Sonbahar sanatla yaşanır

26 Eylül 2020

48. İstanbul Müzik Festivali ve 11. İstanbul Opera Festivali başta olmak üzere, sanatla buluşmalar bizleri bekliyor.

Ünlü besteci Ludwig van Beethoven’ın 250. doğum yılı tüm dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Türkiye’nin en önemli müzik etkinliği olan ve İKSV tarafından bu yıl 48’incisi düzenlenen İstanbul Müzik Festivali de bu duruma kayıtsız kalmadı ve bu yılki temasını “Beethoven’ın Aydınlık Dünyası” olarak belirledi.

Pandemi dolayısıyla dijital olarak gerçekleşecek festivalde Beethoven’ın önemli eserlerine, yeni eser siparişlerine ve Beethoven’dan esinlenen yeni projelere de yer verilecek. Bu vesileyle Beethoven’ı yakından tanımak isteyenlere İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Lewis Lockwood’un biyografisini okumalarını ve Ed Harris’in Beethoven’ı canlandırdığı Agnieszka Holland’ın yönetmen koltuğunda oturduğu 2006 yapımı “Beethoven’ı Anlamak” (Copying Beethoven) filmini izlemelerini tavsiye ederim.

Festivalde Philharmonx’un müthiş konserini ve BİFO&Vikingur Olafsson’un Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava’daki performansını özellikle tavsiye ederim.

11’inci İstanbul Opera Festivali

İstanbul Opera ve Balesi, bu yıl opera festivalini 11’inci kez düzenliyor. Salgından dolayı bu yılki etkinlikler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde yapılıyor. Bu hafta sonu ise Mozart’ın meşhur “Saraydan Kız Kaçırma” operası var. Lakin bu Caner Arkın’ın rejisiyle farklı bir şekilde karşımıza çıkacak. Klasik hikâyeye sadık kalınarak yapılan bu yeni uyarlama, 1918 yılında İspanyol gribinin ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde geçiyor. Sosyal mesafe, hijyen, maske bugün olduğu gibi 100 yıl önce de gündemdeydi. Koreografisini Tan Sağtürk’ün yaptığı “Saraydan Kız Kaçırma”yı merakla bekliyorum.

Art Basel tekrar online

Dünyanın en önemli çağdaş sanat fuarı Art Basel’in, Basel’de yapılan edisyonu gene online olarak sanatseverlerle buluşacak. Temmuz ayında Art Basel’i düzenleyen M.C.H. Group, milyarder medya patronu Rupert Murdoch’ın oğlu James Murdoch tarafından satın alınmıştı. Bu satın alma sanat dünyasında yeterince tartışılamadı, çünkü bunun fuar üzerinde nasıl bir etkisi olduğu henüz bilinmiyordu. İlerleyen günlerde bunu göreceğiz. Online olarak 23 Eylül tarihinde başlayan fuarda gene satış rekorları kırılacağını düşünüyorum. Artık pek çok kesimde olduğu gibi sanat dünyasında da salgın sonrası normalleşme süreci, salgını kanıksama ve işlere olduğu gibi devam etme süreci başladı. Bunun da sonuçlarının bu fuarda daha belirgin bir şekilde görüleceğini sanıyorum.

Yazının devamı...

Minyatür 2.0

29 Ağustos 2020

Minyatürü “Batılı gözlerle” anlamak zordur. Çünkü minyatürde perspektif kullanılmaz. Oysa bu, tamamen bilinçli bir tercihtir. Çoklu bakış açısı gerekir minyatürü anlamak için. İşte bu yüzden, salgının hışmına uğrayan sergilerden Minyatür 2.0’ı gezmelisiniz.

2020 yılının büyük çoğunluğu salgın nedeniyle evlerde, topluluklardan uzakta geçti. Bir müddet daha bu salgınla beraber yaşayacağımız ortada. Müzeler, galeriler, sanat kurumları da bu salgından doğal olarak etkilendiler. Hatta belki de en fazla etkilenen bu kurumlar oldu.

Yeni normal dönemle birlikte yavaş yavaş müzeler, galeriler açıldı; konserler yeni düzenlemelerle müzikseverlere ulaşmaya başladı. İstanbul’da tekrar ziyaretçilerle buluşan sergiler de salgın nedeniyle kapananlardı. Pera Müzesi’nde açılan “Minyatür 2.0” başlıklı sergi ise normal şartlarda mart ayında açılması planlanırken bu mümkün olamamıştı. İşte bu sergi, geçtiğimiz günlerde nihayet sanatseverlerle buluştu. Geleneksel bir sanat formu olan minyatür, Osmanlı’ya İran’dan geçiyor. Pakistan’da da tarih boyunca çok önemli örnekleri veriliyor. Hat, tezhip, ebru gibi geleneksel sanatlar arasında yer alan minyatür de kitaplarla doğrudan ilişkili.

