'Göçtü kervan kalmak yok!'

25 Temmuz 2020

Asım Gültekin, hem eylem adamlığı hem fikir adamlığı hem de gönül adamlığının bir arada bulunduğu nadide örneklerden biriydi.

90’lı yılların ortasıydı, daha henüz lise talebesi olduğum dönemler. Kitap okumayı çok seven, edebiyat ve sanat tutkunu bir gencim. Derslerimden çok edebiyatla ilgileniyorum. Bir gün okuduğum liseden mezun birisiyle tanıştım. Edebiyat Öğretmenliği bölümünde okuyan bir üniversite öğrencisiydi. Kaldığı öğrencievi de okuduğum okula çok yakındı. Bir gün evine gittiğimde hayran kaldım. Evin her tarafında kitaplar vardı. Kitaplık alamamıştı ama kitaplar yerlerde insan boyunu aşan kuleler halinde duruyordu. Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel ve Nuri Pakdil’in birçok kitabını onun kütüphanesindeki kitaplardan ödünç alarak okudum. Yatılıda okuduğum o yıllarda o ev benim sığınaklarımdan biri olmuştu. Her fırsatta soluğu abimin yanında alıyordum. Sayesinde sadece yukarıda saydığım isimleri değil birçok başka edebiyatçıyı da tanıdım.

Taziye şakası

Bir gün kendisine daha sonra pişman olacağım bir şaka yaptım. O zamanlar yazarlık yaptığı gazetede ölüm haberinin çıkmasını sağladım. Tabii o zamanlar iletişim imkânları şimdiki gibi değildi. Gerçek öğrenildiğinde iş işten geçmiş taziye gazetede basılmıştı. Sonraki gün bir yanlış anlama olduğuna dair düzeltme yapıldı ama uzunca bir süre ölü sanıldı. Aradan 6 ay geçtikten sonra yolda karşılaşıp “Sen ölmedin mi?” sorusuna muhatap olmuşluğu bile vardı. Her karşılaştığımda İsmet Özel’in, “Ölümle şaka olmaz diyenler / kıyasıya yanıldılar bu çağda / Taksitle Ölüm diye bir roman yazıldı artık / Önce Öl / Sonra Öde denilmek suretiyle / aşılıp geçildi bu roman da” mısraları gelirdi aklıma.

Çok sevdiğim bu abim Asım Gültekin geçtiğimiz günlerde vefat etti. Haberi ilk duyduğumda, bu sefer kim şaka yapıyor, diye düşündüm açıkçası; ama maalesef bu kez gerçekten vefat etmişti.

Son yıllarda etimoloji alanında çalışmalar yapıyordu. “Birden Bine Türkçede Sayıların Kökeni Üzerine Denemeler” isimli kitabını birkaç kez okumuşluğum var. Salgından dolayı, yaptığı etimoloji derslerini ve Muhammediye okumalarını -ki bu okumaların her yerde yapılması için çok çaba harcamıştı- YouTube üzerinden yapıyordu.

Son tweeti

Yazının devamı...

Ayasofya’yı beklerken

18 Temmuz 2020

Bir pagan tapınağı üzerine kurulan Ayasofya, halkın ibadet edebildiği bugünkü anlamıyla bir kilise değildi. Müze tanımına da uymayan Ayasofya Camii, Sultanahmet gibi Süleymaniye Camii gibi turistler tarafından ziyaret edilebilecektir.

Danıştay 10. Dairesi, uzun zamandır beklenen Ayasofya kararını açıkladı ve camiyi müzeye çeviren 1934 yılına ait Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da burayı ibadethane olarak kullanılması için Diyanet İşleri Başkanlığı’na devretti. Özellikle sosyal medyada bu kararın ardından büyük bir tartışma başladı: “Aman ne güzel müzeydi, AK Parti zaten sanat düşmanıydı…” vs. vs. vs.

