Gürleyen Yıldırım Revüsü

29 Haziran 2019

Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği belgeselde Bob Dylan’ın 1975 yılında düzenlediği Gürüldeyen Yıldırım Revüsü Turnesi merkezinde o dönem, revüdeki sanatçılar, edebiyat dünyası ele alınıyor

14 veya 15 yaşındaydım. O dönem aynı yatakhanede kaldığım sonrasında ise aynı evi paylaştığım ve bugüne kadar dostluğumuzun kesilmeden devam ettiği şair Oğuz Karakaş heyecanla yanıma geldi, elindeki walkman’in kulaklığını uzatıp şu sözleri söyledi:

Oh kardeşim, kollarına geldiğim zaman/ Bana bir yabancıymışım gibi davranma/ Babamız bu şekilde hareket etmeni istemezdi ve tehlikeyi fark etmelisin.

Geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayımlanan “Rolling Thunder Revue: A Bob Dylan Story by Martin Scorsese” (Gürleyen Yıldırım Revüsü: Martin Scorsese’den bir Bob Dylan Hikayesi) isimli gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği belgeseli izlerken aklıma Dylan’la ilk kez tanıştığım bu an geldi. Bob Dylan, “Oh Sister” isimli şarkısını söylüyordu.

Yaklaşık 2 buçuk saat süren serüvende Bob Dylan’ın 1975 yılında düzenlediği Gürüldeyen Yıldırım Revüsü Turnesi merkezinde o dönem, revüdeki sanatçılar, edebiyat dünyası ele alınıyor. Yazar Larry “Latso” Sloman’ın belgeselde aktardığına göre menajer Chesley Millikin Bob Dylan’a “gürleyen yıldırım”ın Kızılderililer için ne manaya geldiğini bilip bilmediğini sorar ve sonra cevabı verir: Doğruları konuşmak.

Bob Dylan’ın yaptığı aslında budur. Doğruları konuşmak Hurricane (Fırtına) adıyla bilinen efsanevi boksör Rubin Carter için yazdığı “Hurricane” şarkısı bunun en güzel ve başarılı örneklerinden birisi. Belgeselde Rubin Carter’ın da yer aldığını yeri gelmişken belirtmek isterim.

Daha önce hiç görülmemiş görüntülerden oluşan bu belgeselde şair Allen Ginsberg, Joan Baez, Patti Smith, Sam Shepard, Joni Mitchell gibi isimler de yer alıyor.

Ginberg’in müthiş bir dansçı olduğunu bilmezdim, benim için belgeselin en heyecan verici yanlarından biri Allen Ginsberg’i dans ederken görmek oldu. Ama Allen Ginsberg ve Bob Dylan’ın Jack Kerouac’ın mezarı başında şiir okuyup şarkı söylemeleri paha biçilmez bir sahneydi.

Yazının devamı...

UZAYDAKİ SANAT

15 Haziran 2019

Sanat dünyasının süperstarları olarak gösterilen Damien Hirst, Jeff Koons gibi isimlerden biri SpaceX uzay yolculuğu projesine rahatlıkla katılabilir. Belli mi olur belki orada bir eser üretmeleri bile mümkündür

Yirminci yüzyılın ilk yarısında sanatçıların, özellikle ressamların hayatında köklü değişikliklere neden olan teknolojik değişiklikler meydana geldi. Esasında bu değişiklikler hepimiz için geçerliydi.

Sinemanın icadı ve yaygınlaşması herkesi etkiledi ama ressamların eserlerine bu değişiklik doğrudan yansıdığı için daha görünür oldu. Havacılığın sivilleşmesi de benzer gelişmelerden bir tanesi. Fahrelnissa Zeid “İç Dünyaların Ressamı” adıyla yayımlanan biyografide okuduğumuz kadarıyla uçakla yaptığı seyahatin etkilerini şu sözlerle aktarıyor:

“Biçimlerle çok geleneksel bir şekilde çalışan bir kişiydim. Ama uçak seyahati beni değiştirdi. Ufku önünde görüyor... ve uçağa giriyorsun... Ne büyük bir şok! Dünya baş aşağı dönüyor. Bütün bir şehir avuç içine sığacak hale geliyor, dünyaya kuşbakış bakıyorsun. Bunu aklımda tutmak istedim, ilkinde afalladım. Amerika’ya gittiğimde... Gökyüzünü tepeden izledim; arabalar, evler, anıtlar küçük noktalar halindeydi. Beyniniz bunu hemen kabullenmiyor [...] öyle güçlü bir görüntü! [...]”

