2020’de edebiyat

26 Aralık 2020

Evlere kapandığımız bu sene daha çok klasiklere dönüşü gözlemledim. Etrafımdaki birçok kişi bir vesileyle daha önce alıp sonra okurum diye düşündüğü kitapları okumayı tercih etti

Salgın yayın dünyasını tahmin edildiği kadar kötü vurmadı. Hatta bazı alanlarda kitap satışları önceki yıllara nazaran artış gösterdi. Türkçeye yıllar önce sadece bir kitabı çevrilmiş olan, Türk okurunun hiç de aşina olmadığı, eserlerini tanımadığı bir şair olan Louise Glück, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden Booker’da ise hem uzun listede hem de kısa listede aday gösterilen eserlerde özellikle yazarların çeşitliliğine, farklı özelliklerde olmasına dikkat edilmiş izlenimi edindim. Bu yılki Booker Ödülü’nü “Shuggie Bain” isimli ilk romanıyla Douglas Stuart kazandı.

Beğeniler ve üzenler

Tarık Tufan’ın “Kaybolan”, Selahattin Yusuf’un “Eve Dönemezsin”, Selim İleri’nin “Yaşadınız Öldünüz Bir Anlamı Olmalı Bunun” isimli romanları bu yıl okuyup beğendiğim Türk romanlarıydı. Türk edebiyatının bazı önemli isimleri de maalesef 2020’de aramızdan ayrıldı. Kişisel tarihimde önemli bir yeri olan ve etimoloji çalışmalarının öneminin ilerleyen yıllarda daha belirgin bir şekilde anlaşılacağına inandığım Asım Gültekin geçirdiği rahatsızlık sonucu vefat etti. Kamuoyunun daha çok köşe yazarı ve yorumcu olarak tanıdığı ama “Kanamalı Haydut” ve “Ulufer”in de aralarında olduğu romanlara imza atmış, yıllarca edebiyat dergilerinde hikâyeleri ve yazıları yayımlanan Ahmet Kekeç ağabey de bu yıl kaybettiğimiz önemli yazarlardandı.

Türk edebiyatınının önemli isimlerinden; “Fikrimin İnce Gülü”, “Ölmeye Yatmak”, “Bir Düğün Gecesi” romanlarının yazarı Adalet Ağaoğlu’nu da bu yıl kaybettik. 2020 salgınla dolu bir yıl oldu, üretimleri bireysel olduğu için daha az etkilenen yazarların bu yıl yazdıklarını ve salgının etkisini ilerleyen yıllarda göreceğiz. İnşallah 2021 salgının bittiği ve etkilerinin kaybolduğu bir yıl olur.

Sanal da olsa

Yazının devamı...

2020’de müzik

19 Aralık 2020

Konserler yapılamadı. Ekonomik anlamda büyük kırılmalar yaşandı. 2020’de müzik dünyasında olanlara, benim radarıma takılanlara bakalım.

Bundan yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda 2020 yılının hayatımızı tamamen değiştirdiğini, alışkanlıklarımızda köklü dönüşümler yaptığını çok daha net bir şekilde görebileceğiz. 2020’de müzik dünyasında olanlara, benim radarıma takılanlara kısaca değinmek istiyorum.

Ekonomik anlamda büyük kırılmalar yaşandı. Konserler yapılamadı. Kalabalık gruplar bir araya gelemedi. Bu yüzden de sadece şarkıları söyleyenler değil en çok da konserlerde yer alan müzisyenler maddi zarar gördü. Bu zararı karşılamak için çeşitli inisiyatifler kampanyalar yaptı, Kültür ve Turizm Bakanlığı cüzi bir destek fonu oluşturdu. Bunlar ancak bugün yaşanan sıkıntıların sadece bir kısmına yardımcı olabilecek hareketler. Uzun vadede yaşanan sıkıntıları aşmaya maalesef yardımcı olamayacak.

Online etkinlikler

Tabii yaşanan bu sıkıntıları aşmak için özellikle yılbaşı akşamına yönelik online konser etkinlikleri de düzenleniyor. İzleyicilere çeşitli kategorilerde satın alacakları biletlerle standart online konserden farklı olarak daha katılımcı, ileri teknoloji kullanan etkinlikler ilerleyen yıllarda da kullanılacak. Ve böylelikle konserlerde daha farklı imkânlar ortaya çıkacak.