Din İşleri Yüksek Kurulu, yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Ayasofya Camii’nde bulunan resimler, burada kılınacak namazların sıhhatine engel değildir. Bununla birlikte Müslümanların namazlarını huşu içerisinde eda etmelerini sağlamak için uygun yöntemler kullanılmak suretiyle namaz vakitlerinde söz konusu resimler perdelenmeli veya karartılmalıdır.” Bu açıklamadan anladığım kadarıyla Ayasofya içinde yer alan mozaiklere karşı hemen bir uygulama yapılmayacak. İlerleyen dönemlerde ise sadece namaz vakitlerinde lazerle kıble yönündeki mozaiklerdeki suretler kapatılacak. Yani bazı arkadaşların endişe ettikleri gibi mozaiklerle ilgili radikal bir uygulama olmayacak. Zaten İstanbul’un 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethinden sonra bu mozaiklerle ilgili bir tasarrufta bulunulmamıştı. Mozaiklerin kapatılması 18. yüzyılın ortalarında gerçekleşmişti.

AYASOFYA’NIN ASLI KİLİSE DEĞİL

Tabii ki Ayasofya artık müze değil de cami olduğu için ziyaret esnasında birtakım değişiklikler olacaktır. Cami adabına uygun bir şekilde giyinmek bunların en başında geliyor. Bir ibadethaneye girerken, ister cami ister kilise ister sinagog olsun uyulması gereken birtakım kurallar vardır. Rusya’da bir kiliseye giren kadının başını örtmesi gerekir.

Bir de gene sosyal medyada sıklıkla karşılaştığım “Ayasofya’nın aslı kilisedir” argümanı var ki neresinden yaklaşacağımı dahi bilemiyorum. İlk olarak şunu belirtmem gerek: Ayasofya, bir pagan tapınağının üzerine kurulmuştur. Ayrıca Ayasofya kilise olduğu dönemde de halkın girip ibadet edebileceği bir kilise değildi, bizatihi imparatorun özel mülküydü ve saray erkânı ve halktan çok küçük bir zümrenin kullanabildiği bir mekândı. Yani bugünkü anlamda aklımıza gelen kiliselere hiç benzemiyordu.

MÜZE TANIMINA UYMUYOR

Yazının devamı...

Ayasofya camiyken

20 Haziran 2020

Ayasofya tekrar camiye dönüşürse belirli dönemlerde ikonaların gösterilebileceği bir düzenek kurulmalı, asla kalıcı olarak üzeri örtülmemelidir.

31 Mart 2018’de başlayan Yeditepe Bienali, birçok açıdan ilkleri barındırıyordu. Geleneksel sanatlara çağdaş yorumların mümkün olduğunu göstermesi bakımından önemliydi. Bu bienalin açılışı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla Ayasofya’da yapılmış, orada okunan Kur’an-ı Kerim büyük yankı uyandırmıştı.

Muhafazakâr kesimin yıllardır içinde ukde olarak kalan Ayasofya meselesi, o tarihlerde bugünkü kadar yoğun bir şekilde olmasa da gündeme gelmişti. Ayasofya, bu yıl İstanbul’un fethinin yıldönümünde okunan Fetih Suresi ve şu an müze olarak hizmet veren yapının tekrar camiye dönüşeceğine dair yapılan yorumlarla gündemde.

Bence de Ayasofya asli fonksiyonu olan ibadethaneye dönüşmelidir. Ama bu dönüşüm esnasında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra burayı kiliseden camiye dönüştürürken gösterdiği hassasiyeti göz ardı etmemek gerekir.

Barış sembolü olsun

Ayasofya’daki ikonaların dünyada eşi benzeri yok! Fatih bu ikonaları tahrip etmemiş, sadece üzerini kapatmış. Bence bugün yapılması gereken de Ayasofya tekrar camiye dönüşürse belirli dönemlerde bu ikonaların gösterilebileceği bir düzenek kurulmalı, asla kalıcı olarak üzeri örtülmemelidir. Hatta Türkiye Ermenilerinin 85. Patriği Sahak Maşalyan’ın “Meraklı turistlerin fotoğraf çekmek için oraya buraya koşuşturması yerine diz çökmüş imanlıların saygı ve huşuyla secde kılmasının, mabedin fıtratına daha uygun olduğunu düşünüyorum. Ayasofya ibadete açılsın. Mabet yeterince büyük. Hristiyanlara da bir alan tahsis edilsin. Dünya dinsel barışımızı, olgunluğumuzu alkışlasın. Ayasofya çağın ve insanlığın barış sembolüne dönüşsün” sözlerine, ben de sonuna kadar katılıyorum.