Peki Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi Başkanlığı (NASA) uzaya bir ressam gönderirse bu sanatçının ortaya koyacağı eserler nasıl olacaktır?

Bunda ne var ki dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını zaten herkes görüyor diye düşünmeyin. Astronotların uzayda yerçekimi yokluğundan dolayı normal bir insanın görebileceğinden çok daha uzağı görebildiklerinin biliyoruz. Ayrıca arada su da olmadığı için uzaydan çıplak gözle bakıldığında dünya fotoğraflardan daha farklı görünecektir.

Netflix’te de izlenebilen Darren Aronofsky’nin yönettiği “Sıradışı Bir Kaya” isimli belgesel serisini yaşadığımız dünyaya dair birazcık dahi merakı olan herkese tavsiye ederim, astronotların anlattıklarının, şahitliklerinin de ne kadar farklı olduğunu görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Hemen herkesin görülecekler listesinde yer alan kuzey ışıklarıyla alakalı bir örnekle açıklayayım. Astronotların anlattıklarına göre uzayda aurora dünyadan görüldüğünden çok daha farklı görünüyor. Astronot Leland Melvin şu sözlerle aktarıyor: “Yeşil parıltılar gördüm. Neredeyse dans eden biri gibiydi. Biz üzerinden geçerken hareket eden şekillerden oluşuyordu.” Bir diğer astronot Chris Hadfield “Yeşiller, kırmızılar ve bütün belli belirsiz renkler devasa bir perde hayaleti gibi” sözleriyle tarif ediyor. NASA’nın böyle bir girişimde bulunacağını sanmıyorum. Ama sanat dünyasının süperstarları olarak gösterilen Damien Hirst, Jeff Koons gibi isimlerden biri girişimci Elon Musk’ın SpaceX olarak bilinen uzay yolculuğu projesine rahatlıkla katılabilir. Belli mi olur belki orada bir eser üretmeleri bile mümkündür.

Yazının devamı...

Yokluğun getirdiği şöhret: Salvator Mundi

8 Haziran 2019

Kasım 2017 tarihinde Christie’s Müzayede Evi’nde satışa çıkan Salvator Mundi o tarihten beri en çok konuşulan sanat eseri. Şu an bu tablonun nerede olduğuna dair net bir şey bilmiyoruz. Sahibinin kim olduğunu da...

Dünyanın en bilinen, en çok ziyaret edilen, en fazla kopyası yapılan, en fazla parodisi yapılan sanat eseri büyük Rönesans dehası Leonardo da Vinci’ye ait olan Mona Lisa. Ama bu her zaman böyle değildi. Mona Lisa 21 Ağustos 1911 tarihinde Louvre Müzesi’nden çalındı. Çalındığı, olaydan 26 saat sonra anlaşıldı. Çünkü bugünkü gibi önünde uzun kuyruklar oluşmuyordu. Hatta ilk yoğun ilgi, çalınmasından hemen sonra insanların Mona Lisa’nın yokluğunu görmeye gelmeleriyle başladı. Bu durum gazete manşetlerine bile taşındı. Fransızlar Mona Lisa’yı bulabilmek için o kadar büyük bir çaba sarf ettiler ki tablo bu çabalardan sonra dünyanın en bilinen sanat eseri haline geldi. Mona Lisa’yı arama faaliyetleri sırasında büyük ressam Pablo Picasso ve Fransız şair Guillaume Apollinaire de gözaltına alınıp sorgulandı. Yaklaşık iki yıl sonra, eseri Louvre’da çalışan ahşap ustası Vincenzo Peruggia’nın çaldığı anlaşıldı.

