Kültür ve sanatta yeni dönem

21 Aralık 2019

Son dönemlerdeki kültürel yoğunluğu, önümüzdeki dönemde daha etkin bir yönetim göreceğimize dair işaretler olarak okuyorum Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı üç sanat etkinliğinden bahsetmek istiyorum. İlki 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi Selahattin Kara’nın Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenlenen ve Kazlıçeşme Kültür Merkezi’nde yer alan sergisinin açılış töreni. İstanbul’un ressamı olarak da bilinen Selahattin Kara’nın sergisinin açılışında benim en fazla dikkatimi çeken Cumhurbaşkanı’nın, tam katılımcılarla birlikte kurdeleyi kesmek üzereyken sandalyede oturan Doğan Hızlan’ı fark etmesi ve onu da kurdele kesmeye davet etmesi oldu. Bir yazara gösterilen hürmetin ve saygının göstergesi olarak son derece önemli bir jestti. Rivayete göre ünlü ressam Tiziano, 5. Karl’ın resmini yaparken fırçasını düşürür ve kral hemen fırçayı alıp ressama verir. Erdoğan’ın, Doğan Hızlan’ı davet etmesi bana bunu hatırlattı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan açılış konuşmasında “Tüm ilçeleriyle İstanbul’umuzu, sanatın her dalında ortaya koydukları eserleriyle taçlandıran sanatçılarımızın her biri başımızın tacıdır. Çünkü medeniyetler, diğer unsurların yanı sıra ve hatta onlardan önce kültür, sanat, edebiyat gibi değerler üzerinde yükselir” sözleriyle bence resme ilerleyen dönemlerde daha fazla önem verilebileceğinin sinyalini verdi. Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri töreninde, günümüzde bir sanat eseri yeri geldiğinde bütün borsalardan, bütün yatırımlardan, rant araçlarından daha fazla kazandırabiliyorsa sebebinin, sınırları ve zamanı aşan etkiyi sahiplenmesi olduğuna dikkati çekmesi de bunun bir göstergesiydi.

Bahsetmek istediğim ikinci etkinlik de bu ödül töreni. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleşen törende daha önce açıklanan ödüller sahiplerine verildi. “Sosyal Bilimler” alanında Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, “Sinema” alanında Mesut Uçakan, “Müzik” alanında Mazhar Alanson, Fuat Güner ve Özkan Uğur (MFÖ), “Sanat” alanında Devrim Erbil, “Geleneksel Sanatlar” alanında Fuat Başar, “Mimarlık” alanında Prof. Dr. Doğan Kuban, “Edebiyat” alanında Nuri Pakdil, “Vefa” alanında ise ağustosta Van’ın Erciş ilçesinde geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Haluk Dursun ödüle layık görüldü.

Ödül töreninde sarf ettiği “Sanatçı eseriyle bizi ödüllendirmiştir. Bize düşen de ona iltifat etmektir, takdir etmektir, teşekkür etmektir. Münevverlerimiz, sanatçılarımız, yazarlarımız, şairlerimiz her türlü iltifatı fazlasıyla hak ediyor. Kültür ve sanat hayatımıza çok önemli katkılarda bulunan, özgün eserleri veya hizmetleriyle öne çıkan değerlerimiz için ne yapsak azdır. Kültüre, sanata, edebiyata yapılan yatırım, geleceğe yapılan yatırım demektir. Biz de bu anlayışla büyüyen, gelişen Türkiye’nin büyük iddialarına ve ideallerine yakışır bir kültür sanat ikliminin tesisine katkıda bulunabilmek için çalışıyoruz” sözleriyle de önümüzdeki dönemde daha farklı bir yaklaşımla karşılaşacağımızı anlamak mümkün oldu.

Yazının devamı...

Muz için mükemmel bir gün

14 Aralık 2019

 

Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli unsur sanatçısıdır. Sanat eserinin değerini belirleyen hususlardan biri de nerede satıldığı.