Ayasofya inancın merkezidir. Bizans’ın gövde gösterisidir; dünyanın en önemli yapılarından biridir. Ama aynı zamanda ve esas olarak bir mabettir. Bin yıl Hristiyanlara 500 yıla yakın bir zaman da Müslümanlara mabet olarak hizmet vermiştir. Bugün müze olması şahsi gözlemlerime göre toplumun büyük kısmı tarafından kabul görmemektedir.

Yazının devamı...

Geometrik desenlerimiz

13 Haziran 2020

“Anadolu Selçuklu Sanatının Geometrik Dili” isimli eser, İslam sanatında geometrik desenlerin sadece süsleme boyutunun değil, felsefi yönünün de ele alınması gerektiğine işaret ediyor.

İslam sanatı ve/veya İslami sanat denildiğinde akla ilk başta hat, ebru, tezhip gibi kitap sanatları geliyor. Ama İslam medeniyetinin kitap dışındaki önemli sanat unsuru olan mimarideki yaklaşımlar, maalesef biraz göz ardı ediliyor. Son yıllarda özellikle bazı kamu binalarında kullanılan Selçuklu motiflerinin toplum nezdinde birtakım farkındalıklara neden olduğuna inanıyorum.

Daha önce özellikle Batılı ve/veya Batıcıl gözle bu geometrik desenlerle alakalı bazı çalışmalar mevcut. Bunların büyük kısmı Endülüs’teki uygulamaları konu ediniyor. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunan Timur İmparatorluğu’ndan kalma “Topkapı Parşömeni” de bu alandaki önemli kaynaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu, bir tomar parşömen konusunda Harvard Üniversitesi’nden Osmanlı sanatı ve mimarisi alanında görevli Gülru Necipoğlu’nun 1995 yılında İngilizce yayımladığı ve hâlâ Türkçede maalesef yer almayan bir kitabı var. Lakin bu alanda, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemine ilişkin bir çalışma yoktu. Yoktu diyorum; çünkü bir süre önce Ketebe Yayınları’nın 300. kitabı olarak yayımlanan Serap Ekizler Sönmez’in “Anadolu Selçuklu Sanatının Geometrik Dili” isimli çalışması, bu alandaki eksikliği büyük oranda kapatıyor.

Ketebe Yayınları

Kitabın mahiyetine geçmeden önce kısaca Ketebe Yayınları’ndan bahsetmek isterim. İki yıl önce yayın hayatına başlamış olmasına rağmen, kısa sürede dikkat çeken bir çizgi oluşturdu. Yayınevinin Genel Yayın Yönetmeni Furkan Çalışkan, “Bir yayınevi kurmak bir kütüphane inşa etmekle aynı şey” diyerek nasıl bir yaklaşımda bulunduklarını açıklıyor. Farklı serilerle yayınlanan kitaplar birleştiğinde ortaya bütünleşik bir resim çıkıyor. Bu da her yayınevine bu kadar kısa sürede nasip olabilecek bir başarı değil. Kitaba sadece içeriği için değil fiziki durumunu da dikkate alarak ve küçük bir koleksiyoner olarak Exlibris serisinin benim için son derece önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sınırlı sayıda ve her biri numaralı olarak satışa çıkan bu seri, ilerleyen yıllarda kitap koleksiyonerlerinin önemli parçaları arasında yer alacak.

Felsefi yönü

İslam sanatında geometrik desenler denildiğinde birçoğumuzun aklına sadece işin süsleme boyutu geliyor. Ama bu yaklaşım maalesef yanlış. 3 ciltlik ve yaklaşık 1500 sayfadan oluşan kitabın girişinde Serap Ekizler Sönmez, “Konunun felsefi yönü de ele alınmalıdır. Zira bilim-sanat insanları, bu desenleri şüphesiz bir düşüncenin yansıması olarak çizmiş ve uygulamıştır. Geometrik desenler, nazarın (yani bakışın S.K.) önce noktaya odaklanması, ardından nokta etrafında dönen daireye yansıması ve bu yolla düşüncenin sürekli daha girift bir hal alarak genişlemesi döngüsü içerisinde, fizik ve metafizik boyutu birlikte düşünülmelidir.”

Yazının devamı...

CHRISTO’NUN ARDINDAN

6 Haziran 2020

New York’ta geçen pazar günü hayatını kaybeden ünlü sanatçı Christo, hayat arkadaşı Jeanne-Claude ile ürettikleri “giydirme sanatı” diye tanımlanan, dünya çapında ses getiren eserleriyle tanınıyordu.