Bugünlerde gene Leonardo da Vinci’ye ait bir eser üzerinden benzer bir tanıtım kampanyası yapılıyor. Kasım 2017 tarihinde Christie’s Müzayede Evi’nde satışa çıkan Salvator Mundi o tarihten beri en çok konuşulan sanat eseri. İlk başta fiyatı tartışılmaya başlandı. 400 milyon dolar gibi bir fiyata satılan eser, satışı yapılmış en pahalı sanat eseri ünvanını kazandı. Beklenen yaklaşık fiyatın 80-100 milyon dolar arasında olduğu göz önüne alınırsa neden bu kadar şaşırtıcı olduğu daha rahat anlaşılır. Daha sonra alıcının kim olduğuna dair söylentiler hızla yayıldı. Ve büyük ihtimalle Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman’nın aldığı neredeyse kesinleşti. Müzayede esnasında diğer pey veren kişinin ise Abu Dhabi veliahtı Muhammed bin Zayd Al Nahyan olduğu ve eseri politik olarak sıkıntı yaşadıkları Katar’ın alacağından endişe ettikleri için yükselttikleri ise bir başka teoriydi. Müzayede evlerinin yapısından dolayı tam olarak kimlerin teklif verdiğinden taraflar açıklama yapmadıkça asla emin olamayacağız.

Satın almadan kısa bir süre sonra Abu Dhabi Kültür ve Enformasyon Bakanlığı esere sahip olduğunu belirten bir tweet attı. Daha sonra da eserin Louvre Abu Dhabi 2018 eylülünde sergileneceğini söyledi ama sonra herhangi bir neden belirtmeden ertelendiğini duyurdu. Şu an bu tablonun nerede olduğuna dair net bir şey bilmiyoruz. Sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz. Ama konuşmaya devam ediyoruz. Sanat tarihçisi Ben Lewis’in “The Last Leonardo” isimli kitabı geçtiğimiz günlerde William Collins Yayınevi tarafından yayımlandı. (Bu kitabın Türkçe’ye çevirileceğine dair hiç ümidim yok) Yaşayan en önemli Leonardo da Vinci uzmanlarından Martin Kemp’in de bu tabloyla alakalı bir kitap hazırladığını biliyorum.

Tabloyla alakalı en büyük en büyük soru işaretlerinden biri de tablonun gerçekten Leonardo da Vinci’ye ait olup olmamasına dair. Gene söylentilere göre bu yıl Da Vinci’nin ölümünün 500. yılı nedeniyle büyük bir sergi hazırlığında olan Louvre Müzesi eseri sergilemek için Abu Dhabi’den talep etti ama bir cevap alamadı, ayrıca gene iddialara göre eğer olumlu bir cevap alırsa da eserin gerçekten Leonardo da Vinci’ye ait olduğuna inanmadıkları için sanatçının stüdyosundan çıkan eserlerle birlikte sergileyecekleri söylentiler arasında. İster Leonardo’ya ister onun öğrencilerinden birine ait olsun Salvator Mundi daha çok konuşulacak. Böylelikle değeri daha da artacak.

Yazının devamı...

Ramazanın ardından

1 Haziran 2019

Günümüz ramazanlarının da güzel olduğuna inananlardanım çünkü ramazan kişinin kendisiyle alakalı bir zaman daha çok. Kendi olmasıyla, kendini bulmasıyla ve bilmesiyle. Peki bu ramazanda ben ne yaptım? Ne yapmaya çalıştım?

Her yıl ramazan ayında doğal ve bariz sebeplerle alışkanlıklarım(ız) değişiyor. Sadece alışkanlıklarımız değil hayatın genel akışı da değişiyor.

İnsanın dönüp kendisine bakması, yaptığı yanlışlardan vazgeçmesi için bir şanstır da zaman. Adı üstünde Rahmet ayı. Bunu vesile bilip kendini değiştirebilenlere ne mutlu.

Sanat dünyasında bunun yansımaları maalesef yok denecek kadar az (İftar davetlerini saymazsak, ki onlar bile çok az Ramart ve Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin gece 1.30’a kadar açık olması ilk aklıma gelenler) Esasında bir ramazan eğlencesi olmayıp siyasi hiciv olan karagöz-hacivat gösterileri de her yıl ramazan ayında karşımıza çıkıyor sanat aktivitesi olarak. Bir de nerede o eski ramazanlar kıvamında yazılar. Nostaljisever bir insan olamadım. Bugüne ve geleceğe bakmayı tercih ettim çoğunlukla. Günümüz ramazanlarının da güzel olduğuna inananlardanım çünkü ramazan kişinin kendisiyle alakalı bir zaman daha çok. Kendi olmasıyla, kendini bulmasıyla ve bilmesiyle. Peki bu ramazanda ben ne yaptım? Ne yapmaya çalıştım? Bol bol kitap okudum, ağırlıkla dini kitaplara, tefsirlere yönelmeye çalıştım.

