İklim krizine kültürel bakış

6 Mart 2021

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın kültür politikaları çalışmalarının 9. raporu “Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat” başlığını taşıyor2020 yılında başlayan ve hâlâ etkileri olanca şiddetiyle devam eden Kovid-19 salgını nedeniyle yaşadığımız hayata farklı bir açıdan bakma şansımız oldu. Önemsediğimiz, olmazsa hayatımızdan büyük bir parçanın yok olacağını düşündüğümüz bazı şeylerin yokluğu, zamanla bizim, biz farkında olmasak ve istemesek de yeni normallerimiz haline geldi. Uzmanlar, yaşadığımız bu salgının ne ilk ne de son olduğunu, ilerleyen yıllarda benzer salgınlarla karşılaşabileceğimizi söylüyor. Ömrümüz vefa ederse yaşayıp göreceğiz.



Bazı uzmanlar ise yaşadığımız iklim değişiminin etkilerinin salgınla mukayese edilmeyecek denli büyük olacağını; tüm dünyada ortalama sıcaklıkların artması nedeniyle yağışların azalacağını, tarım alanlarının zarar göreceğini, önlenemez yangınların çıkacağını vs. anlatıyor. Tüm bu öngörülerden dolayı da acilen önlem alınması gerektiğine işaret ediyorlar.

Kovid-19 salgınının ilk dönemlerinde bu ölçüde bir salgını yaşamamış olsak da salgının neye benzediğine dair bir fikrimiz vardı. Çünkü hemen hepimiz bu sahnelerin benzerlerini sinema filmlerinde izlemiş ve/veya romanlarda okumuştuk. Bu bilgi bize yaşadığımız duruma dair bir fikir verdi. Sanat eserlerinin bilgilendirici gücünü burada hissettik. Salgın kadar hızlı yayılmasa da yaşadığımız iklim kriziyle alakalı tüm dünyada, ama özellikle Batı ülkelerinde, sanatçıların çeşitli çalışmaları mevcut.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) kültür politikaları çalışmalarının 9. raporu bu konuya ayrıldı. “Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat” başlığını taşıyan raporu siyaset sosyolojisi ve politik ekoloji alanlarında çalışmalar yürüten akademisyen Hande Paker hazırladı. Raporda iklim krizi denildiğinde ilk akla gelen kavramlardan biri olan sürdürülebilirliğe eleştirel bir yaklaşımın olması beni özellikle memnun etti. “Sürdürülebilirlik kavramı yaygınlaştığı ölçüde dönüştürme gücünü yitirdi ve bir çeşit yeşil vitrin görevi görmeye başladı” sözleriyle Paker, durumu net bir şekilde gözler önüne koyuyor. Hollanda ve İngiltere’den örneklerin ele alındığı raporda, Türkiye özelinde örnekler yok. Hande Paker bunun nedenini şu sözlerle açıklıyor: “Türkiye’de ulusal iklim politikalarının, iklim değişikliği yasalarının ve güçlü bir karbon azaltım hedefinin olmaması; yerel politika düzeyinde iklim krizinin ancak Mart 2019 seçimlerinden itibaren, bazı belediyeler tarafından ele alınmaya başlanmış olması ve kültür-sanat alanında ekolojik krizle ilgili tartışma ya da eylemlerin yeni yeni filizleniyor olması gibi birkaç etken rol oynadı.”

Yazının devamı...

Kitsch’in sanatı

27 Şubat 2021

Kitsch bugün hayatımızda suni olan her şeyin bir özeti midir; avangard ile kitsch birbirini besler mi? Bu soruların cevabı, Pera Müzesi’nin başarılı yeni sergisi “Zevk Meselesi”nde.