Minyatürü bizim bugünkü “Batılı gözlerimizle” anlamamız hayli zor. Çünkü minyatürde perspektif kullanılmaz. Batı resminin en çok övündüğü alan perspektifin kullanılmaması tamamen bilinçli bir tercihtir. Çoklu bakış açısı gerekir minyatürü anlamak için. Ve bu sanat dalına dair yapılan araştırmalar, incelemeler, hep Batılı kuramlara oturtulmaya çalışıldığı için daha da anlaşılmaz olur. Serginin kataloğunda, bu konuda, Filiz Adıgüzel Toprak’ın kaleme aldığı “Güncel Sanatta Bir İfade Aracı Olarak Minyatür” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Beklentilerin altında

Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara’nın küratörlüğünde düzenlenen “Güncel Sanatta Minyatür 2.0” başlıklı sergi, maalesef beklentilerimin altında kaldı. Minyatür 2.0 gibi iddialı bir başlığın altına konulan eserlerin daha kapsayıcı olmasını beklerdim. Sergiyi gezen birçok kişinin aklına ilk gelen, “Murat Palta’nın eserleri niçin yok?” sorusu oluyor. Ben şahsen Murat Palta’nın dışında Leyla Kara ve Merve Karlı gibi minyatür sanatçılarının da eksikliğini hissettim. Bu sanatçılar yeterince çağdaş veya güncel bulunmadıkları için mi sergide yoklar anlayamadım.

Türkiye dışından seçilen sanatçılarda da Huda Lutfi, Ala Ebtekar, Nasser Ovissi hatta Chant Avedissian gibi isimlerin yer almaması, minyatürü çağdaş sanatla birleştiren sanatçıların sadece sergidekilerle sınırlı olduğu izlenimini veriyor. Tabii sergide yer alan Dana Awartani, Hayv Kahraman, İmran Qureshi Fereydoun Ave, Noor Ali Changani, Cansu Çakar, Shahzia Sikander gibi sanatçıların eserleri mutlaka görülmeli. Geleneksel bir sanatın çağdaş sanatla birleşmesinin bu sanatlarla klasik yöntemlerle uğraşan sanatçılara ilham verebileceğini düşünüyorum.

Yazının devamı...

Bu kış sert geçecek

22 Ağustos 2020

Kovid-19 salgınıyla birlikte kültür-sanat sektöründe de belirsizlik ve buna bağlı tedirginlik ortamının oluşturduğu sis henüz dağılmış değil!

Kovid-19 virüsü nedeniyle ortaya çıkan salgın bütün dünyayı sarstı. Bu sarsıntının daha ne kadar devam edeceği ve şiddetinin nasıl olacağından hâlâ kimse emin değil. Ama uzmanlara göre sonbahar ve kışla birlikte salgın hız kazanacak; çünkü hepimiz tekrar kapalı alanlarda daha fazla vakit geçireceği için mevsimsel griple birlikte virüsün bulaşma ihtimali artacak.

Birçok sektör gibi kültür ve sanat sektörünün de salgından olumsuz etkilendiğini daha önce defalarca bu köşede dile getirdim. Normal zamanlarda bile büyük çoğunlukla destekler ve sponsorluklarla ayakta kalan sektör, kendilerine sponsorluk sağlayan şirketlerin, ailelerin de finansal sıkıntı yaşaması yüzünden bugünlerde daha büyük bir çıkmaz içinde.

Filmler ve sinemalarda durum

Sadece sponsorlukla yürüyen, ayakta kalan kurumlar değil; Hollywood gibi bütün dünyaya Amerikan kültürünü ihraç eden bu merkez bile, üretim durduğu veya durma noktasına geldiği için sıkıntı yaşıyor. Uzun zamandır gösterime girmesi beklenen Christopher Nolan’ın “Tenet”i bir kez daha gösterim tarihini ertelemek durumunda kaldı. Türkiye’nin de dahil olduğu bazı ülkelerde ağustos ayında gösterilmesinin beklendiği yönünde bilgi vardı. “Spider Man 3”, “Matrix 4”, “Avatar 2” gibi büyük bütçeli filmlerin çekimleri ve vizyon tarihleri de ertelenenler arasında. Walt Disney’in büyük yapımlarından “Mulan” ise beyaz perdede izleyiciyle buluşamayınca Disney+ platformundan yayınlandı.