Özellikle ramazanın son 10 günü ki bu 10 gün içinde 1000 aydan daha hayırlı olduğu Kuran-ı Kerim’de müjdelenen Kadir gecesi vardır, sosyal medyadan uzak durmaya çabaladım. Sabretmeyi bir kez daha öğrendim ya da öğrenmeye çalıştım. Ne derece başarılı olduğumdan emin değilim. “Olmak”la “bilmek” arasındaki farkı anlamaya çabaladım. Osmanlı’da “bilmek”e dair olan mekanların daha çok suriçinde “olmak”a dair mekanların ise sur dışındaki İstanbul’da olmasının hikmetini anlamaya çalıştım.

Temel bir bilgi

Yukarıda iftar davetlerinin bile çok az olduğunu yazdım. Bu davetlerden birinde yaşanan bir olayı paylaşmak isterim. İstanbul’un önemli müzelerinden birisi bir etkinlik vesilesiyle akşam yemeği düzenler. Davetlilere akşam yemeğinin iftar saatinde olacağı da bildirilir. Sonuçta herkes oruç tutmuyor ama böylelikle oruçlular da kendilerini rahat hissedeceklerdir. Ama bu etkinliği düzenleyen kişiler iftarın saat kaçta olduğunu ramazanın ilk gününün imsakiyesine bakarak ayarlamışlar. İftar saatinin her gün değiştiğinin farkında değillermiş. Ayrıca “iftar” yemeğinde içki servis edilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir saçmalık. İçinde yaşadığımız topluluğun adetlerine, inançlarına, geleneklerine bu kadar yabancı olmayı maalesef anlayamıyorum. Bu temel bir din kültürü bilgisidir. Çok övüp yere göğe sığdıramadığımız Batı’da böyle bir yabancılığa şahit olamazsınız. Paskalya’nın, Noel’in ne zaman olduğunu bilmeyen birisini, inanıp inanmaması önemli değil, bulamazsınız. Kendine bu kadar yabancılaşan bir gruptan nasıl bir yaratıcılık bekleyebiliriz emin değilim.

Yazının devamı...

Kalbin Sesi

25 Mayıs 2019

Yazar Mustafa Kutlu’nun kaleme aldığı “Kalbin Sesi” bana eskilerin bir sözünü hatırlattı: Umutsuzluk haramdır

Mustafa Kutlu’nun “Kalbin Sesi” adını taşıyan yeni kitabı geçtiğimiz günlerde Dergâh Yayınları tarafından yayımlandı. Bir Hicret Risalesi alt başlığı taşıyan kitaptaki yazılar Mustafa Kutlu’nun ifadesiyle bir sistem arayışına zemin hazırlamak için düşünür-akademisyen-sanatçı ve politikacıları harekete geçirmek gayesini güdüyor. Ve kitaptaki yazıların tek bir muhatabı var: Amentü’ye inananlar.

Kitabı okurken bunları zaten biliyoruz düşüncesine kapıldığınız anda karşımıza yepyeni bir sorun çıkartıveriyor Mustafa Kutlu.

Aslen bir hikaye yazarı olmasının hiçbir önemi yok çünkü Mustafa Kutlu bu topraklardaki erdemi ve ahlakı bildiği için bu kitabı yazabiliyor. Ortaya “Kanaat ekonomisi” diye bir model koyabiliyor. Model dediysem her şeyiyle çözülmüş bir sistem değil, yürünebilecek bir yol. Zaten bir başka noktada Mustafa Kutlu kitabın hedefinin kan emici kapitalizmin pençesinden kurtulmak olduğunu da belirtiyor. Kapitalizmden kurtulmak yaşadığımız 21. yüzyılda mümkün mü? Kurtulunca gidilecek yer neresi? Bunların hepsi konuşulabilecek konular. Kutlu da zaten “tartışmaya değecek bir ses duymak istiyor”.