Pera Müzesi’nde bu hafta açılan “Zevk Meselesi” başlıklı sergi hayli şaşırtıcı. Ulya Soley’in küratörlüğünü yaptığı sergide, 13 sanatçı ve kolektifin eserleri izlenime sunuluyor. ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Çin, Fransa, Rusya ve Türkiye’den sanatçıların eserlerinin yer aldığı serginin merkezinde kitsch kavramı yer alıyor. 19. yüzyılda ortaya çıkan kitsch, zamanla farklı anlamlara bürünüyor. Endüstri Devrimi’nden sonra, Almanya’da ucuz ve popüler resimleri betimlemek için kullanılıyor en başta. Kelimenin kökeni; ilk kimin tarafından kullanıldığı bilinmese de bir görüşe göre, İngilizcedeki sketch (eskiz) kelimesinin Almancada yanlış telaffuz edilmesi neticesinde ortaya çıkıyor. Kitsch neredeyse çoğu zaman olumsuz bir mana taşıyor: Kitsch bayağıdır, alt kültüre aittir, ucuzdur, değersizdir, dekoratiftir, klişelerle doludur, taklide dayalıdır!

Sahte bir duyarlılık

1939 yılına gelindiğinde; sanat eleştirmeni Clement Greenberg, “Avangard ve Kitsch” başlıklı, kısa ama etkili bir yazı kaleme alıyor. Partisan Review isimli dergide yayımlanan bu makalede Greenberg, sanat ile kitsch kavramını iki ayrı olgu olarak şöyle değerlendiriyor: “Kitsch mekaniktir ve formüllerle çalışır. Kitsch dolaylı bir tecrübedir ve sahte bir duyarlılıktır. Kitsch üsluba göre değişiklik gösterse de hep aynı kalır. Kitsch bugün hayatımızda suni olan her şeyin bir özetidir.”

Tarihi süreç içinde kitsch, sanat dışılıktan sanatın bir parçası haline gelir; hatta Umberto Eco ve Matei Calinescu’ya göre, avangard ile kitsch birbirini besler. 1990’lara geldiğimizde ise internetin yaygınlaşmasıyla ortaya başka bir kültür çıkar, lakin kitsch hâlâ diridir ve burada da kendine önemli bir yer edinir.

Her şey sanat

“Zevk Meselesi” başlıklı sergi, işte tüm bu süreçleri ele alıyor. Çok daha kapsamlı olabilecek bir sergi, başarılı bir şekilde; az sayıda sanatçı ve eseri bir araya getirerek amacına hizmet ediyor. Sergide seramik sanatçısı Volkan Aslan’ın, Pera Müzesi’nin çini ve seramik koleksiyonunda yer alan eserlere kendi eserlerini ekleyerek yaptığı çalışma çok dikkat çekiyor. Hangi eserlerin Volkan Aslan tarafından yapıldığı hangilerinin müze koleksiyonundan alındığı belirtilmeyen eser, kitsch anlayışının sanata dâhil edilmesini gözler önüne sermesi bakımından önem taşıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Farah Al Qasimi’nin “Rüya Çorbası” isimli videosu, Gülsün Karamustafa’nın “Kaplaniye”si, Hayırlı Evlat’ın “Bırak Kendisi” isimli video çalışması, Olina Lialina’nın “Define”, FAILE’in “Mabet” ve Slavs and Tatars’ın “Turşu Suyu ve Ceza” başlıklı çalışmaları benim en “beğendiğim” eserler oldu.

Yazının devamı...

Minyatüre saygı

20 Şubat 2021

Onur Hastürk’ün “Asimilasyon” isimli sergisi, geleneksel sanatların çağdaş yorumunun nasıl olabileceğini ustalıkla gösteriyor.Türkiye’nin en başarılı genç galerilerinden biri olan Anna Laudel’de yer alan Onur Hastürk’ün “Asimilasyon” isimli sergisi, son yıllarda karşılaştığım en iyi sergilerden biriydi. Anna Laudel’i başarılı bulmamda birkaç neden var: Bunlardan biri Belkıs Balpınar, Ramazan Can gibi geleneksel yöntemleri çağdaş sanatla buluşturan sanatçılara yer vermesi, bir diğeri ise genç sanatçılara verdiği önem. Onur Hastürk’ün eserlerinde bu ikisinin bir arada olmasının ayrıca önem taşıdığını düşünüyorum.