Christo, tam adıyla “Christo Vladimirov Javacheff”, 13 Haziran 1935’de Bulgaristan’da dünyaya gelir. 1950’li yıllarda Sofya’da resim, heykel ve mimari eğitimi görür. 1950’lerin sonunda özgürlükleri kısıtlandığı için komünizmle yönetilen Bulgaristan’dan kaçarak Paris’e gider. Burada, kendisiyle aynı gün ve aynı sene doğan Jeanne-Claude’la tanışır ve onun 2009’da ölümüne kadar hiç ayrılmazlar. Christo, Jeanne-Claude’un vefatından sonra ortaklaşa geliştirdikleri projelerini devam ettirir. Colorado’da 1970’li yılların başlarında gerçekleştirdikleri “Valley Curtain” (Vadi Perdesi), büyük yankı uyandırır. Öyle ki, bu projenin anlatıldığı belgesel, En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar’a aday gösterilir. 1980’li yıllarda Miami Biscayne Koyu’ndaki küçük adaları yaklaşık 600 bin metrekare pembe kumaşla çevirdikleri “Surrounded Islands” (Çevrilmiş Adalar); 1990’ların başında Japonya’daki “The Umbrellas” (Şemsiyeler) işleriyle dünya çapında tanınırlar.

Sahiplenmeye karşı duruş

Kamuya mal olmuş bir alanı ve/veya binayı sanat eserine dönüştürerek sahiplenmeye karşı duruşunu ortaya koyar. 1995 yılında Berlin parlamento binası Reichstag’ı gümüşi bir kumaşla kaplaması en bilindik eserlerinin başında gelir. 2016’da “Floating Piers” (Yüzen İskele) isimli eserde İtalya’da bulunan bir gölün üzerinde yürüme imkanı sağlar. Ve zamanla 1 milyon 300 binden fazla kişi gölün üzerinde yürür.

Christo’nun vefatından sonra yapılan açıklamada, normalde 2020 sonbaharında yapılması planlanan, ama Kovid-19 salgını nedeniyle 18 Eylül 2021’e ertelenen Paris’in sembol binalarından biri olan L’Arc de Triomphe (Zafer Takı) giydirme projesinin planlandığı şekilde hayata geçirileceği duyuruldu. Bu arada, Londra’da Hyde Park’ın bulunduğu Serpentine Gölü üzerinde, tam 7 bin 506 petrol varili kullanılarak yapılan ikizkenar yamuk piramit “The London Mastaba” isimli eseri de bir hayli dikkati çeker.

Abu Dhabi’deki proje

Bu eser aslında Christo için bir denemedir. Christo ve Jeanne-Claude’un bu eserle alakalı ilk planları 1970’lere uzanır. Abu Dhabi’de yapılması planlanan esas proje, İran-Irak Savaşı (1980-1988) yüzünden askıya alınır. “The Mastaba” adını taşıyan projede 410 bin petrol varilinin kullanılması düşünülür. Mısır’daki Keops Piramidi’nden, diğer adıyla büyük piramitten de büyük olması planlanan eser, eğer gerçekleşirse dünyanın en büyük heykeli olabilir. Ayrıca bu eser gerçekleştiğinde Christo ve Jeanne-Claude’un tek kalıcı eseri olacaktır. 350 milyon dolara mal olması planlanan eserin Christo’nun vefatından sonra ve düşen petrol fiyatlarından dolayı hayata geçmesiyle alakalı net bir açıklama da henüz yapılmış değil.

Christo, 2017 yılında Colorado’da gerçekleştirmeyi planladığı “Over the River” (Nehrin Üstünde) ismini vereceği eserini hayata geçirmez. Bu kararıyla ilgili açıklamasında, “Burayı ABD hükümetinden kiraladık, bu arazi onun. Buranın sahibinin yararına olacak bir projeyi gerçekleştirmem” diyen sanatçının, Orta Doğu’daki birçok karışıklığın arka planında yer alan Abu Dhabi yönetimine neden mesafeli olmadığını anlayamamıştım. Kalıcı bir eser ortaya koymayan, bunun sanat anlayışlarına karşı olduğunu belirten sanatçı ikilinin Abu Dhabi’de yapmayı planladıkları “The Mastaba” için bu kurallarından vazgeçecek olmalarına da bir anlam verememiştim. Christo’nun vefatından sonra maalesef bu sorularımın cevabını bulma ihtimalim de kalmadı. 2021 Eylül’ünde son büyük işini görmek ve hem Christo’ya hem de Jeanne-Claude’a olan saygımı göstermek için yeni normal standartlarında Paris’e gitmeyi planlıyorum.