Bu konuları gündeme getirirken bazı isimlere sık sık göndermede bulunuyor ve onlardan alıntılar yapıyor. “İsyan Ahlakı”nın ve “Ahlak Nizamı”nın yazarı Nurettin Topçu, şair ve düşünür İsmet Özel, felsefeci ve “Çağdaş Küresel Medeniyet Anlamı-Gelişimi-Konumu” isimli eserin yazarı Şaban Teoman Duralı, son olarak da alim ve Kur’an müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, Mustafa Kutlu’nun bu kitapta sıklıkla bahsettiği isimler.

Yozgat’taki proje

Kutlu’nun kanaat ekonomisi olarak adlandırdığı fikirler hayata geçebilir mi? Hiç fikrim yok çünkü ekonomi alanında bir uzman değilim. Kutlu da uzman değil zaten. ‘Üç Kahraman’ başlıklı yazısı istenirse neler olabileceğini son derece dikkat çekici bir şekilde gözler önüne seriyor. Yozgat’ın Kadışehir ilçesi Kabalı Köyü’nde kamu-özel sektör-vatandaş iş birliğiyle çok paydaşlı bir proje hayata geçiyor. Ve Türkiye’nin en büyük meyve bahçesi ortaya çıkıyor. Toplam 10920 dekarlık bir proje. Bu yazıyı okuyunca aklıma eskilerin bir sözü geldi: Umutsuzluk haramdır. Dünyanın en büyük ikinci tarım ithalatçısı Hollanda’nın yüzölçümünün Konya’dan biraz daha büyük olduğunu göz önüne alınca yapılabilecek çok şey olduğunu bir kez daha düşünmeden edemedim. Son olarak bu kitap Mustafa Kutlu’nun bence hayatı boyunca yazmak istediği ve olgunlaşmasına yıllar içinde çaba sarf ettiği bir kitap. Amentü’ye inananlara hitap eden kitabı ben bütün okurlarıma tavsiye ediyorum. Unutmayın “Her an her şey olabilir.”

Yazının devamı...

Geleneğin mürekkep hali

18 Mayıs 2019

Çin’in kültür ve sanat alanında yaşadığı evrimi anlatan “Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlar” sergisi 13 sanatçının eserlerine ev sahipliği yapıyor.

Pera Müzesi, üzerinde detaylı bir şekilde düşünülmesi gereken bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 28 Temmuz’a kadar devam edecek olan “Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlar”ın bazı açılardan daha fazla dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Çin’in tıpkı bizim gibi kültürel yaşantısı doğal akışından çıkmış. Kültür Devrimi adı altında son derece şiddetli bir şekilde varolan kültüre ve sanata savaş açılmış. Üretilen eserler sınıfsal bir ayrıma dayanıyordu ve yeni düzene göre bu kabul edilemezdi. Başka ülkeler de bizdeki veya Çin’dekine benzeyen süreçler yaşadı. Bazılarının etkisi uzun sürdü, bazıları Nazi Almanyası’nda olduğu gibi siyasi iktidarın değişmesiyle birlikte yok oldu. Bizdeyse durum biraz daha farklı. Osmanlı’nın son dönemiyle başlayan Batılılaşma ‘mücadelemiz’ Cumhuriyet’le birlikte başka bir safhaya geçti ve ‘eskiyi hatırlatan’ hemen her şey başta musiki ve Türk-İslam kitap sanatları olmak üzere silindi. Bildiğimiz hikaye daha sonra bunlar tekrar serbestliğe kavuşabilse de artık ‘eski tadı’ yoktu. Zaten sanat anlamındaki Batılılaşma çabalarımızın ancak 1990’larda dünyayla tam entegre olduğunu söylesem abartmış olmam. Bize benzer bir süreçten geçmiş olan Çin’in içinde bulunduğumuz dönemde gelenekten hareketle üretilmiş eserlerinden oluşan sergi, bu açıdan da önemli. Bu sergiyle birlikte keşke Çin kültür tarihini, 20. yüzyılı anlatan konferanslar düzenlenmiş olsaydı da biraz daha derinlemesine konuya hakim olabilseydim. (Acaba düzenlendi de ben mi kaçırdım?)