“Asimilasyon” üç ana bölümden oluşuyor: Henri Matisse’e Saygı, Andy Warhol’a Saygı ve Klasik Minyatürler.

1983 yılında Mersin’de doğan Onur Hastürk, Konya Selçuk Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde tezhip ve minyatür eğitimi görüyor. Daha sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde yüksek lisansını tamamlayan sanatçı, Accademia di Belle Arti di Firenze’de sanat ve tasarım eğitimi alıyor. Çıkış noktası olarak son derece klasik bir Türk sanatı olan tezhip ve minyatürden hareket etse de bu sanatları çağdaş sanatla başarılı bir şekilde birleştiriyor. Gündelik hayatımızın, artık vazgeçilmez bir parçası haline gelen Starbucks kâğıt bardaklarının üzerine yaptığı minyatürlerle (bu çalışmalar 2017 tarihindeydi) ilk kez dikkatimi çeken Hastürk’ün “Asimilasyon” başlıklı sergisinde ise bu eserlerle birlikte daha sonra yaptığı eserler de yer alıyor.

Yazının devamı...

Mehmed Akif’i anla(yama)mak

13 Şubat 2021

Akif’in kullandığı dil bugün, özellikle gençler için son derece yabancı. Adeta bambaşka bir dille karşı karşıya kalmak mümkün “Safahat”ı okurken.

2021, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “İstiklal Marşı Yılı” ilan edildiği için marşın şairi Mehmed Akif’e olan ilgi de arttı. Benim de geçen hafta bu konuyla alakalı kaleme aldığım yazı bu köşede yer aldı. Akif’in en önemli eseri hiç şüphesiz şiirlerini bir araya getirdiği “Safahat”tır. “Safahat”ın çeşitli edisyonlarını piyasada bulmak mümkün. Mehmed Akif Ersoy’un eserleri 2006 yılından itibaren telif hakkı ödenmeden yayımlanabildiği için bu eserler birçok yayınevi tarafından kolaylıkla neşrediliyor.

Ama Akif’in “Safahat”ını okumak isteyenleri bekleyen büyük bir zorluk var. Akif’in kullandığı dil bugün, özellikle gençler için son derece yabancı. Adeta bambaşka bir dille karşı karşıya kalmak mümkün “Safahat”ı okurken. Evet, bazı kelimeler zamanla artık pek kullanılmıyor ve bundan dolayı da bu kelimelere yabancılık çekiyoruz; bu gayet normal bir durum. Bu bütün dillerin karşı karşıya kaldığı problemlerden, lakin “Safahat”ı okurken karşı karşıya kaldığımız problemin temelinde 1930’lu yıllardaki öz Türkçeleşme hareketi neticesinde dilin yapısının bozulması yer alıyor. Ama sadece bu değil. Bunun yansıması ve uygulayıcısı olarak kurulan ve bugün Türk Dil Kurumu olarak          devam eden kurumun da bunda büyük katkısı var.

Bir kelimenin anlamını bilmiyorsanız sözlüğe başvurursunuz. Lakin söz konusu kelime, devletin dil kurumunun hazırladığı sözlükte yer almıyorsa o zaman esas sıkıntı ortaya çıkıyor. Ebkem (dilsiz), mülhid (dinsiz, imansız), ilhâd (gerçek inançtan dönme), sufûf (saflar, sıralar), müstağrak (batmış, dalmış, gömülmüş), mehib (heybetli), makhûr (yenilgiye uğramış), lebriz (taşacak kadar dolu), samediyyet (yücelik, ululuk), nâtık (konuşan, söz söyleyen), ekvân (varlıklar, âlemler) gibi yüzlerce kelimenin Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’te maalesef yer almıyor.

Bu sözlükte yer alan geçtiğimiz günlerde dikkatimi çeken bir başka sıkıntı da kelimelerin kullanımına örnek olarak verilen cümlelerde yer alıyor. Eserlerini Türkçe yazmayan ve bununla da övünen romancı Elif Şafak’tan bir alıntıyla kelimeyi örneklendirmenin son derece yanlış olduğunu, bu ülkede yüzlerce başarılı yazarın var olduğunu ve onların eserlerinden alıntılar yapılması gerektiğini düşünüyorum.