Ülkemizde sinemaların izleyicilere kapılarını açtığı 7 Ağustos haftasında yaklaşık 33 bin kişi film izlemek için sinema salonlarına gitti. Geçen sene aynı haftada yaklaşık 827 bin kişinin sinemaya gittiğini göz önüne alırsak durumun vahameti daha belirgin olacaktır.

Festivallerin de durumu belirsiz

Konserlerde de durum pek farklı değil. Hâlâ birçok festivalin ne zaman gerçekleşeceği ya da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor. İKSV tarafından bu yıl 48’inci kez düzenlenen ve belirlenen tarihte yapılamayıp ertelenen İstanbul Müzik Festivali, 18 Eylül-5 Ekim arasında dijital ortamda gerçekleşecek. Festivalin tek fiziksel etkinliği Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) ve İzlandalı piyanist Víkingur Ólafsson canlı performansı, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda salgın şartları gözetilerek gerçekleşti; ama şahsen, bu kadar kalabalık bir ortama girebilmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

Yazının devamı...

50 yıllık kubbe

15 Ağustos 2020

Türk kültür ve sanat hayatında çok önemli bir yer tutan Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı kuruluşunun 50’nci yılında 4 kitabın 1000’er adetle sınırlı özel baskılarını yaptı.

Kubbealtı Cemiyeti bundan tam 50 yıl önce 1970 yılında Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi ve eşi İlhan Ayverdi tarafından kuruldu. 1978 yılında ise Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı adıyla da vakıflaştı. Kuruluş gayesini şu sözlerle açıkladılar: “İlim, fikir ve sanatta Türk milletine has tarihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir düşünce ve sanat merkezi etrafında toplamak ve bu gayeye erişmek için ilim ve fikirde sanatta, dilde, sosyal sahada ve neşriyatta muhtelif çalışmalar yapmaktadır.”

Aradan geçen 50 yıla bakınca Vakfın, Türk kültür ve sanat hayatında çok önemli bir yer işgal ettiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Hemen her gün başvurduğum Kubbealtı Sözlüğü ki tam adı “Kubbealtı Lugatı-Misalli Büyük Türkçe Sözlük”tür, Türkiye’de devlet desteği olmadan ortaya konulmuş tek sözlüktür. İlhan Ayverdi’nin hazırladığı ve daha sonra genişleyerek devam eden sözlüğe bugün lugatim.com adresinden erişmek mümkün. Vakıf başka hiçbir faaliyette bulunmayıp sadece bu sözlüğü hazırlamış olsaydı bile çok büyük bir hizmette bulunmuş olacaktı.

Özel yayınlar

Yayıncılık alanında da önemli kitaplara imza atılıyor. Sâmiha Ayverdi’nin muazzam Türkçesiyle kaleme aldığı “İbrahim Efendi Konağı” ve “İstanbul Geceleri” isimli kitaplarını, ilk gençlik yıllarımda büyük bir şevkle okumuştum. Kubbealtı Neşriyat, vakfın 50. yılı münasebetiyle 4 kitabın 1000’er adetle sınırlı özel baskılarını yaptı. Bunlar; Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin “Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı” (ki bu kitabın tüm telif hakkı üniversite öğrencilerine burs olarak verilmek üzere vakfa devredilmiş), Sâmiha Ayverdi’nin Beşir Ayvazoğlu’nun yaklaşık 350 notla katkı sağladığı ve yayına hazırladığı “İbrahim Efendi Konağı”, Abdullah Uçman’ın yayına hazırladığı “Boğaziçi’nde Tarih” ve Samiha Uluant’ın yayına hazırladığı “İstanbul Geceleri” isimli eserleridir. Ayrıca Ekrem Hakkı Ayverdi’nin daha önce Sadberk Hanım Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü gibi mekânlarda sergilenen muazzam koleksiyonunda yer alan yazma eserler kataloğu da yayımlanacak eserler arasında. Bu kataloğun danışmanlığını Uğur Derman yapıyor. Bazılarını belki de ilk kez göreceğimiz eserler için son derece heyecanlıyım.