Art Basel Miami Beach’te sadece sanat dünyasının değil hemen herkesin ilgisini çeken bir olay oldu: Duvara bantlanmış bir muz 120 bin dolardan satışa çıkartıldı. Ve kısa süre içinde 2019’un büyük ihtimalle sanat alanında en fazla konuşulan olayı oldu. Çok fazla okur ve dostum bu olayı izah etmemi istedi. Kısaca açıklayayım.

Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli unsur sanatçısıdır. Söz konusu eserin sanatçısı ise Maurizio Cattelan. Sanat dünyasının yakından tanıdığı, daha önce üzerine meteor düşen Papa heykeliyle de büyük tartışma yaratmıştı, 2016’da Frize New York’taki eşekli işiyle de. Son olarak da eylül ayında “Victory is Not an Option” (Zafer Bir Seçenek Değil) başlıklı sergisinde yer alan saf altından yapılan ve Amerika başlığını taşıyan ve 5-6 milyon dolar arası değer biçilen klozetin çalınmasıyla da basında hayli yer almıştı.

Bu sanatçının en öne çıkan özelliği diyebilirim. Yaptığı eserlerle sansasyon oluşturmak, konuşulmak çünkü bu sanat eserinin değerini belirleyen ikinci önemli husus. Bugün dünyanın en çok ziyaret edilen, en fazla taklidi yapılan, en fazla parodisi yapılan, hakkında en fazla yazı yazılan sanat eseri “Mona Lisa”. Bu eser Leonardo da Vinci’nin en iyi eseri olduğu için bu unvanları taşımıyor, dünyanın en bilinen sanat eseri olduğu için bu unvanları taşıyor. 1911 yılında Louvre Müzesi’nden çalındığı 30 saatten sonra fark edilecek kadar sıradan bir tabloydu. Ya da çok daha yakın bir zamanda açık artırmada satıldıktan sonra kendi kendi imha eden Banksy’nin 1.4 milyon dolara satılan “Balonlu Kız”ı da bilinirliğini artırdığı için değerini saniyeler içinde katladı.

Sanat eserinin değerini belirleyen hususlardan bir de nerede satıldığı. Art Basel Miami Beach isimli sanat fuarı Amerikan jet sosyetesinin en fazla rağbet ettiği en popüler ikinci etkinlik. İlki Oscar ödül töreni, üçüncüsü ise Super Bowl final maçı.

Performans sanatçısı David Datuna ise Maurizio Cattelan’ın “Komedyen” adını taşıyan bu eserini “yiyerek” olayın medyatikliğini kullanarak başka bir “sanat eseri” ortaya koydu. “Komedyen”i sergileyen galeri ise yaptığı açıklamada Datuna’nın “sanat eserini yok etmediğini, muzun bir fikir” olduğunu belirtti. Ama benzer olaylar olmaması için eseri sergilemekten vazgeçti. 3 edisyon olarak üretilen eserin en az 2 edisyonu bu arada zaten satılmıştı.

Bu tarz eserler söz konusu olduğunda (Maurizio Cattelan ve David Datuna’nın ortaya koyduklarını kastediyorum) genel yaklaşım şu oluyor: Bunu ben de yaparım. Bunu söyleyen kişilerin haklılık payı var. Evet bu tarz eserleri yapmak mümkün ama önemli olan kimse yapmadan önce bunu yapıp, sanat eseri olarak insanlara sunabilmek.

Yazının devamı...

St. Petersburg izlenimlerim

30 Kasım 2019

Sanatın, müziğin ve edebiyatın hâlâ şehrin merkezinde yer aldığı mekanlarla karşılaşmak istiyorsanız mutlaka ziyaret etmeniz gereken bir yer St Petersburg.