İngilizcenin baskısından dolayı zaten yeni kelimelerin oluşturulmasında yaşanan sıkıntılara bir de eski kelimelerin sözlükte yer verilmemesinin etkisini de katınca Türkçe her geçen gün biraz daha etkisini ve gücünü kaybediyor.

Türk Dil Kurumu’nun özellikle eski kelimelerle alakalı boşluğunu neyse ki Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı tarafından neşredilen İlhan Ayverdi’nin müellifi olduğu lügat başarılı bir şekilde dolduruyor. Ayrıca bu sözlüğe çevrimiçi olarak lugatim.com adresinden erişmek de mümkün.

Yazının devamı...

İstiklal Marşımız’ın 100. yılı

6 Şubat 2021

2021’in “İstiklal Marşı Yılı” ilan edilmesiyle; Mehmed Akif Ersoy’un hayatını ve eserlerini tekrar hatırlamak gerekiyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, aldığı kararla 2021’i “İstiklal Marşı Yılı” ilan etti. İstiklal Marşı’mızın kabulünün 100. yılı münasebetiyle alınan bu karar vesilesiyle mütefekkir, münevver ve edip bir şahsiyet olan Mehmed Akif Ersoy’un hayatını ve eserlerini tekrar hatırlamak gerekiyor.

Ama bakın Mehmed Akif, ölümünden kısa süre önce İstiklal Marşı’nın yazılış hikâyesini nasıl anlatıyor: “İstiklal Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir fecayi karşısında bulunan ruhların, ıztıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz, onu ben de yazamam… O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”

İbretlerle dolu bir yaşam süren Akif, hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük sıkıntılar yaşadı. Akif’in hayatını anlarsak, incelersek bu toprakların modernleşme serüvenini daha iyi anlamak da mümkün olacaktır. Ayrıca o günlerde yaşananların bugünle nasıl benzerlikler gösterdiğini de anlarız. 100 yıl önceki oyunların, yaklaşımların hâlâ nasıl da devam ettiği son derece şaşırtıcı.

Akif’i anlamak için

Akif’in hayatını anlatan daha önce yapılan diziler mevcut; bu yıl gösterime girmesi planlanan bir film projesi de var. Beyaz perdede yer alan/alacak bu projeler Akif’i ana hatlarıyla anlamaya yardımcı olacaktır; lakin onun hayatını anlatan, düşünce dünyasını ele alan eserlerin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Mehmed Akif’i anlamak için ilk tavsiyem Üstad Sezai Karakoç’un kaleme aldığı “Mehmed Akif”tir. Eşref Edip’in “Mehmed Akif” ve Mithat Cemal Kuntay’ın “Mehmet Akif-Hayatı, Şeceresi, Sanatı” isimli eserleri de son derece önemlidir. Ali Nihad Tarlan’ın “Mehmet Akif ve Safahat” isimli eseri de büyük bir boşluğu doldurur. Ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği’nin Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi ve tabii ki M. Ertuğrul Düzdağ’ın olağanüstü gayretleriyle ortaya koyduğu eserler mutlaka okunmalı.

Tarlan’ın “Mehmet Akif ve Safahat” adlı eserinde bahsettiği gibi Akif’in eserlerine hâkim olan his, dinî histir. İşte bu dinî hissiyattan ötürü Mehmed Akif ötelenmiş, yok sayılmıştır. Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” şiirinin orijinalinde yer alan ama sonraki yıllarda “sansürlenen”, “Akif inanmış adam/Büyük şair” mısralarını da bu minvalde okumak gerek.

Yazının devamı...

Selma Gürbüz’ün dünyası

16 Ocak 2021

Sanatseverlerle ilk kez buluşan bazı eserlerin, sanatçının daha önceki eserleriyle bağlantısı, küratöryel seçimdeki başarı sayesinde daha görünür olduğunu düşünüyorum.

