Her şey bitti mi?

Her şey bitti mi?

Sami KOHEN

HAYIR, bizce bitmedi. Bitmemesi de gerek.
Yani, Lüksemburg zirvesinden çıkan karardan ve Türk hükümetinin gösterdiği tepkiden sonra da, Türkiye'nin AB ile bütünleşme çabası ve süreci sona ermemeli.
Türkiye her şeye rağmen Avrupa'dan vazgeçmemeli. Zirveden sonra ortaya çıkan anlaşmazlığı da akılcı ve pragmatik bir yaklaşımla halletmeye çalışmalı...
Aceleye getirildiği halde hükümet açıklaması, bir ölçüde bu yaklaşımı yansıtıyor. Ve Türkiye'nin zirvenin kararındaki (sıraladığı olumlu noktalardan sonra) olumsuzluklara tepkisini göstermekle beraber, AB ile bütünleşme yolunu kapatmıyor.
Açıklamada kullanılan şu ifade bunun bir göstergesi: "Türkiye AB ile bütünleşme iradesini Lüksemburg zirvesinde ortaya konulan tutuma rağmen sürdürecektir. Ancak bunun için AB'nin de yöneldiği hatalı ve sakıncalı yolda ısrar etmeme erdemini göstermesi gerekir"...
İKV Başkanı Meral Gezgin Eriş'in deyişi ile, hükümetin bu tepkisi "bir Avrupalı reaksiyonudur. Türkiye bununla duygusal davranmıyor, köprüleri atmıyor, daha ciddi müzakerelerle, AB'nin bazı önerileri düzeltmesini istiyor."
Bu noktadan hareketle, Eriş çok yerinde olan şu çağrıyı yapıyor: "AB de duygusallığı bıraksın ve Türkiye'nin isteklerini ve beklentilerini daha ciddiye alarak gereken düzeltmeleri yapsın"...
* * *
ANKARA'daki AB diplomatlarından ve bazı Avrupa başkentlerinden gelen sinyaller de, hükümet açıklamasından ve bir adım daha ileriye giden Başbakan Yılmaz'ın demecinden sonra dahi, "her şeyin bitmediğini", yani anlaşmazlıkların giderilmesi için yeni çabalar harcanacağını gösteriyor.
AB'den sorumlu Fransız Devlet Bakanı Pierre Moscovici'nin "diyalog ortamını yeniden sağlamak için Avrupa Konferansı'nın yapılacağı 30 Mart'a kadar zamanımız var. Bunun için çaba sarfetmek gerekli" şeklinde sözleri anlamlıdır. Aynı şekilde, İngiliz hükümetinin Ankara'ya önümüzdeki aydan itibaren dönem başkanlığını devralacağını hatırlatarak, işlerin o dönemde düzeltileceği, dolayısı ile bu aşamada soğukkanlılıkla hareket edilmesi gerektiği yolundaki mesajı da ilginçtir.
AB başkentlerinde ve Ankara'daki Avrupalı diplomatik çevrelerde, Yılmaz'ın açıklamaları, (özellikle AB ile siyasi diyaloğun kesileceği, Avrupa Konferansı için koşulan şartların kabul edilmeyeceği gibi noktaları ile) bir hayli şaşkınlık yarattı. Bazı diplomatlar bunu "aşırı tepki" olarak görmekle beraber, hükümet açıklamasındaki, Türkiye'nin AB'ye üyelik başvurusundan ve Avrupa ile bütünleşme hedefinden vazgeçmediğine ilişkin ifadeyi not ettiler.
Lüksemburg zirvesi sonrası esen olumsuz havaya rağmen, diplomasinin devreye girmesi ve bazı yanlışlıkları ve yanlış anlamaları "rektifiye" etmesi umudu hala var...
* * *
TABİİ, AB zirvesinin Türkiye'nin beklentilerini tam olarak karşılamaması ve gerçekte bazı ön yargılarını ve hatalı değerlendirmelerini ortaya koyması, Türk kamuoyunda düş kırıklığı, kırgınlık, hatta kızgınlık yaratmıştır. Bunun sokaktaki adamın "lanet olsun, onlardan bize hayır gelmez, vazgeçelim bu işten, başka tarafa bakalım" şeklinde tepki göstermesine yol açmasına şaşmamalı. Ancak, devlet politikasının amacı rest çekmek, meydan okumak, zıtlaşmak olamaz. Hedef ve yöneliş değişmiyorsa (ki değişmemesi gerekir) anlaşma yolunu açık tutmak, en doğrusudur.
Şimdi varılan nokta, her şeye rağmen, yolun sonu değildir. Ankara tavrını ortaya koymuş, ama yolu da kapamamıştır.
Kuşkusuz Türkiye'nin de bundan sonra kendisine çekidüzen vermek, sözlerini yerine getirmek ve kozlarını daha iyi oynamak hususunda, yapması gereken çok şey vardır...
Ama şimdi esas sorumluluk, AB'ye düşüyor. Eğer AB gerçekten Türkiye'yi kendisine daha yakın ve daha bağlı görmek istiyorsa, Ankara'nın beklentilerini karşılamak üzere, Moskovici'nin deyişiyle, ciddi bir diyalog ortamı sağlamalıdır...



Yazara EmailS.Kohen@milliyet.com.tr