11 Eylül dersleri!

ABD’de üst üste gerçekleştirilen 11 Eylül saldırılarının üzerinden 20 yıl geçmesine karşın, olayın tüm dünyada derin izler bıraktığını görmek mümkün. Nitekim son yaşanan Afganistan krizi ve Taliban’ın yönetime yeniden gelişi, bu izlerin daha uzun süre silinemeyeceğini gösteriyor

Bugün 20. yıldönümü olan ve 3 bin kişinin hayatını kaybettiği 11 Eylül terör saldırıları, dünyanın hafızasında tazeliğini koruyor kuşkusuz. Her ne kadar bu saldırıların ana kumandasında bulunduğu söylenen El-Kaide lideri Usame bin Ladin ABD tarafından öldürülmüş olsa da, bu saldırıların dünyada açtığı derin izler kolay kolay kapanacak gibi görünmüyor. Zira El-Kaide’nin beşiği olduğu gerekçesiyle 20 yıl önce Afganistan’a yapılan müdahaleden geriye, neredeyse “elde sıfır” kaldı. Taliban yeniden iktidara gelirken, El-Kaide’nin DAEŞ gibi desteklediği yapılarla hala ayakta olduğu görülüyor.

Öte yandan Afganistan’da geçici (ya da kalıcı) hükümeti açıklayan Taliban, kafalardaki soru işaretlerini daha da artırdı. Daha ılımlı olacağını düşünenlerin aksine, Taliban, son icraatlarıyla “kötümserlerin tahminlerini” doğrular gibi görünüyor. Duayen gazeteci Sami Kohen’le, bu hafta da 11 Eylül ve Taliban’ı konuştuk...

‘DEHŞET VERİCİ BİR OLAYDI’

Üzerinden 20 yıl geçmesine karşın, sizce 11 Eylül konusunda henüz aydınlanamamış bazı detaylar var mı?

11 Eylül saldırıları yakın tarihte kaydedilen en dehşet verici, en kanlı, en trajik terör olayı olarak kayda geçti. Boyutları ve etkileri açısından gerçekten büyük bir olaydı. 11 Eylül’de, tam da herkesin işbaşında bulunduğu bir zamanda gerçekleşen bu saldırı, tüm dünyada canlı olarak izlenmişti. Bu da işin dehşetini artırmıştı. Binalar tahrip oldu, 3 bine yakın kişi öldü, 10 bin civarında insan yaralandı.

Elbette bu, ABD’liler için olduğu kadar tüm dünyayı endişe içinde bırakan bir travma oldu. Nitekim olayın etkisi, hemen ertesi günü tüm uluslararası camiada hissedildi. Bunu o dönem en güzel ifade eden Fransız ‘Le Monde’ gazetesi, başyazısına şu başlığı koymuştu: Bugün hepimiz Amerikalıyız! Bu sonraları bir slogan haline geldi ve dünyanın pek çok kentindeki gösterilerde slogan gibi kullanıldı. Bir uluslararası dayanışma meselesi oldu. Dehşet içindeki tüm insanlık ayağa kalktı ve ‘Sebebi ne olursa olsun, terör terördür ve lanetlenmelidir’ görüşü benimsendi. 

Burada bir konu daha vardı ki, o da bunu kimin yaptığıydı... Aslında kimin yaptığı belli olmuştu, çünkü olaydan hemen kısa bir süre sonra El-Kaide terör örgütü bunu kendilerinin yaptığını ilan etmişti. Bu yüzden de o anlamda ortada bir şüphe yoktu. Nitekim bunu yapan teröristler, bir kısmı ABD’de de yaşayan yahut eğitim görmüş Arap kökenli militan El-Kaide mensubu gençlerdi. Ayrıca, bu saldırıların, El-Kaide’nin başında bulunan Usame Bin Ladin’in ‘orkestra şefliği’yle yapıldığı belliydi.

SIR PERDESİ KALKMADI!

Ancak yine de birtakım tereddütler olmadı değil... Çünkü bu iş ABD’de tezgahlanmıştı. Dolayısıyla şöyle bir iddia ortaya atıldı; bunun arkasında, bazılarına göre CIA’in de bulunduğu ABD’deki bir takım gizli güçler vardı diye... Bu yüzden de olayın üzerinde halen karanlık bir perde vardır ve maalesef 20 yıl sonra bile bu perde kalkabilmiş değil. Bugün bile bu şüpheler dile getiriliyor... Bu olayların arkasında ABD’de yaşayan bazı Amerika kökenlilerin olduğuna ilişkin... Açıkçası konu 20 yılda hala daha netleşebilmiş değil ve umarım, bu gerçeklerin ortaya çıkabilmesi için bir 20 yıl daha gerekmez. 