Uzun yıllardır Rusya’ya, özellikle de St. Petersburg’a uzaktan bakıp, anlamaya çalışırım. Petersburg’a ilk kez gittiğim halde şehrin bazı noktalarını, bazı yerlerini o kadar iyi biliyordum ki hiç şaşırmadım ama bazı yerleri görmek de son derece şaşırtıcı, etkileyici, büyüleyici oldu.

Bunların başında hiç şüphesiz dillere destan koleksiyonuyla Hermitage Müzesi geliyor. Aslında bu birkaç binadan oluşan bir kompleks. Eski saraylardan oluşan bu kompleksin tamamını gezip, eserlere bakabilmeniz için günlerinizi aralıksız olarak burada geçirmeniz gerekir. Sanat tarihinde önemli bir yere sahip hemen her sanatçının eserlerini görebileceğiniz müzenin sadece koleksiyonuyla değil, geçirdiği başarılı renovasyonlarla ne kadar da iyi yönetildiğini takdire şayan.

Petersburg Filarmoni Orkestrası’nın bir konserine gitme fırsatı buldum. Eduard Artemyev adı belki sizin için pek tanıdık olmayabilir ama Tarkovski’nin “Solaris”, “Stalker” ya da Nikita Mihalkov’un “12”, “Güneş Yanığı” serisi, “Sibirya Berberi”, 2006 yapımı 11 bölümlük “Dr. Jivago” dizisi gibi Rus sinemasında büyük öneme sahip onlarca filmin müziğinde imzası olduğunu söylersem bir karşılığı olabilir. İşte bu önemli bestecinin eserlerinden oluşan konser son derece ilginçti. Sanatçının klasik bestelerinin yer aldığı ilk kısımdan sonra ikinci kısımda orkestra üyeleri kot pantolon ve spor gömleklerle sahneye çıktılar. Şef Sergei Skripka ise üzerinde “Film” yazan siyah bir tişört tercihiyle dikkat çekiyordu. Ünlü tv sunucusu ve yazar Alexander Malic’in sunduğu geceye Artemyev’in ilerlemiş yaşına rağmen katılması ve dakikalarca ayakta alkışlanması muazzamdı. 

Petersburg ve Moskova arasında yıllardır hemen her alanda devam eden bir gerilim vardır. Çağdaş sanat söz konusu olduğunda da durum pek farklı değil. Moskova merkezli galeriler ve Petersburg merkezli galeriler, sanatçılar birbirleriyle kıyasıya bir rekabet halindeler. Ama görebildiğim kadarıyla özellikle galeriler ve müzeler sözkonusu olduğunda Moskova biraz daha önde.

Ziyaret ettiğim galerilerden dikkatimi çekenler şu şekilde:

- Anna Nova

Yazının devamı...

St. Petersburg Kültür Forumu

23 Kasım 2019

Geçtiğimiz hafta 8. kez düzenlenen Uluslararası Kültür Forumu’na katılmak için St. Petersburg’daydım.

2019 yılı iki ülkede “Türkiye - Rusya Karşılıklı Kültür ve Turizm Yılı” olarak kutlanıyor.Bunun ilk adımı olarak nisan ayında Bolşoy Tiyatrosu’nda “Troya Operası” sahnelenmişti. Türkiye Petersburg’daki foruma da “Özel Ülke” olarak katılıp bir takım etkinliklere imza attı.

