

Kendini dinle ve kendine sor neye ihtiyacın var? Bazen sadece durmak isteyebilirsin.

Diğer yandan ev ortamına taşınan iş ve kariyer, evden çalışmanın getirdiği ekstra sorumlulukları ile tükenmişliğe yakın duygular yaşamana sebep olabilir. Zaten ev dediğimiz şey gün sonu gelip evde olma hissini tattığımız, dinlediğimiz, sığınağımızken; bir anda işimiz, okulumuz ve zaman zaman online davetsiz misafirlere kapı açan bir mekana dönüştü.

Hepimizin bir plana ihtiyacı var; zamanı daha iyi yönetebilmek. Ancak bu noktada da karşımıza binlerce öneri çıkıyor. Kimi sabah saati 5.45’i gösterdiğinde öğlene kadar çalışmanın verimliliğini anlatıyor, kimi gece kuşu olduğunu söylüyor, kimi önce çocuklarım, sorumluluklarım diyor kendini es geçiyor. Bütün bu önerileri düşünmek ve kendinin çok da bu planlara yakın olmadığını hissetmenin yarattığı baskı da ayrı. Unutma sen biriciksin. İzle, dinle, fark et ve sana en uygun olduğunu düşündüğün ve bence en önemlisi senin hayatın için sürdürülebilir olanla başla.

Bir gününü nasıl geçirdiğini fark etmelisin. Bunun için belki bir not tutabilir ardından da zaman kaybının sebeplerini görebilir ve bu konuda harekete geçebilirsin. Kişinin üretkenliğini arttırıp, işlerini zamanında bitirebilmesi için, ders çalışması, ürün odaklı çalışmalar için öncelikli olarak etkili bir yöntem olan bir teknikten bahsetmek istiyorum.

Pomodoro

Yazının devamı...

Dikkat vermek

18 Kasım 2020

“Bir kuşun sesini gerçek anlamda dinlememize, bir sonbahar yaprağının görkemini derinden görmemize, başka birinin yüreğine dokunmamıza ve onun bize dokunmasına izin veren şey sadece bir dikkat verme olayıdır.” Christina Feldman & Jack Kornfield

Mevsimler arası geçişin kendisini serinliği ve renkleriyle iyice hissettirdiği bir dönemdeyiz. Cıvıl cıvıl deneyimlediğimiz aynı sokak şimdi daha farklı görünüyor. Gökyüzünün renginden, ağaçların yapraklarına bütün bu değişimleri sadece dikkatimizi yönlendirebildiğimizde fark ederiz. Peki sen bu farklılığı bir yağmur damlasının yüzünde bıraktığı hisle, rüzgarın bedenine temasıyla mı hissettin yoksa hala kendine, çevrene ve evrene uzak mısın?

Modern hayatın temposunun her geçen gün arttırdığını fark ediyoruz. Kabul edelim hız kültürü içinde yaşıyoruz; trafikte, ilişkilerde, kariyerimizde, yemek siparişi verdiğimizde... ancak bütün bu sabırsız tutumların yol açtığı bir yıpranma duygusu var. Bütün bu hıza ve pratikliğe rağmen, zamanın akışkanlığını keşfetmişken doyum ve zihnin rekabeti hep dahasında.

Yavaşla. Özellikle çalışanlar ve ebeveynler için, her ne kadar beklenti her şeyi aynı anda en üst kalitede yapmamızı gerektirse de içten içe bunun doğru olmadığını biliyoruz. Gün içinde seçtiğin tek bir aktiviteyi bile daha ağır, daha dikkat vererek ve daha anda yapmak iyi gelecek.

Paylaş. Sevdiklerimizle iletişim içerisindeyiz; konuşuyor, dinliyor, yorumluyoruz... ancak bu sefer daha derinlerde olan, sesli söylemekten kaçındığın, maskelerden uzak küçük bir fikrini, hayalini, hedefini paylaş ve dikkatle hisset.