Yazının devamı...

'Ateş Denizi'

30 Mayıs 2020

Bugünlerin bir avantajı evde geçirilen saatleri iyi değerlendirmeye fırsat tanımasıydı belki de! Bunlardan biri benim için, Beşir Ayvazoğlu’nun “Ateş Denizi” isimli kitabını yeniden okumak oldu.

Geçtiğimiz günlerde, yayımlandığı dönem hemen okuduğum bir kitabı tekrar okumaya başladım. Beşir Ayvazoğlu’nun “Ateş Denizi” isimli romanıydı bu kitap. İlk okuduğum zamandan daha büyük bir keyifle ve iştahla okuduğumu belirtmem gerek. Birçok kişi Beşir Ayvazoğlu’nu daha çok yazdığı mükellef biyografi kitaplarından tanır. Yahya Kemal, Tarık Buğra, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Florinalı Nazım, Şeyh Galip ilk etapta aklıma gelenler. Ve son olarak kaleme aldığı Tevfik Fikret biyografisiyle bu alandaki tartışmasız en yetkin isim olduğunu bir kez daha gösterdi. Beşir Ayvazoğlu sadece biyografi yazarı değil. “Aşk Estetiği” isimli kitabı hâlâ son derece önemli bir başvuru kaynağıdır. Malik Aksel gibi önemli bir ressamın düşünce dünyasına dair bir fikrimiz varsa bu Beşir Ayvazoğlu’nun Aksel’in daha önce yayımlanan kitaplarını ve yazılarını yayına hazırladığı içindir. Ayrıca “Evimizin Ressamı” başlıklı biyografiyle Malik Aksel’in hayatını da kaleme almıştır.

Belge niteliğinde

“Ateş Denizi” isimli roman ise 1930’lu yıllarda geçen, dönemin çalkantılarını, kültür hayatının nasıl allak bullak olduğunu gözler önüne seren belge niteliğinde bir eser. Belge niteliğinde diyorum, çünkü romandaki göndermelerin gerçek hayattaki karşılıkları dipnotlarla okura sunulmuş. Ayrıca romandaki ekler bölümüyle de atıf yapılan bazı metinler de eksiksiz olarak sunuluyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla da maalesef Beşir Ayvazoğlu’nun diğer kitapları kadar okurda ilgi uyandırmadı. Hâlbuki bu romanda Ayvazoğlu’nun yazdığı birçok biyografiye dair göndermeler muazzam bir üslupla kaleme alınmış. İnşallah ilerleyen dönemlerde daha fazla ilgi görür. Kitabın arka kapağındaki şu alıntı romana dair önemli ipuçları barındırıyor: “Gazetelerin birinci sayfaları bir aydır öztürkçe, öztürkçe soyadı, radyolarda alaturkanın yasaklanması, öz Türk musikisinin yaratılması, millî opera, Ayasofya Camii’nin müze yapılması, iki gündür de ağa, hacı, hâfız, hoca, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, molla, hazretleri gibi lâkap ve unvanların kaldırılması hakkındaki haberlerle dolup taşıyordu. Ama mesela Muş’taki zelzele felâketi kısacık bir haberle geçiştirilmişti.”

Gazeteden tarihe bakış

Bu kitabı tekrar okurken kaç zamandır aklımda olan İstanbul Üniversitesi’nin “Gazeteden Tarihe Bakış Projesi”ni de inceledim. İstanbul Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı arşivinde bulunan 1928-1942 yılları arasında yayımlanmış 688 cilt, 55 başlıklı ulusal ve yerel gazeteyi tam 581 bin 106 sayfalık bir tarama sonucu internet üzerinden erişime açtı. Muazzam bir çalışma. Adeta zaman tünelinde seyahat! Bir internet arama motoruna “Gazeteden tarihe bakış” yazdığınızda site hemen karşınıza çıkıyor. Ayvazoğlu’nun “Ateş Denizi” romanındaki atmosferi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Siteyle alakalı küçük bir tavsiye vermek isterim. Bu sayfalarda gezinirken Tanburi Cemil Bey’i dinleyebilirsiniz.

