Rüyaların Sütü

Yaşadığımız dönemler insanın tanımını nasıl değiştiriyor? İnsan ile hayvan arasında nasıl bir fark var? Peki insanla bitki arasında ya da bitkiyle insan arasındaki fark nedir? Yaşadığımız dünyada insanlar olmasaydı nasıl bir gezegen olurdu? Birdenbire insanlar tamamen ortadan kaybolsa ve dünya üzerindeki diğer canlılar hayatlarına devam etse dünya o zaman nasıl görünürdü? İnsana bağlı/bağımlı olarak hayatını idame ettiren türler mevcut ortama adapte olup hayatlarına devam edip biz insanların aslında yanıldığını gösterir miydi yoksa yok mu olurlardı?

Günümüzde kullandığımız teknolojiler böyle bir durumda ne yana evrilindi? Kendi kendilerini geliştirmeye! devam edebilirler miydi?

Bütün bu sorular ve çok daha fazlası geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğim Venedik Bienali esnasında hızlıca gördüğüm sanat eserlerinin bende oluşturduğu çağrışımlar. Hızlıca gördüğüm diyorum çünkü Venedik Bienali’ni her ziyaret edişimde benzer bir hisse kapılıyorum. Az zamanda çok fazla kaliteli sanat eserine muhatap oluyorsunuz ve bunları sindirmek için yeterli zamanınız olmuyor. Belki de bunun önüne geçmenin yolu çeşitli aralıklarla bienali ziyaret etmektir.

Rüyaların Sütü

Cecilia Alemani

Kadınların ağırlığı

Cecilia Alemani’nin küratörlüğünde gerçekleşen “Rüyaların Sütü (Milk of Dreams)” yaşadığımız salgından dolayı bir yıl gecikmeli olarak ortaya çıktı. Bienalin teması 1917-2011 yılları arasında yaşamı olan Meksikalı sürrealist sanatçı ve yazar Leonora Carrington’ın bir eserinden geliyor. Bu pozisyona gelen ilk İtalya kadın küratör olan Alemani’nin eser ve sanatçı seçimi hayli ses getirdi. 58 ülkeden 213 sanatçının, ki bu sanatçıların 180 tanesi ilk kez Venedik Bienali’nde yer alıyor, % 80’den fazlası kadınlardan oluşuyor. Alemani’nin bu kadar çok kadın sanatçıya yer vermesi çeşitli sanat eleştirmenleri tarafından cinsiyetçiliğin farklı bir versiyonu olduğu gerekçesiyle hayli eleştirildi. Şahsen bu eleştirilere katılmıyorum. Alemani’nin seçkisinde yer alan eserler sadece sanatçıların cinsiyetlerinden dolayı değil benzer konulara odaklanmalarından dolayı orada olduklarını düşünüyorum.

Gelecek Vaat Eden Genç Katılımcı için Gümüş Aslan Ödülü’nü alan Beyrut doğumlu ve çalışmalarını Paris’te sürdüren Ali Cherri uzun zamandır takip etmeye çalıştığım sanatçılardan biriydi. En İyi Katılımcı alanında Altın Aslan ödülü alan Amerikalı siyahi kadın görsel sanatçı Simone Leigh ve En İyi Ülke Katılımı alanında Altın Aslan ödülü alan Britanya Pavyonu’nda yer alan siyahi kadın sanatçı Sonia Boyce ve Ülke Katılımı alanında Mansiyon Ödülü alan Fransa Pavyonu şüphesiz basında çokça karşılık buldu. Ama benim favorilerim biraz farklıydı: Sudanlı İbrahim el-Salahi’nin ilaç kutularının arkasına yaptığı resimleri görmek güzeldi. Precious Okoyomon’un “Dünyanın Sonu Gelmeden Dünyayı Görmek (To See the Earth Before the End of the World)” başlıklı devasa büyüklükteki “bahçesi” son derece etkileyiciydi. Alman heykeltıraş Katharina Fritsch’in 1987 tarihli “Fil (Elephant)”i büyüleyiciydi.

Sadece Alemani değil ülke pavyonlarında da kadın sanatçıların ağırlığını hissettim. Önümüzdeki haftalarda beğendiğim ülke pavyonlarıyla bu konuyu ele almaya devam edeceğim.