Dene. Yapılan araştırmalar yeni disiplinler öğrenmenin beyin gelişimi ve sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini gösteriyor. Yabancı dilden, bisiklet binmeye, resim yapmaktan, şiir yazmaya her yeni öğrenmenin altındaki en büyük bileşen dikkati yoğunlaştırmaktır. Yeni bir disiplinle tanıştığında; denemek istediğin bir şeye başladığında dikkat en üst seviyededir.

Hayır de. Zaman zaman ister ailemiz, arkadaşlarımız veya iş çevremizde; altında yatan reddedilme, değer görmeme vb. kaygılarıyla kendimizi es geçip karşımızdaki insanı reddetmemek için isteksizce evet dediğimiz olabilir. Bu önce kendimize daha sonra karşımızdaki insana yapılan bir haksızlık. Olmak istemediğimiz bir yerde, bir zamanda içsel motivasyonumuzu düşürmeyelim. Hayır diyebilmek; doğru iletişim stili ile iki tarafa da iyi hissettirecektir. Dikkatinizi iletişiminize, kendinize ve karşınızdaki insana verdiğiniz değere yönlendirin.

Hatırla.

Yazının devamı...

İlişkilerde farkındalık

27 Ekim 2020

Bir süre önce hayatın farkındalık seviyesi çevresinde şekillendiğini keşfettim. Fark ettiğim kadar var olabiliyorum; çünkü farkındalık sayesinde bakmak yerine görebiliyor, gerçekten derinlerde hissedebiliyor ve empati kurabiliyor, sadece kendimle olan ilişkimde değil çevremle olan ilişkimde de daha rahat ilerleyebiliyorum. Peki tam tersi şekilde giderek artan kendine yabancılaşmayla; daha az kabul, empati yoksunluğu ve esneklik gösterememeyle insan her geçen gün daha da narsist mi oluyor?

Pozitif psikolojinin babası olarak bilinen Martin Seligman’ın 48 ülkede 10 bin kişi ile yapmış olduğu kapsamlı bir araştırmada mutlu insanların alışkanlıkları inceleniyor. Sırasıyla; etraflarında mutlu insanlar olduğu, esnek oldukları, mutlu olmak için eyleme geçtikleri, yardımsever oldukları, olayların iyi yönlerine odaklanabildikleri, yeri geldiğinde uzaklaşabildikleri, manevi bir tarafları oldukları keşfediliyor.

Diğer yandan terapiye başvurulan ilişki problemlerin altında çok büyük bir oranla narsist bir partnerle beraber olmak, duygusal manipülasyon ve yol açtığı sorunlar yatabiliyor. “Her insan ilişkisi bir güç ilişkisine yol açar; kimse bundan kaçamaz” diyor İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon kitabının giriş paragrafında.

Zamanla insanın kendisi ile olan ilişkisine dair araştırmalar, kitaplar, konuşmalarla kendi iç ses kavramı ile tanıştık/tanışıyoruz ama çok daha uzun süredir aşina olduğumuz, gözlemleyebildiğimiz, daha kolay yorumlayabildiğimiz bir konu: insanın insanla ilişkisi. Sartre’ın meşhur bir sözü vardır: “Cehennem başkalarıdır.” Kendimizle geliştirdiğimiz sağlıklı ve şefkatli bir ilişki ile başkaları kaynaklı gelişen acıyı engelleyebiliriz.

Yine bir araştırma, tahmin edildiği gibi, kendine şefkat gösteren insanların romantik ilişkilerinin daha mutlu ve tatmin edici olduğunu göstermektedir. Aksine, kendine şefkat göstermeyen insanların partnerlerine karşı daha eleştirel ve kontrolcü olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda daha benmerkezci oldukları ve inatçı bir şekilde her şeyin kendi istedikleri şekilde olmasını istedikleri belirtilmiştir.