Diğer taraftan evlerde daha çok vakit geçirildiği için, Spotify, Fizy, Deezer, YouTube gibi platformlar üzerinden normalden daha fazla müzik dinlendi. Bu da eser sahiplerinin gelirlerine önemli bir katkı yaptı. Böylelikle eser sahipleri için bir dengelenme oldu.

Bob Dylan’ın kataloğu

Universal Music ise bu yıl iki önemli alıma imza attı. Şimdiye kadar tek seferde yapılmış en büyük telif hakları anlaşmalarından birini yaparak aralarında “One More Cup of Coffee”, “Blowin’ in the Wind”, “Knockin’ on Heaven’s Door” gibi unutulmaz şarkıların da yer aldığı 2016 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Bob Dylan’ın 600’den fazla şarkısının yer aldığı kataloğunu tam 300 milyon Amerikan doları ödeyerek satın aldı. Universal Music’in yaptığı bir diğer anlaşma ise klasik İtalyan sinemasında kullanılan şarkıların uzun yıllardan beri çözülemeyen telif sıkıntısını aşarak tamamını satın alması oldu. İlerleyen dönemlerde bu şarkıları daha sık duyacağız.

Yazının devamı...

Taciz affedilemez

13 Aralık 2020

Taciz bir insanın farkında olmadan yapabileceği bir husus değil. 62 yaşına gelmiş bir insanın tacizin ne demek olduğunu, kadınlar tacize uğradıklarını ortaya çıkardıklarında anlaması saçmalığına inanacak kimse var mıdır acaba?Bu hafta bambaşka bir konu hakkında yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde, üyesi olduğum bir Whatsapp, grubundan gelen “Hasan Ali Toptaş olayına ne diyorsunuz?” mesajını ilk başta tam olarak anlayamadım. Sosyal medyada karşılaştığım, katıldığı bir televizyon programında çevirmenlerle alakalı yaptığı yorum soruluyor sandım ve üzerinde fazla durmadım. Bu röportajda Hasan Ali Toptaş, şu sözleri sarf ediyordu: “Yeni kitapları okurken o kadar temkinli yaklaşıyorum ki çeviri bir kitap okurken önce çevirmenin doğum tarihine bakıyorum. Çünkü günümüzde Türkçe, günümüz insanının zihnindeki kelime sayısı o kadar azaldı ki böyle tatsız çeviriyle karşılaşmaktan korkuyorum. Eğer benim kuşağımdan ya da benden önceki kuşaktan bir çevirmenin metniyle karşılaşıyorsam diyorum ki, ‘Türkçenin o unutulmuş kelimeleriyle şimdi karşılaşacağım. Lezzetini alacağım’ diye düşünüyorum.”

Tamamen ön yargılarla dolu bu düşüncelere cevap vermek son derece gereksiz. Sadece yaşa bakarak çevirmen seçmek, genç ve başarılı onlarca çevirmene yapılan büyük bir haksızlık, aynı şekilde yaşı kendisinden küçük olan yazarların da Türkçeye hakim olamayacağını düşünüyor belli ki bu düşüncelerini paylaşabiliyor.

Özrü kabahatinden büyük
Whatsapp grubunda söz konusu edilen olay ise bambaşkaymış. Söz konusu yazar, taciz iddialarıyla suçlanıyordu. Bir sosyal paylaşım sitesinden yapılan paylaşım nedeniyle çok sayıda kadın, yazar tarafından taciz edildiği iddialarında bulunuyordu. Çok zaman geçmeden yazar, özrü kabahatinden büyük ne demek diye sorulduğunda, cevap olarak gösterilebilecek bir cevap yayınladı. “İnsan eril failliğin ne olduğunu anlayana kadar karşı tarafta ne büyük yaralar açtığını bilmeden, fark etmeden, düşünmeden hatalar yapabiliyor. Failliğin ne olduğunu bugün kadınlardan öğreniyoruz. Bilmeden, farkında olmadan yaptığım davranışlar nedeniyle kırdığım, üzdüğüm, yaraladığım bütün insanlardan samimiyetle özür diliyorum” dedi.

Yazının devamı...

Sadberk Hanım’dan “Motif”

5 Aralık 2020

2020’de salgının etkisiyle zor günlerden geçen sanat dünyasında yeni açılan sergiler umut veriyor. Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi, 40’ıncı kuruluş yılını “Motif” başlıklı sergiyle kutluyor.

