Süre dolarken...

28 Şubat 2020

Türkiye’nin, Suriye’de İdlib bölgesinde rejim güçlerinin son zamanlarda ele geçirdikleri mevzilerin gerisine çekilmeleri için verdiği sürenin dolmasına sadece saatler kaldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen günkü açıklamasından tekrarladığı ültimatoma göre, Esad yönetiminin Soçi Mutabakatı’nda öngörülen hattın gerisine çekilme emrini en geç şubat ayının sonuna, yani cumartesi gece yarısına kadar vermesi şart. Bu koşul yerine getirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri “gereğini yapacak”, yani harekâta geçecek.

Ankara’nın, sahada Suriye askerlerinin geri hatlara çekilmek niyetinde olduklarına dair bir işaret görmediği takdirde, operasyonu başlatmakta hiç tereddüt etmeyeceği çok açık. Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin bu konuda taviz vermeyeceği uyarısını da tekrarladı.

Ancak Rusya ile sürdürülen diplomatik görüşmeler ve bu arada 5 Mart’ta gerçekleşmesi beklenen Erdoğan-Putin buluşmasının sonucu belli oluncaya kadar (yani önümüzdeki perşembe gününe kadar) ek bir süre tanınması da mümkün. Bu da herhalde önümüzdeki saatlerde kesinleşecektir.

Rusya’nın rolü

Türkiye’nin İdlib cephesinde ‘büyük taarruz’a geçip geçmemesi, Esad ordusunun geri hatlara çekilip çekilmemesine bağlı görünmekle beraber, bunu asıl belirleyecek olan, Rusya’nın nihai kararı olacaktır.

Putin’in bu konuda zor bir seçim yapmak durumunda olduğu ortada. Kuşkusuz Rusya kendi çıkarlarını da hesaba katarak şimdiye kadar bu meselede bir orta yol bulmaya çalışmış, ama iki tarafın da kabul edeceği bir formül bulamamıştır. Şimdiki son dakika diplomasisinden de bir sonuç alınmazsa, özellikle Erdoğan’ın sergilediği kararlılık karşısında Putin’in nasıl bir tavır alacağı hâlâ bir soru işareti: Rus lideri Ankara’nın “olmazsa olmaz şartlarını” Esad’a empoze edebilecek mi?

Diplomasi satrancında usta sayılan Putin’in bu konuda nasıl bir performans göstereceği merakla izlenecektir. Aslında Rusya, Suriye krizinin daha başında, kendi çıkarlarının gereği, Esad’ı desteklemiş, yani bu meselede taraf olmuştur. Türkiye ise Esad’a karşı kesin bir tavır almış ve kendi güvenlik kaygıları nedeniyle askeri alanda da bu ihtilafa angaje olmuştur.

Yazının devamı...

İdlib krizi Türk-Rus ilişkilerini nasıl etkiler?

25 Şubat 2020

Sonunda İdlib krizi, korkulduğu gibi, Türkiye ile Suriye’yi silahlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda Türkiye ile Rusya’yı da karşı karşıya getirdi...

İdlib cephesinde son olarak iki Türk askerinin Rus savaş uçaklarının açtığı ateş sonunda şehit düşmesi, bu sürtüşmenin geldiği tehlikeli noktayı gözlerin önüne serdi.

Rusya’nın Esad rejimine bağlı güçlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı giriştiği saldırıların arkasında bulunduğu gerçeğinden hareket eden Ankara, son günlerde bu konudaki rahatsızlığını açıkça ifade etti, hatta bu tutum devam ettiği takdirde iki ülkenin bir çatışma noktasına gelebileceği mesajını da verdi.

Ancak böyle bir ortamda dahi, diplomasiye bağlanan umutlar kesilmedi. Ankara ve Moskova’daki iki başarısız toplantıdan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rus mevkidaşı Putin arasındaki telefon görüşmesinin sonuçsuz kalmaması, diplomatik çabalara son vermedi. Hatta Rusya ile birlikte Almanya ve Fransa’nın da katılımıyla 5 Mart’ta İstanbul’da bir dörtlü zirvenin yapılmasına karar verildi.