Başkalarıyla kurmak istediğimiz yakın ve sağlıklı bağlanmanın kurulduğu bir ilişkiye sahip olabilmek için ilk önce kendimize yakın ve bağlı hissetmek, kim olduğumuzu bilmek, zorluklarla mücadele ederken ihtiyacımızı keşfedebilmek, değer verdiğimiz insanlara ilgi gösterebilmek bize ihtiyacımız olan duygusal kaynakları kazandırır. Kendi sevgi, şefkat, kabul isteklerimizi karşılayabildiğimizde hem yakın çevremizle olan ilişkimizde hem de romantik partnerlerimizle olan ilişkilerimizde daha az talepte bulunur, onlarında tamamen kendileri olabilmelerine izin verebildiğimiz, bir ilişki içerisinde olur; olumsuzluklarla karşılaştığımızda esneklik becerisi ile üstesinden gelebilir ya da gitmek gerektiği noktada yeterli gücü kendimizde görebilir ve sağlıklı bir sonlandırma ile o ilişkiyi noktalayabiliriz.

Toplumumuzun büyük bir çoğunluğunda yetiştirilme tarzı sebebi ile ihtiyaçlarımızın karşılanması için bir başkasına bel bağlanış gözlemleyebiliriz. Sağlıklı bir ilişkide iki taraf taleplerini, beklentilerini, ihtiyaçlarını paylaşır, hem verir hem alır. Ancak kendilerine şefkat ve nezaketle yaklaşabileni kendilerini kabul etmenin verdiği öz güvene sahip insanların ilişkilerinde (iki tarafında bu şekilde olduğu, dengeli) akış çok daha rahat bir şekilde gerçekleşir.

Terapi odasını güzel kılan koşulsuz kabuldür, koşulsuz kabul edildiğiniz güzel ilişkilere, sevgiyle...

Yazının devamı...

"Ben kimim?" sorusu

20 Ekim 2020

“Tarih boyunca, mistikler ve filozoflar, hayatın derin sorularına yanıt bulmak için kendimize bakmamız gerektiğini söylerler. Bu kulağa ilgi çekici geliyor, fakat kendimize nasıl bakarız. Sokrates incelenmemiş hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünür. Hayatınızı nasıl incelersiniz? Gözlerinizi kapatır meditasyon mu yaparsınız? Bir analistin kanepesine uzanır ve serbest çağrışımlar mı yaparsınız? Bizim önemli ve heyecanlı olan neyi keşfetmemiz gerek? Bu bir tür aydınlanma mı? Araştırdığımız yanıtlar gerçekten hayatlarımızı iyileştirecek mi?” diyor Dr.David Burns “Birlikte İyi Hissetmek” isimli kitabında ve ekliyor “Fakat sizi uyarmalıyım; aydınlanma sancılı olabilir.”

Cevap iletişim. Kendinle ve çevrende kurduğun iletişim ağında bir yerlerde bulabilirsin kendini.

İlk adım çevreyle kurulan iletişim olsun; ailenle, partnerinle, arkadaşlarınla, birlikte çalıştığın insanlarla, yeni tanıştığın insanlarla, belki de hiç tanışmayacağın ancak asansörde karşılaştığın insanlarla olan iletişimine bakalım. İletişim bir ortamda sadece belirdiğimiz an başlayabiliyor. Kendimizi tanıtmamıza gerek kalmadan içeriye girdiğimiz andan itibaren kim olduğumuza dair onlarca bilgi saçıyoruz. Araştırma sonuçlarına göre ilk birkaç dakika sonunda insanların zihinlerinde zaten ‘birisi’ oluveriyoruz. Düşünelim, en yakın arkadaşlarınız sizi tanımlardı? Aileniz geliştirilmesi gereken yönünüz olarak hangi özelliklerinizi söylerdi? Yöneticiniz ya da çalışanlarınız sizinle ilgili ama ile başlayan hangi cümleleri seçerdi? Ve siz bunları duyduğunuz zaman gerçekten önemsiyor musunuz? Zaman zaman çevrenizde güvendiğiniz insanlardan geri bildirim aldın ve lütfen dinleyin. Sadece işitmek yetmez; ne söylemek istediğini algılamak, üzerine düşünmek, ilgili soru sormak, teyit almak hem empatik bir iletişim ortamı sunar hem de ilişki bağlarımızı güçlendirir. Geri bildirim alarak ilerlediğimiz ilişkilerde, işlerde, birlikteliklerde olası hataları, iletişim engellerini ortadan kaldırmış olur; kendimizi ifade etme imkanı bulmuş oluruz. Etkin dinleme sanırım insanlığın en büyük becerilerinden ve üstelik öğrenilebiliyor.