Forumun açılışında Rus Kültür Bakanı Vladimir Medinski, Çin Kültür ve Turizm Bakanı Zhang Xu, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcımız Özgül Özkan Yavuz konuştu. Dünyaca ünlü Hermitage Müzesi’nde gerçekleşen açılışın ardından diğer tartışma, konuşma ve workshop etkinlikleri başladı. Türkiye’nin etkinlikleri şu şekildeydi: Senfoni ile Saz Eserleri Konseri, Batı’dan Doğu’ya Türk Müziği Konseri, Prof. Dr. İskender Pala ve Prof. Dr. Hüseyin Kandemir’in ve bir Rus akademisyenin katılımıyla “Türk ve Rus Edebiyatında İstanbul” Paneli, Göbeklitepe Bilim Kurulu, Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Necmi Karul ile Göbeklitepe Kazı Başkanı ve Şanlıurfa Müze Müdürü Celal Doğan’ın katılımıyla “Göbeklitepe Konferansı”. Türkiye-Rusya Karşılıklı Kültür ve Turizm Yılı kapsamında Moskova’da sergilenen “Osmanlı Kaftanları Sergisi” de St. Petersburg Rusya Etnografya Müzesi’nde açıldı. Bu müze aynı zamanda Forum’un etkinlik mekanlarından biri de olduğu için sergiye olan yoğun ilgiyi gözlemleme imkanım oldu.

Göbeklitepe’ye yoğun ilgi

Forum kapsamında gösterilen 5 Türk filmi de yoğun ilgi gördü. “Ahlat Ağacı”, “Bizim İçin Şampiyon”, “Hadi Be Oğlum”, “Bağlılık Aslı” ve “Aile Arasında” filmlerinin gösterimiyle alakalı en fazla duyduğum yorum/talep filmlerin yönetmenlerine yönelikti. Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu’nun olması bu etkinliklerin etkisini fazlasıyla artırırdı. “Bizim İçin Şampiyon” filminin başrol oyuncusu Ekin Koç’un katılımı ise Rus sinemaseverler tarafından yoğun ilgiyle karşılandı.

Forumun genel bölümünde ise benim dikkatimi çeken etkinlikler şunlardı:

- Bienal Etkileri: Kent ve Uluslararası Kültürel Değişimin Önemi

Yazının devamı...

Arter’in Sergileri-2

16 Kasım 2019

Ocak ayına kadar devam edecek sergileri çağdaş Türk sanatının bir özeti olarak değerlendirebiliriz.

Geçen hafta Arter’de yer alan Altan Gürman retrospektifi ve Ayşe Erkmen’in “Beyazımtırak” isimli sergilerinden bahsetmiştim. Bu hafta ise “Kelimeler Pek Gereksiz”, “Saat Kaç?” ve “Bir An İçin Durdu”dan bahsedeceğim.

Geçen haftaki yazıyı okumayanlar için şu hususu tekrar belirtmekte fayda var. Yeni açılan bir müzenin, galerinin ilk sergisi/sergileri o kurumun gelecek perspektifi, artistik yaklaşımı açısından büyük önem taşır ve bu ilk sergiler sonrakilere yol gösterir. Bu sergileri değerlendirirken bu noktadan hareket ediyorum.

“Kelimeler Pek Gereksiz” Arter koleksiyonundaki 42 sanatçının eserlerinden oluşan bir seçki. Selen Ansen’in küratörlüğünde düzenlenen “sergi, alışıldık nesne odaklı perspektifin ötesine geçerek, bir sanat kurumunun barındırdığı ve muhafaza ettiği maddi olan veya olmayan şeyler üzerine düşünmeyi öneriyor.” Sergide en beğendiğim eserler Francis Alys’in 2004 tarihli “Gece Devriyesi” isimli video eseri; Elmas Deniz’in 2010 tarihli “Sümerbank”ı ve Ali Kazma’nın 2010 tarihli “O.K.”yi oldu.