Vakfın kursları

Vakfın Osmanlı Türkçesi, üslup ve repertuvar, kemençe, ney, tambur, kanun, hat gibi kurs ve seminerleri yıllardır devam ediyor. Yakın zamanda başlayan ve YouTube üzerinden kayıtlarına ulaşmak mümkün olan tez sunumları ise imkân dâhilinde takip etmeye çalıştığım başka bir yerde kolaylıkla rastlayamayacağımız güzellikte bir etkinlik. Vakfın kursları arasında tezhibe ayrı bir yer açmak gerektiğini düşünüyorum. Süheyl Ünver tarafından 1971 yılında başlayan nakışhanede birçok tezhip sanatçısı yetişti ve hâlâ da yetişiyor. Süheyl Ünver’den bayrağı devralan Çiçek Derman ve İnci Ayan Birol hanımefendiler de 2000 yılında kadar eğitim verdikten sonra bu ulvi görevi Gülnur Duran’a devrettiler. Türkiye’de tezhip sanatıyla bugün ilgilenen hemen herkesin yolunun Kubbealtı’ndan geçtiğini söylemek abartılı olmayacaktır.

Çiçek Derman Hoca’mızın, Vakfın 50’nci yılı için yayımlanan kitapçıkta belirttiği gibi “Nehir akıyor, kurtardıklarımız bizimdir” şiarıyla hareket ederek, tarihi ve milli değerlerimizin kaybolmaması için büyük çaba sarf etti. Allah kurucularından ve bu vakfa maddi, manevi hizmet verenlerden razı olsun.

Yazının devamı...

HAFIZA-İ BEŞER

8 Ağustos 2020

Zeytinburnu Belediyesi’nin yayımladığı “ZKS Kültür Sanat Yıllığı 2020” tüm Türkiye’de yaşanan kültür-sanat olaylarına yer veriyor.

İnsanoğlu yapısı gereği birçok olayı unutuyor. Günlük hayatın koşuşturması içinde, bizi nasıl etkileyeceğini bilemediğimiz birtakım olayları veya şu an yaşadığımız salgının etkilerini de yıllar geçtikçe unutuyoruz. Gazeteler ve dergiler, yıl sonunda yayımladıkları almanaklarla bu açığımızı kapatıp bizlere ilerleyen yıllarda dönüp baktığımızda, neler yaşadığımızı hatırlatacak almanaklar hazırlıyor. Bu almanaklarda maalesef kültür ve sanat olaylarına gereğince yer veril(e)miyor! Daha önce çeşitli yayınevleri kültür-sanat alanındaki bu eksikliği gidermek için almanaklar yayımlamış olsalar da maalesef bunlar süreklilik kazanamadı. Hâlâ sahaflarda bulabildiğimiz “Varlık Yıllıkları” bu alanda, -her ne kadar çok taraflı olsa da- birtakım eksiklikleri gideriyor.

Kültür-sanat mercek altında

Geçtiğimiz günlerde Zeytinburnu Belediyesi, “ZKS Kültür Sanat Yıllığı 2020” başlıklı almanak yayımladı. Belediye başkan yardımcılığından sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda müsteşarlık ve bakan yardımcılığı gibi önemli görevlerde bulunan Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy’un, zaten kültür ve sanatta bir cazibe merkezi haline gelen Zeytinburnu’nu daha da ileriye götüreceğinden hiç şüphem yok. Yayımlanan bu almanak da bunun göstergelerinden biri.

Genelde almanaklar bir takvim yılına yer verirken ZKS, başlangıç tarihi olarak kendisine haziran ayını seçiyor. Böylelikle bir kültür-sanat sezonunu mercek altına almak mümkün hale geliyor. Bu almanakta, sadece olaylara yer verilmeyip bu olayların yorumlarına da yer ayrılması dikkat çeken bir özellik.

Almanaktaki yorumlar

Benim de yıl içinde düzenlenen sergilere genel bir perspektif sunarak yer aldığım bu yorumlardan bazıları şöyle: Kurtuluş Kayalı hocamız, sosyoloji perspektifinden bu dönemde yer alan Türk filmlerini değerlendiriyor. Küratör ve aynı zamanda sanat yöneticisi Mehmet Lütfi Şen, kültür yönetiminde örnek bir şahsiyet olan Şenol Demiröz’ün vizyonunu ele alıyor. Erol Göka hocamız, “Pandemi ve Psikolojik Sağlık” konusunu ele alıyor. Anadolu Ajansı Kültür-Sanat Servisi şefi gazeteci dostum Bünyamin Yılmaz, özel tiyatroların sorunlarını yazıyor. Yenişafak gazetesi kültür-sanat editörü Ayşe Olgun dostumun yazısının başlığı “Hız ve Haz Çağında Kültür Sanat Gazeteciliği”. Yayıncılığın duayen isimlerinden Fahri Aral, “Türkiye’de Üniversite Yayıncılığı ve Geleceği” başlıklı yazısıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Yayınları’ndan yapılacakların da ipuçlarını veriyor. Akşam gazetesi köşe yazarı dostum Bedir Acar, “Kültürel Kangren” başlıklı yazısında, Türkiye’deki kültürel kamplaşmanın neticelerini ve ilerleyen yıllarda ortaya çıkabilecek olası sonuçlarını değerlendiriyor. Ömer Arısoy ise “Yeni Gelişmeler Çerçevesinde Kültür Politikamız” başlıklı yazısıyla “kültür politikası” kavramının hem tarihini hem önemini hem de ilerleyen dönemde niçin daha da önemli olacağını aktarıyor.