2020 salgın etkisinde bir yıl oldu. Görünen o ki 2021’in büyük çoğunluğunda durum pek farklı olmayacak. Hayat hemen her alanda yavaşladı, bazen durdu. Bundan en çok etkilenen sektörlerin başında ise kreatif endüstriler geliyor. Sergiler, konserler, filmler adeta durma noktasına geldi. Müzeler ve galeriler ziyaretçi sayılarında tahmin edilemeyecek kadar düşüş yaşamalarına rağmen hâlâ yeni sergiler düzenlemeye devam ediyor. Bu açıdan biz sanatseverler kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.

Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi, 40’ıncı kuruluş yılını “Motif” başlıklı sergiyle kutluyor. Bu sergi müzede belirli türdeki eserlerden bir seçme değil, müzenin tüm koleksiyonuna odaklanan bir bakış sunuyor. Serginin tanıtım yazısında şu sözlere yer veriliyor:

“Motif başlığıyla kurgulanan sergi ve yayın projesi, müzenin belirli bir eser grubunu sunmuyor, aslında bütün müzeyi eserleriyle birlikte panoramik bir çeşitlilik içinde görünür kılıyor ve çok farklı coğrafyalarda birbirleriyle karşılaşmış farklı kültürlerin tarihsel motiflerini bir araya getiriyor. Bugüne kadar hazırlanan her sergi, müze koleksiyonlarının kuvvetli yönlerini göz önüne serdi. Yıldönümü projemiz ise eserleri bu defa motifler yoluyla birbirine bağlıyor ve nispeten küçük, ama “kabına sığamayan” müzemizin aslında ne kadar zengin olduğunu anlatıyor.”

Henüz tam olarak inceleme fırsatı bulamadım lakin sergiye eşlik eden yayının da özenle hazırlandığından hiç şüphem yok. 9 Kasım’da başlayan sergi 31 Ekim 2021’e kadar devam edecek.

Contemporary Istanbul çevrimiçi

Salgından etkilenen etkinliklerden biri de her yıl eylül ayında düzenlenen Contemporary Istanbul. Salgın nedeniyle düzenleme tarihi aralık ayına alınan, hem fiziksel hem de sanal ortamda planlanan fuar, en son alınan tedbirler kapsamında sadece çevrimiçi olarak sanatseverlerle buluşacak. 19-20 Aralık ön izleme, 21 Aralık-6 Ocak arasında ise genel izleyiciye açık olarak virtual.contemporaryistanbul.com adresinden ziyaret etmek mümkün olacak. Fuarın fiziki versiyonunun ise 2021 ilkbaharında yapılması planlanıyor, ama şahsi görüşüm bu etkinliğin de yapılamayacağı yönünde.

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de galerilerin satışları dramatik bir şekilde düştü. Dünyanın en önemli fuarları sanal olarak düzenlendi ve bu sanal fuarlardaki satışlar “normal” zamanın dörtte biri civarında seyretti.

Yazının devamı...

AVM kütüphaneleri

28 Kasım 2020

AVM kütüphaneleri uygulamasıyla yıl sonuna kadar toplam 8 AVM’de kütüphane açılacak. Önümüzdeki yılın hedefi ise bunları 25’e tamamlamak.

Yaklaşık üç yıl önce Güney Kore’nin başkenti Seul’ü ziyaret etmiştim. Bu ziyaretimin amacı Türkiye’nin Seul Kitap Fuarı’nda onur konuğu olmasıydı. Seul uzaktan baktığımda teknolojisinin yaygınlığıyla beni zaten etkileyen bir şehirdi. Şehre gidince daha havalimanında bu etkinin izlerini görmek beni açıkçası hiç şaşırtmamıştı.

Fuar alanının yer aldığı komplekste bulunan alışveriş merkezini gezerken, beni bu teknoloji kullanımından çok daha fazla etkileyen bir manzarayla karşılaştım. AVM’nin en merkezi konumunda muazzam büyüklükte bir kütüphane vardı. Starfield alışveriş merkezinde yer alan bu kütüphane karşısında; keşke bizde de benzer kütüphaneler olsa diye düşünmüş, temennide bulunmuştum.