30’u aşkın eser sergileniyor

Küratörlüğünü uzun yıllardır Çin’de yaşayan ve Çin güncel sanatı konusunda uzmanlaşan Karen Smith’in üstlendiği sergide, 13 sanatçının 30’dan fazla eseri var. Sergide eserleri yer alan sanatçılarsa; Chen Guangwu, Chen Haiyan, Li Ming, Liang Wei, Luo Yongjin, Qiu Anxiong, Sun Yanchu, Tang Bohua, Xu Bing, Xu Hongming, Xing Danwen, Jian-Jun Zhang ve Zhou Fan.

Sergide yer alan eserlerde sadece fırça, mürekkep, kağıt gibi geleneksel malzemeler kullanılmıyor. Bu malzemelerin kültür içindeki genel yaklaşımı ön plana çıkıyor. Karen Smith de sanatçıların bu yaklaşımı günümüze uyarladıklarını, manipüle ettiklerini veya yapısöküme uğrattıklarını aktarıyor. Küratör, sanatçıların genel olarak mürekkebi, dünyanın fiziki halini ve bu fiziki dünyanın mekanla olan bağını anlamanın bir aracı olarak kullandıklarını belirtiyor. Böylelikle tarihçesi yüzlerce yıla yayılmış olan ve Çin sanatının en dinamik kullanılan malzemesi mürekkebin ileride nasıl imkanlara sahip olduğuna dair de sanatseverlere bir izlek sunuyor. Sergide dikkatimi çeken bir başka husussa Pera Müzesi’nin yaklaşımı.

Batılı bir kurumla iş birliğine gidip ‘hazır’ bir sergiyi Türkiye’ye getirmek yerine Karen Smith’le doğrudan çalışarak daha önce sergilenmemiş bir küratöryel yaklaşımı hedefleyip bunu gerçekleştirmesi son derece takdire şayan. Diğer müzelerimize de örnek olması gerektiğini düşündüğüm bir yaklaşım.

Yazının devamı...

Ramazanda sanat

11 Mayıs 2019

RAMART Platform’un düzenlediği sergi “Fecr”de, 22 ülkeden 99 sanatçı fecr olma halini ele alıyor.

2010 yılında İstanbul Modern’de açılan “Gelenekten Çağdaşa” sergisi epey tartışma yaratmıştı. Bu sergiye paralel olarak gerçekleştirilen konuşmalar da ayrıca kitaplaştırılıp sanatseverlerin dikkatine sunulmuştu. Türkiye özelinde geleneğin kesintiye uğramasını, farklı şekillerde devam etmesini ve Osmanlı’dan başlayarak devam eden Batılılışma serüvenimizin de kendi geleneğini oluşturduğunu ele alan konuşmalar belki de Türkiye’de bu alandaki en kapsamlı çalışma olarak hâlâ temel başvuru kaynağı olarak duruyor. Devam edip etmeyeceğini bil(e)-mediğimiz Yeditepe Bienali de geleneksel sanatları çağdaş sanatlarla buluşturmak adına önemli bir çabaydı. İnşallah devamı gelir.

Tabii rahmetli Sezer Tansuğ’un geleneğin çağdaş sanatla bütünleşerek yaşaması konusunda gösterdiği çabayı es geçmemek gerek. Hele ki 1969 tarihli “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü?” isimli animasyon filmi zamanının çok çok ötesindedir. Maalesef zamanında anlaşılamamış ve devamı gelmemiş. Bütün bunları niçin anlatıyorum? 6 Mayıs Pazartesi günü Sultanahmet Meydanı’nda yer alan Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde 12 Mayıs Pazar gününe kadar devam edecek bir sergi açıldı. 22 ülkeden 99 sanatçının yer aldığı serginin küratörü Beste Gürsu. Serginin başlığı ise “Fecr”. Yeni bir günün doğuşunu sembolize etmesi açısından son derece başarılı bir seçim.

Yeni bir oluşum: RAMART

Bu sergiyi düzenleyen RAMART Platform ise yepyeni bir oluşum. Yönetim Kurulu Başkanı Alpay Tarhan platformun kuruluş amacını şu sözlerle aktarıyor: “Sanatın insanlar arasında kurduğu dinamik ilişkiler ve yaşamsal ağların sentezlenmesi, evrensel bir kültürlerarasılığın devamlılığı, çeşitli geleneklerin, ideaların ve sanatsal birikimlerin aktarılması amacıyla RAMART PLATFORM kuruldu. Oluşturacağı platform sergiler ve kültürel etkinlikler ile yerelden enternasyonele, sınırlar ötesinden de ülke içine deneysel projelerle çok kültürlü etkinlikleri buluşturan ve seyirciye sunan bir kurum olarak varlık gösterecek.”