Uzun bir aradan sonra salgına rağmen müze ve galerileri ziyaret edebildim. İlk duraklarımdan biri İstanbul Modern oldu. Burada yer alan ve 31 Mart’a kadar açık kalacak olan Selma Gürbüz’ün “Dünya Diye Bir Yer” başlıklı sergisi beni çok etkiledi.

Karma sergilerde ve/veya başka vesilelerle tek tek gördüğüm sanatçının eserlerini bir arada bu kadar kapsamlı bir seçkiyle görmek, sanatçının eserlerini anlamaya, anlamlandırmaya yardımcı oldu. Sanatseverlerle ilk kez buluşan bazı eserlerin sanatçının daha önceki eserleriyle bağlantısı, küratöryel seçimdeki başarı sayesinde daha görünür olduğunu düşünüyorum. Sergide resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi çok farklı araçlar yer alıyor. Sanatçı, Anadolu hikâyeleri, Doğu ve Batı mitolojileri, Osmanlı-Türk sanatları, şamanizm, minyatürler, Japon tahta baskıları gibi farklı onlarca kültürden ilham alarak eserlerini oluşturuyor. Bütün bu kültürlerden alınan ilhamlarla oluşan eserler, ilk bakışta günümüze dair bir şey söylemiyormuş izlenimi verse de detaylı bir bakışla tam aksini görmek mümkün.

Beni en fazla etkileyen eser sanatçının son dönem eserlerinden “Biz Buradayız” başlıklı dört kanallı video yerleştirme oldu. Son olarak İstanbul Modern’e kadın sanatçılara daha fazla ehemmiyet verdiği için teşekkür ederim.

Pera Müzesi’nde Etel Adnan sergisi

Orta Doğu’nun en önemli sanatçılarından Etel Adnan’ın (1925) eserlerini, Pera Müzesi’nde açılacak sergide göreceğiz. Etel Adnan, birçok Orta Doğulu sanatçı gibi maalesef ülkemizde pek bilinmiyor. Sadece plastik sanatlar alanında değil, edebiyat alanında da eserler veren bir sanatçı. Uzun yıllardır Amerika’da yaşayan sanatçının eserlerine ev sahipliği edeceği için Pera Müzesi’ni şimdiden tebrik ederim. Yıllar önce Metis Yayınları’ndan çıkan “Arap Kıyameti” başlıklı şiir kitabı ve YKY’den çıkan “Sitt Marie-Rose” isimli romanları mevcut. Her iki eserin de baskısı maalesef yok. Belki sergi vesilesiyle yeni baskıları yapılır ve/veya sanatçının başka kitapları da yayımlanır.

Yazının devamı...

Al işte Anadolu*

9 Ocak 2021

Her yerinden tarih fışkıran Anadolu’nun nadide eserlerini bünyesinde toplayan Sadberk Hanım Müzesi’nin, Meşher’de düzenlediği “Maziyi Korumak” sergisinde koleksiyonun dikkat çekici örnekleri hayranlıkla izleniyor.

Anadolu toprakları binlerce yıllık geçmişiyle dünya tarihinin en önemli merkezlerindendir. Onlarca farklı medeniyete ev sahipliği etmiş, bir o kadarının da istilasına uğramış, 1071’den sonra da biz Türklere vatan olmuş yurdumuz güzel Anadolu. Her coğrafi bölgesinden dünyanın başka kesimlerinde kolaylıkla göremeyeceğimiz antik şehirler, tarihi kalıntılar, mimari şaheserler fışkıran değerini hâlâ tam olarak bilemediğimiz Anadolu. Daha Göbeklitepe’yi tam anlayamamışken muhtemelen ondan daha eski Karahantepe ile karşı karşıyayız.