Kültür ve Turizm Bakanlığımızın benzer bir uygulamayı hayata geçireceğini öğrenince çok memnun oldum. Şimdilik Seul’deki kütüphane kadar büyük ve kapsamlı değil; ama bu kütüphanelerin önemli bir boşluğu dolduracağına hiç şüphem yok. Kanaatimce bakanlığın yakın zamanda yaptığı en önemli faaliyetlerden biridir bu kütüphaneler.

Son derece isabetli

Yapılan açıklamada, AVM kütüphanelerinin sadece kitap ödünç alınıp verilen mekânlar olmadığı, aynı zamanda öğrencilerin derslerini çalışmalarında, sınavlara hazırlanmalarında da önemli bir boşluğu dolduracağı ifade ediliyor. İlerleyen zamanlarda bu kütüphanelerin çeşitli kültür-sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapacak olması son derece önemli. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde imkânlar ziyadesiyle mevcut; lakin Anadolu’da artık AVM’nin olmadığı bir şehir kalmadığını da düşünürsek, hayatın içinde merkezi bir yere sahip AVM’lerde açılacak kütüphanelerin son derece isabetli bir şekilde hizmet vereceğini düşünüyorum. Şimdilik sadece dört yerde bu kütüphaneler mevcut: Ankara’da Nata Vega Outlet AVM ve Vega AVM, Eskişehir’de Vega Outlet AVM ve son olarak geçtiğimiz günlerde İstanbul’da açılan Ümraniye Akyaka Park AVM. Yıl sonuna kadar toplam 8 AVM’de kütüphane açılacak. Önümüzdeki yılın hedefi ise bunları 25’e tamamlamak.

İçinde bulunduğumuz salgından dolayı toplu yerlerde fazla vakit geçirmek tavsiye edilmiyor; lakin bu kütüphanelerin bugünlerde açılmasını, aynı zamanda salgın sonrasına da hazırlık olarak değerlendirebiliriz. İlerleyen yıllarda yeni yapılacak AVM’lerde baştan planlanarak çok daha büyük kütüphanelerin yer alacağına da inancım tam.

Bu projeye emeği geçen herkese teşekkürler.

Yazının devamı...

Ne kadar başka?

21 Kasım 2020

Berkun Oya’nın toplumun ekranlarda göz ardı edilen sorunlarına, ön yargılarına değinme  çabası dikkate değer ama “Bir Başkadır”da olduğu gibi sunulması yetersiz ve daha sonra bu alanda yapılması muhtemel olanların önünü tıkıyor.

Önemli Not: “Bir Başkadır” ile ilgili spoiler yer alabilir.

Uzun zamandır ilk kez bir dizinin bu kadar konuşulduğuna şahit oluyorum. Hakkında yazılanların çokluğu da bunun bir göstergesi, WhatsApp gruplarında, sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri “Bir Başkadır” isimli dizi. Dizinin bu kadar çok konuşulmasının altında yatan temel neden, toplumun her kesimini içine aldığı ve Türkiye’ye dair bir gözlem, toplumun sıkıntılarını ortaya koyma iddiası. Sesi daha çok çıkanların da tav oldukları nokta burası. Dizinin adı da zaten hepimizin bildiği o meşhur şarkıya gönderme yapıyor ama senarist/yönetmen bunu bizim tamamlamamızı bekliyor. Dizideki birçok sahnede de benzer bir durumla karşılaşıyoruz.

Karakterler

Önce dizide yer alan bazı karakterlere bakalım…

Meryem: Birkaç kez bayıldığı için psikiyatriste sevk edilen, başörtülü, temizlikçi kız.

Peri: Meryem’in psikiyatristi; idealizmin zerre kırıntısını görmememize rağmen, nedense devlet hastanesinde çalışıyor. “Robert…, sonra yurt dışı eğitimi almış; ailesi yalıda oturan, başörtülülerden rahatsız olan beyaz Türk.

Gülbin:

Yazının devamı...

Sivas’ın sanatı

14 Kasım 2020

Birçok yazarın, şairin doğduğu ve mimari harikalara ev sahipliği eden Sivas’ın dününe ve bugününe bakalım.

Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan, Ermenistan işgalindeki topraklarını 44 günlük bir mücadelenin ardından özgürlüğüne kavuşturdu. Dağlık-Karabağ’ın tamamı kurtarılmadan önce bölgenin kalbi olarak nitelendirilen Şuşa şehri kurtarıldı. Bu şehir Azerbaycan’ın kültür ve sanatının son derece önemli şehirlerinden biriydi uzun yıllar boyunca. Şimdi tekrar eski şaşalı günlerine kavuşabilecek. Şuşa bana biraz Sivas’ı hatırlatır. Birçok yazarın, şairin doğduğu ve mimari harikalara ev sahipliği eden Sivas’ın dününe ve bugününe bakmak istiyorum. Selçuklular döneminde “Dârü’l-alâ” (Yücelik beldesi) ve “Dârü’l-ulemâ” (Bilginler şehri) olarak anılan Sivas, tıp, astronomi gibi bilimlerin; kelam, fıkıh gibi dini ilimlerin; mimari, tezyinat gibi sanatların merkeziydi. Bütün bu alanlardaki eğitimlere ev sahipliği eden medreselerin çokluğu nedeniyle eğitim ve kültür düzeyi son derece yüksek bir şehirdi.

Mimari harikaları

Önce Sivas’ın mimari harikalarını hatırlayalım: Divriği ilçesinde yer alan Gökmedrese ilk aklıma gelen. Sahabiye Medresesi olarak adlandırılan yapı üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev döneminde vezir Sahip Ata tarafından 1271 yılında inşa ettirilmiştir. Gene Divriği’de bulunan Ulu Cami ise Mengücüklü Emiri Hüsameddin Ahmed Şah ve eşi Turan Melek Hatun tarafından 1299 yılında yaptırılmıştır. Bu cami ve darüşşifası 1985 yılından itibaren UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Ayrıca Minareli Medrese, Buruciye Medresesi, Çifte Medrese o tarihlerden günümüze kadar ulaşmış önemli binalardan bazılarıdır.

Edebiyatçı ve sanatçılar

Sivas tarih boyunca pek çok edebiyatçıya ve sanatçıya da ev sahipliği etti. Geleneksel halk hikâyeleri ve masallarımızı derleyen Eflatun Cem Güney; Türk yayın tarihinde müstesna bir yere sahip olan Can Yayınları’nın kurucusu ve yazar Erdal Öz; Türk folkloru alanındaki en önemli çalışmalara imza atan Sabri Koz; yazdığı biyografilerle edebiyatçılarımız ve kültür insanlarımızı daha yakından tanımamızı sağlayan Beşir Ayvazoğlu; aslen Karabağlı olan ama Sivas’ta doğup büyüyen şair Yavuz Bülent Bakiler Sivaslı. Sadece bu kadar değil. Halk müziğimizin en önemli isimlerinden Âşık Veysel; hem halk müziği sanatçısı hem de türkü derleyicisi Muzaffer Sarısözen; toplumcu-gerçekçi şiirin belki de Türkiye’deki en önemli temsilcisi ve şiirleri onlarca şarkıda da kullanılan Hasan Hüseyin Korkmazgil; ses sanatçısı Emel Sayın ve tiyatrocu Çetin Tekindor da Sivaslı.

Bütün bunlar bir tarafa sadece Pir Sultan Abdal’ın kültür hayatımıza yaptığı katkının ne derece önemli olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Ünlü tarih felsefecisi ve sosyolojinin kurucuları arasında gösterilen İbn Haldun, sıklıkla coğrafyanın ve iklimin insan davranışları, yaşayış biçimi ve düşünüşüne etkisinden bahseder. Sivas bunun başarılı örneklerinden. Farklı dünya ve hayat görüşlerine sahip onlarca yazarın yetiştiği müstesna bir yer. Sivas’ın güzellikleri ve özelliklerini anlatan şiirlerden biriyle bu haftaki köşemi bitiriyorum:

Yazının devamı...

İsmail Kara ve Mehmet Çebi

7 Kasım 2020

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’ne layık görülen isimlerden iki kişi beni özellikle memnun etti. Tek başına geleneksel sanatlar alanında yeni sanatçıların çıkması için maddi manevi çaba harcayan Mehmet Çebi ve sosyal bilimler alanında yaptığı muazzam çalışmalarından ötürü İsmail Kara.