Küratör Beste Gürsu ise sergiyle alakalı şunları söylüyor: “Fecr sergisinde küresel açıdan birbirinden farklı, deneysel mecralarda üreten çeşitli kuşaklara sahip doksan dokuz sanatçı yer alıyor… Sergi “fecr”in şiirsel, naif, naratif, dünyevi, canlı ve cansız durumlarına odaklanırken, birbirinden farklı üsluplarda üreten sanatçılar ile disiplinlerarası bir yaklaşımı içinde barındırıyor. Yirmi iki ülkeden farklı jenerasyonlarda sanatçılar, plastik dilde resim, heykel, baskı, hat, tezhip, ebru, minyatür; katı ve dijital sanatlar açısından ise video gibi disiplinler ile fecr halini ele alıyorlar. Birbirinden farklı tekniklerde ve üsluplarda çalışan sanatçıların ortak noktaları fecr olup, birbirleri ile kesişen paralellikler ise kültürlerarasılık ve medeniyetlerin heterojen birlikteliği.”

Platformun ilk sergisi olması nedeniyle sergilemedeki bazı eksiklikleri veya küratöryel yaklaşıma uymayan eserleri görmezden gelebiliriz. Platformun ilerleyen sergilerinin başarısı ve yaklaşımı bu sergiyi konumlandırmamıza, fecrikâziple mi fecrisadıkla mı karşı karşıya olduğumuzu daha net anlamamıza fırsat sunacaktır.

Yazının devamı...

EĞİTİM ŞART

4 Mayıs 2019

50 sene sonra Türkçenin bugünkünden hayli farklı, kısır ve kapsamının daralmış olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok .

Uzun yıllardır kafa yorduğum, anlamaya çalıştığım konulardan biri 1928 yılında yaşadığımız harf inkılabıdır. Bugünün dünyasından o tarihe bakmanın bizi yanıltabileceğini, olaya duygusal olarak değil son derece realist bir şekilde bakmak gerektiğini geç de olsa kavradım. Bu alandaki okumalarıma, araştırmalarıma da yıllardır devam ediyorum.

Bu konuda geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir kitapta Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sından alıntılanan şu cümleler dikkatimi çekti:

“Bir Osmanlı çocuğunun ilk eğitim değil, orta ve daha yüksek mektepler gördükten sonra dahi imla yanlışları yapmaması az rastlanan bir şeydi. İmlası düzgün demek, Osmanlıca yarı bilgin demektir.” Falih Rıfkı Atay bu satırları Enver Paşa’nın harflerin ve yazımın düzenlenmesiyle alakalı; “Enver Paşa yazısı, ordu elifbası” olarak da anılan çabasıyla ilgili olarak yazıyor.

Aradan zaman geçiyor ve Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yüzünü batıya dönen genç cumhuriyet Arap harflerini kaldırıp Latin harflerini kullanmaya başlıyor. İlk başlarda İsmet İnönü de dahil olmak üzere çok fazla karşı çıkan olsa da destekleyen de çok kişi oluyor. Başöğretmen sıfatıyla Atatürk milletvekillerine, gazetecilere yeni alfabeyi bizzat öğretiyor onları sınava tabi tutuyor.

Ne yapılırsa düzelebilir?

Harflerin değişmesiyle alakalı söylenecek, yazılacak, tartışılacak çok fazla husus var aynı şekilde dilde radikal bir şekilde uygulanan sadeleştirme hareketi için de.

Falih Rıfkı Atay’ın yukarıdaki alıntısı beni çok düşündürdü. Sosyal medya vasıtasıyla günümüzde her kesimden insanın klavyenin başına geçip bir şeyler yazdığı bir dönemde harfleri değiştirmenin doğru imlayla bir alakası olmadığını bugün daha net bir şekilde görebiliyoruz. Sadece sosyal medya paylaşımlarında değil, kitaplarda da benzer durumlarla karşılaşmak maalesef mümkün. Örneğin bu alıntıyı yaptığım kitapta biri doçent, biri doktor üç kişinin imzası var ve şöyle bir cümleyle karşılaşmak mümkün:

Yazının devamı...