PEKİ BU SALDIRILAR SONRASI DÜNYADA NELER OLDU VE NELER DEĞİŞTİ?

Bir kere o dönemde George W. Bush iktidardaydı ve olaydan sonra onun meşhur bir lafı çıktı ‘terörle savaş’ diye. Bu söz ve başlık altında bir strateji belirledi ABD. Dolayısıyla ilk adım olarak bu savaş, doğrudan doğruya saldırının merkezi olarak görülen ve o zaman El-Kaide’nin Taliban ile beraber iş birliği içinde bulunduğu Afganistan’dan başlatıldı. ABD oraya bir müdahalede bulundu ve işgal etmeye başladı. Bunu yaparken de tek başına davranmadı ve NATO’nun dışındaki birçok ülkeyle de beraber ‘koalisyon’ dedikleri bir ortak kolektif güç oluşturdu. Pek çok ülke bu koalisyona gönüllü dahil oldu. Tabii NATO’da da bir karar alındı ve 5. maddeyi devreye sokarak bir müdahalede bulunuldu. Bu çerçeve içinde elbette Türkiye de dahil oldu.

Bu arada bu savaş, birtakım sonuçlar vermedi değil. Bin Ladin ABD’lilerce ortadan kaldırıldı. Ayrıca pek çok önde gelen örgüt lideri ve militan da... Fakat, 20 yıl sonra tüm bu mücadeleye rağmen El-Kaide yok olmadı. Nitekim son olarak iki hafta önce Afganistan’daki bir saldırıda bu örgüte bağlı olduğu belirtilen bir grup ön plana çıktı. Ayrıca diğer ülkelerde de El-Kaide’ye bağlı farklı isimlerde birtakım gruplar, örgütler var. Bunları biz Irak’ta gördük. Afrika ve Ortadoğu varlar. Dolayısıyla bu çok uzun soluklu bir savaş, hemen sonuç alınabilecek bir durum değil.

‘Bu mücadele çok mu gerekliydi?’ diye de sorulabilir tabii. Bana göre çok gerekliydi. Beklenen sonucu veremedi ama bunun aksini de düşünmeli. Eğer bu kolektif mücadele olmasaydı, bu dayanışma olmasaydı, kim bilir kaç tane daha 11 Eylül benzeri büyük, dehşet verici eylemler meydana gelebilecekti. Evet El-Kaide terörünü bitiremedi ancak önünü kesti. Nitekim 11 Eylül’den hemen sonra Avrupa’nın birçok ülkesinde ciddi saldırılar olmuştu. Ancak tedbirler, verilen mücadele, askeri ve teknolojik imkanlar sayesinde bunların bir kısmı kontrol altına alınabildi.

ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER

Diğer yandan 11 Eylül saldırılarının ardından çıkarılması gereken dersler de var. Maalesef bu saldırılar, insan haklarıyla ilgili hassasiyeti çiğnedi götürdü. Yani dediler ki, Avrupa gibi demokratik ülkelerde insan hakları ve demokrasi çok önemli ancak insan hayatı çok daha önemli. Böylelikle güvenliği baş faktör olarak öne sürdüler. Nitekim bu tartışmalar halen devam ediyor. Güvenlik mi yoksa insan hakları mı öncelikli olmalı diye...

Bir takım ağır yasal tedbirler alınmıştır. Sıkıyönetim ilan edilmiştir, bazı hallerde basına sansür bile konulmuştur. Bu maalesef 11 Eylül olayının olumsuz sonuçlarından biri olmuştur.

Bir diğer olumsuz etkisi de, bu olayın bir İslamofobi’ye zemin sağlamış olmasıdır. Özellikle ABD’de bu terör örgütü, İslami bir grup olarak algılanarak, İslam’a karşı bir tavır alınmaya başlanmıştır. Bu, başka ülkelere kadar yayılmıştır. El-Kaide ve ona bağlı olan DAEŞ gibi örgütler, yaptıklarıyla İslam karşıtı havayı körüklemiştir. Bu maalesef günümüze kadar da devam etti.

Öte yandan DAEŞ gibi El-Kaide’ye bağlı terör gruplarının eylemleri nedeniyle, uluslararası anlamda bir göç dalgası yarattığını da unutmamak gerek. Bu göç olayı da, özellikle Batı’da, büyük ekonomik ve sosyal sarsıntılara yol açıyor. Dolayısıyla bu olayın izdüşümü çok geniş olabiliyor.     