“Saat Kaç?” da Arter koleksiyonundaki eserlerden oluşuyor. Bu sergide ise 34 sanatçıdan eserler var. Eserler zaman, mekan ve bellek kavramları etrafında bir araya geliyor. Bina yeni olduğu, yani bizim için yabancı bir mekan olduğundan, hangi eserin hangi sergiye dahil olduğunu anlamak zorlaştığı için bir aradalık kesintiye uğrayabiliyor. Dikkatimi daha çok çeken eserlerin başında hiç şüphesiz Sarkis’in “Çaylak Sokak”ı geliyor. 1986 tarihli “Çaylak Sokak” çağdaş Türk sanatının mihenk taşlarından biri olması açısından son derece önemli. (Detaylı bilgi almak için Emre Baykal’ın Arter Yayınları’nın “Yakın Plan” serisinden çıkan kitaba başvurabilirsiniz) Video Art’ın kurucusu kabul edilen Nam June Paik, Mona Hatoun, Hüseyin Bahri Alptekin, Cevdet Erek ve Deniz Gül diğer dikkat çeken sanatçılar. Hale Tenger’in “Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık / İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik” isimli eserini bembeyaz bir müzede görmek açıkçası benim çok hoşuma gitmedi.

Birikimin yansıması

İnci Furni’nin “Bir An İçin Durdu” başlıklı sergisinde sanatçının uzun zamandan beri izlediği hafif, sıradan, boşluklu desenlerin kağıt üzerine akrilik kullanılarak yapılmış resimlerini görüyoruz. İşlerinin merkezinde gündelik nesneler yer alan sanatçı, sergiye eşlik eden yayında küratör Eda Berkmen’le yaptığı söyleşide eserleri birleştiren şeyi şu sözlerle aktarıyor:

Yazının devamı...

Arter’in Sergileri - 1

9 Kasım 2019

Yeni açılan bir müzenin, galerinin ilk sergileri o kurumun gelecek perspektifi, artistik yaklaşımı açısından büyük önem taşır ve bu ilk sergiler sonrakilere yol gösterir.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin en büyük ve şimdilik en önemli çağdaş sanat müzesi Arter açıldığında bu köşede binayı ve kurumu genel olarak ele alan bir yazı kaleme almış, sergileri daha sonra değerlendireceğimi belirtmiştim. Bunun nedenlerinden bir tanesi söz konusu sergileri çeşitli zamanlarda birkaç kez görmek istememdi.

Sergilerden önce şu hususu belirtmekte fayda var. Yeni açılan bir müzenin, galerinin ilk sergisi/sergileri o kurumun gelecek perspektifi, artistik yaklaşımı açısından büyük önem taşır ve bu ilk sergiler sonrakilere yol gösterir. Bu açıdan bakınca Arter’de açılan ilk sergiler beni tatmin etmedi. Bu sergileri teker teker değerlendirdiğimde başarılı bulabilecekken bütünü için maalesef aynısını söyleyemeyeceğim.

Beni en fazla etkileyen sergi Altan Gürman retrospektifi oldu. Eserlerine çok aşina olmadığım bir sanatçı olan Altan Gürman’ı bu sergi vesilesiyle tanıma fırsatı buldum diyebilirim. Sanatçının 1965-1976 yılları arasında ürettiği eserlerin tamamının Arter’in koleksiyonuna katıldığını biliyordum, bunları bir arada görmek beni gerçekten etkiledi. Ayrıca sanatçının arşivinin de Salt’la yapılan iş birliğiyle çevrimiçi erişime açılmış olması sanatçıyı yakından tanımak isteyenler için önemli bir fırsat.

Arşivin erişime açılması ve bu serginin yapılması inanıyorum ki Altan Gürman’la yapılabilecek akademik çalışmaların artmasına da yardımcı olacaktır. Küratörlüğünü Başak Doğa Temür’ün yaptığı sergiye eşlik eden yayında Barış Acar, Selen Ansen, Ahu Antmen, Duygu Demir, Bora Gürdaş, Ali Kayaalp, İz Öztat ve Nermin Saybaşılı’nın yazılarını okuyunca keşke Altan Gürman’ı daha önce tanıma fırsatım olsaymış dedim.