İkinci adım kendimizle kurulan iletişim. “Bir ben vardır benden içeri” demiş Yunus Emre, tanış o kişiyle. Kendinizi tanıdığınızda psikolojik iyi oluşunuzu güçlendirecek becerilerinizi fark eder, zorlu duygu durumlarıyla baş edebilmek için gerekli kabulu keşfetmiş olursunuz. Özgürlüğünüz, haklarınız, talepleriniz, ihtiyaçlarınız ve dolayısıyla özgüveninizin temellerini kendinizi tanıdıkça atabilirsiniz. ‘Hep bunu yapmak istemiştim’ demektense ‘Şimdi bu hayalim için çalışıyorum’ diyebilirsin. Kim olduğunu bilirsen, sınırlılıklarını bilir, hayallerinin peşinden giderken ihtiyaçlarını görebilirsin. Kendinle kurduğun iletişim; hani o kalabalığa girdiğinde beliren veya hata yaptığında duyduğun o iç ses sen kendini tanımaya başlarsan artık eleştirel ve kötü bir ses olmaktan en yakın arkadaşınmışçasına bir şefkatle duyurur kendini sana. Çevreyle kurulan iletişimde geri bildirim almanın önemi kadar kendinle kurduğun iletişimde de küçük düşünme molaları, meditasyon vb zihin egzersizleri ile yola çıkabilirsin. Her hafta seni mutlu veya mutsuz eden şeyleri küçük bir deftere not edebilir, daha sonra üzerine düşünebilirsin. Unutma duyguların motivasyonlarınla önce düşüncelerine ardından da davranışlarına dönüşür. ‘Orada yalnızım, istenmiyorum’ dediğin şey sadece seni o ortamdan uzaklaştırmakla kalmayacaktır; kendinden de uzaklaştırabilir. Oysa sen bugüne kadar birçok başarı, başarısızlık, mutluluk ve mutsuzlukla geldin, ders çıkardın, yeniden denedin, batırdın, hissettin, hissizleştin ve varsın! İnsanların doğru veya yanlış etiketlendirmeleriyle hayatını ve hayatına bakış açını şekillendirmemelisin. Sen önce sen ne istiyorsun? Kimsin ve kim olmak istiyorsun? Kendinizi tanıma yolunda en sevdiğim egzersizlerden birisi otobiyagrafik hafıza çalışmasıdır. Hatırlayabildiğin kadar eskiye git ve film şeridi gibi bırak aksın. Bir diğeri de kendi zihnindeki portren. Nasıl birisi bu, kim bu insan, güçlü yönleri ne, zayıflıkları ne? Benlik saygın ile ilgili cevaplar bulmanı sağlayan bu çalışma ile kafandaki resmine ulaşabilirsin. Sor kendine: ben kimim, hayattaki amacım nedir, hayallerim neler...

Benliğimizin en derin kısımlarında dolanmak kolay değil; dürüstlük, şeffaflık ve güç istiyor. Mindfulness (bilinçli farkındalık) pratikleri iyi bir fikir olabilir. Ben kendi mindfulness süreci daha önceki şu yazımda birazcık paylaşabilmiştim. Bu pratiklerle ulaştığınız iç huzur ve denge kim olduğunuzu duyabilmenize imkan verebilir. Dene.

Sevgiyle...

Psk.Dan.Gizem Kolçak

İletişim ve psikolojik danışmanlık için....

Yazının devamı...

Mindful beslenme

12 Ekim 2020

Kahvesini tadını çıkararak, koklaya koklaya içenlerden misiniz yoksa farkında bile olmadan telaşla tüketenlerden mi? Bu soru, önemli bir soru gibi görünmese de önemli bir ip ucu verir: tutumunuz.

Gün içerisinde mutluluktan hüzne, heyecandan utanca farklı yoğunluklarla; eşlik eden düşünceler ve bedensel duyumlarla pek çok duygu yaşarız. Duygular yaşamımıza renk katan, hayat repertuarımızı geliştiren, zorlayıcı durumlarla baş edebilmemiz için var olan yapılardır.