Bu daha önce Erdoğan’ın, şubat sonu için verdiği mühletin o tarihe kadar uzatılması olasılığını ortaya koyuyor.

Yol kavşağında...

Son şans olarak görülen yeni diplomatik süreç, tarafları bir yol kavşağına getiriyor: Varılacak nihai karar ya İdlib ile ilgili ihtilafın bir savaşa dönüşmesine ve dolayısıyla mevcut ilişkilerin buna kurban edilmesine yol açacak ya da bulunabilecek bir orta yol sayesinde, en azından çatışmazlık durumuna dönülecek ve bu karmaşık soruna bir çözüm ararken, ikili ilişkilerin zedelenmesi de önlenmiş olacak.

Kuşkusuz ikinci şıkkın tercih edilmesi için çok önemli nedenler vardır. Bunun aksi düşünüldüğünde, bir savaş durumuna gidilmesinin yol açacağı ciddi zararları tüm yönleriyle hesap etmek gerekir.

Yazının devamı...

Maraş hamlesi ve ilhak tartışması

18 Şubat 2020

Merak ediyoruz: Acaba Kıbrıs Rum kesiminde, Türk tarafının “kapalı” Maraş’ın açılmasına yönelik yaptığı hamlesi karşısında kızgınlık duymasının dışında, “Bu duruma nasıl geldik?” diye düşünen var mı?

Hafta sonunda Türkiye’den Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, KKTC’den de hükümet yetkilileri başta olmak üzere, hukukçuların, akademisyenlerin, iş adamlarının katılımıyla ilk kez “kapalı” Maraş’ta düzenlenen konferansın, Rumların böyle bir soru üzerinde samimi bir değerlendirme yapması için bir vesile olması gerekir.

Hatırlatalım: Kıbrıs’ın rivyerası diye bilinen Maraş (Rumca adıyla Varoşa), 1974’te Barış Harekâtı’nın ikinci aşamasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eline geçmiş, burada yaşayan Rum halkı evlerinin terk edip adanın güneyine kaçmıştı.

Ateş kesildikten sonra, bu sayfiye kenti, TSK’nın kontrolüne geçmiş, kendi hallerine terk edilen lüks otelleri, plaj tesisleri, eğlence yerleriyle, bir “hayalet kent’e” dönüşmüştür.

Fırsat nasıl kaçtı?

“Kıbrıs Fatih’i” Başbakan Ecevit’in belirlediği stratejiye göre, BM’nin de denetlediği içi boşalmış Maraş, Rumlarla yapılacak müzakerelerde bir pazarlık zemini olarak kullanılacaktı. Yani “Varoşa” Rumlara iade edilecek, karşılığında Türk tarafının federal sistem ve toprakla ilgili şartları da yerine getirilecekti...

Çeşitli aşamalarda yapılan müzakerelerde, Rauf Denktaş da bu politikayı savunmuştur. Aslında Maraş, Kıbrıs meselesinin çözümü için bir fırsat oluşturuyordu. Ama Rum tarafı gerçekçi davranıp uzlaşacağına, kendi şartlarını kabul ettirme politikasını sürdürmüş, sonuçta, bir anlaşmaya varmak fırsatını kaçırmıştır.

Artık 46 yıl sonra, Türk tarafı Maraş’ın statükosuna son veriyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay’ın açık ifadesiyle, Maraş Türk topraklarıdır, KKTC’nin egemenliği altındadır. Geçen yıl iş başına gelen Başbakan Ersin Tatar hükümeti de öyle düşünüyor ve şimdi Maraş’ı “açmak” üzere gerekli hukuki, diplomatik, ekonomik adımları atmaya hazırlanıyor…

Yazının devamı...

Türkiye-Suriye savaşı mı?

11 Şubat 2020

Türk liderlerinin bütün uyarılarına rağmen, Esad rejimine bağlı güçlerin dün İdlib bölgesinde bir TSK konvoyuna saldırması ve 5 askerimizin şehit olmasına, 5 askerimizin de yaralanmasına sebep olması, Ankara’yı derhal giriştiği misilleme dışında çok önemli kararlar alma noktasına getirmiştir.