11 Eylül dersleri

TALİBAN YUMUŞAR MI?

Taliban’ın açıkladığı yeni hükümet hakkında neler söyleyebilirsiniz? Biraz hayal kırıklığı yaratmış gibi görünüyor. Zira içinde kadın yok, muhalif denilebilecek bir isim yok, hepsi büyük oranda doğrudan doğruya Taliban’ın lider kadrosundan çıkma isimler...

Aslında Taliban bundan yaklaşık 3 hafta önce iktidarı ele geçirdikten sonra, Türkiye dahil dünyanın pek çok yerinde şu soru gündeme gelmişti: Bu acaba yeni bir Taliban mı, yoksa eski Taliban mı? Yani bu Taliban yeni şartlara uyup, kabuk değiştirerek    mi gelecek, yoksa eskisi gibi mi devam edecek?

Bu konuda da iki görüş hâkim oldu genel olarak. Biri iyimser, diğeri de kötümser... İyimser görüşe göre Taliban yeni şartlara uyum sağlamak zorunda. Afganistan’ın eskisi gibi değil, bu yüzden de Taliban demografik, ekonomik ve toplumsal değişimlerini dikkate almak zorundadır. Ayrıca Taliban hükümetinin ayakta kalabilmek için dış desteğe ihtiyacı var. İlk yaptıkları açıklamalarda umut verici sözler de söylediler. Dolayısıyla bu Taliban’ın değişmesi mümkün. O zaman da ne yapmalı? Uluslararası camianın Taliban’ı angaje edebilecek, uluslararası camia ile birlikte hareket etmesini sağlayacak birtakım adımlar atması lazım. Ki karşı taraf da iyimser adımlar atsın...

Kötümser yaklaşımdakiler ise, bunun aksini savunuyor ve diyor ki ‘Taliban bir ideolojik temele dayalı, şeriatı isteyen, başka demokrasiyi de kabul etmeyen bir örgüttür. Eskiden hep terörle ayakta durmuştur ve birçok ülkenin kara listesinde yer almıştır. Böyle örgütlerin değişmesi pek mümkün değildir, dolayısıyla eski lider kadrosuyla yola devam etmek isteyecektir.’

Şimdi, bu hafta kurulan hükümet, karamsar görüşü savunanları bir miktar haklı çıkardı. Bir değişiklik sinyali alınamadı ve hayal kırıklığı yarattı. Taliban bunu dünyaya hoş görünmek için yapmak istemedi. Bunu yapabilirdi. Birkaç kadın bakan alabilir, kendi kadroları dışındakilerden birilerini dahil edebilir, Türkiye’nin de hassasiyetle üzerinde durduğu ‘kapsamlı’ bir hükümet kurabilirdi. Bunu istemedi. Kendi içinde bir mücadele başlamasından çekindi belki de.

Türkiye açısından ele alırsak, diğer ülkelerde olduğu gibi iyimserler ve kötümserler var. Bir kesim şans tanımak lazım, üzerinde çalışılırsa istenilen şeyleri yapar derken, özellikle muhalefetin üzerinde durduğu üzere, Türkiye’nin boşuna uğraşmasına gerek olmadığı ve bekle-gör politikası gütmesi gerektiğini savunanlar mevcut. Resmi görüşe gelince. Türkiye’nin görüşü, Taliban’la diğer ülkelerin yaptığı gibi dirsek temasında bulunmak, tanıma anlamına gelmeyeceği yönünde.

Öte yandan da Taliban uluslararası camiaya yaklaştırılırsa, yumuşayacağı ihtimalini de düşünüyor. Türkiye, Afganistan’ı önemsiyor. Jeopolitik konumu nedeniyle Ankara, Afganistan’ın Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer alabileceğini, Türkiye’nin orada oynayacağı bir rol sayesinde kendi vizyonuna uygun bir gelişme olacağını düşünüyor. Nedir bu? Türkiye’nin bölgesel hatta küresel güç olarak dünya sahnesinde yer alması, diğer önde gelen ülkelerin boş bıraktığı bir sahaya girmek ve kendi menfaatlerine uygun adımlar atmak. Burada risk ile kazanç arasındaki dengeyi sağlamak gerekiyor. Görünen o ki Ankara çok temkinli gidiyor ve serüvene atılmak niyetinde değil. Bakıyor, eğer hakikaten Taliban yumuşayabilirse, Türkiye de katkısını sunmayı istiyor. 

Söyleşi LEVENT KÖPRÜLÜ