Normalleşme süreci

Yazının devamı...

Düşünsel hayatın haritası

23 Mayıs 2020

Sekiz ülkeden kırk iki araştırmacının katkı sağladığı dört ciltlik “Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce” kitabı, bize yakın coğrafyalara Batı üzerinden değil, birincil kaynaklardan bakma imkanı sunuyor.

Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, kısa adıyla YTB, geçtiğimiz günlerde muazzam bir esere imza attı: “Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce.” Uzun zamandır hiçbir kitap beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. Doç. Dr. Lütfi Sunar editörlüğündeki kitap tam dört ciltten oluşuyor. Her bir cilt bir bölgeye/ülkeye ayrılmış: Türkiye, İran, Mısır ve Hint Alt Kıtası. Eser, bu bölgelerin düşünce hayatı hakkında derinlemesine kapsamlı ve ana hatları anlamaya yarayacak makalelerden oluşuyor. Kitaba sekiz ülkeden 42 araştırmacı katkı sağlamış ve her kitap 12 bölümden oluşuyor. Her ciltte yer alan bölümler birbirine paralellik gösteriyor. Böylelikle karşılaştırmalı bir okuma yapma imkanı doğuyor. 19. yüzyıl sonrasına odaklanan bu kitap modern düşünceyle karşılaşan Müslüman coğrafyadaki düşünürlerin bu “sorun” ile nasıl yüzleştiğinin vesikası olarak dikkati çekiyor.

19. yüzyıl sonrasını ele alınca doğal olarak öne çıkan iki temel konu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor: Sömürgecilik ve siyasi bağımsızlık. Kitabın ana amaçlarından biri de sanılanın aksine bu coğrafyalardaki canlı düşünsel hayatın bir haritasını çıkarmak. Avrupa merkezli tarih yazımı neticesinden ortaya çıkan anlayış bizi genel olarak şu düşünceye getiriyor: Müslüman toplumlardaki düşünce teorinin değil, tarihin konusu. Bize yakın coğrafyalara Batı üzerinden değil, birincil kaynaklardan bakmanın imkanı doğuyor böylelikle.

YTB Başkanı Abdullah Eren’in sunuş yazısındaki şu cümle önemli: “Gönül coğrafyamızdaki kültürel mirası ve düşünce birikimini ortaya çıkaran ve yenileyen çalışmalara daha fazla ağırlık vereceğiz. Böylece ortak bir fikrin ve bakışın oluşturulması çabasını derinleştirmeyi hedefliyoruz. Zira eğer bir ortak bakış tesis edilmezse toplumlararası ilişkilerin yeni bir ufuk kazanmasının zorlaşacağına inanıyoruz.”

Çıkmaz sokak

Bu bölgelerle ilişkilerimiz çoğunlukla politik zemin üzerinden gidiyor, arada tek tük düşünce, fikriyatla alakalı kitaplara da rastlamak mümkün ama iş kültürel ilişkilere gelince maalesef bir çıkmaz sokakta buluyoruz kendimizi. Bu coğrafyalardaki sanatçıların, roman ve hikaye yazarlarının çok az bir kısmını biliyoruz. Bildiklerimiz de zaten Batı üzerinden önümüze düşüyor. Yani Batı’da başarılı bir sanatçıysa veya roman yazarıysa Türkiye’de kitabının yayımlanma şansı oluyor. Velhasılıkelam bu coğrafyalar bize yakın görünse de aslında almamız gereken uzun bir yol var.

“Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce” kitabı, aradaki bu mesafeyi azaltmak için hazırlanmış, son derece önemli bir çabanın ürünü. Kitabın ilerleyen dönemlerde farklı dillerde de neşredilecek olması da planlanıyor. Böylelikle karşılıklı bir diyalog imkanı oluşacak. Attığı bu önemli adımdan dolayı YTB Başkanı Abdullah Eren ve kitabın editörü Doç. Dr. Lütfi Sunar’a teşekkürlerimi sunmak isterim. İnşallah ilerleyen dönemlerde düşünce üzerine yoğunlaşan bu kitaptan sonra aynı coğrafyaların sanatını ele alan bir çalışma da yapılır.

Yazının devamı...