İnsan biriciktir; kimi daha yoğun yaşar duygularını, kimi daha hafif. Duygularımıza düşüncelerin de eşlik etmesiyle motivasyonlarımız oluşur. Çoğunlukla motivasyonlarımıza göre hareket eder duygularımızın önce düşünce, ardından bizi davranışa nasıl sürüklendiğini fark ederiz. Dilerim fark ederiz. Çünkü kişi ancak duygularına karşı farkındalık sahibi olduğu zaman ‘olumlu ya da olumsuz’ dan daha çok ‘deneyim’e dikkatini yoğunlaştırır. Ne hissettiğini, bu hissi nasıl tanımladığını, bedeninde nerede karşılık bulduğunu, arzularını, zihninden gelen ve usulca giden düşüncelerine karşı dikkatini bilinçli bir şekilde yönelterek duygularını düzenleyebilir. Kişinin kendi duygularının farkında olması önce kendisiyle sonra da çevresiyle olan ilişkilerinde kolaylık sağlar. Duyguları düzenleyebilme becerisi ardından bir kabul gelişir; hissedilen duygular zorlayıcı, yıpratıcı duygular da olsa onları ifade edebilmeyi, hakkıyla yaşayabilmeyi sağlar ve kendimizle olan ilişkimizi kolaylaştırır.

Beslenme alışkanlıklarınızın farkında mısınız? Yemek yerken otomatik pilotta mısınız? Bedeninizle olan ilişkiniz benlik saygınızı etkiliyor mu? Sorularla dolu bu paragrafı bitirmeden önce kendinize şunu soruları sorun: Son yediğiniz öğünün tadını ve dokusunu tarif edebiliyor musunuz? Eğer tükettiğiniz besini detaylandıramıyorsanız muhtemelen mindful beslenmiyorsunuz ve duygu durumunuz beslenme tutumunuzu etkiliyor olabilir.

Mindful beslenme nedir?

“Yiyecekleri 5 duyu ile algılayabilmek. Örneğin yediğimiz yiyeceğin kokusunu bilmek ya da rengini farketmek. Bu yolla otomatik pilottan çıkıp şu ana gelebilmektir.” diyor Mindfulness Enstitute Kurucusu Prof. Dr. Zümra Atalay bir blog yazısında.

Bedeni fark et. Gerçek ihtiyaçlarımız bedenimizde. Açlık ve tokluk sinyallerini tanı. Sinyalleri beden farkındalığı ile tanı ki yalnızlık, üzüntü, stres, sıkılma duygularıyla olumsuz yeme alışkanlığı geliştirme. Besin tüketirken acele etme önce şöyle bir bak rengine, kokla mesela, ağzında bıraktığı tat ve dokuyu hisset, yavaşla, tadını çıkar. Mindful tüket ki sadece bedenini değil ruhunu da besle, gerçek ihtiyaçlarını fark et, duygularını yönet, bedeninin ihtiyaçlarını kabul et şefkatle, kilo kontrolü daha kolay ve eğlenceli bir hal alsın, ihtiyacın kadar tüket. Önündeki bir fincan kahvenin rengini, kokusunu, ellerinde bıraktığı hissi düşünerek sadece 1 dakikada zihnin otomatik pilottan çıksın ve ana gel.

Gün boyunca her öğünü kraliyet 5 çayı tadında geçirmediğimizin de farkında olmakla beraber en azından günde bir öğününü hazırlarken, ilk çatalı tadarken, kahve keyfi yaparken 1-2 dakika ile ana gel. Ben sabah kahvemi mindful hazırlıyor ve bir mindfulness meditasyonu şeklinde tüketiyorum. Aynı kahveyi her gün başka deneyimleyebiliyorum. Denemelisin!

Yazının devamı...