Anadolu’nun her yerinden tarih fışkırınca Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren buradaki arkeolojik varlıkları, buluntuları, Batılı devletlerin çeşitli vesilelerle, bazen legal olarak bazen illegal olarak bu topraklardan alıp götürmesine neden oldu. Son 18 yılda bu topraklardan çalınan 4 bin 440 eser, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri sonucu ait olduğu topraklara getirildi. Devletimiz bu konuda gerekli hassasiyeti son yıllarda gösteriyor. Bir de madalyonun öbür yüzü olan özel girişimler söz konusu.

Müzenin 40’ıncı yılı

Koleksiyonundaki yaklaşık 19 bin eserle Türkiye’nin ilk özel müzesi Vehbi Koç Vakfı bünyesinde bulunan Sadberk Hanım Müzesi, hiç şüphesiz bu alanda dünya çapında bir hizmete ev sahipliği ediyor. 40 yılı geride bırakan müze, yine bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Meşher’de koleksiyonun en nadide örneklerini bir araya getiren bir sergi düzenliyor. İstiklal Caddesi’nde yer alan Meşher’de bu serginin düzenlenmesi, hem ücretsiz olması hem de kolay ulaşımı dolayısıyla koleksiyonun daha geniş kitlelere ulaşmasına yardımcı olacaktır.

Dikkatimi çeken 10 eser

Peki, Meşher’deki “Maziyi Korumak” sergisinde neler yer alıyor? Benim en fazla dikkatimi çeken 10 eser şöyle:

Yazının devamı...

Yılın son güzel haberi

2 Ocak 2021

Salgının etkileri altında; her şeye rağmen düzenlenen bazı sergiler, nefes almamızı, ilerleyen dönemler için daha ümitvar olmamızı sağladı.

Yılın en güzel haberi Ankara’dan geldi. Aralık ayının son günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaklaşık 3 yıldır restorasyonu devam eden Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nin açılışını yaptı. Açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı’nın şu sözleri çok önemliydi: “İnsanımız arasında ayrım yapmadığımız gibi, sanatçılarımız, sanat dallarımız arasında da asla ayrımcılık yapmıyoruz. Ülkemizin kültür ve sanat hayatına ilave değer katacak, bu alanda çeşitliliği artıracak her türlü nitelikli esere destek veriyoruz.”

Türk sanat hayatının en önemli müzesi olan kurum, 3 bin 629 esere ev sahipliği ediyor. Müzenin eski halini sanal olarak ziyaret etmek de mümkün. Restorasyon çalışmaları sırasında müzenin envanterinde bulunan eserlerin katalog çekimleri yapıldı, böylelikle bu eserlere erişim imkanı artmış oldu. Ayrıca müzenin depoları da en etkin koruma yöntemleriyle güçlendirildi. Böylelikle eserler gerçek manada koruma altına alınmış oldu.

İz bırakan sergiler

Salgın geçtiğimiz yıl bizi çok etkiledi lakin yılın tamamına bakınca hem salgından önce hem de sonbahar döneminde İstanbul’da güzel sergiler düzenlendi.

Henüz Türkiye’de Kovid-19 vakası tespit edilmemişken İstanbul Modern’de açılan “Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkârlar”, yılın bence en iyi ve en önemli sergilerinden biriydi. Gelenekle çağdaş sanatı bir araya getiren ülkemizde nadiren yapılan güzel işlerden biri olması açısından önemliydi. Benzer bir yaklaşımı Pera Müzesi’nde açılan “Minyatür 2.0” başlıklı sergide de gördük; lakin bu sergide yer alan sanatçı çeşitliliğinin serginin başlığını karşılamaktan hayli uzak olduğunu düşünüyorum.

Vehbi Koç Vakfı bünyesinde yer alan Meşher’de açılan “Alexis Gritchenko  İstanbul Yılları”, ülkemizde pek bilinmeyen Beyaz Rus ressamın İstanbul yıllarına ve bu yıllarda Türk resim sanatına yaptığı “katkıya” odaklanan başarılı bir sergiydi. Meşher’de yılın son ayında açılan “Maziyi Korumak” ise Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi’nden bir seçkiye yer veriyor. Bu sergi bize geçmişe nasıl sahip çıkılabileceğini başarılı bir şekilde gösteriyor.

Yazının devamı...