Yazının devamı...

Ayasofya artık daha da önemli

1 Ağustos 2020

24 Temmuz Cuma günü 86 yıl aradan sonra bir cuma namazıyla cemaatiyle buluşan Ayasofya Camii o günden beri yoğun ziyaretçi ilgisiyle karşı karşıya.

Geçtiğimiz günlerde AICA’nın (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği) Türkiye şubesi bir manifesto yayınlayarak Ayasofya’nın tekrar cami olarak hizmet vermesine karşı çıktı, tekrar müze haline getirilmesini talep etti. Dünyaca ünlü bir sanatçımız ise Instagram sayfasından, “iyi ki vakti zamanında özel, ücretsiz bir turdan yararlanarak arkadaşlarla gidip görmüşüm!” ifadelerini kullanarak “üzüntüsünü” dile getirmiş! Ayasofya’nın ibadethane olarak hizmet vermesine karşı çıkanların neye karşı çıktığını tam olarak anlamak mümkün değil. Ayasofya eskisinden daha fazla bir ilgiyle karşı karşıya kalacak. Bu şüphe götürmez bir gerçek.

Yıllardır bitmek bilmeyen restorasyon çalışmalarının -ki bitmeme nedenlerinden biri kaynak yetersizliğiydi- çok daha hızlı bir şekilde ilerleyeceği de şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Açılış sonrası net bir şekilde gördük ki Ayasofya’nın içinde yer alan ikonlar ve mozaiklerle alakalı herhangi bir tasarrufta bulunulmadı. Sadece kıble yönündeki bir ikona, sadece vakit namazlarının olduğu zaman çok zarif bir şekilde tasarlanmış dört parçalık bir perdeyle kapanıyor. Çok konuşulan hususlardan bir diğeri de zeminin halıyla kaplanacak olmasıydı. Burada da sanat dünyasında bir kısım insanların endişe ettikleri gibi taç giyme alanı halıyla kaplanmadı, binanın tarihi özelliklerinden biri olan bu alan açık bırakılarak imparatorların taç giydikleri alan korunmuş oldu. Bu alandaki renkli kısımlar Ayasofya’nın yapımında kullanılan mermerlerden oluştuğu için de ayrı bir öneme sahiptir.

Ziyaretçilere 24 saat açık

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla “Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi”, 24 saat ziyaretçilere kapılarını açtı. Böylelikle hem yığılmanın önüne geçilmiş oldu hem de sadece bazı zamanlarda geceleyin ziyaret etmenin mümkün olduğu mekân herkesin ziyaretine açılmış oldu. Caminin tabelasından hat yazısını ise dünyaca ünlü hattatımız Mehmet Özçay klasik usulde celi sülüs hattıyla kaleme aldı. Böylelikle camiye yeni bir sanatsal dokunuş da değmiş oldu.

Daha önce bu köşede belirtmiştim Ayasofya’nın bizatihi kendisi önemlidir. Müzeyken bu önem maalesef azalmıştı; çünkü ruhsuzlaşmıştı, mahzundu. Yaklaşık 1400 yıl boyunca içinde ibadet edilen bir mekân birdenbire turistik bir bina haline gelmişti. Müze dediğimiz bir binada olması gereken sergilemeler Ayasofya’da yapılmadı; çünkü Ayasofya’nın bizatihi kendisi bir sanat eseridir. Ve bu sanat eseri de asli işlevini koruyarak hizmet vermeye devam edecek. 24 Temmuz itibarıyla Ayasofya isteyenin ibadet, isteyenin de ziyaret edeceği, herkese her koşulda açık bir cami olmuştur.

Ayasofya eserleri yeni müzede

Yazının devamı...