Tarih 27 Şubat 1998! 28 Şubat postmodern darbesinin üzerinden bir yıl geçmiş. Soğuk bir şubat günü. Henüz 17 yaşında bir lise talebesiyim. Yatılı okuyorum. Okuldan kaçıp sıklıkla sevdiğim yazarların söyleşilerini dinlemeye ya da ofisleri varsa onları ziyaret etmeye çalışıyorum. İşte o şubat günü de yolumu Cağaloğlu’na düşürüp Dergâh dergisinde Mustafa Kutlu’yu ziyaret etmeyi planlayıp yola çıktım. Mustafa Kutlu randevusuz ziyaret edilebilen, gençlere her daim kapısı açık olan biriydi, hâlâ da öyledir. Gerçi dergiye eskisi kadar sık gitmiyor lakin telefonla ulaşmak da mümkündür. (Hâlâ cep telefonu kullanmaz, ama ulaşabilirsiniz). Dergâh’a gider gitmez sıcak bir şekilde Mustafa Kutlu karşılamıştı. Derginin mart sayısı matbaadan yeni gelmiş, bana hemen bir nüshasını vermişti ve İhzan Fazlıoğlu’yla yapılan, Dergâh’ın klasiği olan, orta sayfa konuşmasından bazı bölümleri okumuştu.

İsmail Kara’nın hediyesi

Mustafa Kutlu’nun karşı masasında oturan İsmail Kara ise zaman zaman çalıştığı evraktan kafasını kaldırıp bize bakıyordu. Sonra nasıl olduysa laf Nurettin Topçu külliyatının yayıma hazırlanan yeni kitaplarına geldi. Orada söze İsmail Kara dahil oldu. Benim, 17 yaşında bir gencin, Nurettin Topçu’nun “Yarınki Türkiye”, “İsyan Ahlakı” gibi önemli kitaplarını okumuş olmasına biraz şaşırarak, biraz da mutlulukla “O zaman bunu hak ettin” diyerek arkasındaki dolaptan uzun zamandır baskısı olmayan “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” isimli Türk düşünce hayatında son derece önemli olan 3 ciltlik eserin 2. cildini çıkardı. “Samet Karagöz Kardeşime İmam-Hatiplilik hatırasına hürmeten” ithafını yazarak imzaladı ve hediye etti. Mahcubiyetimden “Efendim adım (d) harfiyle yazılıyor” diyemedim, büyük bir memnuniyetle sunulan bu hediyeyi kabul ettim. Çok net hatırlıyorum o gece yatakhaneye döndüğümde Ferid Kam’a ayrılan ilk bölümü büyük bir merakla okumuştum.

Sonuna kadar hak ediyor

Bütün bunları niçin anlatıyorum? Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri açıklandı. Ve bu yıl ödül verilenler arasında Necmeddin Okyay, Sadettin Ökten, ağabeyim İbrahim Tenekeci, Derviş Zaim, Özdemir Erdoğan, Mehmet Çebi’yle birlikte İsmail Kara’nın da adını görmek beni ziyadesiyle memnun etti.

Ödül verilenler arasında koleksiyoner Mehmet Çebi’nin yer alması birçok kişi tarafından şaşkınlıkla karşılandı, ama bence Çebi ödülü sonuna kadar hak ediyordu. Ama sadece koleksiyonerliğinden ötürü değil, geleneksel sanatlarla ilgilenen bugün artık adını ilgililerin bildiği birçok sanatçıya hamilik yaptığı için, bütün masraflarını kendisinin karşıladığı Süleymaniye’de yer alan Hilye-i Şerif Müzesi ve Üsküdar’da yer alan İstanbul Resimleri Müzesi’ni de kurduğu için. Geleneksel sanatlarda geleneğe bağlı, ama onu bugüne uyarlamaya çalışan birçok genç sanatçıya destek oldu, oluyor Çebi. Kariyerinin başlarındaki bir sanatçının gördüğü/göreceği bu destek ona hem maddi imkan sağlar hem de daha yaratıcı eserler ortaya çıkarmasına imkan verir. İşte Mehmet Çebi bunu sağlamaya yardımcı olarak geleneğin ölmemesine çabaladı/çabalıyor. Aynı zamanda da koleksiyoner ve sanat tüccarı olarak dünyadaki müzayedeleri takip ederek Türk-İslam sanatlarının klasik eserleri ya kendi koleksiyonu için aldı ya da çeşitli kurum ve kuruluşlara Türkiye için önemli olan eserleri işaret ederek büyük bir boşluğu doldurdu. Tüm bu sebeplerden dolayı sonuna kadar tebrikler Mehmet Çebi!

Yazının devamı...