Qr kodla erişim

Ayşe Erkmen’in “Beyazımtırak” başlığını taşıyan sergisi ise bir retrospektif değil ama retrospektif nitelikleri taşıyan bir sergi. Arter’in başküratörü Emre Baykal’ın küratörlüğünde hazırlanan sergide Ayşe Erkmen’in sadece eski işleri deği ilk kez burada da sergilenen eserleri yer alıyor. İşlerin bir kısmının tekrarlanması tam olarak mümkün olmadığı için sanatçı bazı eserleri mekana göre tekrar üretmiş. Ama ilk planlanan mekanda olmadığı için aynı etkiyi vermiyor. Örneğin sanatçının “Evde” (Am Haus) isimli eseri Berlin’de bir binanın cephesindeyken asıl anlamındaydı, bir müzenin/galerinin duvarında değil. Ama sanatçının eserlerini kapsamlı bir biçimde görmek önemli. Bu sergiye eşlik eden yayında Emre Baykal’ın Ayşe Erkmen’le yaptığı uzun röportajı sanatçıyı yakından tanımak ve eserlerini daha iyi anlamak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. Yayında yer alan qr kodu akıllı telefonunuza okuttuğunuzda sanatçının 2017 tarihli “Dolapdere” isimli ses yerleştirmesinin kaydına ulaşmak mümkün. Bu da sanat yayıncılığında yeni yeni başlayan qr kod kullanılmasının başarılı bir örneği.

Yazının devamı...

Yedinci Kıta’dan çıkış

2 Kasım 2019

Küratör Nicolas Bourriaud’nun İstanbul Bienali için belirlediği “Yedinci Kıta” temasını ilk açıklandığı tarihte çok beğenmiştim ancak etkileyici işlere rağmen İstanbul Bienali’ni yeterince sanatsal bulmadığımı belirtmem gerekiyor16. İstanbul Bienali’nin son günlerindeyiz. 14 Eylül’de açılan bienal 10 Kasım’a kadar ziyaret edilebilir. Bu yılki edisyonu birkaç kez farklı vesilelerle ve çeşitli zamanlarda gezme imkanım oldu. Hemen her seferinde farklı hisler yaşattı bienal bana.

Bienalde ana mekan olarak Tersane İstanbul planlanmıştı. Hatta kurulum bile başlamıştı ama devam eden inşaat ve tehlikeli maddelerden dolayı bienalin mekanı değişmek zorunda kaldı. Böylelikle yıllardır açılmasını beklediğimiz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi binası yeni mekan olarak kararlaştırıldı ve bizim de binayı görme imkanımız oldu. Gerçekten son derece etkileyici bir müze binası ortaya çıkmış. Martta yapılacak resmi açılışı daha büyük merakla beklemeye devam edeceğiz.

Küratör Nicolas Bourriaud’nun İstanbul Bienali için belirlediği “Yedinci Kıta” temasını ilk açıklandığı tarihte çok beğenmiştim. Son derece global, İstanbul Bienali’ne uygun bir tema. Bienalde yer alan birçok eserin temaya son derece başarılı bir şekilde uyum sağladığını söylemek mümkün ama hiçbir şekilde temaya uymayan, ya da benim uyduramadığım bazı eserlerin de yer aldığını belirtmek isterim.

Ben bienalde Pera Müzesi’nde yer alan eserleri mekanla daha uyumlu olmasından dolayı daha etkileyici buldum. Pera Müzesi’nin daimi sergileri arasında bulunan Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri sergisinden sonra 1911 yılında dünyaya gelen ve 2008’de yaşamını yitiren Amerikalı sanatçı Norman Daly’nin tüm detaylarıyla yer alan hayali dünyası veya İtalyan sanatçı Luigi Serafini’nin “hayal ürünü bir evrenin resimli ansiklopedisi”ni “okumak” bütünleştirici bir etkiye neden oluyor. Aynı şekilde Pera Müzesi’ndeki Kesişen Dünyalar salonlarını gezdikten sonra Polonyalı Piotr Uklanski’nin hem teknik hem de yaklaşım biçimi olarak sanki müzede yer alan serginin bir devamı hissini sağlaması etkileyici.

Yazının devamı...