Ebeveynlerde tükenmişlik

8 Ekim 2020

Kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım. 19. yüzyılda çocukların çalıştırılması yasaklanır ve zorunlu eğitim başlar. 20. yüzyılda çocukların korunması gerektiğine dair bir fikir gündeme gelir. 1989’da Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi ‘çocuğun yüksek yararı’ için oluşturulan 54 madde ile yüzlerce yıllık kayıtsızlık ardından bütün gözleri çocuğa ve çocuk gelişimine odaklar ve bu tarihi bir dönüm noktasıdır.

Şimdi daha yakın bir tarihe gidelim; mesela senin aile öyküne veya kendi ebeveynlik öyküne. Nasıl bir çocukluk geçirdin, bakım verenlerle iletişimin nasıldı, ebeveynlerinin kendi aralarındaki iletişim ile ilgili neler kaldı hatırında? Peki bu anılar seni nasıl bir ebeveyne dönüştürdü? Peki sen, sen nasıl bir ebeveynsin? Cevaplaması çok zor bir soru değil mi... çevrende örnek gördüğün ebeveynler, şöyle yap böyle yap diyen tecrübeli sesler, sen ve partnerinin çocuğunuz için kurduğu hayal ve hedefler, bakım veren olarak onca sorumluluk derken belki de zaman zaman yükselen olumsuz bir iç ses!

Mesleğim gereği çok fazla aile ile çalışma fırsatım oldu. Her bir öykü, her bir cümle, her bir temas bana büyük bir çoğunluğun elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığını gösterdi. Anne baba olmak harika bir şeydir ancak çocuk sahibi olmaya karar verilmesinin ardından ilk andan itibaren; diğer bir yandan büyük bir stres kaynağıdır da. Tüm sorumlulukların yanında bir de zaman zaman beliren o iç ses var, içten içe ‘yorgunum’ veya ‘kaçmak istiyorum’ diyen.

Bil ki yalnız değilsin.

Bir kitap alıntısıyla devam etmek istiyorum defterime not ettiğim:

“Yoğun kronik ve/veya uzadıkça uzayan stres durumunda, anne babalar sonunda ebeveynlerde tükenmişlik sendromuna yakalanabilir. Freudenberger’e göre tükenmişlik sendromu mücadele eden insanın hastalığıdır, Maslach’a göre ise iyileştiren insanın. Peki ebeveyn nereye düşüyor burada? O da çocukları için bilfiil ‘mücadeleci iyileştirici’ değil midir?”

1980’li yıllardan itibaren ebeveynlerde tükenmişlik sendromu ile ilgili pek çok araştırma yapıldı; bedensel ve duygusal yılgınlık, çocuklarla duygusal mesafenin açılması, yeterliliğin kaybı, çiftler arasında iletişim sorunları gibi alt başlıklarla incelendi. Bedensel ve duygusal yılgınlık hissi ardından gelen yabancılaşma ile bitkin düşen ebeveynin kendisini partnerine ve çocukları ile olan ilişkisine verecek gücü kalmaz, tahammülü azalır, sorumlulukların yerine getirilmesi zorlaşır ve öfke problemleri ile süreç devam edebilir. Artık kendisini yeterli hissetmeyen ebeveynin zamanla aile ilişkileri, sosyal yaşantısı ve kariyeri de etkilenebilir. Tükenmişlik sendromunun hangi türü olursa olsun, özellikle duygularını kontrol etmekte zorlanan kişilerde agresyonu önemli ölçüde arttırdığı görülmektedir.

“Yapılan araştırmalar duygusal beceri düzeyinin, strese direnme kapasitesinin en öngörülebilir psikolojik faktörü olduğunu gösteriyor.” Yani çözümü yine duygularımızda arıyoruz. Duygularımızı tanımlayabilmek, anlayabilmek eşler arasında, aile içinde duygularımızı doğru kelimelerle ifade edebilmek, duyguları yönetebilmek çözüm olacaktır. Mükemmel ebeveyn olmak, mükemmel çocuk yetiştirme çabası ebeveynleri strese sürüklüyor. Çocuk/çocukların bakımı, aile yaşantısı, iş yaşantısı derken kendi yaşamımızı unutmamıza yani kendimizi ikinci plana atmamıza ne yazık ki sebep olabilir.

Yazının devamı...