Geçen hafta gene bir pazartesi günü aynı bölgede rejim kuvvetlerinin TSK’ya karşı 7 askerin ve bir sivil personelin şehit düşmesine yol açan saldırısından sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Şam’a bu tür saldırılarına son vermesi için ay sonuna kadar bir mühlet vermiş, aksi halde TSK’nın geniş çaplı bir harekâtla karşılık vereceği uyarısında bulunmuştu.

Geçen hafta sonundan beri TSK’nın İdlib bölgesinde şimdiye kadar görülmemiş çapta bir yığınak yapmaya başlaması, çok sayıda zırhlı araç, tank, obüs ve mühimmat sevk etmesi Ankara’nın bu meseleyi ne kadar ciddiye aldığını açıkça ortaya koydu.

Bu arada Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın bir açıklaması, bu güç gösterisinin ardındaki amacın ve stratejinin ne olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu yoğun askeri hazırlıkların Bakan’ın sözünü ettiği B ve C planlarının uygulamasında kullanılacağı mesajı da verilmiş oldu.

Bütün bunların anlamı, Türkiye’nin Esad yönetiminin saldırgan tutumunu değiştirmemesi ve verilen ültimatomu da ciddiye almaması halinde, bundan önceki operasyonlardan da farklı bir harekâtı göze aldığıdır.

Bu olay Ankara’yı askeri bakımdan uymadığı cinsten bir eylem için, siyasi açıdan da Esad rejiminin destekçisi durumundaki Rusya’ya karşı tutumunda yeni bir değerlendirme için karar noktasına getirmiştir.

Bu durum da artık askeri bakımdan Türkiye ile Suriye’yi açıkça karşı karşıya getiriyor. Bu iki ülke arasında bir savaş anlamına mı geliyor?

***

Yazının devamı...

Kritik günler

4 Şubat 2020

Korkulan şey oldu. Suriye’nin İdlib bölgesinde Rusya destekli Suriye ordusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgede bulunan askeri konvoyunu hedef alarak saldırdı.

7 Türk askeri ve 1 siville birlikte toplamda 8 şehit olduğu bildirilirken, saldırıya karşı TSK derhal kara ve hava operasyonu ile misillemede bulundu... Böylece Türk askeri ile Esad rejimine bağlı askerler doğrudan bir çatışma, bir nevi savaş durumuna geldiler...

Şimdilik sınırlı görülen bu olayın askeri ve diplomatik alanında yol açacağı etkiler önümüzdeki kritik günlerde daha net görülecektir. Ancak bu olayın Türkiye’nin Suriye stratejisinde ve Rusya başta olmak üzere ilgili dış güçlerle ilişkilerinde yeni ayaklanmalara yol açacağı açık.

***

Suriye ordusunun İdlib bölgesinde TSK’ya karşı giriştiği saldırıyı, Şam rejiminin, Moskova desteğiyle uyguladığı stratejinin bir parçası olarak görmek gerek.

Rejim güçleri, özellikle Rus hava kuvvetlerinin ve İran milislerinin aktif desteğiyle, aylardan beri bu bölgeyi “cihatçı” direnişlerinden temizlemek ve kendi kontrolü altına almak için amansız, hatta vahşi saldırılarda bulunuyor. Binlerce sivilin ölmesine, yüz binlerce kişinin de göç etmesine yol açan bu saldırılar sonunda, Esad, bu bölgede hedeflediği askeri hakimiyeti kısmen de olsa sağlayabildi.

İki yıl önce Türkiye Rusya ve İran’ın Astana’da imzaladığı anlaşma ile ateşkes sağlanacak, kurulacak gözlem noktalarıyla çatışmasızlık durumu kontrol altına alınacaktı. Oysa bu ateşkes sağlanamadı, Esad rejimi de adım adım bölgeyi hakimiyeti altına almak için harekete geçti...

Bu operasyonlar sonunda Türk gözlem noktalarının bazısı (5’i) Suriye ordusunun muhasarası altında kaldı. Ankara, son olarak bölgeye yeni askeri unsurlar göndermeye karar verdi.

Yazının devamı...